Allah’ın aşkı ve bu aşk için yaptığı işi (Sohbet)

Sevgili Yarenler!

 

Cenab-ı Hak bir Hadis-i Kudsi’de bilinmeyi murad ettiğini (ahbeptu-muhabbet etmek) bunun için de kainatı yarattığını belirtiyor. Bu hadiste iki unsur göze çarpıyor. Birincisi muhabbet, yani aşk.. İkincisi ise bu aşkın hayat bulması için gereğini yaptığı yaratma fiili. Yani, iş..

 

İşte Cenab-ı Allah aşka uygun iş yaparken öylesine merhametli davrandı ki, suların tatlılığı, denizlerin orantısı, mevsimleri meydana getiren dünyanın eğimi gibi binlerce şeyi rahman sıfatı ile bezedi denilebilir. İşte bu Allah’ın merhameti ve yiğitliği sayılmalıdır. Bütün evrenin düzeninde büyük bir merhamet gizlidir ve mücadele diyenlerin aksine yardımlaşma mevcuttur mahlukat arasında. Dalgıçlık yaparken yaraladığım balığa diğer balığın gelip onu itikleyerek taşın altına sokmasını hiç unutmuyorum. Allah merhametle yarattığı dünyada insandan yine merhametli olmasını istemektedir aslında. Hadis’te bile “din merhamettir” buyrulmadı mı? Demek ki istediği yiğitliği dinin yani İslam’ın içine koydu ve bekledi.

 

İşte siz de sevdiğiniz birine bu sevgiyi bildirmek istediğinizde yapmanız gereken şey; fedakarlık ölçüsünde bir şey olmalıdır. Bir çiçek almak, yahut onun işine yardım etmek, fedakarlık derecesinde elbisesini temizlemek, çocuksa gece kalkıp ilgilenmek. Yani bir emek sarfetmek. Yani sevgi aslında bir emek denilemez mi?

 

İşte Ahi Evran-ı Veli’ye (1171-1261) atfedilen ancak onun bu sözü söylediğine dair bir kanıtın elimizde bulunmadığı “ALLAH DER ÇALIŞIRIZ” sözü aslında aşk ve iş kavramlarını bütünüyle barındırıyor denilebilir.

 

Konuya bu açıdan bakıldığında aşk kavramının kaynağının ilahi olduğu düşünülmelidir. Ancak insan Cenab-ı Hakk’a karşı saygı bazlı ve edepli bir sevgi duyabileceği gibi, insan olarak yahut eş olarak da, cinsiyet bazlı sevgiler duyabilir. İşte bu sevginin de üst seviyeye çıkabilmesi için “Allah için” kavramına dayanması ya da dayandırılması gerekir bir şekilde.. Aksi halde cinsi bir sevgiden öteye geçmez. İşte ilahi sevginin kaynağı, onun gönderdiği sınırlarla belirlenmiş bir dinin içinde onun istediği gibi olmalıdır.= din, yani İSLAM’dır.

 

Ortada, açıkta yanan bir ateş düşünün. Bu ateşin her an çevreye sıçraması ve ekinleri, evleri yakması mümkündür. Ama ahiler şöyle yaparlar. O ateşin etrafını küçük taşlarla çevirirler, üzerine iki demir atar ve bir toprak kap koyup içine de bir şeyler koyarak bir şeyler pişirirler. Bunun anlamı ilahi veya cinsi her ne ise sevginin taşlarla kontrol altına alınması ve üzerine konulan yemekle de yararlı hale getirilmesidir. Kontrolden mana edeptir. Hazreti Rasülüllah miraca çıktığında Cenab-ı Hakk’ın “yaklaş” nidasına karşılık yaklaşmış, ancak “bir yay aralığı” kalınca durmuştur. (Necm Suresi) İşte bu edeptir. Kulluktır. Arkasından verilen hediye ise 5 vakit namazdır. İşte bu üç şey olan aşk, kulluk, ve namaz, aynı anda ve aynı yerde miraçta, huzurda verilen ve üçü de birbiriyle bağlantılı ana unsurlardır.
Bunun arkasından Cenab-ı Allah’ın iş olarak kendine edinip altı günde yarattığı kainata insanı gönderişiyle ilgili olarak baktığımızda; insanın dünyaya gönderilişinde ilgili olarak “ibadet etmek” (Zariyat 56) ve hanginizin daha iyi amel işleyeceğini sınamak olduğu da Mülk suresinde (2.ayet) de belirtilir. Bunun anlamı şudur: Amel ederek sevginin ispatlanması sorgulanmak istenmektedir aslında. Şöyle de düşünebilirsiniz bunu: Birisi sizi sevdiğini söyleyip duruyor fakat bunu ispat edecek hiç bir şey yapmıyor. Ne dersiniz ona. “Defol başımdan” demez misiniz? Bir çocuğu seviyorum diyeceğinize onun yanına çömelmek ve elinden tutmak daha anlamlı bir sevgi aktarımı olmaz mı sizce? Ya da babasının yüzüne çıplak olarak yatıvermiş çocuk sevgiyi güveni nasıl hisseder? İngiliz oyun yazarı Sheaksper bir oyununda oyuncuyu şöyle konuşturur. “karının senin için yaptığı fedakarlığa bak” Burada sözkonusu olan fedakarlığın sevme fiiline dayandığıdır. Aşk ya da sevme fiili bir bütün olup parçalanamaz ve fiille de ispatlanması gerekir.

 

İşte insanlık binlerce yıldır iyi, güzel ve doğrunun peşinde koşmaktadır. Onu buna iten neden aslında Allah’ın yiğitlik ve merhamet ederek yarattığı kainatı insana halife olarak vererek aynı yiğitlik ve merhameti insandan beklemesidir. Bu beklemenin anlamı, insanın Allah’a ilahi aşk duymasının beklenmesi ve bunu da eyleme geçerek ispat etmesini istemesidir. Kuran ayetlerinde önce imandan ve hemen sonrasında da salih amel’den bahsedilmesi boşuna değildir. Salih amel adeta bir ispat vesilesidir denilebilir.

 

İşte insanlık bu çizgiden her sapışında kendisi de mutlu olamamış ve ahlaki ve çalışma ile ilgili sorunları beraber yaşamıştır. İşte ahirette Allah’ın kendisini ödüllendirmeyeceği bir insan canını neden feda etsin ki? Demek ki Ahlak’ın merkezinde doğru inanç (İslam) var olmalıdır. Batı “ben eğitirim“ dedi lakin suç oranları düşmüyor. Bütün dünya küresel bir vicdan sorunu demek istemem lakin inanç sorunu yaşıyor aslında. İnsanlar ahlaklı ol ya da vicdanlı demekle vicdanlı olmazlar. İşte Ahiliğin temelinde sağlam bir İslam inancı,  doğru kurallar, iktisadi denge ve doğru ahlak dediğimiz vahyin ahlak anlayışı vardır. Bu ahlakı da Hz. Peygamber temsil eder.

 

———————————

Not: Her kim bu sitede yer alan islami bir şeyle amel ederse; o kişiye duamız vacip olmuştur, şifa bulur veya işi olur veya şefaatimiz vacip olur bi iznillah.

 

aşık ahi kul ahmet aşk duydu ve aşk için iş yaptı ve bu yazıyı yazdı….

 

28 Kasım 2012
Okunma
bosluk

Ahiler ölümü hayatın içinde yaşatırlardı. Modern insan ölümü öldürmek istiyor..

Ölümü satırlardan değil sadırlardan konuşalım.

-  Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürülecek­siniz. (ENBİYA/35)

-  Resulullah (sav) buyurdular ki: “Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet veya cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlin­den ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: “Allah seni kıya­met günü diriltinceye kadar senin yerin işte budur!” denilir.

 

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri dö­ner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle baki kalır.”

 

Ne demişler; “Sen geldiğinde sen ağlarken eller gülsün, sen öldüğünde sen gülerken eller ağlasın”

 

Bir gün bir bedevi kabilesinin lideri adamını göndererek Hz. Peygamberden bir sahabenin vaiz olarak kendilerine gön­derilmesini ister. Hz. Peygamber der ki; “sizin kabilenizde hiç ölen yok mu?” “var”‘ denilince “o size vaiz olarak yeter”‘ der adamı eli boş gönderir.

 

Hz. Ömer bir adam tutar ve her işinde “ya Ömer ölüm var” demesini ister. Aradan zaman geçer ve bir gün adamın işi­ne son verir. Sorulduğunda der ki; Rabbim benim saçlarımı ağartmakla bana ölümü hatırlatıyor. Artık ona ihti­yacım kalmadı”

 

Cenab-ı Hak, insan topluluklarının koyuna benzemeleri ne­deniyle hemen hemen bütün peygamberlere bir müddet ço­banlık yaptırmış ve böylece onlara insanları nasıl idare ede­ceklerini talim ettirmiştir.

 

İnsanlar gerçekten koyuna benzer. İki tane koyun alıp birini diğerinin yanında kessen diğeri anlamaz. İşte bu özellik yü­zünden insan kendi arkadaşını, akrabasını, hemşehrisini def­neder, üstüne toprak atar, dua eder ve döner gelir aynı hayata devam eder. Ders almaz.

 

Ölüm Psikolojisi

Ölüm varoluşun ayrılmaz bir parçasıdır. Mademki doğ­dunuz o halde öleceksiniz de. Ölüme ilişkin sorgula­ma, yaşamın anlamlandırılmasında önemlidir. Ölü­mün düşünülmesi ve araştırılması manevi değerlerin oluşturulmasında da oldukça etkili olabilmektedir. .

 

Stoacılar “İyi yaşamayı öğrenmek, aynı zamanda iyi ölmeyi öğ­renmek veya iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektif di-yerekölümüyaşamınmerkezine, Çağdaş VaroluşçulardanKarl Jasper ise “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir” diyerek Stoa-cılarınölümeilişkin bakış açılarınıbiradımdahaöteye taşımıştır.

 

Heidegger’e göre ölüm, fiziksel olarak yok edicidir ancak ölüm düşüncesi kurtarıcıdır.

 

Ölüm, insanların içinde bulunduğu en büyük ikilemdir. İnsan­da ölümsüzlük duygusu baskın bir gendir. Ancak ölüm bunu kesintiye uğratmaktadır. İşte ölümden sonraki yaşama inan­ma isteği, kendisinin ölümsüzleşmesi ile eşdeğerdir denilebilir. Ölüm korkusunu azaltmada ise dinlerin önemli bir görevi var­dır. Kişinin uğradığı haksızlıkların tam karşılığını alamaması veya çözemediği veya gücünün yetmediği olaylarda ahiretteki ilahi adalet duygusunun varlığı kişiyi rahatlatır ve kişisel ve toplumsal bir uzlaşı oluşturur. Ancak ilahi mahkeme ve cehennem korkusu da tedirgin eder. Bu duygunun teslimiyet çerçevesine sokulması ve canlı tutulması kişinin dünya hayatında dikkatli olmasını sağlayan ve onu sürekli kontrol eden en etkili yöntemdir.

 

İslamiyet ölümü, “Allah’tan gelen varlığın yine O’na dönme­si olarak” kabul ederken Hristiyanlıkta bazı düşünürler -Aziz Augustine başta olmak üzere- insana verilmiş bir ceza olarak görürler. Onlara göre Hz. Adem’in işlediği günah, insanoğluna ölümü getirmiştir. Yeni doğmuş çocuğun vaftiz edilerek yıkan­masının nedeni budur: Suçluluktan yıkanmak. Halbuki İslam insanın temiz ve İslam fıtratı üzere doğduğunu söyler.

 

Ahilerin ölümü hoş bakmalarının nedeni..

 

Ahiler ölüme karşı son derece olağan bir olay olarak bakı­yorlardı. Tevekkülleri çok yüksekti. Hali hazırda çalışılan bir işin olması ve bunun devamlılık göstermesi dünya kazancı konusunda onları makul kardan tutun sınırsız cömertliğe ka­dar götürüp hatta para toplam yüksekliği bugünkü parayla 50 000 lirayı geçmezdi. Zaten her işletmede bir usta çalıştırılır ve ilave bir mal üretimine ihtiyaç olursa yeni bir atölye açılmasına izin verilirdi. Bu tekelleşmeyi, ve kitle üretimini ve aşırı zengin olmayı engelliyordu. İşte bu durum kişiyi dünyaya yönelmek­ten alıkoyuyordu otomatik olarak. Zaten kefenleri başlarının üstünde sarık olarak da sarılı idi ki bu ölümü hiç unutmamayı gerektiriyordu. Her gün zaviyelerde dini eğitim ve sohbetlerin de olduğunu düşünürseniz hem dini bilgi, namaz, yukarıda anlatılan dünya garantileri istenen sonucu sağlıyordu denile­bilir…

 

Bugünkü kitle üretime Ahilik uygun değil diyen birisine ahili­ğin kooperatif sistemleri geliştirdiğini ticaret kanununa küçük ortak paylarına ilişkin daha fazla garanti verilerek ortaklık ve vakıf anlayışının birleştirilmesiyle çok modern anlayışlar aynı fikrin içinden geliştirilebilir diye düşünüyoruz.

 

Ölümle İlgili Ritüeller

 

Ölüm sırasında kişiye “la ilahe illallah” zikrini ona söyletmeye çalışmak hadisle tavsiye edilmiştir. Kişi terler, bu yüzden du­daklarına biraz su değdirmek yararlı olur. Hadisle Yasin sure­sinin ölümü kolaylaştırdığı ifade edilmiştir.

 

Ben imamlık yaptığım zaman cemaate dua ettirerek “sağımız­da Kuran, göğsümüzde iman, karşımızda rasulüllah olduğu halde buyrun “kelimeyi şahadet…” okuyarak çene kapamayı nasip eyle ya Rabbi” diye söyletirim. Muhabbetiniz varsa Pey­gamberiniz size duaya gelecektir.

 

Ölümün tadı, kişinin Allah’a yakınlık derecesine göre değişir. Normal olarak bir çalının yünün içinden yırtarak çıkması gi­bidir ve zordur. Alim, cihad ve muhabbet ehli iseniz iki kişinin gelip kolunuzdan tutarak sizi bahçeye çıkarması gibidir(İmamı Gazali böyle olmuş)

 

Kabir azabı konusu alimlerce tartışmalıdır. Ancak mümine seyrettirilen cennet bahçelerinden bir bahçe, kafire seyrettiri­len cehennem çukurlarında bir çukurdur.

 

Kabirde ruh tekrar bedene yaklaşır ve sual başlar. Rabbin kim, Peygamberin kim.. diye sorulur. Hoca talkın verdiğinde onu duyar ve bu, onun cevabına yardımcı olur. Ancak esas olan yaşayıştır ve son nefes çok önemlidir. Ben, Aşıkpaşada Tekke sokağında oturur, deli Kadir’in karısı rahmetli Kezban halanın öleceğini iki gün önce rüyada görmüş ve talkınını bir de ben vereyim demiştim. Usul bilmiyordum ve dedim ki “Kezban Hala la ilahe illallah” de diye içimden söyledim. Baş­ka yerdeymiş kabre geldi ve “te hey, ben cuvabı verdim, la ila­he illallah, muhammedür resulüllah dedim” dedi ve ben bunu hem gördüm hem işittim.

 

Bundan sonraki sorgu namazdır. Namazın cevabı verilebilirse diğerleri kolaylaşır, aksi halde Allah
yardım etsin..

 

 

Ölü, kendi ailesinin düğün, hastalık gibi durumlarda yakınları­nı görmeye gelir. Rahmetli Erhan Kendirli eniştem vardı. Onu çıplak gözle on metre yakınımda gördüm ve oğlu mustafaya dua istedi. Avukat Osman Dağtekin’in eşi rahmetli Ayten yen­geyi oğlunun düğününü seyrederken görmüştüm. Rahmetli Albay Ali Kendirli ve eşini, eşi öldüğünde evlerinde namaz kılarken karşımda tavanda iki kuş olup evlerinde namaz kı­lındığı için sevinirken görmüş, ancak önümde durmayın diye küşelemiştim. Etlikte cemaatten bir abinin eşi ölmüş ve evde kırkında ilahi okunuyordu. Kadın gelmiş odada ilahi dinliyordu ben onu o beni gözlüyordu.

 

Modern Hayat Ölümü Öldürüyor

 

Modern insan ölümü öldürmek istiyor. Onu teğet geçiyor. Ölümle iç içe geçmiyor. Köyde ölen birisine geleneksel insan “ömrü bu kadarmış” deyip geçebiliyor. İnsana bu hayatta ölüm hissettirilebilirse diğergamlık gündeme gelebilir’. Çamaşır ma-kinasının kullanımı ile insanın tevazusu, bir sosyal sorumluluk projesinde yer alması, şükrü, yardım etmesi aynı anlamı taşır. Halbuki elde kalan sadece bencillik ve dini şeyleri de bencillik içinde izah etmeye çalışıyoruz. İnsanın basitliklerini, hatalarını düşünmesi bir tamir vesilesi olabilir.

 

Modern kültür haset üretiyor.(Reklamlar) Eskiden evler hep birbirine benzer ve konakla dam yanyanaydı ve içine girme­den zengin mi fakir mi anlayamıyordun. Biri alıyor, biri ala­mıyor ve böylece haset kültürü ve sui zan oluşuyor. İnternet ise kötülük üretiyor. İnsanlar sui zanla “Tunus ve Mısır’lılarda internet vardı, Yemende yok o halde orada devrim olmaz” diyerek sebeplere gereğinden fazla önem verebiliyor.

 

Telefon kullananların vücut dili şiddete yöneliyor. Birisi çarpınca “görmemiştir” veya “Allah’a havale” yerine iki misli cevaba dönüşüyor.

 

Siyasette ise önemli memleket sorunu yerine “kim kime ne dedi” ya da spor konuşuluyor.

 

Bizim toplumumuz gününü sürekli ayakta geçiriyor. Halbuki Akdeniz geleneğinde öğle uykusu denen bir şey var. Araplar-da Yunanlı’larda öğle uykusu var. İslam’da da gece namazına kalkmak isteyenler öğleyin bir miktar uyurlar. Sürekli uyanık kalmak ve geç yatışlar vücutta gerginlik ve tavırlarda sertliğe neden oluyor. Amerikalılar ise öğleyin sırayla atıştırıyorlar ve saat 3,5′ta işi bitirip hemen partilere, eğlencelere koşuyorlar. Onlar için çok yemek ve bunu boşaltacak günlük bir sevgili bulup saatli bir otelde beraber olmak ya da kızın evine bir haf­talığına yerleşmek olağan işlerden. Malum sorun ise obezlik ve aids.

 

Bir yazar, ekranla bütünleşmiş ve başparmağıyla sürekli me­saj yazan, toplumdan kopmuş gençler için “başparmağı bü­yük nesil” diyor.

 

Hüsnü zan için zamanı yavaşlatmak zorundayız. Hastalıkta tevekkül, teslimiyet ve eski günlerdeki iyi zamanları hatırlaya­rak şükretmek yerine “niye ben” diyor.

 

Eskiden seyahatte yanınızdakiyle güzel güzel konuşmak var­dı. Şimdi TV ekranı sobeti, diyalogu kesiyor. MP dinlemekten karşıdan karşıya geçerken arabayı görmüyor.

 

Ölümü konuşabilmeli ve kabullenebilmeliyiz. “Nasıl yaşarsa­nız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” hadisinin anlamı: İnsan şuur altına göre yaşar ve şuur altına göre dirilir demektir. Böylece zamanın ruhunu kavrayarak bir nasihat dili oluşturmak gerek. Şu hadise bakınız: “ölmeden önce ölünüz” bunun anlamı da ölümü öldürmek değil, ölümü diriltmek de­mektir. Ölümle içli dışlı olabilmek, onu sevecen görebilmek bir olgunluk ve kemal isteyen bir şey. Ölüm sonra­sından da olumlu sinyaller alabilmeli insan. Fakat bunları neden konuşamıyoruz? Çünkü hep başkası ölecek diye bekliyoruz. Yani barışık değiliz. Mevlana ölü­mü “şeb’i aruz” -düğün gecesi- olarak laf olsun diye demiyor herhalde.

 

Bunu bir dudak servisi ya da ağız kalabalığı olarak görmeme­li, yettiğince uyarmalı. İnsanlarda ibret almalı. Benimle alakası yok anlayışı tam bir felaket.

 

Modern hayat nasibi “koparıp aldığındır” diye tarif edip risk alma üzerine davranış kurgusu yapıyor. Böylece “rızık” ile “risk” yer değiştiriyor. Halbuki rızık yaratmayla yaratılır. Kul ça­bayla verilene ulaşmaya çalışır. İş, kazanmak istiyorsan risk alacaksınla eşdeğer olunca hayat bütünüyle risk alarak yürür hale geliyor ve kazanılan yetmemeye başlıyor. Risk alın işinizi büyütün, büyümezse rızık olmaz” mesajı veriliyor. Daha fazla kazanmak, daha fazla başarmak, çocuklarına “benim çocu­ğum” diyerek marka yaratmak ve onları da erdemlerine göre değil başarılarına göre değerlemek ve buna uygun materya­list tavır geliştirmek yoluna gidiyor. Başarı halinde “ben başar­dım” deyip Allah’ı unutuyor, kibirleniyor ve cimrileşiyor, kay­bettiklerinde önce sebeplere küfrediyor ya da kurtlaşıp zorla almaya ya da tilkileşip ayak oyunu çekme yoluna gidiyor.

 

Nasib düşüncesini çocuklarımıza da veremiyoruz. Sınavda midesi bulanıp çıkan bir çocuğa “bunda da bir hayır var”mı diyoruz yoksa “dı, dı, dı “mı diyoruz.

 

Böbreğini satanları, zor durumda olanları düşünmek gerek. “Allah’ım bu günümüzü aratma” duası ve “camiye gelebiliyo-rum, kimseye de muhtaç değilim elhamdülillah” duaları çok önemli. Nasibi küstürme kavramı da önemli. Birbirine ters iki eşin yıllar geçirdiğini bir düşünün. Sorulduğunda “nasibimiz buymuş, geçindik gittik” diyor eskiler. Ama şimdikiler başka­larına anlatılabilir ve gösterebilir bir eş istiyor. Halbuki “ya bu olmasaydı” demeli. “ev, ekmek, suyumuz var el­hamdülillah” diyebilmek ne kadar önemli.

 

Ahireti düşünmek, oradaki Allah’ın yanındaki nimetleri dü­şünmek insanda umudu artırıyor. Nasib ise şükre çıkıyor. Bu çalışmayıp “nasıl olsa nasibim gelir” anlamında bir tembellik değil. Ancak sebeplere sarılıp çalışmayla verilen nasibi birleş­tirme ve elde etme olarak doğru anlaşılması gereken ince bir husustur.

 

Bu fakir bir gün özel sektöre ayrılacaktı da, holdingin müşa­virini şirketleri birbirine birleştirirken yönetimdeki iki ortağın diğer ortaklara kazık attığını, işçi şirketini kasten zarar ettirip işçilerin elinden hisse senetlerini yok pahasına aldığını görün­ce “aman ahiretimizi yakmayalım burası bize yaramaz” diye 13 milyarlık maaşı reddetmişti.

 

Allah hayırlı uzun ömürler versin hepinize efendim…

 

 

aşık ahi kul ahmet

 

25 Mayıs 2012
Okunma
bosluk

SOHBET : “İyi müslüman olmak için biraz deli olmak mı gerekir? Delilik çok fedakarlık anlamına mı geliyor? Akıllılardan fedakar çıkmaz mı? Akıllılar korkak ve Hakktan uzak, deliler gözükara ve Hakkta aşka yakın mı olurlar?

Selamün en güzel aleyküm sözünü,

 

bu sözün kıymetini bildiğini sandığım bir insana,

 

“ilmi isteyene verdi”ğini söyleyen VEDÜD’ün bu isteklilikten bir çok şeyi murad ederek ilahi sırları

adeta

-isteyene

-okuyana

-anlayana

-anlayışta yükselerek kendine yaklaşana

- ve peygamberine varis olacak seviyreye gelene vereceğini söylemesi,

ne kadar yerinde bir Rahmani tecelli ise,

öylesine bir sırla size söylemem,

karşılıklı muhabbetin en derin deryasına yelken açan iki deli yüzücü olmamızı ne kadar isterdim bilemezsiniz.

ancak bu isteğim konusunda sizin “akıllı davranmanız”; daima “ben bi şu suyun sıcaklığına ayağımı uzatıp bir bakayım ” demeye benzer diye düşünürüm.

vekil olanlar düşünmeden suya atlayanlar demek gerekirse,

vekil olmaya bile soyunamayıp düşünenler suyun soğukluğundan çekinenlerdir diye bir genel tanımlama yapabiliriz.

işte Allah;

 

(O benim biricik Rahmanımdır bırakmaz beni

/ susuz kalsam su ne ki, zatına kandırmaz beni

/ salsın dursun tecelli deyu gayrini tepemden

/gülşenim güller ile sadrıma sokturmaz ben’i )

 

suya bakmadan atlayan pervasız ve fedakar aşıklarını arar.

aramak ne kendi yazar.

yazınızda belirttiğiniz ihtiram sözlerine layık olmak yanında kılıçtan aldığımız yaralardan da ızdırabımızı şikayet maksadı olmaksızın söylemek ve ilacı olan üç günlük tövbe ile umarız ki kendi benliksiz halimize biraz yaklaşırız umudundayım.

işte her akıllı insan ilahi aşktan uzak kalabileceği gibi,

her farkında olan insan da daima yeni bir ilahi lütfa veya çileye karşı tavır alır ve yükselmesi de tehlikeye girer.

sonuç olarak kendi kendininin farkında olmamak gerekir ki bunun ayandaki adı resmen deliliktir. NE MUTLU ALLAH İÇİN DELİ OLANLARA….

işte sahabeye “onları görseydiniz deli zannederdiniz” onlar sizi görseydi “kafir zannederdi” diyen hatayda mukim evliyaullah adeta bizim için sabah veya akşam bir küfür hali olabileceğini uyarıyor denilebilir.

buradan bir anlam zorlaması yapalım dersek şu sonuç çıkmaz mı?

MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN DELİ OLMAK GEREKİR

öyle zannederim ki cenab-ı hakkın aslında idrak ve aşk diye söylemek isteyip de söyleyemediği şey işte bu delilik denilebilir.

o zatan arayanlarını ya da bulanların arayanlar olduğunu zaten hissettirmiyor mu.

miraçta neden vuslat olmadı da kullukta kaldı ve durdu Hz. Peygamber? çünkü arama devam etmeli, aramöa için de aşk devam etmeliydi. çünkü vuslatta aşk bitiyordu. mecnun bile vuslatı arzu etmesine rağmen vuslat imkanı doğunca reddetmiş değil miydi?

SONUÇ

sevgili muradım kardeş,

-çok telaş etme

-bensiz beni, akıllı kılmaya çalışma

-deli olmazsam ben yazarım

-deli olursam Hak yazarım

Hakk’ın sözünü ahilikle bezerim o zaman.

-sen korkma, insan direksiyona geçince ehliyetin arabayı sürmediğini anlar ve direksiyonu kendisi tutmaya başlar.

-sorun sadece bu tutuştur ve gereken senin format deyip tutturduğun şey kendiliğinde ŞAK diye yerine oturur.

- demek ki örnek yazı gönderir misiniz diye bir laf etmemeli etrafınızdaki zatlar.

-özgeçmiş ve meslek ve üretilenler şakır şakır bağırıyor. bizim gibi insanlar asla ikinci sınıf muameleye tahammül etmezler. işimizde en iyiyiz ve bunu korumak için kıçımızı yırtmalıyız bizler. birinci sınıf bir insan ikinci sınıf utanacağı bir yazı da yazamaz zaten

-siz diyeceksiniz ki “GÖNDERİN BASALIM” bu iki kelimeyi sarsan her söz önce moralimizi bozar, sonra yazının kalitesini buna paralel olarak düşürür, delilik akıllılığa dönüşür, sizin formatlarınız sıktıkça sıkar ve kişi denetlendikçe ve üstünde bu konuyu kendinden daha az bilen insanları gördükçe aptallaşır..

-bu durum işin ehline verilmemesi anlamına da gelir ve çok tenkit alıp daralma ortaya çıkınca “BUYRUN SİZ YAZIN BEN İMZALAYAYIM” DEYİP İŞİ BIRAKIR. bu tür adamlarda zaten para asla önemli olmaz, o parayı aklına her geldiği için tövbe çeker.

-en nihai sonuç olarak bizler üstümüzde kimsenin hissettirilmesini istemeyiz.

-bu durum sizin yazıları hakeme göndermemek ya da hiç akla gelmeyecek şekilde insanları rahatsız edecek bir çift sözün geri dönülerek “acaba bunu çıkarsak ne dersiniz” gibi bir nezaketli sözle yaklaşmanızdan da asla rahatsız olmayız.

-zira bizler BEN kelimesini aşmak zorunda olan insanlarız.

-bizi kaliteye götürecek her sizden gelen uyarıya daima açığız elbette.

-demek istediğimiz şey diyeceğinizi gene deyin ancak yazıda işlenen uzmanlık konusunda son derece dikkat ve ilimle araştırılarak, kıç yırtılarak yazının ana fikrine müdahale olmamalı. bizler sadece ana fikirle vermek istediğimiz en önemli mesajı gözüm gibi takip ederiz.

-bu işte aklı başında deli, ve hedefi, ideali olan bir yazarın (veya aşığın) sadağındaki oklarının hedefidir… hedef saptığında ceren vurulmaz ve av kaçar.

-demek nki daima yazı hakkında bile diyalog kapıları açık olmalı ki sizi dinleyeyim (Başıma çıkmayın) siz de beni dinleyin (yerde süründürmeyin)

önümüzdeki günlerde makul, mantıklı, anlaşılabilir, araştırmaya dayanan, karakter sayısına uymaya .çalışan yazılar yayınlanmak üzere göndermeye çalışacağım.

farklı bir konuda da sipariş vererek araştırma yazıları gönderebilirim. bu yazıları başka bir tanıdığınız isimle de olsa yayınlayabilirsiniz veya mesleki bir araştırma olursa kendi orjinal mesleki ünvanı da kullanarak yazabilirim.

son bir ricam şu olabilir ki, lütfen ahiliği nasrettin hoca fıkraları ilave edin gibisinden bir talep gelmesin. her konunun farklı gelişimi olur ve varsa menkıbesi zaten ilave ederiz biz. bir yazıda bulunması gereken incelikjleri, yazar bilemiyorsa kaldırsın üsküdardan denize atsın kendini.

-ahilik bir yaşam tarzıdır ve bir okuyucunun hayat tarzını değiştirip daha düzgün hale getirmeyi amaçlamaktadır. bizim kimseyi hah hah diye güldürecek bir amacımız asla olamaz… bizim en temel yöntemimiz sorgulamadır. bu sorgulama ile kişiyi düşünmeye iter ve “bak böyle de olabilir, bu ilerisi için daha faydalı ve akıbetine yararlı bir kurtuluş olabilir KORKMA diyewrek bir anlayış değişikliği oluşturmak isteriz. bütün doğruları da vermeyiz ki biraz çaba göstersin ve araştırsınb ve onları kazansın ki kendine zerkedebilsin diye. işte bu yöntem yıllardır diğert gazetelerde yaptığım özgün bir yöntemimdir. bu yüzden aptallarla anlaşamam. okuyucunun da biraz akıllı olması gerekir ki okumakla düşüncenin harekete geçtiğini bitraz bilmnesi gerekir. İKRA sözünün namazdan önce gelmesi ve ilk emir olması boşuna değildir. senaryolar ise altyernatif düşünceyi öldürür ve teke indiri ve sadece benim gibi, düşünmek için benim filmnimi, seyret der şanssız bir şekilde. bu yüzden anadoluda menkıbe edebiyetının yaygın olması toplumda alternatif düşüncelerin gelişmesinde de çok etkili olmuştur denilebilir.

saat gece 10 ve hala dairedeyim. yoruldum. anlamak iki kişilik bir iştir ki Allahü alem daima iki taraftan da bir hüsnü niyet ve gayreti gerekli kılar. bunları biz söyledik, bunun gerisini de siz anlayın.. biz hiç kimdseyi ikramsız göndermeyiz. iki ay önce 8 kıtası yazılıp bir ay sonrasında da ilave 4 kıtası yazılan sonra her ikisi de ayrı ayrı kitap ve kağıtların arasında unutulan, tesadüfen farkedilip bugün yayına konan son şiirimizi size ithaf edelim isteriz. artık bir az olur BİR’i çok yapalım dedik ki kesretten tevhide de siz gidesiz diye.

selam sevgi saygı ve hayır dileklerimi yolluyorum değerli MURAD KARDEŞİM.

 

Aşık ahi kul ahmed

24 Şubat 2012
Okunma
bosluk

İslam, Ahiler, Batı, İletişim ve Hayatı anlayabilmekte sünnetin önemi….

Adı iletişim denen fakat iletişimsizliğin yaşandığı bir dünya yaşıyoruz. İletişim araçları gerçekte çok gelişmiş ve yaygınlaşmış olmasına rağmen iletişimler mekanik düzeyden öteye geçmiyor. Bu kargaşa içerisinde insana “hakikati unutturuyor” ve ilave olarak “unutmayı da unutturuyor” ve

 

İnsan gittikçe yabancılaşıyor. Önce doğaya karşı sonra insana karşı bu yabancılık artıyor. Bu yabancılaşma insanı her şeye düşman hale getiriyor. Adeta bir istenmeyen yöne doğru sürüklenme söz konusudur denilebilir.

 

Hıristiyanlık değer olarak tüketilmiş bir din. İnsana bir değer katkısı yapamıyor. Ancak Ahilik ve onun dayandığı İslam, belki insanlara tabiatla ilgili veya insanla ilgili ve yaşadığımız evrenle ilgili bir şeyler fısıldayabilir belki. Böylece varlığa, tabiata dönmemiz mümkün olabilir. Sıkıntı olan şey “erdemi varlıktan gevşemiş olan bir insanda” aramakta yatıyor.

 

İnsan büyük iyiliklerle donandığı zaman bunu idrakine olağan şey olarak yerleştiriyor ve başkalarına anlatmıyor. Çünkü Ahiler için cömertlik çok önemli idi ve 50 000 liradan fazla servet biriktiren dağıtmadığı varsayılarak cimri addedilir ve kınanırdı. Bu cömertlik artık doğal olarak görülmeye başlanıyordu. İşte beklenen yapı bu olmalı. Cömertlik ve Tevazu..

 

Günümüz sinemasına göre  eğer toplum gerçek anlamda bir aşk yaşamıyorsa sinemadaki aşk ütopik olarak kalacaktır. Bir diğer bakışla toplum ahlaki olarak çöküyorsa sinemanın buna yapacak bir şeyi yoktur  ve anlamsız kalır. Bugünkü sinema batının iyi ve kötü bütün yönlerini barındırıyor. Ontolojik varlığı ters yüz yapan en ahlaksız program ise haber programlarıdır. Bunlar Darwinist bir hayat çizgisi sunar ve insanda travma yaratır. Bir bomba işitirsiniz fakat hergün şu kadar bomba patlıyor zannedersiniz. Bir hırsız veya habere konu olur fakat milyonların elini uzatmadığını düşünmezsiniz bile. Ya bir caninin bir ay habere konu olduğunu düşünün. Bütün toplum travmada denilebilir.. Medya, yaşayanı öldürerek parasını da alma operasyonu??

 

Ahilerde gıybetin zina ile eşdeğer olup sıfıra yaklaştığını düşündüğünüzde toplum nasıl korunmuş oluyor bir hesab edin?? 

 

İlk siyer kitabını İbn-i İshak diye biri Abbasi saraylarındaki Prenslerin anlayacağı şekle göre Hicret ve Hazreti Rasulüllah’ın savaşlarını öne çıkarmış ancak vahye çok az yer vermiştir. Halbuki vahiy daima Peygamber efendimizin hayatı ile birlikte yürümüştür. 10 yıllık Medine hayatında savaşta geçen süre sadece 53 gündür. Gerisi hayat ve vahiydir. İşte tarihçi anlayışlar herşeyi bitiriyor. Halbuki Hazreti Peygamber’in hayatını vahyin izdüşümü olarak okumak gerekiyor

 

Aynı olay bugün Ahi ve Ahilik kitaplarının başında. Sürekli tarihçiler ahi kitabı yazıyorlar. Savaştan kavgadan geçilmiyor. Bu yanlış değil lakin yarı yarıya eksik addedilmeli. Bizim çıkardığımız ahi kitabının adı “AHİLER; SANATI İNSAN OLAN SANATKARLAR” şeklinde ve yarı tarih, yarı sohbet, yarı sosyolojik ve psikolojik, ve canlı yaşamla günümüzde neler yapılabilirle birlikte bir değerlendirme şeklinde. İnşaallah bu kitabın ikinci baskısını 600 sahife olarak yaşam içinde yaşayan bir ahilik olarak çıkarmayı planlıyoruz.

 

Form geliştiremeyen toplumların norm’ları da bitmiş demektir. Adeta bir niceliğin egemenliği söz konusudur. Hollywood kültür aktarımında bir araç olarak kullanılıyor. Öyle ki temel argümanı eğlenceye hizmet etmek olarak görünse de Amerika’lılar olmayan kültürlerini kutsayarak Almanların üstün ırkını bunlar da üstün kültür olarak kabul ettirmek istiyorlar denilebilir. (Amerika’da Wanderbilt Üniversite’sinde iki filme gittik. Seyirci, düşen ve aciz kalan ve aldatılan kişiye kahkahalarla gülerken biz üzüntü duyuyorduk. Aşağılamaktan zevk almak bir hastalık değil mi?)  Halbuki Batı sinemaları kısmen konu odaklı olduğu için biraz daha erdemli sağlayabilir.

 

İslam öncesi cahiliye döneminde şiiri bir form olarak nitelendirebiliriz. Batıda Rönesansta ise resim aynı görevi form olarak ifade eder. Ahilikte ise dürüst ve kaliteli üretim bir ideal olarak oluştu denilebilir. Bunun aksi ise pabucun dama atılması olarak simgeleşti.

 

160 yıldır modernlik bir kriz yaşıyor. Bu nedenle de 30-40 yıldır da postmodernizim’den bahsediyoruz. Modern sanatçılar gidilen noktanın insanlığı batağa götürdüğünü söylüyorlar aslında. İnsan kulluğu yitirince her şeyi tanrılaştırmaya başlıyor. Kulluğu anlayan bir insan ancak eşyayı da anlayabilir. Hz. Peygamber Efendimizin kulluğu elçiliğinden daha önce gelir. Önce Abduhu sonra veresüluhü.

 

Geçmiş dönemlerde felsefe vardı. İnsanlar doğrudan okuyor ve doğrudan düşünüyorlardı. Sinema onun yerini almaya başlayınca sinemanın içerdiği belli bir yüzde kurgu ve varsayımlarla doğruları sapıtır hale geldi.

 

Ahiler ise zaviyelerde yemekten sonra kuran, tefsir, hadis, alim kişi sohbeti, usta sohbeti, sazlı halk sanatçıları, yaran sohbetleri ve içindeki oynanan şaka ve hiciv ağırlıklı oyunlar tam bir aydınlanma ve edep dairesinde herkesi aktif olarak içine alan eğlencelerle toplum rahatlıyor ve bütünleşiyordu. Kulluk içinde eşyayı tanıyor ve “seyru sülüki afaki” dediğimiz “Türkmen’in kendi yaşadığı doğada eserden müessire” yöntemi ile Rabb’ini idrak ediyor ve ertesi gün nasıl cömert olabilirim diyebiliyordu. Demek ki insanı inşa etmeden ondan fedakarlık beklemek (ahlak beklemek) yanlış olmaz mı? Bugünün ahlak yazarlarının anlayamadığı şey bu işte.. Fukiyama dahi “önce iyilik sonra adalet” diyerek Kuran’ın “önce adalet sonra iyilik”(Nahl 90) fikrini okumadığını gösteriyordu.

Soruyorum size; işçinizin ücretini ödemeye ödemeye ondan güleryüz ve iyi çalışma veya iyilik bekleyebilir misiniz? Bir işçi bize “Şuna bir akis kestiremedim” diyordu?

 

Sünneti seniyeyi iyi anlayan bir insan kesinlikle doğru yolu bulur. Sünneti seniyenin temel kavramları;

 

-         Kavil (söz) ………… Akıl…………… Bilmek…………. İlme-l yakin    

-         Fiil  …………………… Göz…………… Görmek ……….. Ayne-l yakin

-         İkrar ………………….. Öz…………….. Yaşamak ……… Hakke-l yakin’dir.

 

Bu unsurlar arasındaki kemale doğru giden tenasüp son derece önemlidir. Bu üçlü bağlamın beraber olarak kullanılması halinde gerçekten insanın inanç boyutu olsun veya başka bir iş boyutu olsun sağlıkla ele alması mümkün ve muhtemel en önemli sistemdir. Bu üçlü sistem daima birbirini destekleyen ve besleyen özellikler içerir. Adeta kişi bu bağlama uyarak kemale ulaşmanın yollarını bulur. Ve hiç bir işi el ucuyla artık tutması mümkün değildir. Durum böyle olunca düşünmede sağlık, görülene itibar ve kabul edilmiş gerçekleri yaşama cesaret, azim ve kararlılığı artık o şeyin kişinin kendisine mal olmasını sağlayacaktır. İşte Ahiler her zaviyede arı bir tarikatın usulleri ve adapları uygulansa da burada izah ettiğimiz kavramlar alevi veya sünni bütün zaviyelerde öğretilir ve işlenirdi. Artık yoldan gelmiş bir misafiri ağırlamak için birbirleri ile kavga ederlerdi. Güne bugünkü maddeci anlayışın yaptığı “kazanmak ya da kaybetmek korkusu” ile değil “haram ya da helal korkusu” ile güne başlarlardı. Bir selamı bile “selamün aleyküm ey ehli şeriat… tarikat.. hakikat…marifet..” şeklinde dörtlü olarak verirlerdi. Bir kişiye durarak dört defa selam vermek neredeyse kişileri akraba yapar diyebiliriz.

 

 

Formlar evrensel olmazlar. Öz ile form arasında daima bir ilişki vardır. İslam’da,  İslam-i hakikatin ifade biçimidir form. Yunus’un bir şiiri 10 ciltle açıklanamaz fakat bir köylü çok rahatlıkla onu bilir ve anlar. Ahilikte ise fütüvvetnamelerle belirlenen usul ve adaplar tamamen ayet veya hadislere dayanırlar ve kısmen de icma dediğimiz halkın uygun yaşayışı kendini belli ederdi. Pabucu dama atmak da etkin bir form olarak düşünülebilir belki.

 

Avrupa da ki filmlerde daima bir umutsuzluk söz konusu olup kavramsal bir beslenme, din veya kültür olarak gelmediği için örneğin aşk filmlerinin sonu daima hüsranla biter.

 

Oysa Yusuf suresinde;

 

- Teveffeni müslimen ve el hikni bis salihin (Ya Rabbi bizi müslüman olarak canımızı al ve bizi salihler arasına kat- yani ölümden mutluluk beklemek)

 

Şeklindedir son ümitler.

 

Batıda kahramanlık önemli olduğu için güç kutsanır ve güçlü olan haklı çıkarılır.

 

Tasfiri hakikatte, varlık hesabından baktığı için ya ezer ya da tapar.

 

Kulluk meselesi öne çıkınca hakikatin kaynağı sünnet olarak görünüyor;

 

Rububiyet………………… Akıl

Ubudiyet………………….. Duygu ( göz)………. İdrak

Hilafet ……………………… Kalp

 

 

Vücut………………… Mekke

Vicdan………………. Medine

Vecd………………….. Mekke

 

İnsanca yaşanabilmesi için bu sıralamaların korunabilmesi zorunludur.

 

Enfüs…………………. Tekvini (önce) ayetler

Afak…………………… Tenzili (sonra) ayetler

 

İslam düşünce geleneği, kendi düşünce kodlarını koymuş ve yerleştirmiştir. Ruhi coşkunluk için oldukça zengin menkıbe kültürü bulunmaktadır. Ahilikte de zengin bir menkıbe kültürü vardır. Tarikat şeyhi aynı zamanda bir Ahibaba’dır. Halbuki sinemada sahicilik kayboluyor, bir sanallık ve gerçeklikten kopma baş gösteriyor ve senaryoyu teke indiriyor. Halbuki herkes okumakla farklı bir senaryo yapar zihninde. İslam’ın ilk emrinin OKU olması da boşuna değildir. Canım o zaman zaten sinema yoktu demek bu ilahi emri haksız yere küçümsemek anlamına gelir. Ahilerin zaviye muallimleri yoluyla talipten başlayarak daha işe başlamadan önce dini bir eğitimi, okuma eşliğinde vermesi oldukça manidardır.

 

Sinema ise bunu tek forma indirger. Bu amaçla olması gereken şey;

 

1-     Hakikatle bağlantınız olmalı

2-     Gerçeğin tasviri serbest olmalı

 

Sünnet olan selamda, kişiyi doğrudan karşıya almak sözlü=kültürel=diyolojiktir. Halbuki yalnızca yazılı olan kültür monolojik bir yapı sergiler. Kuran dili üzerinden dönüşüm tek düze değildir. Zira kıssaların dili “ahsenül kassas” (En güzel hikayeler) olarak nitelendirilir. Ve çok farklı olan bir çok şeyi bir arada söyler. Bu yöntem yaşayan gerçek bir hikayeyi söyleyeceklerinizi içine dahil ederek söyleme biçimidir. Amerikalı’lar buna “case study” diyorlar. Yani gerçek olaylarla örtüşük anlatma biçimi denilebilir. Bütün oradaki 3400 üniversite giriş reklamlarında öğretimlerinde bu yöntemi uygulayacaklarını belirterek öğrenci topluyorlar. Bizimkiler de uyanır da saçları dökülmüş hoca resimlerinden ilmi yöntem ve metedolojilere kayarlar inşaallah.  

 

Eşyada ise yaşayan bir Kuran ve sünneti seniyye her zaman birlikte bir zenginlik olarak görülmesi gereken unsurlardır. Bu noktada yaşamış örnek olarak Hz Peygamber Efendimize birincil olarak çağdaş kılmamız gerektiği gibi bizi de ona çağdaş kılmamız gerekir.

 

Sonuç olarak bir şeyin örnek alınabilmesi için aynı düzlemde birimleri bir araya getirmek zorunludur. Bunun için aslını bozmadan örnek alınması gerektiği şeyin kodlarını günümüze uyarlamak zorunludur. Buna ilişkin bir varsayım belki şu olabilir. Örneğin; nasları açık olmayan şu konuda Peygamber Efendimiz olsaydı ne yapardı? denilebilir. Öyle ki bu varsayım usulü zaten iman içinde de gizlidir. Kişi aslında bu kadar büyük kainatın bir yaratıcısı olmalı diye bir varsayım yapmış ve Allah’a öyle inanmıştır. Onun teferruatını da zaten Peygamberler getirmiş olmaktadır. Böylece iman, bir varsayıma dayalı olarak oluşmuş olmaktadır. Yeryüzündeki varsayıma dayalı tek inanç yapan varlık insandır ve bu bir üst akıl ifade eder. Bir başka örnek vermek gerekirse, Einstein dahi ünlü izafiyet teorisini bulurken “haşa ben Allah’ın yerinde olsaydım kainatı nasıl yaratırdım” demiş ve bu varsayımdan yararlanarak izafiyet teorisini bulmuştur. 

 

 ahi kul ahmed’e nasib

 

31 Aralık 2011
Okunma
bosluk

Ahiliğin ilahi kaynağı; Allah’ın kendine duyduğu AŞK ve bunun için kainatı yaratması İŞ…

Değerli Ahiler, Yarenler!

Cenab-ı Hak bir Hadis-i Kudsi’de bilinmeyi murad ettiğini (ahbeptu-muhabbet etmek) bunun için de kainatı yarattığını belirtiyor. Bu hadiste iki unsur göze çarpıyor. Birincisi muhabbet, yani aşk.. İkincisi ise bu aşkın hayat bulması için gereğini yaptığı yaratma fiili. Yani, iş..

İşte Cenab-ı Allah aşka uygun iş yaparken öylesine merhametli davrandı ki, suların tatlılığı, denizlerin orantısı, mevsimleri meydana getiren  dünyanın eğimi gibi binlerce şeyi rahman sıfatı ile bezedi denilebilir. İşte bu Allah’ın merhameti ve yiğitliği sayılmalıdır. Bütün evrenin düzeninde büyük bir merhamet gizlidir ve mücadele diyenlerin aksine yardımlaşma mevcuttur mahlukat arasında. Dalgıçlık yaparken yaraladığım balığa diğer balığın gelip onu itikleyerek taşın altına sokmasını hiç unutmuyorum. Allah merhametle yarattığı dünyada insandan yine merhametli olmasını istemektedir aslında. Hadis’te bile “din merhamettir” buyrulmadı mı? Demek ki istediği yiğitliği dinin yani İslam’ın içine koydu ve bekledi.

İşte siz de sevdiğiniz birine bu sevgiyi bildirmek istediğinizde yapmanız gereken şey;  fedakarlık ölçüsünde bir şey olmalıdır. Bir çiçek almak, yahut onun işine yardım etmek, fedakarlık derecesinde elbisesini temizlemek, çocuksa gece kalkıp ilgilenmek. Yani bir emek sarfetmek. Yani sevgi aslında bir emek denilemez mi?

İşte Ahi Evran-ı Veli’ye (1171-1261) atfedilen ancak onun bu sözü söylediğine dair bir kanıtın elimizde bulunmadığı “ALLAH DER ÇALIŞIRIZ” sözü aslında aşk ve iş kavramlarını bütünüyle barındırıyor denilebilir.

Konuya bu açıdan bakıldığında aşk kavramının kaynağının ilahi olduğu düşünülmelidir. Ancak insan Cenab-ı Hakk’a karşı saygı bazlı ve edepli bir sevgi duyabileceği gibi, insan olarak yahut eş olarak da, cinsiyet bazlı sevgiler duyabilir. İşte bu sevginin de üst seviyeye çıkabilmesi için “Allah için” kavramına dayanması ya da dayandırılması gerekir bir şekilde.. Aksi halde cinsi bir sevgiden öteye geçmez. İşte ilahi sevginin kaynağı, onun gönderdiği sınırlarla belirlenmiş bir dinin içinde onun istediği gibi olmalıdır.= din, yani İSLAM’dır.

Ortada, açıkta yanan bir ateş düşünün. Bu ateşin her an çevreye sıçraması ve ekinleri, evleri yakması mümkündür. Ama ahiler şöyle yaparlar. O ateşin etrafını küçük taşlarla çevirirler, üzerine iki demir atar ve bir toprak kap koyup içine de bir şeyler koyarak bir şeyler pişirirler. Bunun anlamı ilahi veya cinsi her ne ise sevginin taşlarla kontrol altına alınması ve üzerine konulan yemekle de yararlı hale getirilmesidir. Kontrolden mana edeptir. Hazreti Rasülüllah miraca çıktığında Cenab-ı Hakk’ın “yaklaş” nidasına karşılık yaklaşmış, ancak “bir yay aralığı” kalınca durmuştur. (Necm Suresi)  İşte bu edeptir. Kulluktır. Arkasından verilen hediye ise 5 vakit namazdır. İşte bu üç şey olan aşk, kulluk, ve namaz, aynı anda ve aynı yerde miraçta, huzurda verilen ve üçü de birbiriyle bağlantılı ana unsurlardır.
Bunun arkasından Cenab-ı Allah’ın olarak kendine edinip altı günde yarattığı kainata insanı gönderişiyle ilgili olarak baktığımızda; insanın dünyaya gönderilişinde hanginizin daha iyi amel işleyeceğini sınamak olduğu belirtilir Mülk suresinde (2.ayet)  Bunun anlamı şudur: Amel ederek sevginin ispatlanması sorgulanmak istenmektedir aslında. Şöyle de düşünebilirsiniz bunu: Birisi sizi sevdiğini söyleyip duruyor fakat bunu ispat edecek hiç bir şey yapmıyor. Ne dersiniz ona. “Defol başımdan” demez misiniz? Bir çocuğu seviyorum diyeceğinize onun yanına çömelmek ve elinden tutmak daha anlamlı bir sevgi aktarımı olmaz mı sizce? Ya da babasının yüzüne çıplak olarak yatıvermiş çocuk sevgiyi güveni nasıl hisseder? İngiliz oyun yazarı Sheaksper bir oyununda oyuncuyu şöyle konuşturur. “karının senin için yaptığı fedakarlığa bak”  Burada sözkonusu olan fedakarlığın sevme fiiline dayandığıdır. Aşk ya da sevme fiili bir bütün olup parçalanamaz ve fiille de ispatlanması gerekir.

İşte insanlık binlerce yıldır iyi, güzel ve doğrunun peşinde koşmaktadır. Onu buna iten neden aslında Allah’ın yiğitlik ve merhamet ederek yarattığı kainatı insana halife olarak vererek aynı yiğitlik ve merhameti insandan beklemesidir. Bu beklemenin anlamı, insanın Allah’a ilahi aşk duymasının beklenmesi ve bunu da eyleme geçerek ispat etmesini istemesidir. Kuran ayetlerinde önce imandan ve hemen sonrasında da salih amel’den bahsedilmesi boşuna değildir. Salih amel adeta bir ispat vesilesidir denilebilir.

İşte insanlık bu çizgiden her sapışında kendisi de mutlu olamamış ve ahlaki ve çalışma ile ilgili sorunları beraber yaşamıştır. İşte ahirette Allah’ın kendisini ödüllendirmeyeceği bir insan canını neden feda etsin ki? Demek ki Ahlak’ın merkezinde doğru inanç (İslam) var olmalıdır. Batı “ben eğitirim“ dedi lakin suç oranları düşmüyor. Bütün dünya küresel bir vicdan sorunu demek istemem lakin inanç sorunu yaşıyor aslında. İnsanlar ahlaklı ol ya da vicdanlı demekle vicdanlı olmazlar. İşte Ahiliğin temelinde sağlam bir inanç, doğru kurallar, iktisadi denge ve doğru ahlak dediğimiz vahyin ahlak anlayışı vardır.

 

Uluslararası piyasalardaki 2007 mali krizi ile petrol ve diğer emtia fiatlarındaki aşırı artışların kaynağındaki nedenlere şöyle bir bakalım. Ortak yönlerinin önce kuralların yanlışlığını (K), sonra da ahlak eksikliğini (A) kendiniz görün:

 

Düşük faizle de olsa ortaya çıkan kontrolsüz serseri para, fazla emisyon, hedge ve emeklilik fonlarından oluşmuş, nereyi yıkacağı belli olmayan aşırı likit seli (K)

 

Banka ve fon yöneticilerinin daha fazla prim kazanmak için, aşırı hırs ve risk alma iştahı (A)

 

Spekülasyondan para kazanmaya çalışılması (K)

 

Muhasebede bilanço makyaj ve maskeleri (A)

 

Tasarruf yerine devlet ve halkın borçlanarak tüketime (ve bütçe açıklarına) teşvik edilmesi (K)

 

Emtia fiatlarının, beklentilerin ve olmayan para ve olmayan malın alınıp satıldığı borsa’nın future piyasalarında belirlenmesi (K)

 

Küreselleşmenin kuralsızlık olarak algılanması (A)

 

Merak etmeyin herşey kendi kendine düzelir diyen saf Adam Smith’in “gizli el”inin hiç bir şeyi düzeltemeyip kumarhane kapitalizmine dönüşmesi (K)

 

Derecelendirme kuruluşlarının ülkelere verdiği taraflı raporlar? (A)

 

Bunlar meselenin yalnızca ahlak olmadığını kuralların da doğru olması gerektiğini göstermiyor mu? Yorum yok..

 

 ahi kul ahmed’e nasib

 

 

29 Aralık 2011
Okunma
bosluk

AHİ’LİĞİN GÜNCEL YORUMU

BİRLİKTE MUTLU OLMANIN ŞARKISI

AHİLİĞİ GELİN

YERYÜZÜNE İNDİRELİM

NELER YAPILABİLİR

ONA BAKALIM

SEYİRCİSİ OLMAYALIM

SİZDEN DE BİR GAYRET BULALIM

HEP BERABER AHİ OLALIM

HEM DÜNYA HEM AHİRET

CÜMLEMİZ MUTLU OLALIM

Hazırlayan : Ahmet Atik

AHİLİK;

“Hak ile Sabır Dileyip Bize Gelen Bizdendir ” ;

“İlim, Akıl ve Ahlak İle Bizi Geçen Bizdendir”

Ahi Evran-ı Veli (1171-1263)

ÖNCE KURALLARI DOĞRU KOYUN, SONRA ADALETLİ OLUN, SONRA SÜREKLİ DİNİNİ VE SANATINI ALİMDEN VE USTADAN ÖĞRETİN VE EĞİTİN VE AMEL ETMESİNİ SAĞLAYIN VE EN SONUNDA AHLAKLI OLMASINI BEKLEYİN VE DÜZEN DEVLETE İHTİYAÇ HİSSETTİRMEDEN YÜRÜSÜN. BÜTÜN BUNLARI İNSANA UYGUN BİR TANIMLA GERÇEKLEŞTİREN SİVİL TOPLUM ÖRGÜTÜ YAPIYOR:AHİLİK. BİR İNSANLIK SANATI…

 İNSANI BİR İNSAN OLARAK MUTLULUKLA ÇALIŞTIRIP DOYURMANIN VE BERABERİNDE DE AHİRETİNİ KAZANDIRMANIN GERÇEK ÖYKÜSÜ…

AHİLİĞİ, GELİN YERYÜZÜNE İNDİRELİM

NELER YAPILABİLİR ONA BAKALIM

ü ……Birlik ve beraberlik ile etkinin artırılması ve ahiliği ulusal düzeye taşımak için bütün ahi ismini taşıyan ya da çalışma prensibi ahilikle doğrudan ilgili olan ve isteyen bütün ahi dernek vakıf ve benzeri kuruluşların ortak bir çatı altında toplanması gerekir. herkes eşit oylu olmalıdır.

1 …….Ahiliğe gerçekten gönülden hiizmet etmeye çalışan insanlar var.  Fakat ilginç olan şey şu ki kişiler Ahi Evran’dan daha fazla öne çıkarılıyor.  Bu çarşı camii imamının peygamberden daha fazla meşhur edilmesi anlamına geliyor ki bu çok sakıncali. Halbuki örnek alınması gereken kişi Ahi Evran’dır ve onun fikir ve ahlaki yaşamı sunularak örnek alınması sağlanmalıdır.

2 ……İkinci olarak ahiliğe gönül verenlerin ahiliğe bakışı daha çok tarihsel kaynaklı övünce dayalı  ve duygusal ve günümüz sorunlarından kopuk görünüyor. Konunun yakından irdelenmesi gerekli düzeltmenin yapılması gerekir.

Ahlak sermaye artarak zenginleştikçe bozulma artıyor ve insafsızlaşıyor. Bu yüzden yalnız esnafa değil en etkili olan büyük sermayeye yönelmek ve hedef büyütmek gerekiyor. Ahi kişi tanımlamasının yapılması yanında uymayanı da deşifre edebilmelidir. Verdiği izni geri almak yetmez. Adaletin kılıcı iki taraflı kesmelidir. Bunu meslek odaları ile temas ederek yapmalıdır.

Tolumda merhamet duyguları gittikçe zayıflıyor. Şehirleşme ve gelir artışı ile borçlanma kolaylığı ve benzeri nedenler kişilerde bencilleşmeyi körüklüyor. Fazla harcama tasarruf edecek pay bırakmayınca dağıtılacak bir şey de olmuyor. Halbuki merhameti vermek sağlar. Bu konunun Ahilikteki boyutunun özellikle işlenmesi gerekir.

Bacıyanı rum konusunda çalışmalar yetersizdir. Onarı Ahi evran ayrı yerde birleştirip dokuma yaptırıp kazanç elde etmelerini sağladı. Ayrıca kendi sorunlarını yine kadın alimler yoluyla çözdü. Onların ayrı bir dernek vakıf ya da derneğin kadın şubesi gibi olabilir. Ancak bağımsızlığın esas olabilmesi için üst çatının altında ayrı dernek olması uygun olur.

3 …. meslek odalarına ombudsmanlığın bir alt birimi gibi çalışma imkanı ve yetkisi verilebilir. Hem sorunlar yerinde ve işi bilen kişilerce çözülür ve kamuya kalan iş yükü azalır. Üzerinde çalışılabilir. Meslek odaları işlenen mesleki suçlar konusunda suçu kapatıcı suçluyu koruyucu politikalar izliyor. Bir defa olsun meslekten men cezası vermiyor. Halbuki ahilikteki pabucu dama atma konusu teşhir ve pisliği kesip atarak örgütü temiz tutma esasına dayanıyordu. Süte su katanı bile ayağından bağlayıp kuyuya sallandırıyordu. Dolayısıyla odaların topluma karşı sosyal sorumluluklarını yerine getirmediği anlaşılmaktadır. O zaman odaların da sadece verilen kararların kontrolüyle sınırlı denetimi uygun ve iş yükünü artırmayan makul bir çözüm olabilir denilebilir.

4 ….. ülkede kurumsal nitelikli sivil toplum örgütü ve bunların üye sayıları son derece yetersiz görünüyor. Bunların yerine tarikatlar gizli para toplayarak yatırım ve yardımları gerçekleştirmek yoluna gidiyorlar. Hediye diye gelen şeyler yüksek rakamlara ulaşıyor ve kişi de inancı uğruna sıkıntıya sokuluyor. Denetim dışı olan bu mali konuya çözüm için bunu devlete denetlettirmek çok anlamlı görünmüyor. Sadece yardım konusunu onları kurumsallaşmaya teşvik edip kurumsallaşmayı kolaylaştırmak gerekir. özellikle vakıflar yönünden konulan son derece yüksek mali şartlar sonuçta vakıftan ticaret yapmak isteyenlerin daha çok yöneldiği sıkıntılı durumlara gidiyor. Örneğin her mahallede basit bir hayır vakfı neden olmasın. Her şeyi devlete belediyeye atmak devlet yedirsin giydirsin demek insanların hayır işlerinden uzak kalmasına ve merhamet duygularının körelmesine yol açıyor. Böylece halkın çoğunu kurumsal basit yapılara çekilebilirse düzenlilik, ferdi gayretler, kontrolün sağlanması, halkın birbiriyle iletişime geçmesi kaynaşması, birbirinden haberdar olması ve sonuçta mutlu olabilmesinin temel şartı gerçekleşmiş ve birbiri arasındaki farklar azaldığı için birbirini kabul de edebilmiş olur. Bu çok önemlidir. Devlet içinden yaptığı işi iyi anlatana bazı fonlardan görev karşılığı fon aktarabilmelidir. Böylece devleti,n zaten yapması gereken bir sosyal sorumluluğu stk üstlenmiş ve özelleşmiş gibi daha randımanlı bir işi ucuza yaptırmış olmakla beraber verilen görev dolayısıyla üyeler de daha fazla gayretin içine girmesi umut edilir.

5 …..ahilikte sürekli eğitim vardır. Zaviyelerde her akşam yemekten sonra alim bir zat ya da kadı gelir ve onları ilgilendiren dini ya da dünyevi bir konuda konuşma yapardı. Bunun anlamı kişiyi hem dini hem dünyevi ilimle yetiştir ve ertesi gün de hadi bakalım uygula derlerdi. Halk eğitimin ya da milli eğitimin daha yaygın politikalar üretmesi ve diğer bütün devlet ve özel kuruluşları işin içine almalı enerjisinden istifade etmelidir. Fikir dernek ve vakıflarının yaygınlaşması şartlarının kolaylaştırılması sağlanmalıdır. Sadece yapılacak olan onların fikri ürünlerinin yayın hayatına intikaline dikkat etmeli ve projelerinin uygulamaya aksedip aksetmediği ve başarı durumu kontrol edilerek buna göre fon kullandırılabilmelidir. Aktif Üye sayısı üzerinden bir sıralama ve destekleme ve görev verme yapılabilmelidir.

6 …. ülkedeki iktisadi yaklaşımlar ahiliğe göre yeniden yorumlanmalıdır. Ahilikte öldürücü birbirini devreden çıkarıcı rekabet yasaktır. Herkes kendi kulvarında kendi başına gayret etmelidir. Hatta yardımlaşmaya ilişkin mesajlar verilebilmelidir. Hatta ortak üretimler teşvik edilmelidir. Küçük işletmeler ve küçük piyasalar korunmalıdır. Bir ahi talimnamesinde “istanbul’daki zengin tacir buraya gelip yüksek değerle mal alıp buradaki zayıf tacirin alacağı deriyi pahalılandırmasın” demektedir. Bu her şeyi söylüyor sanırım. Bir süpermarketteki reyonlar usta esnaf kişilere kiralanarak onun sanatını icra etmesine imkan verilmeli. Onun alması gereken mallar yine merkez tarafında daha toplu ve ucuz alınabilir. Belli fiattan verilir. Çıkışlar zaten kayıtlıdır. Böylece esnaf da kazanmış ve korunmuş olur. Ancak belli markaları yüksek kira talepleri şimdilik sıkıntılı görünüyor. Bunu kırmak için belediye hatta maliye bazı vergi kaybına yol açmayan teşvik tedbirleri alabilir. Belediyenin alacağı bir örneğin 200 araba parkı mecburiyeti bütün süpermarketleri dışarı iter. Bunun gibi..

7 …..Bütün ahlaki ilkeler kullanılabilecek şekilde yeniden formatlandırmalıdır. Bu formatlar belediyelerin afiş pano, yazı ve işlemlerinde hatta esnaf faturalarında küçü alt yazılar olarak kullanılabilmelidir. Oyobüslerde fazla olmamak ve halkı sıkmamak şartıyla otobüse binme adabıyla ilgili şeyler olabilir mesela. Yani her yazı kendi alanıyla ilgili olusa daha manidar ve etkili olur akılda kalır ve kişinin amel etmesi daha kolay olur. Hatta köprülerde isim verme, ahlaki prensibin kendi olmalıdır. Ahi ahi deyip durmanın bir mantığı ve faydası olamaz. Ancak örneğin “israf etme köprüsü” yahut “gazaplanmayınız köprüsü” yahut “nefsine hakim ol” vesairesi gibi isimler dikkat çeker ve şok etkisini canlı tutar. Toplumda basında yer alan hemen suya atlayarak birini kurtaran bir genci ahilik ödüllendirmelidir. Elinde telefonla ambulans çağırma işi işte hayrı devletin görevi diyen sakat anlayışın sonucudur. Fakiri devlet doyuracağına göre sudan da o çıkarsın gibi ucube bir şekle geliyor fedakarlık duyguları. Bu son derece sakıncalı. Devlet muhakkak surette halkını hayır işinin içine çekmeli hatta ortak yapmalı. Hayra katılmamış toplum yarın vergiyi de kendi versin demeye kalkar ve elini cebine atmaz. Zaten stopaj yöntemiyle kesilen ve milyonlarca insanın ne kadar vergi ödediğini bilmediği bir vergileme rejiminde ne vergi toplanır ne de vergi bilinci oluşur ve “benim vergimi nerelere harcıyorsun sen bakim” diyecek bir sorgulama ortamı oluşur. Devlet vergi ve oran kılıcı, halk da matrah beyan kılıcı elinde savaşıyor. Güvensizlik hat safhada. Gelir vergisi oranı %35 lere fırlıyor göz göre göre kurumlasr vergisi son yasayla daha çok zenginlerin yer aldığı kurumlar vergisi oranı %20 lere düşüyor. Kar dağıtımından %15 stopaj olsa da şirketler bu orana göre davranış belirliyorlar ve oran nihai olarak %20 de kalıyor. Sen az vergi ver git yatırım yap gibi nereye hizmet edeceği belli olmayan bir aldatmacaya maliye kanıyor. Vergi teşvikinin bir yatırımda 5. sırada olduğunu bilmiyorlarmı? Diğer bir çok teşvikte de benzeri durum var. Bütün teşvikler böyledir demek istemiyorum. Özel teşvikler anlaşılabilir ve doğrudan olumlu etkiler görülebilirken genel teşvikler gereksiz şeylerin de teşvikine döner ve maliyeye veya devlete ağır maliyet oluşturur. Biri akıllı biri aptalca teşvik denilebilir.

8 ….Ahilikle ilgili yetişmiş konferans verebilecek hatta il il gidecek fedakar insanlara ihtiyaç vardır. Anlatanlar da tarih ağırlıklı bir zamanlar biz neydik der gibi günümüzle bağlantısız gurur ve övünç derdine düşen konferanslar oluyor. Aynı olay ahi bayramlarındaki konferanslarda da görülüyor. Sürekli, olarak işi akademisyenlere havale ederek ahiliği kurtarmak gerekli fakat eksik kalıyor görünüyor. Tarihi araştırmalar konusunda gerçekten Prof. Dr. Mikail Bayram hocanın önemli katkıları görünüyor. Ancak konunun günümüz sorunlarına ilişkin olarak farklı meslek guruplarından, bir kaç esnaf (bizzat sanatı icra eden-onun temsilcisi değil-) doktorlardan psikologlardan sosyologlardan hatta mühendislerden yasalardaki zulümleri anlatabilecek ve hepsi de namaz kılan kendini eserleri ile kanıtlamış bürokratlardan oluşan geniş katılımlı işletme körlüğünü bertaraf eden bir karma yapı her durumda daima gözönünde bulundurulmalı, konferanslar ya da sempozyumlar hatta araştırmalar bu yapıya inhisar ettirilmelidir. Bir sempozyumda neden bacıyanı rum’u bir erkek akademisyen anlatıyor ki. Bir bayan ilim sahibi bir kardeşimiz veya ticaret yapan bir bayan veya bie sadece anne neden olmuyor. Hep makamlar nasihat konuşuyor. Zaten dinleyen de yok. kendi çalar kendi oynar hale geliyor. Sempozyumlar başarısız oluyor kimsede dinlemiyor. İfadeler teorik kalıyor ve insanların istifade etmesi de mümkün olmuyor. Tebliğlerin net günümüzü açıkça okuyan unsurlar taşıması tebliğler dağıtılırken açıkça istenebilmelidir.

9 …..Okul kitaplarında ahilik bilgileri hem sınırlı ve hem de tarihi bilgi ağırlıklı. Halbuki bir çocuğa bu noktada verilmesi gereken ahiliğin günümüze formatlanmış ahlaki kurallarıdır. Mesaj ahilikle mündemiç bir ahlak yaşamına olmalıdır. Okullarda ahi öğretmen ve ahi öğrenci seçimi her yarı dönemde en az 100 kişiyi bulacak şekilde bol bol verilmeli çocuk ahi olmasa bile bu şevkle bu role soyunmaya başlayacaktır. Ayrıca okul zümreleri arasına ahi kolu ilave ederek bu ödüllendirme işleminde onların araştırma ve rol almaları sağlanmalıdır. Ahi öğretmen seçimini öğrenciler yapmalı onlar not vermelidir. Bu sistem ahiliğe en uygun sistemdir. Öğrenciler ve öğretmenler birlikte ahi öğrenciyi seçmeli ve yalnız başarıya değil fakirliğe, dersaneye gidememesine, iyi davranışına güleryüzüne ve gayretine (başarılı olmasa da gayretli mi, çabalıyor mu bunlar önemli) de karma bir puan verilmelidir. Bunları kendim de eğitim de görev almama rağmen hem ahiliği bilen biri ile eğitimi bilen iki kimse oturup belirleyebilir. Oylamalarda idare geri çekilmelidir ve müdahale etmemelidir. Ahilikte çırak hata yaptığı zaman ustadan bilirlerdi. Bu ne demek?ustanın oylanması demek değil mi?

10 ….Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” veyahutta “AHİŞEHRİ” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın? Bu karar Kırşehir halkına sorulmalıdır.

Bu konuda il yönetimi ve şehrin sahibi Belediye görev ve sorumluluk üstlenmeli ve halka önce bunu duyurularla benimsetmeye çalışılmalıdır. Daha sonra halkın tercihinin hangi yönde olduğu, değişik tercih belirleme yöntemleriyle araştırılmalı ve halkın vereceği demokratik karara saygı gösterilmelidir. Eminim bu şehir halkı, bu ismi taşımaktan gurur duyacak ve bütün ülkede hatta uluslararası bir seviyede güzel ahlakın yaygınlaşmasına kaynaklık edecektir. Bunun bir devamlılık ifade eden bir şey olması, bu güzelliği daha da cazip hale getirecektir.

Orta ve Batı Anadolu’da, Bursa, Edirne, Kocaeli, Konya, İstanbul, Sivas, Tekirdağ, İzmir, Muğla, Eskişehir ve daha bir çok ilde, muhtarlık, köy ve mahalle isimlerinden 34 yerleşim yeri; Ahi, Ahibaba, Ahi Çelebi, Ahiler ve benzeri şekillerde Ahi isminin değişik biçimleri şeklinde halen kullanılmaktadır. Diğer taraftan Evran kelimesi ise; Evrancık, Evrangüzleği, Evranköy, Evrenli ve benzeri şekillerde Evran isminin furevleri şeklinde 19 köy adı bulunmaktadır.

Onlar ismine yakıştırmış bağrına basmış da biz kendi ismimize yakıştırıp bağrımıza basamıyor muyuz sevgili hemşerilerim?

Bütün sevgili Kırşehirli Hemşerilerimden ciddi katkılarını bekliyorum. Fikirlerini veya tercihlerini Vilayete ve Belediye’ye mektup, telefon veya mail atarak ulaştırıp bir baskı oluşturabilirler.

Ben oğlumun ismini başına ahi kelimesini yazarlık için ilave ettim. Haber 24 kırşehir sitesinde AHİ SEZGİN ATİK  olarak yazarlık yapıyor. Orada ahilikle ilgili olarak yazdığı bir ahi kırşehir görüşüne ilişkin makaleyi bu yazıya ek olarak sizlere sunuyoruz. 

11 ….Ülkemizde 34 yerleşim ve 19 köy yerde ahi, ve evren, ahibaba, evran güzleği gibi isimleri hala kullanılıyor. Son yıllarda bunun 9 tanesi isim değiştirdi. Ahi dernekleri bu isimlerin kaybolmaması için önce bu kasabalarla iletişim kurmalı onları ziyaret ve benzeri yazışmalarla yahut madalya verilebilir teşekkür beratı verilebilir ilişkileri iyi tutmalıdır. Diğer taraftan da içişleri bakanlığına bu isimlerin değişmemesi kültürümüzün korunması için baskı yapmaktan da çekinmemelidir. Gerekirse güçlü ahi birliği değişim izninin kendisine de sorulmasını talep edebilmelidir. Örnek olarak bu güzel isimlerden bazılarını kendi köylerine hatta kırşehirin kendi mahallesine verebilir. Selgahın adı bahçelievler oluyor fakat evrengüzleği gibi tatlı bir isim olmuyor? Bu kuran okuyup amel etmemek gibi bir ucube olmuyor mu? Aşıkpaşa mahallesi çok geniş bir mahalle. Bir kısmı bölünüp güzel isimler seçilebilir. Ahi kelimesi de güzel olmakla beraber birleşik bir türev isim çok daha ayrı bir mesaj verebilir. Düşünülmesi gerekir diye ben de düşünürüm hiç bir şey yapmam mı?

12… Kurulacak bir AHİ VAKFI uygulamada bilinen helal gıdadan daha kapsamlı onun işini de içeren bir AHİ KİŞİ VE AHİ İŞLETMESİ VE AHİ ESNAFI markası verebilmelidir. Bu marka bütün ticari hayatta görülen işletmeleri kapsamalıdır. Fabrika esnafın bugünkü halidir. Bunların üretim etkinliği ihmal edilerek gücü tükenmiş esnafla uğraşmanın ve hala onlara bir şey söylemenin karı yoktur. bunu biz yapmak istiyoruz. Teori ve kapsamı belirledik. Değerli kardeşlerimizin katkılarını bekliyoruz. Bunu sanayi bakanlığı Tüsiad Müsiad Kobi Yönetim birimleri, Esnaf birlikleri ile koordineli olarak onları da vakfa üye kayıt ve etki etmelerini sağlayarak şura tipinde gerçekleştirmek istiyoruz inşallah.

Yapılan çalışmalarda kırşehirin kaybettiği eski kazalarını tekrar kazanma çabası içinde olduğu görülüyor. Ülkemizde şehirleşmenin artmasıyla şehir sayılarıda biliyorsunuz 81 e çıktı. Dolayısıyla gittikçe ilçelerde de bir benlik gelişti ve çoğu kendi ili ile kavgalı. Hiç bir ilçe kalkıp da artık eskisi gibi tersine bir başbakan zoruyla geri dönüş yapmak istemez bugün. O ister ki hangi kocaya gideceğine kendi karar versin. Demokrasi artık kocasını kendi tayin hakkı veriyor ve doğrusu da bu. Şimdi sorarım hangi eski ilçemiz bize dönmek ister ki.. Bu çabalar tarihi beklenti olup duygusal istekler olarak görünüyor. Devir değişti. İnsanlar farklılaştı ve farklı düşünüyor. Bunu görmek lazım. Sorun bu kentin kalkınmasında yatırım için gelen işadamlarının birer birer kayseriye, aksaraya kaçmasının önlenmesidir. Bir işadamının yatırım yapacağı yere aylık 15 milyar kira isteyen insafsızlar olduğu sürece buraya yatırım olmaz da gelmez de. Organize sanayiden arsa tayini derhal bedavaya gelecek şekilde düzenlenmelidir. Daha yeni köylünün yaptığı 320 milyarlık yatırımın mevzuat hazretleri belası yüzünden batmıştır köylüler fakir düşmüştür, elindeki üç beş kuruşu da gitmiştir. Kredisi de öylece kalmıştır. Bunları çözmek daha önemlidir. Bu kent aç kalarak kültür kenti olamaz. Zaten kaç toplantıya kaç kişi geliyor. Talebe çağıralımda sanatçıya ayıp olmasın diyorlar. Zara’yı getirirsen yağmurda olsa dinliyor. İnsan değişmiş, ihtiyaçlar kültürden zevk ve tüketim belasına yönelmiş, insan maddiyatçılıkla ferdiyetçilikle bencil olmuş. Bizim insanımız farklı değil. Oyunu buna göre oynamak zorundayız. Bu memleketin karnını da doyurmak zorundayız. Burası gelişmez demek afedersiniz hemşerim haltetmek demektir. Sakat olan şey kırşehirin yeri değil zihniyetidir. Kendi admın bile yatırım yapmazsa yabancı yapar mı? kaç tane yatırımcının bir yer bulup da yatırım yapamadığını tavuk dönerciler konuşuyor. İşte önce insanımızın memleketine sahip çıkmasını ve yatırım ortamını kolaylaştırmamız gerekiyor. Bu şehirde bir birbirine güvensizlik var. Bunun aşılması gerekiyor. Ticaret anlayışı yok. oğlum kızım devlette işe girsin diye vekillerin kapısına yatak yorgan seriyor. Ev alıyor iş kurmuyor. Sorun bu…

ü …. kırşehirin imar içindeki arsalarındaki inşaat alanı yüzdesi %25 ten %40 a çıkarılmıştır. Bunu yapan eski belediye başkanı halim çakırdır. O dönemde parti yönetiminde bulunan şu an ki genç başkan Yaşar Bahçeci kendi partisinden olan Halim Çakır’a kendisi de mühendis olduğu halde müdahale edip “sen ne yapıyorsun başkan” dememiştir. İş başına geldikten sonra inşaat mühendisleri ile yaptığı bir özel toplantıda aslında halim beyi görevden almak istediklerini fakat seçimin yakın olması münasebetiyle buna cesaret edemediklerini söylemiştir. Ben kendisine ve vali ile vekillere bu durumu düzeltin eski 25 oranına geri getirin diye yazdım. Yüzyüze görüşmelerimdede şiddetle dile getirdim. Fakat gücüm yetmiyor. Sizlerin de ciddi gayretini bekliyorum. Bence komple kayserinin yaptığı gibi büyük bir plan yapılmalı ve bu arada bu oran da araya sıkıştırılmalıdır. Yolda yürürken tepenize kadar gelen bir çıkma balkon, artan nufus, araba sayısı, balkonların pencerelerin birbirini görecek kadar gayri ahlaki bir şekle gelmesi ne kadar feci. Osmanlıda adam komşusu kendinden yana pencere açtı diye kadıya başvurup dava açıyordu. Burdan nereye geldik.. kat yüksekliğini bu başkan da artırdı. 2 katlı sayfiye yeri olan kervansaray 4 kata çıktı. Arsa sahibi göbek atıyor. Fakat insan ölüyor. İslama uygun bir insani yaşam en son izin verilen iki kat olan bir apartmana izin veriliyor. Fazla olması durumunda insanlardaki haya perdeleri kırılıyor. Evinin içinden üst komşusunun pis borusu ses yaparak geçen ve bunu duyup hisseden insanda haya perdesi kırılıyor. Ev aralarının yakınlığı ise mahremiyeti kıran en tehlikeli yapılaşma.işte binanın bu olumsuz durumu önce insanı sonrada toplumu ahlaksızlaştırıyor. Haya ki din bunun üzerine oturur. Bu kırıldımı her şeyi bekleyin diyor hadisi şerifte….

ü …..Bize göre Ahilik ekonomik bir sistemdir. Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir.

Çok tüketerek mutluluk elde etmeye çalışmak, bizi mala kulluğa götürüyor ve hayrı engelliyor. Halbuki Ahilik, bizi dünyevileşmekten sakındırıyor ve dağıtıma teşvik ediyor. Onun bir prensibi “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” prensibidir. İhtiyaca ve kaliteye izin verir fakat reklamı ve israfı yasaklar.

ü ….Kırşehir’de Ahilik yemini hazırlandı ve 8 esnafa belge ve bayrak verildi. Bu bir güven ifadesi olarak tüketici davranışını etkileyecektir umarım. Bunun bütün Türkiye’ye yaygınlaşması süper olur.

ü ….Belediye zabıtasının adı AHİ olarak değiştirilebilir. Onlara  Ahilik ahlakı olarak AHİ NİZAMNAMESİ hazırlanıp şart koşulabilir.

ü ……Ananeyi yaşatmak üzere, meselâ orta, lise ve üniversitelerin mezuniyetlerinde, “dualı şed kuşanma” törenleri yapılsa. O “şekil” sandığımız şey, belki eski “ruh”u hatırla­tır ve “Ahilik kültürü”nü öğrenmeye ve kendi nefislerinde uygulamaya çalışabilirler.  

ü ……Ayrıca, hiç değilse bugün bazı şehirlerimizde yaşatılan, çarşıların / pazarların Ahi Duasıyla açılması sağlanabilir. Bugün Urfa’da bir bedesten Ahi duasıyla açılıyor hala.

ü ……Yükselen değerlerin sık sık değiştiği günümüz dünyasında, önümüze “hodgâm” (kendini düşünen) değil “diğergâm” (başkalarını düşünen), yani, en az kendisi kadar toplumun diğer fertlerini de düşünen, en az kendisi kadar onların da hak ve hukuklarını kollayan bir insan modeli koyan Ahiliği bugün her zamankinden daha iyi anlamaya mecburuz.

ü  ……Ne var ki, bize çoktandır musallat olan “kendimizi tanımama”, “kendimizi önemsememe” hastalığı, unuttuğumuz öz değerlerimizi bize başkalarının eliyle öğrettiriyor. Ancak, parayla, servetle, kanunla toplum ve devletini diri tutmaya çalışan Batı’da, hâlâ eksik olan bir şey vardır: Ruh! Burada “ruh” kelimesiyle henüz tamamıyla yitirmediğimiz bü­tün millî ve manevî değerlerimiz anlaşılmalıdır. Doğu’ya , Batı’ya, Kuzey’e, Güney’e, yedi iklim, dört bucakta “insan” olan herkese, her zümreye Ahiliğin söylediği ve söyleyeceği çok şey vardır.

ü …..Şu an için kurulu bulunan Ahilik Araştırma Merkezinin kısa sürede Enstitüye dönüşmesi, imkanları artırabilir.

ü …..Ahiliğin kapsamı genişletilmeli önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın AHİ olması sağlanmalıdır. Tüsiad, Müsiad ve Tobb ve KOBİ birlikleri de kapsama dahil edilmeli, her ildeki en yüksek vergi veren ilk ondaki iş adamına madalya verilmelidir. Aslında Maliye’nin vergi birincisi sistemi çok yanlış ve Ahiliğe aykırı. Bir kere fakir de ödediği için Ahilikte KDV ve muhtasar yok. İşletmeler; çalıştırdığı işçi sayısı, ona verdiği ücret seviyesi ve adaleti, emsallerine göre ortalama birim fiat düzeyi, net aktif toplam, yıllık toplam ciro düzeyi, g.s.kar, safi kar, vergi matrahı, verimlilik ölçümlemesi, kalite, üretim miktarı, ödenen gelir veya kurumlar vergisinden oluşan bir değerlendirme formülü geliştirilebilir. Verginin yüksek fiat uygulanarak elde edilen bir kazançtan elde edilmesi de mümkündür çünkü. Bu ahiliğe uymaz. Ahilik, kalite ve makul fiat ile adaleti ve merhameti esas alır. 

ü ….Büyük süper marketlerin kasap, ayakkabı, triko, manav gibi reyonları esnaflık bilgisi olanlara işletim hakkı olarak verilebilir. Alımlar yine tek elden yapılarak ucuz alım gerçekleşir fakat işleme ve servis oradan olur ve belli bir kar oranı o esnafa kalır. Esnaf da zaten gelirken belli bir sermayeyle gelmiştir. Bu bir finansman demektir ve daha çok şube açılabilmesine de imkan tanır. Böyle bir uygulama esnaflığın içerde yaşatılması, korunması anlamına gelir. El sanatlarından berbere kadar reyon sayısını artırmanız da yadırganmaz artık. Tek yapacağınız o esnafa ve böyle bir örgütlenmeye vergi teşviki sağlamaktır. Adı da “Ahi Ayakkabı Reyonu” “Ahi Balık Reyonu” v.s. olabilir. Bunlar üzerinde ciddiyetle durulabilecek esnaf ve sanatkarı yaşatma ya da kurtarma planına dönüşebilir.

ü ….Anonim ve limited şirketlerin sınırlı sermaye ile sorumlu olmaları Ahiliğe uygun değildir. Ortakların bütün zararlardan sorumlu olacaklarına ilişkin bir yazıyı fatura altına yazmaları bir Ahilik kuralı olarak sağlanırsa Bu ahiliği de reklam eder ve güveni artırır. Büyük firmalarla görüşülüp onlar incelemeden geçirilerek AHİ onayı verilerek “Firmamız Ahilik Ahlak Kurallarına uyacağını taahhüt eder” diye bir ibarenin faturada yer alması sağlanabilir. Fatura çok sayıda düzenleneceği için çok insana ulaşır ve etkili de olur. Hatta bir kaç sloganın faturada yer alması sağlanırsa çok daha güzel olabilir.

ü …..İş adamlarına konferanslar verilmeli onlar ahlaki kaidelere davet edilmelidir. Onlara bir AHİ Madalyonu geliştirilmeli ve hem işletmeye ve hem de sahiplerine (çok ortak varsa en az %10 pay sahibi olabilir) AHİ onayının arkasından kişinin o madalyonu takması sağlanmalıdır.

ü ….İşadamının zekat verdiğine ilişkin bir belge AHİ kurumunca verilebilmelidir.

ü ….Ucuz fiat, yüksek kalite standardına uyan işletmelere AHİ damgası vurulup tüketiciye güven veren bir marka olması sağlanmalıdır. Örneğin helal gıda gibi.

ü …Fiatlarda bir artış ya da kalitede bir bozulma olursa bu isim geri alınabilmelidir. İlgili resmi kuruluşlar bellidir ve onlarla işbirliği yapılabilir.

ü ….Bürokrasi ve üniversiteler de işin içine alınmalı ve onlara da başarılı çalışmalarından dolayı AHİ ünvanı verilerek madalya takmaları sağlanmalıdır. Ahilik lonca gibi belli bir kesime hitabetmez. İşi olan herkes Ahi olabilir. Ahiliği iyi anlamak gerekir.

ü ….Muhasebe mesleği ve ticaretteki ulusal ve uluslararası mesleki ahlak standartları Ahilik ahlak prensipleri yönünden incelenmeli ve bizim standartlarımız da şunlar deyip güncel ve uygulanabilir öneriler getirilmelidir.

ü ….Gezici motorlu polislere yunus adı verildiği gibi, bütün polislerin adı AHİ olarak değiştirilebilir. Polislik mesleği konusunda davranış ilkeleri geliştirilebilmelidir. Ahi davranışları ile polisin davranışları yakındır fakat tam uyuşmazlar. Ahi suçluyu mahkemeye göndermez. Yanına katar, kendine dönüştürür, islah eder. Fakat polis direk hapse gönderir.  Bu konuyu ayrıca işlemek gerek.

ü ….RTÜK’le görüşmeler yapılarak bir malın normal tanıtımının dışında defalarca gösteriminin ve dolayısıyla şartlanma yapılmasının engellenmesi sağlanmalıdır. Ayrıca RTÜK’le görüşülerek ahlaka uygun erdemleri savunan filmlerin AHİ onayı alması sağlanabilir. Ahlaka aykırı filmlere de müdahale edebilmeli, bildiri yayınlayabilmelidir. Adli vakaların defalarca gösterilmesine sınır getirilmeli, suçların açığa çıkarılması önlenmeli, örneğin adli suçlar televizyonda bir defadan fazla gösterilemez denilebilir. Ayrıca haberlerde normal haberlerle adli suç haberleri ayrılmalı ve sona ilave edilmeli isteyen kapatarak dinlememe şansına sahip olabilmelidir. Kötü haberlerin Suça teşvik ve örnek olma ile yaygınlaşmasının önüne geçilmeli ve toplumu şizofreniye itme özelliği bertaraf edilmelidir. Bütün bunlar Ahiliğe aykırı olan şeylerdir.

ü ….RTÜK’le konuşularak tüketici üzerindeki şartlandırıcı ifade içeren reklamlar zaman ve süre olarak sınırlandırılmalıdır. Ahilikte bir kimsenin diğerine malın özelliği dışında “iyidir” ya da kötüdür gibi yorum yapması yasaktır.

ü …..“Asgari tüketimi” öneren Ahilik, gerek insanların ve gerekse devletin israfa yol açan uygulamaları ve borçlanma konusunda fikirler beyan edip uyarılarda bulunabilmeli, sempozyumları tarih anlatımından ziyade kapitalizmin ayak oyunlarından nasıl korunmak gerektiği konusunda çözümler üretmeye tahsis etmelidir.

ü …..Ahilik kurumu işçi ve memurun, bankaların bonuslarıyla, kartlarla yaşam mücadelesine destek için sendikalarla da işbirliği yaparak işçi ve memur ücretlerinin yükselmesine de taraftar olduğunu belli etmelidir.

ü …..IHH gibi sivil toplum kuruluşların sayısının artırılması konusunda gereken fikri desteği ve teşviği topluma verebilmelidir. Bu kuruluşlara da Ahi markası verilebilmeli ve yaptıkları yardımın bir Ahi davranışı olduğu onlara anlatılmalı ve onların da beyanatlarında bu konudan bahsetmesi sağlanarak topluma Ahiliğin güzel ahlak ve yardımlaşma olduğu fikri yaygınlaştırılmalıdır.

ü …..Ahilik prensiplerinin her yerde görünür kılınması için bütün gayret gösterilmelidir. Esnaf hiç anlamadığı karınca duasını dükkanına asarken demek ki kimse ona Ahilikle ilgili bir yazı eline tutuşturmamış demektir. Odalar bu prensiplerin işyerine vergi levhası gibi asılmasını kuvvetle öğütlemelidir.

ü ….İki ayda bir yayınlanabilecek ulusal basında yer alabilecek standartta bir Ahi dergisi çıkarılabilir. Onca tüketici borç batağında kıvranırken Ahilik hedef yükseltmeli ve milyonları ıslaha koşmalıdır.

ü ….Ahilik kelimesinin yanındaki esnaf ve sanatkar deyimi AHİ İŞLETMESİ olarak da çeşitlenmelidir. Esnaflık bitti artık. Bu çeşitlemeyi yapmamız gerek. Koca koca fabrikaları ıslah etmeye çalışmak dururken hiç bir etkisi kalmamış esnaf şarkısı söylemek artık anlamsızdır. Ahlak yalnız fakirlerin erdemi olmamalıdır. 

ü ….Orta büyüklükte işletme sayılan KOBİ’lerin desteklenmesi anlamında büyük araba ve otobüs firmalarının komple üretime gitmeleri yerine KOBİ’lere bazı parçalarını yapmalarına ilişkin teşvikler geliştirilmesi kredi desteğinden daha etkili sonuçlar verir. 

ü …..Eğitimde öğrenciye öğretmeni notlatmalı ve sınav sonuçları okul müdürü ve öğretmenin başarı puanı olarak değerlendirilmelidir. Başarısızlık yalnızca öğreniciye dönmemeli. Böylece ödül – ceza sistemi öğretene de işlemelidir. Uygulamadan gelenlerde de sorunların içinde boğulma gibi, sistemi sorgulayamama gibi, yeni fikir üretememe gibi sorunlar olmaktadır. Milli Eğitimde, şu kadar tecrübeli hoca, sorunları biliyor diye getirilen bürokratlar istenen başarıyı sağlayamamaktadırlar. Konu zaten insan unsuru olunca bir yapılan öbür taraftan bir başka şeyi tekrar bozmaktadır. Ufak bir sorun yüzünden ana hedefler kaybolmaktadır.

ü …Faransa da bir elektronik mühendisi çocuğun Türkiye’deki kardeşiyle konuşuyorum. Diyor ki “o şimdi hat döşüyor” yani uygulamaya sokmadan daha yüksek maaş ya da yetki vermiyor.

ü …..Beğenmediğimiz Mc Donald bile işyeri açmasına izin vereceği Türk veya yabancı kişiyi Amerika’ya davet ediyor ve bir Mc Donald şubesine kimliğini gizleyerek işçi gibi 2 ay dönüşümlü olarak çalıştırıyor, ve sistemin nasıl çalıştığını, nerelerde aksama olabileceğini uygulamalı gösteriyor. Tabii teorik bazı bilgileri de veriyor şüphesiz.

ü …..Meslek lisesi oranı gelişmiş ülkelerde 80-20 oranında. 2013’te 500 lisenin meslek lisesine dönüştürüleceğini 1000 tanesinin de Anadolu Lisesi yapılacağını öğreniyoruz. Yüreğimize bir parça su serpiliyor. Fakat neden o 1000 tane de meslek lisesine dönüştürülmüyor diye sormadan edemiyorum. Hatta neden 5+3 sistemine dönülmüyor? Kimden korkuluyor, ya da çocuğun el melekesi nasıl oluyor da gelişmemiş varsayılıyor. Meslek liselerine ağırlık verilmesi Ahiliğe uygun bir gelişme olur. Bir sanatın üniversitede 20-22 yaşına gelmiş bir öğrenciye öğrenilmeye çalışılması sert ağacı eğmeye çalışmak gibidir. Bu aynı zamanda çok sert geçen uluslararasındaki ticari ve sanayi rekabetine de aykırıdır. Bu yarışı daha baştan besmele çekmemeye benziyor.   

ü …..Eğitimde “canlı örnek” uygulaması olan Amerikalı’ların “case study” dedikleri sistem, eğitim metedolojisi olarak uygulanmalıdır. Bu hem Kuran’ın hem Ahiliğin eğitim metodolojisidir. Hiç bir üniversite bu noktaya dikkat çekmiyor? Halbuki bütün Amerikan Üniversiteleri şakır şakır eğitim metedolojimiz budur diye ilan veriyor. Kendimizin değerini başkalarından bile öğrenmiyoruz.  

ü …..Tarikatlarla görüşülerek onların birbirine Sufi diyeceğine Ahi demesi salık verilebilir. Sufi hem Arapça bir terimdir ve anlayış olarak da bize yabancı, çile veya inzivayı çağrıştırırken, Ahi, hem Türkçe ve bizden biri ile, dinini dünyaya taşıyarak yaşayan ve herhangi bir işi olan, ahlaklı, mükemmel müslüman mesajı verebilir. Bu ismin bile din anlayışları üzerinde etkili olması beklenebilir. Ayrıca içlerinden yalnızca teorik bilgi yerine, dinini veya Ahi prensiplerinde kristalize olmuş, edep ve davranışlarıyla inancını hayata uygulamada öne çıkaranlara, Ahi madalyası verilebilmelidir. Tarikat liderlerine “Ahi Baba” lakabı verilmesi uygun olabilir. Bu, tarikatların içe kapanık merkeziyetçi yapısını biraz olsun açabilir, teslimiyetçi davranışları kaldırıp, sorgulayarak içselleştirmenin ve hayata uygulayarak toplumsal uyumun yollarını açabilir. Tarikatların kapalı yapısının açılarak Ahilik gibi herkesi kucaklaması sağlanmalıdır. Tarikatları karşıya almak tepki doğurabilir ve rahatsız edebilir fakat onun yanına aynı yönde yaklaşırsanız onu etkileyebilirsiniz. Tarikatlar birbirlerini eşit görmeliler. Ahilik bu toplumsal eşitliği önererek, toplumsal barışa hizmet edebilir. Ötekileştirmenin toplumun her kesimine sirayet etmiş bulaşıcı bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Birbirine “onlar bidatçı” ya da “benim şeyhim daha üstün” deyip hatta diğerini küfre gönderenler hangi makulde uzlaşabilirler ki? Bunlar önemli bir sorundur ve diyalogla çözümlenmelidir, merkezi hükümet toplumu barıştırma anlamında bu sorumluluktan kaçmamalıdır. 

ü …..Maliye’nin bütün denetim elemanları hizmet içi kurslarını bitirip biraz refakat yaptıktan sonra büyük firmalara giderek iki ayrı firmada örneğin ikişer ay üretim ve firelerin nasıl oluştuğu, belge düzeni ve takibi, verimliliğin nasıl sağlandığı, insan ilişkilerinin nasıl canlı tutulduğu ve idare edildiği,onların ortak fayda bilinciyle aynı yöne nasıl senkronize edildiği, geçici vergi dönemi de olsa bir bilanço çıkarılmasının nasıl olduğunu genel müdür yardımcılarının yanında fiili olarak görmelidir. Bu sistem Ahiliğe hem uygun olur ve eleman, hem işletmenin kazanç elde ederken ne tür zorluklara katlandığını anlar, finasman sorunlarını görür ve döndüğünde işinde daha adaletli ve merhametli olur. Yani yaşamayan nasıl bilebilir ki? Lojmalar toplumdan ayrı bir yaşam sağlıyor. Toplumun komşuluk ilişkileri yok. Ayrı servisler halkın otobüslerde neler yaşadığını anlatmıyor. Güvenlik gerekçeli güneydoğudaki lojmanların dışında hepsini satmak gerek. İlla yardım edilecekse etkin ve gerçekçi, kira kontratına dayanan bir kira yardımı mutlaka verilmelidir. Ahiliğin bütün uygulamaları; yaşatarak fikir oluşturmak ve arkasından onu dervişvari harekete geçirerek mükemmel fert ve böylece mükemmel toplum elde etmektir. Oturduğu yerden hayatı kendi gördüğü gibi zannediyor. Toplumdan kopuk. Bu yüzden tavırları sert, anlayışsız ve merhametsiz, kararları da topluma ve geleneklere uygun değil, kurduğu sistemler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Her on senede kanun ve sistem değiştiriyor. Sistemi sorgulayabilecek ve bünyeye en uygun çözümleri önerebilecek olgun ve adil ve ileri görüşlü insanlar bu nedenlerle yetiştirilemiyor. İşte toplumsal kabulsüzlükler buralarda başlıyor.

ü …..Orucun emredilmesi “sen de aç kal bakalım” değil midir. Neden bana “damdan düşeni getirin” demişler. İnsan “düşündüğü gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi düşünmeye başlar”. “Siz de benim gibi olmalısınız, ve benim gibi yaşamalısınız. O zaman sizi sever ve itaat ederim. Bu cümle işte insan yönetiminin temel taşıdır = sen de öyle olacaksın!…En basit yemekhanelerde bile bölümler ayrı ayrı. Nasıl aşağıladığı toplum adına onun sorunlarını çözmek için fikir geliştirebilir ki? Nasıl adalet sağlayabilir ki? Kendini ayrıcalıklı gören adil değildir bir kere… Bütün yanlış uygulamaları dozerle düzlemek gerekiyor. Her taraf düz olmalı. Araba bu engebeli arazide nasıl yol alabilir ki..  

ü ….Gelişmemiş Kırşehir, Tokat, Rize ve benzeri küçük illere denetim elemanı gönderilmesi kesinlikle engellenmelidir. İncelemelerin işletmeler üzerindeki finasman ve üretime ket vurucu etkileri incelenmiyor. İncelemeler işletmeler üzerinde yıpratıcı etkiler yapıyor. Uzlaşmalarda vergi artı yüzde on ceza, tornadan çıkmış gibi bu da bir adalet diye herkese aynı uygulanıyor. Halbuki işletmenin son bilanço ve gelir durumu, işçi sayısı, kredi ve diğer borç durumu, bu vergiyi ödeyip edeyemeyeceği araştırılmıyor. Vergi kutsallaşıyor ve öldürücü bir ceza ve darbe etkisi yapıyor.

ü ……Siyasette ise yeni aday olacakların kurulacak siyaset akademilerinde ders görerek, böylece hem yöntem bilgisine hem de ülke sorunlarını ve kültürünü iyi tanımaları ve çözüm mantalitesinin nasıl oluşturulacağı, sistemi nasıl sorgulayabileceği, özgür düşüncenin nasıl gelişeceği konusunda yeterli bilgiye sahip olmaları sağlanabilir. Bu süre 4 aydan az olamaz. Onlara da idarenin içinde bakanların ya da müsteşarların yanında uygulamalı refakat yaptırılması da  mutlaka gerekir. Ahilik bunu gerektirir. Bu işi bir üniversitenin üstlenmesi sağlanabilir. Halk her zaman bilgiliyi seçmiyorsa o zaman onu ben bilgili hale getirmeliyim diyebilmeliyim. Cahillik ve uygulamasızlık Ahiliğin asla kabul etmediği bir şeydir. Fütüvvetnamede geçen ifade “…cahillik hiç bir şeydir” şeklindedir. Bütün çabalar teoriden sonra uygulamalı ve bir ustadan görerek ve arkasından bağımsızlaşıp kendi kendine uygulayarak olmalıdır.

ü …..Din eğitimi konusunda yeni kurumlar ya da din ve vicdan özgürlüğünde yeni ilerlemeler sağlanamıyorsa cami hocaları dinin eğitim emrini tam yerine getirmesi sağlanmalıdır. Namazdan sonra nasıl camiyi kapatırlar. Hiç olmazsa oturup kendi cematini eğitmelidir. Bir tane hadis de mi okuyamazlar. Bu bilgisizlik ve tembellik bu ülkeyi  yedi bitirdi. Ahiler hergün okur sohbet ve talim eder ve ertesi gün uygularlardı = Sürekli Eğitim. Ne kadar önemli?

Ahilik temiz toplum anlayışına hizmet eden iktisadi ve ahlaki süper bir sivil toplum örgütüdür. Rüşvet ve yolsuzlukla da mücadele etmelidir.

ü ……..Kanun önünde yöneticilerin de eşit yargılanması konusunda örnek vermiyorum. Siz bunları biliyorsunuz! Fatih’in mimarbaşı ile aynı düz yerde yargılanması ile Hz Muhammed’in “kimin bende hakkı varsa gelsin alsın, işte sırtım” demesi süper eşitlik örnekleridir. Yani herkes hukukta eşittir. Ahilik bu gibi yüksek ideallere koşturmalıdır.

ü ……..Kırşehirdeki kafelere çay bahçelerine okuma yerlerine okullara küçük küçük ahi el kitapçığı ile ahiliğin sadece bir ana unsurunu içeren yalnızca 10-15 sahifelik küçük tanıtım kitapçığı konulabilir. Ahilik büyük bir buzdağı gibi. Kimse üç beş herkesin bildiği bilginin dışında bir yönüne derinleşmiyor. Halbuki bir konusunu iyi bilen bir kimsenin onu nasıl hayatına uygulayacağı konusunda bir fikri olur ve ahilik şimdi yaşamaya başlar. Dilde kalan herşeyin akıbeti asla hayır olmaz. ahi evrana dua etmekle de ahilik bir yere gitmez.

Rahmetli Şemsi Yastıman bile Memleket Hasreti şiiri ile Ahi Evran-ı bağrına şöyle basıyor;

Hacı Bektaş, Ahi Evran Sultanı,

Aşık Paşa, Kaya Şeyhi cananı,

İmarette neslim Şeyh Süleyman’ı,

Aşk ile bağrıma sarmak istiyorum.

Siz neden bir Ahi olma gayreti ve çabası içinde değilsiniz?

Asıl sorun ihtiyaç hissetmeyen ve düşünmeyen insan modelinde. İşte bu modeli yıkmak ve onun yerine ideallerini düşünen ve ona göre davranan yeni insan için ona ihtiyacını hissettirmek gerekiyor!..

Mükemmel fertlerden, mükemmel toplum oluşturma hedefi = AHİLİK.

YAZILAN BİR AHİ MAKALESİ

 

(HABER 24 KIRŞEHİR, AHİ SEZGİN ATİK, ESKİ YAZILAR, 16 NİSAN 2011 de yayınlandı)

İNSANLARI GÜZEL AHLAKA AHİLİKLE DAVET ETMENİN YOLU: AHİ KIRŞEHİR

Sevgili okurlar,

Yukarıda göreceğiniz üzere ismimizin başına bir çok sırlı sırsız nedenle AHİ kelimesi ilave etme gereği hasıl oldu. Kırşehir’imizin bu insanlık hazinesinin önemini bazı Kırşehir’li hemşehrilerimizin fark edememesi bizi üzmüş olsa da biz onu araştırarak içine iyice girdiğimiz için ona aşık olduk. Bal yemeyen baldan ne anlar. Yavan ile gevinir durur. Bu yüzden onu öncelikle biz kendi ismimizin başına alalım, samimiyetimizi ispat edelim ve güzel bir de mesaj verelim dedik.

Bu ismi Kırşehir’imizin de isminin başında görebilmek için demokratik çabalarımızı kimseden korkmadan Allah için sürdüreceğiz. Bizi üzen şey değerli kardeşlerimizin bir oya sahip olduklarını unutarak başkaları adına da düşünmeye kalkmalarıdır. Ahi kelimesini duyurmanın önemi Kırşehir’i meşhur etme gayreti olarak anlaşılmamalı. “Ahilik denilince zaten Kırşehir akla geliyor” diyenlerin mihenginde bu yanlış fikir var. Onlar anlamıyorlar. Halbuki biz onda gizli olan onun “İNSANLIK SANATI” tarafı ile ilgileniyoruz. Yani ahiliği vesile kılarak bütün insanları güzel ahlaka davet etmek istiyoruz. Mevlana Konya değildir. O bir ilahi aşktır ve herkesin de malıdır. Onun gibi, Ahilik de Kırşehir değildir. Evrensel bir din temelli güzel ahlaktır. Yılda bir bayram yapmakla bunu duyuramazsınız ve etkili de olamazsınız. Yalnızca bayram namazı kılan bir adam ne kadar ALLAH’a yakın olabilirse, yılda bir ahilik bayramı da o kadar ahiliği insanlara yaklaştırır, anlatır. Bu yüzden ahiliği insanlara sürekli hatırlatmanın ve dillerden düşürmemenin yollarını aramalıyız. Bunun yolu da “beni bununla an” demekten geçer. İsim bir sürekli hatırlatma yöntemidir. Siz en sevdiğiniz kolyenizi en değerli yeriniz olan döşünüzde taşımaz mısınız? İşte Kırşehir’de adının başına çakmalı, kazımalıdır, özdeşleşmelidir, kaynaşmalıdır onunla. Bu hem tarihi bir görev ve sorumluluktur, hem de bir şeref ve kazançtır onun için.

Eğer insanlar ahiliği sürekli anarlarsa artık bir gün merak ederek “ahilik de neymiş acaba” demeye başlayabilirler. Şayet siz de onu güzelce anlatabilecek değerli fikir adamlarınız varsa ve insanları işin içine çekebilirseniz onun sadece Kırşehir’de yatan, modeli geçmiş bir evliya olmasından daha fazla şey olduğunu, hatta günümüz sorunlarına nasıl etkili çözümler ürettiğini anlatabilirsiniz. Yani tarihi, günümüz sorunlarına ışık tutan öz değerlerimiz olarak görebilirsek bu ülkeyi tercüme ve kopya belasından kurtarıp, adam olmaya ve diğer insanları da kurtarmaya namzediz artık demektir. Kuran’ın mezarlıkta okunmasıyla, bir vakit Ahi Evran vardı diye öğünmenin ne farkı var. Fakat bu zat “nasıl ahlakla ticareti seviştirmiş, mükemmel insanı nasıl elde etmiş, sorunları devlete götürmeden nasıl çözmüş, saygı ve sevgiye dayalı hiyeraşik düzeni nasıl oluşturmuş, dinin hangi iman ve ahlak prensiplerine dayanmış, Allah korkusunu nasıl sağlamış, yardımlaşmada iç hukuk dediğimiz vicdanı nasıl canlı tutmuş, çizgi dışı gidenleri “pabucunu dama atarak” nasıl kesip atmış, tasarruf ve ihtiyaç esasıyla israfı nasıl önlemiş, sigorta sistemini nasıl kurmuş, kaliteyi nasıl sağlamış, insanları dünyevileşmekten nasıl korumuş, sürekli eğitimi nasıl sağlamış” deyip birazcık merak edebiliyorsanız, o size çok şeyler söyleyecektir eminim.

İşte bunları hem bilen, hem de üstüne aşık olan, hem de onlar gibi namaz kılan, idraki derin ve sözü latif, cesaretli insanlar yapabilir. Biz ismimizin başına koymakla ona gereken değeri şüphesiz vermiş oluyoruz. İkinci olarak böylesine tarihe mal olmuş bir ismi taşıma şerefiyle onu günümüze taşıyarak yaşatmış da oluyoruz şüphesiz. Bu taşımaların insanlar üzerinde son derece olumlu psikolojik etkileri de olacaktır eminim. Ben bu ismi haddim olmayarak almakla ona değer verdiğim gibi o da beni şereflendiriyor ve arkasından da açık bir sorumluluğu üzerime yüklüyor. İnsanların bunu görünce akıllarına ilk gelen şey “sen ahilik ahlakına uyuyor musun?” sorusu olacaktır kuşkusuz.

Benim de nefis taşıyan bir ben-i adem olduğum açıktır. Seven sevdiğine tabi olur. Eğer ben ahiliği seviyorsam onun güzel ahlak kurallarına uymak da bana zor gelmeyecektir. Yalnız hedefimi doğru tespit etmeliyim. Şöyle ki;Bu ahilik kuralları nereden geldi diye düşünürsek kaynağının ayet ve hadislere dayandığını çok açık görebiliriz. O halde Ahi Evran-ı pas geçip perdeyi aralayıp arkadaki ALLAH’ı ve onun merhametli ve dini hayata taşıyan Rasulünü görebilmeliyim. İşte şimdi bütün işler Allah’a varmış ve onun güzel hatırı için yapılmış olur.

Güllerim

Ahi güllerim

Sizleri çok özlerim

Yanımda hep

Bir ahi beklerim

Güllerim güllerim

Ben hep

Hakka gül derenim

Ahilerim

Canlarım

Güllerim

  
TÜRKMENİM AHİ OLUYOR 

*                           

Dursun duysun dedim de sarıldım
Yazdın saldın kucağıma okudum
Gurbet ele ocağımı döşedim
Özlemlerin ahı bekler dursunum

*

Türkmenim derdim neslim göçetti
Ağıl otlak dar geldi de terk etti
Anadolu yaylasına çarketti
Alparslanım şahı haklar aslanım

*

Malazgirt açtı bu toprağın dilin
Oğuz Bayat Türkmen Yörük aşretin
Yurt buldu da kuzu saldı yaylanın
Hayvanların başı bekler çobanım

*

Aç kaldı açıkta kaldı bir zaman 
Çıka geldi Hoy’dan bir zahit adam
Bağdat ilinden el aldı ol ferman
Sanatkara AHİ derler civanım

*

Evvel vardı Kayseri’ye han dikti
Cümle sanat erbabına el attı
Bacıları ayrı dizdi dokuttu
Dokuyanın gönlü nazdır ceylanım

*

Moğollar sardı var Türkmen yurdunu
Ahiler savundu Kayser burcunu
Bir ermeni deyiverdi sırrını
Ahilerin kanı akar kurbanım

*

ahi kul ahmed

*

BİR AHİ BÜYÜYOR

Biri ya takılacak ya zulmedecek

Yahut yüreğim şöyle bir okşayacak

Hak ruhuma ney misali üfürecek

Ötmeye mecbur kalır şairin oğlu

*

Rabbim yollamış beni Kırşehir iline

Babam Ama Hafızın Hakkı’dır biline

Beş yaşında gidilir mi Cumhuriyet’e

Mahkemeye mecbur kalmış Kalaycıoğlu

*

Orta ikiyi feda, git İmam Hatipe

Kuran, tefsir, hadis, arapça ilim ile

Üç yıl sonra dön gerisin geri Cacabey’e

Birinciliğe yakışmaz mı imamoğlu

*

Kırşehir Lisesi az kahrımız çekmedi

Nimet hanım şu kızla dans ediver derdi

Sütçü edebiyat notumu pek kısardı

İtiraza mecbur kalmış berberin oğlu

*

Ali Hikmet söyler “çatal karam çingenem”

Porto Riko’da kumar, Kâbe’de namazım

Desteksiz atardı Ali Hikmet’in vahabım

Özlemeye mecbur kalmış berberin oğlu

*

Sonra gurbet başladı Siyasal ile

Koptu bağrım gül kokusun eller ile

Hasret çöktü Aşıkpaşa’da dam eve

Özlemeye mecbur kalmış gurbetin oğlu

*

İneğimiz vardı sürerdik sığıra

Tavuklar gıdaklayıp verirdi yumurta

Misafir ağırlardık iki katlı konakta

Gelenleri seyran etmiş konağın oğlu

*

Büyümüş okumuş Ahi Evran kim demiş

Kalem çalmış Ahilik bir insanlık imiş

Site kurup “ahikirsehir”i duyurmuş

Duyanları hayran etmiş ahinin oğlu

*

Lakin halkı şaşmış, bilirken bilmez olmuş

Ahi Evran veli yerinde yatsın demiş

Duadan öte de bir şeyini bilmezmiş

Cahilleri seyran etmiş bilenin oğlu

*

Garipname ile Aşıkpaşa menzilli

Felekname dedi kim Ahmedi Gülşehri

Yaratılanı yaratandan seven Yunus’u

Cümlesini seyran etmiş Rahmanın kulu

*

Ey Kırşehir bağrındakiler beni yakar

Karabacak Dinekbağı Kılıçözü akar

Kaleden oruçta ramazan topu atar

Kul Ahmet beyan etmiş ki Hakkı’nın oğlu

*

ahi kul ahmede nasib

Önemli Not: Bu yapılan çalışma Ahilik ile ilgili olarak yerel ve ulusal bazda neler yapılacağına ilişkin araştırmaların ulaştığı ilk ve HAM bir çalışmadır. Bu çalışmada tespit edilen tavsiye ve önerilerin bir ileri aşamaya getirilebilmesi için işlenmesi ve kullanılabilir somut örneklemelere dönüştürülmesi gerekmektedir. Bu işlem için ikinci olgunlaştırma çalışması tarafımızdan ferdi olarak kişisel beceri ve yeni araştırmalarımız ışığında yapılmaya çalışılacaktır. Ancak önerilerin hedef gösterdiği devletin idari birimleri ile diğer sivil toplum örgütlerinin bu önerilerden herhangi birini yada birçoğunu kendi başına işleyerek yeni öneriler sunmasında bir mahsur olmayıp, bu davranış ahiliğe güzel bir hizmet olarak yansıyabilir. Bu çalışmalar için bizim kişisel tecrübelerimizden yararlanmak üzere bize aşağıdaki telefon numaralarından başvurabilirler. Böylesine aynı güzel amaç için kolektif bir çalışmaya davet edilmemiz bizleri fevkalade memnun eder. Ayrıca ahilik konusunda sivil toplum örgütlerinden yada eğitim ve benzeri resmi birimler tarafından talep edilebilecek konferans veya sohbet toplantısı için gereken özveri tarafımızdan gösterilecektir.

Saygılarımla.

İletişim:

0 507 701 10 25

Ahiliğin de yer aldığı sitelerimiz

http://www.ahikirsehir.com

www.insanveislam.com/

3 Kasım 2011
Okunma
bosluk

İNSANLARI GÜZEL AHLAKA AHİLİKLE DAVET ETMENİN YOLU: AHİ KIRŞEHİR

Sevgili okurlar,

 
Yukarıda göreceğiniz üzere ismimizin başına bir çok sırlı sırsız nedenle AHİ kelimesi ilave etme gereği hasıl oldu. Kırşehir’imizin bu insanlık hazinesinin önemini bazı Kırşehir’li hemşehrilerimizin fark edememesi bizi üzmüş olsa da biz onu araştırarak içine iyice girdiğimiz için ona aşık olduk. Bal yemeyen baldan ne anlar. Yavan ile gevinir durur. Bu yüzden onu öncelikle biz kendi ismimizin başına alalım, samimiyetimizi ispat edelim ve güzel bir de mesaj verelim dedik.
 
Bu ismi Kırşehir’imizin de isminin başında görebilmek için demokratik çabalarımızı kimseden korkmadan Allah için sürdüreceğiz. Bizi üzen şey değerli kardeşlerimizin bir oya sahip olduklarını unutarak başkaları adına da düşünmeye kalkmalarıdır. Ahi kelimesini duyurmanın önemi Kırşehir’i meşhur etme gayreti olarak anlaşılmamalı. “Ahilik denilince zaten Kırşehir akla geliyor” diyenlerin mihenginde bu yanlış fikir var. Onlar anlamıyorlar. Halbuki biz onda gizli olan onun “İNSANLIK SANATI” tarafı ile ilgileniyoruz. Yani ahiliği vesile kılarak bütün insanları güzel ahlaka davet etmek istiyoruz. Mevlana Konya değildir. O bir ilahi aşktır ve herkesin de malıdır. Onun gibi, Ahilik de Kırşehir değildir. Evrensel bir din temelli güzel ahlaktır. Yılda bir bayram yapmakla bunu duyuramazsınız ve etkili de olamazsınız. Yalnızca bayram namazı kılan bir adam ne kadar ALLAH’a yakın olabilirse, yılda bir ahilik bayramı da o kadar ahiliği insanlara yaklaştırır, anlatır. Bu yüzden ahiliği insanlara sürekli hatırlatmanın ve dillerden düşürmemenin yollarını aramalıyız. Bunun yolu da “beni bununla an” demekten geçer. İsim bir sürekli hatırlatma yöntemidir. Siz en sevdiğiniz kolyenizi en değerli yeriniz olan döşünüzde taşımaz mısınız? İşte Kırşehir’de adının başına çakmalı, kazımalıdır, özdeşleşmelidir, kaynaşmalıdır onunla. Bu hem tarihi bir görev ve sorumluluktur, hem de bir şeref ve kazançtır onun için.
 
Eğer insanlar ahiliği sürekli anarlarsa artık bir gün merak ederek “ahilik de neymiş acaba” demeye başlayabilirler. Şayet siz de onu güzelce anlatabilecek değerli fikir adamlarınız varsa ve insanları işin içine çekebilirseniz onun sadece Kırşehir’de yatan, modeli geçmiş bir evliya olmasından daha fazla şey olduğunu, hatta günümüz sorunlarına nasıl etkili çözümler ürettiğini anlatabilirsiniz. Yani tarihi, günümüz sorunlarına ışık tutan öz değerlerimiz olarak görebilirsek bu ülkeyi tercüme ve kopya belasından kurtarıp, adam olmaya ve diğer insanları da kurtarmaya namzediz artık demektir. Kuran’ın mezarlıkta okunmasıyla, bir vakit Ahi Evran vardı diye öğünmenin ne farkı var. Fakat bu zat “nasıl ahlakla ticareti seviştirmiş, mükemmel insanı nasıl elde etmiş, sorunları devlete götürmeden nasıl çözmüş, saygı ve sevgiye dayalı hiyeraşik düzeni nasıl oluşturmuş, dinin hangi iman ve ahlak prensiplerine dayanmış, Allah korkusunu nasıl sağlamış, yardımlaşmada iç hukuk dediğimiz vicdanı nasıl canlı tutmuş, çizgi dışı gidenleri “pabucunu dama atarak” nasıl kesip atmış, tasarruf ve ihtiyaç esasıyla israfı nasıl önlemiş, sigorta sistemini nasıl kurmuş, kaliteyi nasıl sağlamış, insanları dünyevileşmekten nasıl korumuş, sürekli eğitimi nasıl sağlamış” deyip birazcık merak edebiliyorsanız, o size çok şeyler söyleyecektir eminim.
 
İşte bunları hem bilen, hem de üstüne aşık olan, hem de onlar gibi namaz kılan, idraki derin ve sözü latif, cesaretli insanlar yapabilir. Biz ismimizin başına koymakla ona gereken değeri şüphesiz vermiş oluyoruz. İkinci olarak böylesine tarihe mal olmuş bir ismi taşıma şerefiyle onu günümüze taşıyarak yaşatmış da oluyoruz şüphesiz. Bu taşımaların insanlar üzerinde son derece olumlu psikolojik etkileri de olacaktır eminim. Ben bu ismi haddim olmayarak almakla ona değer verdiğim gibi o da beni şereflendiriyor ve arkasından da açık bir sorumluluğu üzerime yüklüyor. İnsanların bunu görünce akıllarına ilk gelen şey “sen ahilik ahlakına uyuyor musun?” sorusu olacaktır kuşkusuz.
 
Benim de nefis taşıyan bir ben-i adem olduğum açıktır. Seven sevdiğine tabi olur. Eğer ben ahiliği seviyorsam onun güzel ahlak kurallarına uymak da bana zor gelmeyecektir. Yalnız hedefimi doğru tespit etmeliyim. Şöyle ki;Bu ahilik kuralları nereden geldi diye düşünürsek kaynağının ayet ve hadislere dayandığını çok açık görebiliriz. O halde Ahi Evran-ı pas geçip perdeyi aralayıp arkadaki ALLAH’ı ve onun merhametli ve dini hayata taşıyan Rasulünü görebilmeliyim. İşte şimdi bütün işler Allah’a varmış ve onun güzel hatırı için yapılmış olur.
Bu güzel ahlakın dayandığı dini iki temel vardır. Bunlar; Allah’a iman ve Allah korkusudur. Bunlar olmadan hiç bir ahlak sistemi süreklilik sağlayamaz. İnsanlara “ahlaklı ol” demekle insanlar ahlaklı olmaz. Bir insanın içine iç hukuk dediğimiz vicdanla beraber Allah korkusuna dayalı bir imanı da vermelisiniz. İşte eğitimcilerin ya da doktorların bir türlü anlayamadığı şey budur. Televizyonda dinliyorum adam profösör olmuş, “aklınla uğraş da suç işleme” diyor. Daha insanı tanımıyor. Yunus’un “ha bir kuru emek” dediği şey bu işte. Aklın her şeyi zaten düşündüğünü insanın aptal yaratılmadığını bilmiyor. İradenin korkulardan, üstünlüklerden, kabulsüzlüklerden, nefsi istek ve arzulardan, gazap öfke gibi şeylerin kontrol edilememesinden kaynaklandığını, namaz ve oruç gibi ibadetlerin aslında Allah’tan bir öğüt olarak nefsi kontrol etme talimi olarak verildiğini bilmiyor. Namaz kılmıyor ki bilsin. İlahi şifreler iman ve ibadette gizlidir. Ancak onun içine giren onu idrak edebilir ve çözebilir. Siz girmediğiniz evde ne var nereden bileceksiniz.
 
Geçtiğimiz günlerde sanırım polis haftasıydı. (Kırşehir’e çok tutuğum, akıllı, vicdanlı, basiretli eh imanlı da bir emniyet müdürü gelmiş. Sayın Metin Aşık umarım yararlı hizmetler eder ve Kırşehir’liler de kıymetini bilir – mi dersiniz? Kendi okumuşunu sevmeyen na’pardı…) Onlar şöyle diyorlar “herkesin polisi kendi vicdanıdır” İlk bakışta iyi gibi görünüyor bu slogan. Fakat bir uzman bir ilahiyatçı edasıyla düşündüğünüzde tek başına vicdanın yeterli olmadığını anlıyorsunuz. Vicdanın bir seviye ifade ettiği doğrudur. Fakat en üst noktaya çıkarmaz ve bütün sorunları çözmez. Evinde eşiyle kavga eden bir bürokrat dairede fırçalamadık memur bırakmaz. Ya da menfaatinin kaybolduğunu gören tamahkar bir işadamını vicdanı durduramaz. (Araba satarken “sol çamurluk darbeli” diye yazmıştım da her gelen “enayi ve keriz” demişti.) Nefsiyle alay edilen birisi durum müsaitse ya küfür eder ya da yumrukla girişir daha olmadı gidip tabancayı alır ve kapıya dayanır. Son günlerde onlarca kadın bıçaklanıyor. Bu insanların vicdanı yok mu? Elbette var. Fakat yalnız kalan vicdanın üstünü öfke ya da kıskançlık örtüyor ve suç hasıl oluyor. İşte kuvvetli bir iman için namaz ve bilinçli bir Allah korkusuyla vicdan desteklenmediği sürece vicdan gereken etkiyi sağlayamaz. Şimdi polis “ herkesin polisi Allah’a iman ve Allah Korkusudur” dese hemen birileri bu laikliğe aykırıdır diye bağırmaya başlar. Halbuki ahlakın temeli dindir. Bu gerçeği laiklik adına inkar eder. Geç oradan, güneydoğu sorununu din çözer ve İslam kardeşliğinde insanları buluşturur dersin. Fakat laik devlet dini araç olarak bile kullanamaz. Kendinden korkuyor. Anayasa da benden önce kendini vazgeçilmezlerle tanımlıyor. Askerin önce kendini beklediği gibi. Ankara’daki bütün askeri birimlerin duvarları yüksek, her taraf demirli ve nöbetçili. Bunlar insanı rahatsız ediyor ve hiç bir sevgi mesajı vermiyor..Duyurulur..
 
İnsanlar camide namaz kılıyor fakat evinde gelenekleriyle zalimleşiyor. Çünkü Maun 3’teki “yüraune” –görüntüde- bir içi boş namaz olduğu için kötülükten de alıkoymuyor. Suçlar da bu ülkede böylece devam edip gidiyor. Diyanet bile hutbede “kardeşlik” şarkıları söyletiyor fakat ancak sağlam bir itikat ve salih amel olursa kardeş olunabilir diyemiyor. Haftada bir kılınan Cuma da yeterli iman kuvveti sağlamıyor zaten. Ticaretine bakıyorsunuz sürekli birilerine kazık atmanın peşinde. “Kazıkla kazanılır” ya da “kopardığın senindir” diye inanıyor. Rızkın nasibin ne olduğundan habersiz risk al diye öğüt alıyor. “Bütün ihaleleri ben alayım da öbürleri silinsin, batırayım, tek kalayım” diye uğraşıyor. Yarışma kıran kırana bir rekabete dönüşüyor. Bakanlar bile “rekabeti sağlayacağız” diye konuşuyor. “Yarışmayı sağlayacağız” dese ve insanları barışa itmiş olacak ancak bunu düşünemiyor. Fikir babaları Marks “çatışma olmadan gelişme olmaz” dedi çünkü. Adam Simith de farklı söylemedi. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” deme dimi? 90 kiloluk pehlivanla 60 kiloluk pehlivanı serbestçe güreştirirsen ne olursa o oluyor. Altta kalanın canı çıksın. Ahilik bir talimatında “İstanbul’daki tacir gelip buradan mal almaya kalkmasın ve burayı pahalılandırmasın” diyor. Bu ne demek? Zayıfları korumak değil mi?
 
Halbuki İslam “yarışmayla gelişme olur” der ve herkesi kendi kulvarında yarıştırarak kimsenin kimseyi ezmediği bir merhamet ve kişisel gayrete imkan verir. Bunun arkası diğer sistemlerde toplumsal kırılmalar ve husumetler olduğu halde, İslam’da toplumsal huzur ve barıştır. İşte huzur bununla sağlanır. İslam’ın inceliklerinden hem habersiz hem de benim geleneğim var deyip kabın bulaşığına sarılan insanlar sonuçta mutlu da olamıyorlar ve ülkeye de zarar veriyorlar maalesef.
 
Son bir kaç şifre: İyilikten önce adalet gelir (Nahl 90) ibadetsiz de gerçek adalete ulaşılamaz. Adaletten önce de ehliyet gelir (Nisa 58)  Bu şifrelere göre bir yönetici önce ehliyetli olacak, sonra adaletli olacak daha sonra da adaletli olabilmek için namaz kılarak adaleti ve merhameti Allah korkusuna dayandıracak. Artık namaz kılmayan bir adaya oy verilir mi verilmez mi siz düşünün.
 
3 Kasım 2011
Okunma
bosluk

AHİLİĞİN SOSYOLOJİK İNCELEMESİ

Özet: Ahilik, güzel ahlakın ticaretle sevişmesidir. Tüccarın hırsını ahilik, ahiliği dinden gelen güzel ahlak belirler. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden biz aileler ve devletimizin tersine, onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel gelişti, üretim, tüketim, dağıtım ve paylaşım dengeli yürüdü, hem de toplumun ahlak ve yardımlaşmasıyla huzur ve barış ortamı oluştu.  

AHİLİK; Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden işgücünü ezen kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir. Ekonomik bir sistemdir. Kurucusu Ahi Evran-ı Veli Hazretleri nur içinde yatsın. Biz kabrine dua okur, şet kuşatır, bayram yapar fakat onun ne dediğine itibar etmez ve uygulamayız. Bizler iyi birer Molla Kasım’ız, yırtar yırtar suya salarız.

Tam boyutlu görseli göster

Sevgili Okurlar,

Ben Kırşehirliyim. Ahilik Esnaf ve Sanatkarlar Bayramı Ekim ayının ikinci haftasında Kırşehir’de ve diğer illerimizde neşeyle kutlanmaktadır. Bu yıl 23.sü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın önderliğinde haklı ve sorumluluk duyularak resmi anlamda Kırşehir’de yapılmıştır.(11-17 Ekim)

Bizde bir Kırşehir’li olarak yapılan sempozyumlarda sunulan tebliğleri kendi şahsi araştırmalarımızı ve mesleki tecrübelerimizi de katarak sizinle paylaşmak istedik.

Sizler de birer meslek mensubu olarak bilgi ve becerisinden dünyalık kazanan insanlarsınız. Bir sivil toplum örgütü olarak TÜRMOB bünyesinde meslek odalarınız var. Dünyanın her yerinde ticaret, örgütlenmeyi bir şekilde başarmıştır. Örneğin Bizans’ta devletin kontrolünde ve bir sınıfsal kasta dönüşmüş Lonca Teşkilatı şeklindeyken, Selçuklu’da tamamen sivil bir toplum örgütü şeklindedir ve hiyeraşi geçişkendir, sınıfsal bir ayrım taratmaz. Bugünkü meslek odalarının temeli 1205 yılında Kırşehir’de yatan Ahi Evran-ı Veli hazretleri tarafından atılmıştır.

Dolayısıyla Kırşehir’imizin ve ülkemizin en önemli kültür varlığı olan “ahilik” konusunda söz, biz ahi’lere düşmez de kime düşer? Sağlam iman sahibi kişiler, imanlarını tevhitten sonra güzel ahlaka dönüştürebilen kişilerdir. Güzel ahlak o kadar önemlidir ki, kişi güzel ahlakıyla, gece namaz kılıp gündüz oruç tutar gibi sevap alır ve cennette Peygambere komşu olacak olanlar da güzel ahlak sahipleridir. Şüphesiz diğer toplumlar da kültür olarak iyi ahlaka yöneldiklerini iddia etseler de bugün bir Hırıstiyanlık tevhid olarak “İsa Allah’ın oğlu” diyerek şirke düşmüş olsa da insanların sonradan uydurduğu İncil’lerde bile yardımlaşma ve güzel ahlak unsurları o toplumları etkilemeye devam etmektedir. Bugün Buda’nın ve Konfüçyüs’ün geçmişte bir peygamber olabileceği, getirdiği fikirler kısmen bozularak şirke dönüşmüş olmasına rağmen iyi ahlak ilkelerini hala koruduğu ve toplumsal barışa hizmet ettikleri söylenebilir.

İlim, eğitim, ticaret, insan davranışları, kısaca her şey; ahlak olmazsa kibir, küfür, düşmanlık, hile, bencillik, zulüm ve akla gelen her türlü kötülüğün toplumda sadır olması kaçınılmazdır.

İşte ahilik, güzel ahlakın ticaretle demlendiği çay gibidir. Tüccarın polisi, ahiliğin dinden gelen güzel ahlakıdır. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden aile ve devlet ve özel sektörün tersine, onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel yürüdü, üretim ve paylaşım adalet temeline oturdu ve hem de toplum güzel ahlak ve yardımlaşmayla huzur ve barış ortamında yaşadı. Günümüzle kıyaslamayın, moraliniz bozulur.

Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve bir tarihi sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın?

Bu isim değişikliği hem Kırşehir’i hem Ahi’liği yüceltecek ve onun anlaşılmasına ve faydalanılmasına hizmet edecek ve sürekli bir gündem oluşturacaktır.

Toprağın altındaki altının kimseye faydası olmaz. İnsanlar bugün onun kabrine, Allah’a göstermediği hürmeti göstermekte, fakat misyonunu üstlenmemekte ve yaşamamaktadırlar.

Ahilik Nedir?

Ahilik, Ahi Evran Hazretleri tarafından Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Kurucusu kabul edilen Ahi Evran-ı Veli Hazretleri, aslen Horasan Kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Türkmen halkın, sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran Hazretlerine Ahi Baba da denir.

Ahilik Sözcüğünün Kökeni

Bir görüşe göre ahi’nin sözlük manası Arapça “Ahi=”kardeşim” demektir. Araplarda Fütüvvet Teşkilatı’nın bulunmasından dolayı bu adı almıştır.

Divanu Lügati’t-Türk’te,  akı اقى; Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesinden olabileceği, “Ahi Baba” tabiri de düşünüldüğünde daha makul olabilir diyenler de mevcuttur.

Eski kültürler dinle birleştiğinde eski güzel değerlerini yeni dinle yeniden biçimlendirerek taşımaya devam edebiliyorlar. Avrupa’da şövalyelik neyse, İslam dünyasında Fütüvvet de odur. Böylece Araplarda fütüvvet, İran’da “cevanmerdi” Türkler’de “Akı” odur. Bu kelime zamanla da “Ahi”ye dönüşmüştür diyor Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram.

 

Ahi Teşkilatının Kuruluş Amacı

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca (1040) Oğuz Türk’leri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başladı. Göçebe Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşerek onların İslamlaşma sürecini hızlandırmak ve burayı Türk yurdu haline getirerek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla Ahi teşkilatı kuruldu. Yani bu kuruluş bir İslami ve ticari birlik ve dayanışma ihtiyacından doğdu denilebilir.

Ahiliğin Kuruluşu ve Yeşerdiği Ortam

Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evren, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205′te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Daha sonra Kırşehir’e geçerek örgütlenmesini tamamlamış ve ahilik köylere kadar yayılmıştır.

Ahilik, Anadolu’nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamış, göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, sanat ve ticaret işlerine Rum ve Ermenilerin yanı sıra Türkler de katılmış ve canlılık kazandırmıştır.  Moğol istilasında askeri bir güç olarak asayişi sağlamış ve toplumun dini ve ahlaki yapısını muhafaza etmiştir.

Yunan ve Latin kültürü çökerken, İslam, 6’ncı yüzyılda Arap yarımadasında olağanüstü bir devrim yaptı. Bu feodal devrim, düşünsel ve bilimsel gelişmelere kaynak oldu. Üretim teknikleri ve üretici güçlerde büyük değişim yaşandı. Bu durum, siyasi birliktelik, merkezi otoritenin oluşması, kurumlaşma, ticaretin gelişmesi, kentleşme, ulaşım, silahlanma, teknoloji, sosyal düzenlemeler gibi atılımların yolunu açtı. Edebiyat-sanat bunun dışında değildi.

Ahilik Süper Bir Sivil Toplum Örgütüdür. Fikri dayanağı, Bir Ekonomik Ve Sosyal Dehadır. Ya akranları? Nasıl bir bilim ve onun tabanı olan hür fikir ortamlarında yeşerdiler? Gelin Şöyle Bir Gezintiye Çıkalım. Sakın Bu günle Kıyaslama Hatasına Düşmeyin! Moraliniz bozulur!

AHİLİK:

-Müslümanlar, İslam dinamizmiyle kısa zamanda büyük fetihlere çıkmışken,        

- Roma ve Bizans zulmünden kaçan halklar kurtuluşu, “eşitlik”, “özgürlük”, “kardeşlik”, “adalet” ve “düşük vergiler” vaat eden İslam’da ararken, kimi ise cizye vermemek için Müslüman olurken,                                                                                         

-İslam coğrafyası düşünsel bir zenginlik de yaşıyorken,
-Müslüman âlimler ardı ardına buluşlar gerçekleştiriyor (Rönesans) ve Batı ortaçağını yaşarken,
-Hz. Muhammed’in, “Bilim adamlarının mürekkebi şehitlerin kanından daha kıymetlidir” sözü henüz geçerliyken,
-Aydınlanma döneminde bir Müslüman’ın düzeyi sahip olduğu kitapla ölçülüp, 9’uncu yüzyılda Bağdat’ta 100’den fazla halka açık kütüphane varken ve küçücük Necef kenti 40 bin ciltlik kütüphanesiyle gurur duyarken, 

-İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabi, dogmatizme önderlik eden Eş’ari-Gazali düşüncesine; “Evrenin sonsuz” olduğunu yazan, “Allah’ın yüceliğinin doğanın her alanında keşfedilmesi gerektiğini” belirten ve “bilginin ilk şartının şüphe” olduğunu dile getiren Bağdat merkezli Mu’tezile henüz yenilmemişken,    

-Akli ilimler karşısına nakli ilimler (dinsel bilimler) ile çıkan Eş’arilik henüz kazanmamışken,      

–Kuran’ı Kerim’de 200 defa Cenab-ı Allah akla hitabetmişken, hedef alınan mutlak hakikate ulaşmakta akıl yetersiz; aklın yerini sezgi ve gönül alıp, (belki dini ilimlerde kalp anlaşılabilirdi) fakat dünyevi ilimler küçümsenerek “Sünnetullah” unutulmamışken,
-İnanç ile aklı uzlaştırmak isteyenlere, vahyin akla uygunluğunu arayanlara henüz kâfir denmeden,
-Ömer Hayyam,  Müslüman olduğunu ispat için, çalışmalarını bırakıp hacca gitmeden,

- Batı’da en doğru ve en müsamahalı dinin İslam olduğunu anlatarak kavimlerin İslam’a bakışını yumuşatan ve onların fikirlerini alt üst eden İbn-i Rüşd, bir eve hapsedilip gözetim altında tutulmamışken,
- Doğu, “aklını” kaybetmeden(!); aydınını katletmeden ve -Samir Amin’in deyişiyle- kuşkuculuğun yerini Hinduculuktan esinlenen çilecilik almadan,
-İslam coğrafyası, rasyonel düşünceden kopmadan, bilgiyi aramayan ve zaten bilginin ne işe yaradığını anlamayan ve yönetimi ve düzeni tehdit eder diye tehlikeli bulan (bugün de aynı şey geçerli), basit yorumlarla yetinen, kaba biçimsel kalıplara boyun eğen, cahiliye dönemi inançlarını sürdüren hoşgörüsüz yöneticiler ve onun dalkavuklarına kalmadan,  

-İslam, salt dinsel kaynaklara dayalı toplumsal düzenlemelerin esiri olmadan, Hz. Muhammed en sert muhalifleri olan münafıkları bile açığa çıkarmayı kendisi değil, olayların açığa çıkarmasını beklemişken, farklı düşünceye, bilime düşman, katı din adamları ve onların koruyucu iktidarları yüzünden İslam, feodalizm bataklığına henüz saplanıp kalmamışken,                       – Sümer, Babil, Asur, Mısır, Hint, Çin, Türk, Arap kültürlerinin uygarlığa ardı ardına katkıları doruğa çıkmışken,
- Bağdat, Endülüs, Sicilya, Şam, Semerkand, Horasan, Kahire, Herat, İslam’ın bilim merkezleriyken,
-El Kindi (801-866), Razi (865-925), Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037), Ömer Hayyam (1048-1131), İbn-i Rüşd (1126-1198), Nasreddin Tusi (1201-1274) ve yüzlerce Müslüman düşün adamı/filozof yetişmişken, 

- Harezmi’nin (780-850) “Hesab-ı Hindi”si  Rönesans ortalarına kadar Avrupa’da yazılmış bütün aritmetik kitaplarına kaynak olurken,  

- Gıyaseddin Cemşid’den (1380-1437)  ondalık kesirler sistemini Batı öğrenirken,
- Ebu’l Vefa Buzcani (940-998)  Trigonometriyi bütün esaslarıyla yeniden kura rken,
- 976’da Muhammed bin Ahmed  Matematikte devrim yaratan “sıfır”ı  bulurken,
-Potasyum, aminoasit, sodyum, nitrat ve cıvanın üretimini, çeliğe ilk su vermeyi, katarakt, çiçek ve kızamık hastalığını; cerrahi müdahalelerde uyuşturucu kullanmayı, yüksek ateşi soğuk su banyosuyla düşürmeyi, damardan kan akıtma gibi tedavi yöntemlerini, “insan bedeninin doğal iyileştirici yeteneğini”  Batı, Müslüman alimlerden öğrenirken,
- İçi delik iğneyi 1256’da Al Mahusen bulurken,                          

-İbn-i Al Nafis, (Şam,1298) kan dolaşımı sistemini Portekizli Servet’ten 300 yıl önce keşfederken,                                    

-İbn-i Haldun (1332-1406) “Mukaddime”yle;  tarihçiliğin; öykücülükten, nakilcilikten/aktarmacılıktan (fi zahirihi) yani yüzeysellikten kurtulması gerektiğine işaret ederken ve  olup bitenlerin nedenlerinin, içyüzlerinin araştırılmasını/incelenmesini (nazaran ve tahkikun) isteyerek, akılcılığı öne çıkarak sebep – sonuç ilişkisini (Allah’ın etkisini unutmadan) ortaya koyarak, Batı tarih felsefesinin kurulmasına önayak olurken, (Batı, ciğeri alıp tarifini almayan gibi, sebep-sonuç etkisini aldı, fakat bunda ibni Haldün’ün dediği diğer unsur olan, sebepleri ve sonuçlarını Allah’ın etkilediği hususunu görmezlikten gelerek materyalizme alet etti)
-Kâğıt daha Avrupa’ya girmeden Semerkand’da kâğıt fabrikası kuruluyken.             

-Matbaayı Çinliler bulup, Türkler aracılığıyla Araplara, oradan  Avrupa’ya, Gutenberg ise ben buldum deyip sadece harfleri ayrı ayrı oymayı başarırken,      

-Pusula da Doğu’dan Batı’y6a çalınırken G. d’Amalfi “ben icat ettim” diye ortaya çıkarken,
-Tarihleri, Taberi (839-922), Mesudi (ö 956), İbn-i Miskeyf (ö 1030) yazarken,  

- Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler bulunurken,       

- Dante’nin “İlahi Komedya”sı Muhiddin Arabi’den etkilenirken, 

- “Binbir Gece Masalları” Batılı yazarları etkilerken,
- Batı’nın çok övündükleri klasik müziğin sol anahtarını ve beş hatlı notayı ilk önce Müslümanlar kullanırken,
- Batı, su kanalları bile yapamazken; tarım tekniklerini El Avam’ın “Kitab-ül-hulase”sinden okurken, 

-Kristof Kolomb’un 1498’de Haiti’den yazdığı mektupta, Amerika’nın keşfini İbn-i Rüşd’ün kaydettiği bilgilerle yaptığını yazmışken,
- Uluğ Bey, hazırladığı dünya haritasıyla kâşif kaptanlara rehberlik ederken,
- 8-12. yüzyıl arasında altın çağını yaşayan İslam aydınlığı henüz sönmemişken,

- Mevlana “Mesnevi’sini”, Aşık Paşa “Garipnamesi’ni” Ahmed-i Gülşehri “Divan’ını” yeni yazmışken ve Hacı Bektaşı Veli aslanla geyiği birlikte kucağına almışken, Yunus’un ilahi nazını Molla Kasım yırtıp suya salarken, Cacabey “Gök Medrese”de uğraşıp Şeyh Edebali’nin kızını elinden kaçırıp Osman Bey’e kaptırırken, Kırşehir bir ilim ve irfan kentiyken AHİLİK KURULDU.

Bugün bile dengini kuramadığımız süper sivil toplum örgütü olan Ahilik, insanının maddi ve manevi bütün yönünü imar etmiş, işini kurmuş, umut vermiş, evlendirmiş, ahlakını İslam ve aynı yönde ihdas ettiği prensiplerle kemale erdirmiş, hala uymazsan seni artık iş ve toplum dışına atarım diye tehdit etmiş, üretim, kalite, fiat ve istihdamı devletin yerine kontrol ve dengede götürerek alıcı-satıcı bütün kesimlere adalet dağıtarak üretim, paylaşım ve dağıtımı herkesi memnun eder bir şekilde sağlamıştır.

Ahi’liğin Menşei ve Dini Yapısı

Ahi zaviyeleri Bektaşi dergahına mensuptur. Hacı Bektaş Veli Hazretleriyle Ahi Evran’ın Kırşehir’de sık sık bir araya gelip sohbet ettikleri ifade edilmektedir.

Fütüvvetnamelere göre; fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kurallarının menşei Hz. Ali’ye dayanmaktadır. Muhammed sav. Hz. Ali’ye “Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrail’in yoldaşıyım, Cebrail de Allah‘ın yoldaşıdır” diyor. Sonra Selman-ı Farisi’ye, Ali’ye yoldaş olmasını söylüyor. Selman da Ali’nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor. (tuzlu su içme geleneği Furkan Suresindeki tatlı ve tuzlu, karışmayan iki denizden gelmektedir) Selman-ı Farisi 55 kişinin belini bağlamıştır. Bundan sonra Peygamber, Ali’ye: “Ya Ali ben seni tamamlıyorum ve olgunlaştırıyorum” diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor.

Ahiliğe Üye Şartları

Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

  1. Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
  2. Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak
  3. Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
  4. Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
  5. Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak
  6. Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak
  7. Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak

Kafirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, dellallar, cerrahlar, vergi memurları, avcılar, vurguncular örgüte katılamaz.

Kadınlar, ahiliğin “kadınlar kolu” olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır. Yani kadınlar ayrı da olsa aynı sistemde bulunmaktadırlar.

Ahilik Teşkilatı’nın Özellikleri

Ahilik teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçerilerin Ocaklarının olduğu gibi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır.

Ahi Teşkilatı’nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti’nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışmasıyla din ayrımı kalkarak gedik : “Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek” anlamında kullanılmış ve 1838 Balta Limanı Anlaşmasıyla bu gedikler de çözülmüştür. İttihat ve Terakki de 1913’te tümden kapatmıştır. Bütün dergah, tekke ve zaviyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında kapatılarak duası yapıldı. Toplumun sosyolojik olarak buluşup eğitileceği ve kaynaşacağı hiçbir yer kalmadı ve cahil ve şizofren oldu. Kültür tercihlerindeki hatalar bugün yeni anayasa isteklerine yol açmıştır.

Ahilik teşkilatı 3 dereceli bir düzene dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh-ül Meşayıh

“Toplumsal sorumluluk, hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, ortak yaşama” prensipleriyle, örgütlenme modeli, bugüne bile ışık tutmaktadır. “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” prensibi de bir arz talep dengesini ifade ettiği ve insanı dünyevileşmeden korumayı amaçladığı söylenebilir. En meşhur sloganlardan biri de: “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” akılla ilim ve mesleki bilgiyi, “bizi geçenin bizden olması” da kırıcı olmayan bir rekabeti ve ileri geçeni hazmettiğini göstermesi ilginçtir. Bir talimat şöyledir: “bir derici dışarıdan gelip yüksek paha ile deri almasın” şeklindedir. Bu emir Anadolu’daki küçük sermayenin korunması anlamına gelmektedir. Talimatlardan biri reklam yasağı ile ilgilidir. Dükkan sahibinin sattığı bir malın cinsi, kalitesi, özelliği gibi tanıtım bilgisinin dışında övgü anlamında bir ifadesi kesinlikle yasaktır. Bu yasak hatta bir müşterinin diğer müşteriye övmesinin yasaklanmasına da şamildir. Günümüzde insanın, kapitalizmin, Pavlov’un köpeklere yaptığı “şartlı refleks” gibi TV reklamlarıyla şartlandırılarak tüketime hatta borçlandırılarak yönlendirildiği düşünülürse Ahiliğin insanı nasıl koruduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Kalitesiz mal üretene ya da hile yapana verilen cezaların ortak niteliği teşhir ifade eden bir ceza olmasıdır. Örneğin süte su katan birisi su kuyusuna baş aşağı sarkıtılmıştır. Suç işleyenler bir hafta veya bir ay işinden ve toplumdan uzaklaştırılıyor. Bu ağır bir ceza. Toplumda artık yaşayamaz. Bu cezanın bilinmesi ya da görülmesi son derece caydırıcı olacaktır. Bu günkü dükkan kapama cezası da aynı anlama gelebilir.

Osmanlı zanaatkar toplumunda ücretler yüksekti. Bu, emek kapitalizasyonunun güçlenmesinde en önemli etkendir.

Gümrük anlaşmalarıyla hammaddenin ihraç olması onu pahalı hale getirdi ve ithalat arttı. Esnaf çöktü. Yeniçerilerin bozulması ve köyden gelen göçlerle eğitim zorlaştı ve bozulma arttı.

1876  Avariz Sandıklarını devletin alması ve bir sosyal güvenlik kuruluşu olan orta sandıklarının geliştirilememesi sıkıntıları artırdı.

Osmanlı’daki tımar sisteminin ekonomide olumlu katkıları oldu. Verginin özelleştirilmesi, iltizam usulünün olumlu etkileri görüldü. Bu usulleri bugün Batı düşünüyor.

Farabi bu sistemi, sınıfların egemenliği değil, zayıfların korunması esasına dayandığını söylüyor. Yine bir başka yazar, ekonominin bir ahlak prensibi olmadan yaşayamayacağını söylüyor.

Ahiler, bazı kent hizmetleri de yapıyor (Belediyecilik). Köylerde Alplerle birleşiyor. Ticaret yolları üzerinde ve maden ocakları civarında yerleşiyorlar. Her meslek sahibi ayrı bir mahallede ve ayrı bir çarşıda yerleşirdi. Tüccarın yoldaki zararını devlet karşılardı. Devlet kervan yollarını daima korur ve açık tutardı. Bu, mal arzının azalmaması ve fiatların dengesi için gerekliydi. Fiatlar için bir narh komitesi kurulurdu.

Peştamal kuşanma töreninde çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın “pabucu dama atılır”. Bu, onun artık bağımsızlaşarak bundan böyle yardım görmeyeceğini ifade eder. Bunun halk deyişine dönüştüğünü siz zaten biliyorsunuz.

Sanatkarlar gündüzleri hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları da toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında (Zaviyelerde) dini ve ahlakî eğitim görürler. Böylece gençler de iyi yetişir ve bir meslek kazanırken toplumsal dayanışma da gerçekleşmiş olur. Yani kalkınmanın hem maddi hem manevi yapılmasının örneği sayılabilir

Kapitalizm Ahiliği Keşfetti ve Kendine Uyarladı

Amerika ve Avrupa’daki işletmeler yirmi yıl aynı cıvatayı sıkan işçinin mesleki tatminsizliğini verimsizliğini görerek araştırmaya girdiler ve çare olarak ahiliği keşfettiler. Ahiliğin ahlak dışındaki diğer mesleki hiyeraşi ve kendi işini kurma gibi bazı prensiplerini (kişiyi fabrikada çalıştırmak yerine işi ona dışarıda kurdurduğu atölyesine sipariş etmek şeklinde vererek) uyguladı. Bu, mülkiyetin uygulamaya geçmesi olduğundan sağlam bir verimlilik müşevviki olarak çok iş yaptı. Bugün KOBİ’ler Türkiye’de ve Japonya’da üretimin %90’ını sağlıyor.

Amerika ve Batı, işletmelerine ahlak dışındaki Ahilik prensiplerini alarak uyarladı demiştik. Bugün mesleki ahlak standartları yayınlanıyor artık. Bu çok güzel bir gelişme. Tek eksiği, neden ahlaklı olunmasına dair fikirlerinin mihenklerinin olmaması? Bu, ciğer alıp tarifini almamaya benziyor! Bugün kapitalizmin hem kural olarak faiz (iktisatta fazla likite yol açarak mal=para eşitliğini bozması asıl etkendir), olmayan mal ve olmayan paranın harcanması (borsada beklentilerin alınıp satıldığı finansal enstrümanlar)nın oluşturduğu mal=para eşitsizliği (ve sonucunda dünyadaki petrol, buğday, altın, bakır v.s. gibi) emtiaların fiatlarındaki anormal artışlar ve küçük ülkelerde fakirden zengine bir değer aktarımı olan enflasyon hastalığına bu yanlış kurallar yol açmaktadır. İşte önce oyunun kurallarının doğru konulması, akabinde ise ahlak ile kişilik kontrolü/tekamülünün sağlanması gerekir. Bu arada bugün yapıldığı gibi milyonlarca sokaktaki masumu uyarmaya zorla uğraşmak yerine, asıl ve az olan suçluyu ibretlik ceza ile cezalandırarak diğer heveslileri daha baştan caydırmak gerekir. Buradaki temel soru, zalime mi merhamet edeceğiz, yoksa mazluma mı?sorusudur. Çünkü sonuçlar da ona göre şekillenecektir. Bugün modern hukuk kabul etmiyor ama, kısas süper bir adalet ve toplumsal koruma sağlar aslında. İşte dine muhalefet ya da laikliğin din olarak anlaşılması, insanı objektif düşünceden, doğru çözümden alıkoyuyor. Din gibi aklı selim de aynı şeyi gösteriyor ve cezaların caydırıcı olmasını istiyor aslında, fakat gidiyor on tane zalime merhamet ediyor ve yolda yürüyen masum milyonları tehlikeye atıyor. Kişi cezanın eksiğini kendisi tamamlamaya kalkıyor ve kan davaları bitmiyor. Benim af yetkimi devlet nasıl elimden alır ve benim yerime nasıl affeder diye itiraz ediyor, huzursuzluklar barışa dönüşmüyor.

Kültürde Devrim Olmaz

Tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması halkın eğitim ve buluşarak kaynaşmasını yıktı. Dil de süratle değiştirilince kültür aktarımı da son buldu ve toplum soğukta kalan çıplak adam gibi ortalıkta kalakaldı. Batı’ya yönlendirme çabalarını da benimsemeyince, yarı doğu, yarı batı, karışık bir kimlik ortaya çıktı. İşte kültür politikalarında devrim yapılamaz. Her şeyin doğal bir değişimi zaten vardır. Bu kültürde de olabilir. Sadece buna müdahale yanlış olur. Türkiye’nin kültürel tercihlerini yanlış kullanmasının rolü bugünkü sıkıntıların da sebebini oluşturmaktadır. Bu müdahaleyi iyi niyetli sayabilir miyiz?

Aynı kültür devrimini Mao Çin’de yapmak istedi. Neo Konfüçyüzmü değiştirerek topluma zorladı. Fakat güçlü ve oturmuş bir kültürleri vardı. Halk kültürünü havza havza yaşadı ve kabul etmedi. Bugün kültür, nüfus ve kapitalizmin artılarını birleştirerek dünya’da bir süper güç olmaya doğru yol alıyor. Düşük ücretler paylaşım yönünden değişik bir bakışla zülüm gibi görünürken diğer yandan yabancı sermayeyi de cezbediyor..

Loncalarla Benzerliği

Ahilik teşkilatı, bazı kaynaklarda Lonca olarak da anılmaktadır.16. yüzyılda loncaya dönüşüyor. Asıl itibariyle lonca, Bizansa ait bir teşkilattır ve devletin kontrolündedir. Adeta toplumsal bir kast sisteminin aracı gibi çalışır. Halbuki ahilik tamamen sivil bir örgütlenmedir ve hiyeraşi arasında zaman ve mesleki bilgi ve beceri ile geçiş/tekamül mümkündür. Mesleki ilerlemenin açık olması, kişiyi geleceğinden umutvar kılar, bu da konan prensiplere isteyerek uyumu kolaylaştırır ve toplumsal huzur sağlar. Artık kimse kimseyi ikinci sınıf görmemiştir, bugün olduğu gibi ötekileştirmemiştir. Hatta İslam köleliği bile “yediğinden yedir, giydiğinden giydir” diyerek köle ile efendiyi önce eşitlemiş, azadını sevaba ve belli süre yeterli hizmete bağlamış (ortalama 7-11 yıl) böylece onu eritmiştir.

Ahilik: Farklılıkta Eşitlik

İslam’ın en temel gayesi tevhitten sonra, eşitlik ve adalettir. Üstünlük sadece takvadadır. Bu yüzden Ahiliğin aşamalarının bir ayrım yarattığını söylemek uygun olmaz. Oyunun kuralları sadece saygı ve disiplin içindir. Herkesin yükselebilme ve iş sahibi olup kendi işini kurabilme hayali, kişiye itaat ve mutluluk için yeterlidir. Halbuki kapitalizmin, üretim ve sürekli yatırımı putlaştırarak paylaşımdan kaçınması “işçisin sen işçi kal” şarkısında olduğu gibi, onu umutsuzluğa, kin ve hasete götürmekte ve sosyal şizofreni buralarda başlamaktadır. Sosyolojideki “Doymuş şişman köpeğin, diğer aç köpekler tarafından parçalanması mukadderdir” kuralı artık kuvvetle muhtemeldir. Fakat bizim gibi geleneksel toplumlarda din ve gelenekler, yatıştırıcı rolünün yanında, dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik ettiğinden Kapitalizmin bitmek bilmeyen hastalık ve krizlerine insanlar dayanabilmektedirler. İşin garibi kimse de mertçe sistemi sorgulamamaktadır! Küreselleşme küresel bir düzene de ihtiyaç hissettirmiyor mu?

Ahilerin Satış Politikası: Zengine pahalı, Fakire Bedava

Ahilerin satış politikası bizim çok dikkatimizi çekmiştir. Onlar şöyle yapar: Örneğin mes satacaksa aynı kalite mes kişiden kişiye değişik fiatadır ve zengine 5 akçe, orta halliye 1 akçe ve fakire bedavadır. Böylece zenginden fakire bir değer de aktarmış olur. Bunu onlar da bilir ve hiç itiraz etmezlermiş. Süper bir yardımlaşma değil mi?

Benim babamın bir Halit Emmisi vardı. Rahmetli faytoncuydu Ankara’da ve günde üç işe gidermiş. Birici gittiği atın, ikinci gittiği evin, üçüncü gittiği yetimlerinmiş.

Bizim ihtiyaçlarımızı Pavlov’un köpekleri (şartlı refleks) belirliyor ve tasarruf ve dağıtım (yardımlaşma) yerine daha çok tüketerek mutluluk arıyoruz. Kapitalizmin oyununa geliyoruz ve dünyevileşiyor ve bencilleşiyoruz. Ben sağlam kanepeyi para da varken değiştirelim diyen eşimle iki sene mücadele etmiştim. Tavsiye ederim.

Bugünkü Esnaf

Şimdiki esnaf ise kurtlar sofrasında yemek yiyor. Hepsi de kurtlaşmış. Hak için değil ama Ecevit’in krizinde ilk defa ve midesi için yürüdü. Başbakan “birer kişi alın” dedi, bu bir merhamete hitaptı aslında, duymadılar bile. İslam’a göre “ücret: evlenmeye, ev almaya, hizmetçi ve binite yeter bir ücrettir…” (Hadis), fakat asgari ücretin farkını, tazminatını bile vermez, gününde ödemez. İslam uzun emeli yasaklamıştır, fakat o zengin olamadım diye hayıflanır durur. Kuru bir ilimsiz ibadet, yatar kalkar. Zaten cahildir, fakat ticaretin girdabı onu hırs ve haset sarkacında sallar durur. Dayanamaz, kapitalizmin lisanıyla düşünür ırk ve gelenek bulaşığı ile hareket eder. Hem mutlu olamaz, ailesi ve toplum da perişan bir hayat yaşar. Ayağı takılır düşer, ayağım taşa takıldı da düştüm der, düşüreni, onun niye uyardığını idrak etmez. Arkadaşını defneder, üstüne toprak atar gelir, döner aynı hayata devam eder.

Biraz moral bulalım. Eski Emlak Bankası İzmit Müdürü arkadaşım Mesut, 99 depreminde don gömlek gelmiş, yaralı emeklilere, banka yıkılmıştır kayıtlar yoktur fakat adını sorar parasını öder. İki tane kaptırır, birini yakalar birini de personelle cepten öder.

Siteler’de bir mağazacı şöyle diyordu. Hiç gelen burs, yardımı geri çevirmedim ve yazdım. Ramazan geldi zekattan hasaplayıp mahsup ettim. Fakat KDV bizi bozuyor, kesmiyoruz.

Ben düşünüyorum, İslamda KDV’yi fakir de ödediği için adalete aykırı ve KDV gibi bir satış vergisi yok. Bu, Batı’nın işi. Fakat devletin masrafı da çok ve çeşitli. İçinde fakir de var. Eh, siz katılmazsanız diğerlerinin üstünde kalıyor. Ben bir vergici olarak kimseye vergini tam öde demedim fakat “ben de şunu ödeyebilirim de ve öde” dedim!

 

SONUÇ

Ahiliği eskiler yaşadılar gittiler. Mutlu da oldular diyebiliriz. Çünkü onlar din ve ahlak ile, malı kula kul ettiler.

Biz ise mala kul oluyoruz. Çok tüketerek mutluluk elde etmeye çalışmak, bizi mala kulluğa götürüyor. Halbuki İslam ve onun türevi sayılabilecek Ahilik, bizi dünyevileşmekten sakındırıyor. İster İslam’ı öğrenin, ister ahiliği öğrenin aynı kapıya çıkarsınız. Komünizm öldü, kapitalizm sürekli kriz geçiriyor üçüncü alternatif ahiliktir. İşte bu hazinenin kabirden yaşama dönüştürülmesi, ölüden diri çıkarılması gerekiyor!

Yukarıda aklın ve hür fikirlerin İslam’ın önderliğinde onun doğru anlaşılmasıyla nasıl bir Rönesans yaşadığını gördünüz. Ancak cümlelerin sonunda 12. Yüzyıldan sonra kimin yenilip kimin galip geldiğini, sekiz asırdır İslam ülkelerinde ne ilme ne fikre tek çivi çakılmadığını dikkatli bir okuyucu fark edecektir.

Bugünkü insan, okumayan, “sünnetullah”ı yani ilmi çalışmayı dünyalık olarak görüp ihmal eden, dine ilimsiz olarak yöneldiği için taasubta olduğunun bile farkında olmayan, mushafa, kağıta saygıyı onun içinden, manasından üstün tutan, Allah’a etmediği hürmeti kabirlere gösteren, camide imanlı ticarette imansız, toplumda şizofren, dininin hürriyete ve hoşgörüye verdiği önemden habersiz, ırk ve gelenek bulaşığını bir türlü temizleyememiş, evde dayatmacı, tarikatların biat kültürüne aklını teslim etmiş, fikirsiz, diğer insanları da birlik beraberlik ve kardeş görmek yerine, en azından söylüyorum küçümseyen tavırlar, diğerlerini bidatçı hatta kafir görmeler, toplumsal görüşü faşist ve baskıcı, eşitlik yerine ben güçlüyüm o halde haklıyım diyebilen, ırkının peşine düşmüş, yarısı doğu yarısı batı’ya yamandırılmış karışık bir kimlik? Tek kelimeyle şizofren.

Şüphesiz bunda yalnız kendi suçlu değil. Süregelen yönetimlerden yerin üstü altı hepsinin defteri yazılı. Kırk deveyi bir eşşek çeker. Şahsen ben bu yazıyla bile iyi bir eşşek sayılabilirim. Fakat develeri bana vermiyorlar! Ben sadece sırtımda bir şeyler taşıyarak bir yerden bir yere bir iş olsun icra etmeye çalışıyorum. Bu eşşeğin sırtındakiler bunlar işte. Kağıt değil, mana. Yunus misali satarım, alan bulunmaz. Fakat herkes Molla Kasım olmuş yırtar durur…     

İşte Ahiliği günümüz insanına, onun “delil isterim” diyen aklı selimine güzelce anlatmak gerekiyor. Bize göre ahilik ekonomik bir sistemdir. Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir. Kapitalizmin Osmanlıya girememesi de Ahilik sayesinde olmuştur.

Kırşehir’de ahilik yemini yaptırılan 8 esnafa belge ve bayrak verildi. Bu bir güven ifadesi olarak tüketici davranışını etkileyecektir umarım. Bunun bütün Türkiye’ye yaygınlaşması süper olur. Bu ödülün mesleğinde başarılı bürokratlara da verilmesi hem tanınmasına hem de temiz ve başarılı toplum anlayışına hizmet eder. Plaket değil her zaman taşıyabileceği ve övüneceği ve onu daha dikkatli olmaya zorlayan bir orta büyüklükte madalya olabilir.

Ahi Evran-ı Veli nur içinde yatsın. Kendi toprağa, ruhu Allah’a gitti, fikri ve yaptıkları bize miras kaldı. Bu güzel mirası iyi işlemek, anlamak, anlatmak ve uygulamak gerekiyor = Üçüncü alternatif ekonomik sistem.

Ahilikle İlgili Kitaplar çok az. Biri hariç hepsi tarih. Tarihi bile doğru bir bakışla yorumlamadıktan sonra “İskender’in atı Makedonya savaşında kaç kova su içti” der onu merak edersiniz, ya da biraz akıllı geçinen “sebep – sonuç ilişkisini kurdu” diye Büyük İslam Alimi İbni Haldün’ü materyalist, yani kafir ilan edersiniz. (bize Siyasal’da bu ideoloji ders kitabı olarak okutuldu ve sınava girdik?) İşte hem gözlüğünüz hak ve adil olacak, hem akılla neden ve niçinlerle onu deşeleyecek ve mihengini bulacak, doğru yorumlayacak ve halka sunacaksınız ki, kabir yerine fikre hürmet edilsin. Bu kitaplara iktisadi ve sosyolojik bakış açısı veren onlarcası ilave olsa fena mı olur?

Ahilikle ilgili bir film, belgesel değil, hayata ilişkin örneklerle bezenmiş bir film ve tiyatro oyunu yapılması tanıtım için güzel olur.

Mükemmel fertlerden mükemmel toplum oluşturma: Ahilik

Ben, iyi bir ahi olmaya aday biri olduğumu söylememe lütfen izin verin.

3 Kasım 2011
Okunma
bosluk

AHİLİK VE FÜTÜVVET

AHİ EVRAN (1171-1261)

 

Anadolu’da Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 32 esnaf zümresinin pîri kabul edilen Ahi Evran’ın asıl adı Mahmud’dur. Babasının adı ve doğum yerme nispeten Mahmud bin Ahmed el-Hoyî (Hoylu Ahmet’in oğlu Mahmut) denmiştir. Künyesi Ebu’l-Hakâyık (hakikatlerin babası), lakabı “dinin yardımcısı” anlamına gelen Nasîrüddîn’dir. Ahi şecerenâmelerinde ise Nimetullah olarak anılmıştır. O, bir taraftan kurduğu Ahi teşkilâtı ile Anadolu’da iktisadî düzenin sağlanmasına çalışmış, bir taraftan Konya, Kayseri ve Kırşehir’de Moğollara karşı birlik ve dirlik mücadelesi vermiş, diğer bir taraftan da çevresinde oluşan geniş ilgi ve sevgi hâlesinin yakıştırdığı sıfatla gönüller “Sultan”ı olmuştur.

Ahi Evran’ın Güney Azerbaycan’daki (İran) Hoy şehrinde başlayıp Kırşehir’de sona eren 93 yıllık ömrü (miladî takvime göre 90 yıl yaşamıştır.) pek çok mücadele içinde geçmiştir. Ancak şüphesiz ki o en büyük mücadeleyi nefsiyle yapmıştı. O yüzden Ahi Evran’ın madden nasıl yaşadığından, yani biyografisinden çok nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu bilmek daha önemlidir.

Ahi Evran, mesleği, yaşantısı ve mücadelesiyle günümüz insanının ihti­yacı olan bir insan modelini ortaya koymaktadır. Mesleğiyle örnektir; çünkü hem ana malzemesi, hem hammaddesi bakımından pis kokularla gün boyu beraber olmak demek olan debbağlık (deri terbiyeciliği) sanatı, herkesin katlanamayacağı bir iştir. Dolayısıyla, bir “nefis terbiyesi” gerektirir. Fakat bu zor ve meşakkatli işin neticesinde son derece temiz ve yararlı ürünler elde edilmektedir ki, bu da “sabır ve tahammül”ün mükâfatı demektir. Ahi Evran’ın bu mesleği seçişinin bir sebebi de herhalde, helâl yoldan olduktan sonra iş ve meslek sahibi olmanın aşağılanacak, hor görülecek bir tarafı olmadığını herkese göstermek olsa gerektir.

Ahi Evran yaşantısıyla örnektir. Çünkü O; dürüst, çalışkan, cömert insanlardan oluşan bir toplum özlemiyle Ahi zaviyelerini kurup yaygınlaştırmaya çalışırken derviş yumuşaklığında bir “ipek”; Anadolu’nun işgal edilmesine seyirci kalmayıp çevresindeki Ahilerden oluşturduğu güçlerle Moğol istilasına karşı bayrak açarken -bir belgede söylendiği gibi- “Tatar muhalifi, savaşkan” bir “çelik” idi.

Anadolu’nun Türk-İslâm yurdu olmasında Horasan erenlerinin rolü ve önemi bellidir. Fakat Ahi Evran yukarıdaki sebepten dolayı diğer Horasan erlerinden / erenlerinden ayrılır. Mevlânâ, Hacı Bektaş, Yunus Emre, hepsi kendi dilince ve kendi hâlince Türk insanına ışık saçarken Ahi Evran gün gelmiş şed kuşanmış, posta oturmuş; yeri gelmiş kılıç kuşanmış, dağa çıkmıştır. O, bu yönüyle hem “alp”, hem “eren”, kelimenin tam manasıyla bir “alp-eren”dir.

AHİ/AHİLİK NEDİR?

Kök olarak Ahi kelimesinin Arapça “kardeşim” anlamındaki “Ahî”den ve başta Divanu Lugati’t-Türk olmak üzere en eski Türkçe kaynaklarda geçen “cömert” anlamındaki “akı” kelimesinden geldiğine dair iki farklı görüş vardır. Dilbilimciler ve tarihçiler ikinci ihtimalin daha kuvvetli olduğu hususunda çoğunlukla ittifak etmişlerdir.

Bir kavram olarak Ahilik, İslâm dünyasında Abbasi halifesi Nasır Lidînillâh tarafından kurumlaştırılan “fütüvvet” kurumunun, Anadolu’da XIII. yüzyıldan itibaren millî ve yerli unsurlarla donanmış bir şeklidir.

Ahilik, Türk esnafının hayat anlayışına ve dünya görüşüne uygun olması sebebiyle daha çok esnaf arasında gelişmiş olmakla birlikte esnaf dışından da çeşitli meslek erbabını bünyesinde barındıran, Ahi Evran-ı Velî önderliğinde Anadolu’da, Anadolu dışında Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar’a kadar yayılan sivil bir yapılanmanın adıdır.

Türk Fütüvvet Hareketi denilebilecek Ahilik kurumu, XIII. yüzyılda kurulup XX. yüzyıla dek, köylere varıncaya kadar Anadolu Türk toplumunda varlığını kesintisiz bir biçimde sürdüren; Anadolu Türk toplumunun birlik ve beraberliğini, refah ve düzenini sağlayacak ve halkın maddî ve manevî ihtiyaçlarına cevap verebilecek tarzda örgütlenen; amaç ve çalışma tarzı açısından topluma hizmet sevdası ve aşkıyla bir tür özel yönetmelik sayılabilecek Ahi   şecerenâme   ve fütüvvetnâmeleri ile belirlenmiş iş – meslek – ahlâk disiplini; şeyh, usta, kalfa, çırak, yamak hiyerarşisi doğrultusunda çalışmayı bir tür ibadet telâkki eden; sınaî, ticarî, askerî, ekonomik, toplumsal, eğitsel ve kültürel faaliyetlerde bulunan bir sivil toplum kuruluşudur.

Daha geniş bir açıdan bakacak olursak Ahilik; bir yandan tek tek fertlerin ahlâkî erdemler bakımından donanımlarını, onları iyi birer birey yapmayı amaçlayan, öte yandan da bireylerin oluşturduğu aileden millete ve hatta topyekûn insanlık âlemine varıncaya kadar bütün toplumsal yapıların huzurlu, müreffeh, barış ve esenlik içinde yaşamalarını hedef kılan bir “insanlık kurumu”dur.

 

 

AHİLİĞİN ANADOLU’YA GELİŞİ

Ahilik kurumunun Anadolu’da zuhuru hususunda yerli ve yabancı tarihçiler çok farklı görüşler beyan etmişlerdir. Şu sözler hepsinin hulasası olabilir mahiyettedir:

Anadolu’da Ahiliğin oluşumunda, İslâm dünyasında görülen fütüvvetin yanı sıra, İslâm Tasavvufunun, Batınîliğin, Melâmîliğin, İslâm’dan önceki eski Türk inançları, kültürü ve ahlâkının, Anadolu’nun o dönemdeki siyasî, tari­hî, ekonomik, kültürel, sosyal ve dinî şartlarının etkileri olmuştur. Bu bakımdan da, Anadolu’daki Ahiliği, bütün bu etkileşimlerin ve bun­ların sonucunda Anadolu’ya göç etmiş bulunan Müslüman Türklerin Anadolu’da uğradığı dinî, sosyal, siyasî, kültürel vb. değişim ve dönüşümlerin birleşimlerinin bir sonucu olarak görmek gerekir.

 

AHİLİĞİN KAYNAĞI: FÜTÜVVET

Fütüvvet, sözlükte genç, yiğit, cömert demek olan “fetâ” kelimesinde türemiş olup gençlik, kahramanlık ve cömertlik anlamında bir kelimedir. Terim olarak fütüvvet, “dünya ve ahirette halkı, nefsine tercih etmek”, “cömertçe vermek, başkasını rahatsız etmemek, şikâyet ve sızlanmayı terk etmek, haramlardan uzaklaşmak ve ahlâkî değerlere sahip olmak” diye tanımlanmıştır.

Kavram olarak ise fütüvvet, “Herhangi bir karşılık beklemeksizin başkalarına yardım ve iyilik etmek, başkalarını kendine tercih edip onların menfaatini kendi menfaatinden üstün tutmak, toplumun ve fertlerin mutluluğu ve kurtuluşu için kendini feda etmek” gibi anlamlan içerir. “Fetâ”nın konukseverliği ve eli açıklığı sonuna kadar, yani kendisinin hiçbir şeyi kalmayıncaya kadar sürer. Fütüvvet ehli, arkadaşları uğruna canını feda eder. İşte bu yüzden konukseverliğin, yiğitlik ve fedakârlığın en yüksek mertebesine fütüvvet denmiştir.

 

 

 

İBN-İ BATTUTA’YA GÖRE AHİLER

Ünlü gezgin İbn-i Battuta’ya göre Ahiler “Anadolu’da yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

FUTUVVETNAMELER:

Fütüvvetnâmeler birbirinin aynı eserler olmamakla beraber birçoğunda ortak olan konular bulunmaktadır. Bütün Şark-İslâm eserlerinin müşterek bir özelliği olarak besmele, hamdele ve salvele (Allah’a hamd, peygambere salat) ile başlayan fütüvvetnâmelerin hemen hepsinde fütüvvetin kaynağı ilk insan, ilk peygamber Hz. Adem’e kadar çıka­rılır. Fütüvvetnâmelerde, başta Hz. Muhammed olmak üzere Âdem, Nuh ve İbrahim peygamberlere ve kısmen diğer peygamberlerin kıssalarına yer verilir.

Fütüvvetnâmelerin doğrudan Ahilikle ilgili olan, yani Ahilik düsturlarını ortaya koyan bölümlerinde fütüvvet ehli için açık ve kapalı olan kapılardan, ehl-i fetanın neler yapıp neler yapamayacaklarından, yani Ahiler için yasak ve caiz olan özelliklerden, fütüvvet ehli olamayacak kimse ve topluluklardan, fütüvvet ehlini fütüvvetten çıkartacak davranışlardan; hırfet ehli (esnaf), onların pirleri ve uymaları gerekli davranışlardan vs. bahsedilir.

Fütüvvetnâmelere göre Ahiliğe kabul edilmeyen zümreler şunlardır:

“Kâfirler, münafıklar, müneccimler / büyücü medyumlar, içki içenler, zina ve livata yapanlar, röntgenciler, yalan yanlış şeylerle müşteriyi aldatan tellallar, ya­lan konuşan, eksik tartan sahtekâr sanatkârlar, merhametsiz kasaplar, yürekleri taşlaşmış cerrahlar, avcılar, bozguncular ve karaborsacı vurguncular.”

Fütüvvetnâmelerde şu hususların yiğidi yiğitlikten, şeyhi şeyhlikten, Ahiyi Ahilikten, çıkaracağı yazılıdır:

“Şarap içmek, zina yapmak, livata yapmak, dedikodu yapmak, gammazlık ve iftira etmek, kovuculuk edip gıybet yapmak, münafıklık etmek, kibirli olmak, merhametsiz olmak, haset etmek, affetmeyip kin tutmak, yalan söylemek, hainlik etmek, nâmahreme bakmak, ayıp aramak, cimri olmak, bühtan etmek, hırsızlık etmek, haram yemek. ”

Fütüvvetin özü, iyi huylu olmaktır. Nefisle mücadele etmek, Tanrı buyruklarını tutmak, adetâ kendini halka vakfedip herkese iyilikte bulunmak, bilhassa cömert ve konuksever olmak, din ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün insanlara sevgi beslemek, ihtiyaçlarım gidermeye çalışmak ve herkesi bir görüp kendisini herkesten aşağı tutmak, fütüvvetnâmelere göre fetâ ehlinde (Ahilerde) bulunması gereken ortak niteliklerdendir.

USTALIĞIN İSPATI VE BELGESİ: ŞED KUŞANMA

Fütüvvetnâmelerin hemen hepsinde mevcut olan bir özellik de Ahiliğin hiyerarşik yapısı ve törensel boyutuyla ilgilidir. Bu törenler arasında “şed bağlama” en çok üzerinde durulan ve ayrıntısıyla işlenen bir konu olarak dikkat çeker. Sancaktar, çavuş, nakip, halife tayinleri; sofra çekme âdâb ve usulleri, şerbet sunulması, cârub çekme (süpürme), helva pişirilmesi ve taksimi gibi törenler de fütüvvetnâmelerde yer alan konular arasındadır. Ancak Ahilikte en çok önemsenen tören şed kuşanma törenidir. Çünkü ancak ustasının rızasını alarak şed kuşanan bir esnaf veya sanatkâr usta olarak iş yeri açma hakkına sahip olacak; başka bir deyişle tam bir “Ahi” olacaktır.

Şed, (aslı şedd) “kuvvetlendirmek”, “sağlamlaştırmak” “sıkı sıkı bağlama” anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Bu anlamından kinayeyle Ahiler arasında merasim esnasında bele dolanan kuşağa ad olarak verilmiştir. Şed, iki-üç santim eninde pamuktan dokunmuş uzunca bir bez parçasıdır. Fütüvvetnâmelerde şed karşılığı olarak “kuşak, dürrea, hırla, önlük” tabirleri de geçer.

Fütüvvet ehli arasındaki inanışa göre şed, bizzat Cebrail vasıtasıyla Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’e getirilip kuşatıldığı için de kutsal bir sembol konumundadır. Yine fütüvvetnâmelere göre Hz. Muhammed Hz. Alî’nin belini bağlamış, sonra sırasıya “17-kemer-beste”nin beli bağlanmıştır.

Şed bağlamak, “vefa” ve “teslimiyet” sembolüdür. Elest meclisinde Allah’a verilen söze sadakat göstermek, girdi­ği yola kemâl mertebede kendini vermek, sonuçta Allah rızasını kazanmak demektir.

Bir kalfa (nîm-tarîk), fütüvvetin aradığı bütün vasıfları nefsinde taşıyorsa ve üstadının işlediği sanatı kemâliyle öğrendiyse icazet talebinde bulunur. Ahilikte icazet almak, şed kuşanmak yoluyla olur. Bir kalfa, ancak ustası kendisinden razı ise şed kuşanma talebinde bulunabilir. Üstat rızası almak bu işin ilk şartıdır. “Şedsiz kazanç haramdır.”

 

 

 

ÜÇÜ AÇIK,

ÜÇÜ KAPALI OLMALI

Hemen hemen bütün fütüvvetnâmelerde yer alan “Ahinin açık ve kapalı olması gereken” şeyleri şunlardır:

 

Açık olanlar:

1. Ahinin eli açık (cömert) olmalı,

2.  Kapısı açık (konuk sever) olmalı,

3.  Sofrası açık olmalı (ikramdan kaçınmamalı).

 

Kapalı olanlar:

1. Ahinin gözü kapalı olmalı (kimseye kötü gözle bakmamalı, kimsenin ayıbını araştırmamak),

2.  Beli kapalı olmalı (kimsenin ırzına, namusuna, haysiyet ve şerefine tasallut etmemeli),

3.  Dili kapalı olmalı (kimseye kötü söz söylememeli).

AHİ NE YAPMALI, NEYİ YAPMAMALI?

Fetâ ehlinin açık ve kapalı bulundurması gereken bu organ ve hassalarından başka, fütüvvetnâmelerde uyulması gereken çeşitli dinî ve ahlâkî kurallardan bahsedilir. Dinî olanları İslâmın ve İmânın şartlarıdır. Ahlâkî ve sosyal olanlar ise şunlardır:

v     Ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunup, yakın akrabayı ihmal etmemek,

v     Arkadaşlarına ve komşularına iyi davranmak, Sabah ve akşam zikirlerine müdavim olmak,

v     Riyayı terk etmek,

v     Büyüklere karşı hürmetli olmak,

v     Suçları affetmek,

v     Kendisinden aşağıda bulunanlara şefkatli davranmak,

v     Sözünde ve içinde adalet üzere olmak, Yumuşak sözlü olup ehl-i Hak’la oturup kalkmak,

v     Hüsn-ı zanda bulunmak,

v     İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,

v     İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak,

v     Sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, Sözünü bilmek,

v     Hizmette ve vermede ayırım yapmamak,

v     Yaptığı iyilikten karşılık beklememek,

v     Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak,

v     Hataları yüze vurmamak,

v     Dostluğa önem vermek,

v     Kötülük edenlere iyilikte bulunmak,

v     Hiç kimseyi azarlamamak, dedikoduyu terk etmek,

v     Komşularına iyilik etmek,

v     Daima samimi davranmak,

v     Başkasının malına hıyanet etmemek,

v     Sabır ehli olmak,

v     Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak,

v     Daima hakkı gözetmek,

v     Öfkesine hâkim olmak,

v     Suçluya yumuşak davranmak,

v     Sır saklamak, gelmeyene gitmek,

v     Dost ve akrabayı ziyaret etmek,

v     İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

v     Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,

v     Maiyetindekileri korumak ve gözetmek,

v     Makam ve mevki sahibi iken mütevazı olmak, güçlü ve kuvvetli olunca affetmek,

v     İkramda ve iyilikte bulununca başa kakmamak.

Fütüvvetnâmelerin bazılarında sayılar değişik olmakla beraber talibin öğrenmesi gereken âdâb ve erkân da sayılır. Meselâ çıraklık süresince en az 124 âdâb ve erkan kaidesi öğretilirken, ustalık, pirlık ve üstatlıkta 740 âdâb ve erkânın bilinmesi gerekirdi.

EVLİYA ÇELEBİ’YE GÖRE AHİ EVRAN VE AHİLER

Evliya Çelebi’ye göre Ahiler, Ahi Evran’a bağlı, güçlü kuvvetli, çok çalışkan ve azimli insanlardır.  Genellikle bekâr gençlerdir. Her birisi bir Ahi Evran’dır. “Her birinde Ahi Evrânî pirleri gibi yiğitler vardır ki bunlar insan ejderhalarıdır.” Çelebi’ye göre Cenâb-ı Hak, pirleri Ahi Evran’ın duası sayesinde bu debbağları gayette bereketli kılmıştır. Gayet eli açık, cömert ve birbirlerine karşı son derece bağlı insanlardır. Âdeta kendi hukuk düzenlerini kurmuşlardır. Evliya Çelebi onların bu özelliklerinin suçlulara karşı gösterdikleri davranışlarda belli olduğunu söyler. Çelebi’nin kaydettiğine göre eğer bunların eline eli kanlı bir haydut düşerse bunları asla hâkime teslim etmezler. Bu kişileri kendi yöntemlerince ıslah edip bir iş sahibi olarak topluma kazandırırlar.

 

AHİLİK VE TASAVVUF

Kimi tarihçiler, Ahiliği bir tarikat gibi görürlerken kimileri Mevlevîlik, Bektaşîlik, Kadirîlik, Rufaîlik vb. tarikatlarla ilişkisi üzerinde durmakta ama Ahiliğin bir tarikat olmadığı görüşünde birleşmektedirler. Ahilerin tarikatler gibi bir “zaviye’lerinin olması, bu zaviyelerde “postnişîn” şeyhler olması, şeyhler şeyhi anlamına gelen “şeyhü’ş-şüyûh”larının varlığı, bu şeyhle bağlılık, zaviyelerde verilen eğitim vs. gibi birçok mesned bulabilecekleri şüphesizdir. Hatta İbn-i Battuta’nın verdiği bilgilere göre, Denizli ve Bursa Ahilerinin törenleri arasında raks ve sema yer almakta idi. Şed kuşanma törenlerinde okunan tercümanlar, belki Ahilikte “zikir” ve “vird” olarak dahi düşünülebilir.

Ahiliği tarikatlerden farklı kılan asıl unsurlar şekilde değil özde aranmalıdır. Diğer tarikatlerin çoğunlukla içe dönük, merkeziyetçi ve teslimiyetçi yapısına karşılık Ahi, yaşanan hayatın tam ortasında yer alır. Yaşamak ve yaşatmak için üretmek, ürettiğini hak, insaf ve adalet ölçüleri içinde yaymak (pazarlamak) ile mükellef olan Ahi için Ahilik, gözü kapalı teslim olunacak bir inanış veya fikir sistemi değil; aklın daima devrede olduğu, ahlâk ile sanatın bütünleştiği, “liyakat” esasına dayalı bir değerler manzumesidir.

 

 

 

ZORUNLU BİR DÖNÜŞÜM:

GEDİKLER VE LONCALAR

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türklerine sanat, ticaret ve ekonomi alanlarında aşağı yukarı altı yüz elli yıl yön verip, ışık tutmuş olan Ahilik, örgüt olarak, kendi kural ve kurullarıyla, III. Ahmet dönemine dek (1703-1730) sürmüştür. Adı geçen Osmanlı sultanı döneminde, 1727 yılında “gedik” denen bir düzen resmen uygulanmaya başlanmıştır. Ancak gedik uygulamasının başlatılmasını Ahiliğin sonu olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ahiler ve zaviyelerinin XIX. yüzyılın sonuna kadar Anadolu’nun hemen her yerinde mevcudiyetlerini devam ettirdikleri, kendi gelenek ve sistemlerini zaman ve şartların değişimine de ister istemez uyum sağlayarak yaşattıkları bilinmektedir.

 

 

 

 

ANADOLU’DA YAŞAYAN AHİLİK İZLERİ

Kimi yörelerde eski asırlardakinden oldukça farklılaşmış, âdâb ve erkânı azaltılmış, dinî motiflerden büyük oranda soyutlanmış da olsa, yakın zamana kadar Ahiliğin tören ve kurallarıyla önemli oranda muhafaza edildiğini de önemli bir bilgi olarak kaydetmek gerekir. Muğla esnafı ve Divriği köşker esnafı arasında 1900′lü yılların başlarına kadar bir esnaf teşkilâtı olduğunu ve bu gayrıresmî teşkilâtın bütün kural ve törenleriyle eski Ahilik geleneklerini yaşattıklarını öğreniyoruz. Bu teşkilât ve gelenek XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Muğla’da mevcuttu.

Muğla Esnaf Teşkilâtının, adına “Aağausta” denen reisleri vardır. Esnafın ilen gelenlerinden oluşan 7-8 kişilik heyetlerin verdiği karar “temyizsiz” uygulanır. “Ağausta”nın yardımcısı “Yiğitbaşı”dır. Yiğitbaşnın görevleri arasında ağaustanın emirlerini infaz etmek, heyeti teşkil eden ustaları toplamak gelir. “Yolsuz” ilân edilen esnaf cezalandırılır. Ceza şudur: Yolsuz esnafa selâm verilmez, kahveye geldiği vakit kahve ısmarlanmaz, dahağhâneye giremez vs. Bu ceza suçun ağırlığına göre 10-15 gün veya daha fazla devam edebilir.

Bin bir gün ustasına hizmet etmeyen “usta” olamazdı. Bin hır gün dolunca ustalar tarafından merasimle “peştamal kuşatılır” ve “usta” olurdu. Daha önceleri iki, yedi veya üç yılda bir Kırşehir’den “Eroğlu” denilen bir zat gelip peştamal kuşatma işini o yaparmış. Esnaf, bu zata çok saygı gösterirmiş.

Ahilik geleneklerinin kuvvetle devam ettirildiği yerlerden biri de Çankırı’dır. Çankırı Ahi teşkilâtı, şecerelerde anlatılan usul ve esaslarla büyük oranda benzeşmesi bakımından Ahiliğin yakın zamana kadar hemen bütün erkânıyla devam ettiği bir kurum olarak dikkat çekmektedir.

Divriği’de de I. Dünya Savaşı’na kadar geleneğin benzer şekilde -sadece köşker esnafı arasında- devam ettiğini görüyoruz. Olayı bizzat gören şahıstan nakledildiğine göre o yıl kimler ustalığa çıkacaksa esnaf kâhyası tarafından tespit edilir, genellikle mayıs – haziran ayları arasında bir gün tayin edilirdi. Merasimden birkaç gün önce tellâl çıkarılarak merasim yapılacağı çarşı esnafına duyurulurdu. Sahraya toplu hâlde gidilir, orada usta olacak esnafa Halep dibası peştamal kuşandırılırdı. Usta, halkın göreceği biçimde arkadaşları da yanında olmak üzere yürürdü. Yemek olarak pirinç pilavı ve hoşaf verilir, bazen helva pişirilirdi. Yemekten sonra yeni usta sırayla babasının, ustasının, esnaf kâhyasının ve diğer ustaların ellerini öperdi.

Zile’de leblebiciler arasında mesleği yapabileceğine ustaları tarafından kanaat getirilen çırağa “önlük” takılır. Uzun süre kalfa ve ustasına hizmet eden çırak, ustası tarafından törenle kalfalığa geçirilir. Kalfalığa geçiş diğer leblebici esnafının huzurunda bir tava leblebi kavurup en az kırık çıkarmayı başarmakla olur. Kalfalığa giren kışı yemek yedirir ve ustasına bir hediye alır.

Zile leblebici esnafı arasında “şed kuşanma”, “önlük bağlama”ya dönüşmüştür. Önlük bağlamanın yanı sıra çırağın işini iyi yaptığını ustalardan oluşan bir heyet önünde ispatlaması (bir ürün ortaya koyması: emanet), yemek yedirmesi (sofra çekmek) ve ustasına hediye sunması (tuhfe) bu esnaf grubu arasında kalıntı hâlinde de olsa Ahilik geleneğinin sürdüğünü göstermektedir.

 

 

 

 

 

BİR HATIRLATMA: YENİDEN OLAMAZ MI?

Günümüzde şehirler çok büyüdü. Çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa geçiş için istense de böylesi törenler düzenlemek artık çok zordur. Bugün çıraklık okullarından alınan diplomalar “şed” veya “peştamal” yerine geçiyor olsa gerek. Ama o okullarda ananeyi yaşatmak üzere, meselâ mezuniyetlerde, “şed kuşanma” törenleri yapılsa. O “şekil” sandığımız şey, belki eski “ruh”u hatırla­tır ve belki genç esnaf – sanatkâr aday­ları merak ederek “Ahilik kültürü”nü öğrenmeye ve kendi nefislerinde uygulamaya çalışırlar.

Ayrıca, hiç değilse bugün bazı şehirlerimizde yaşatılan, çarşıların / pazarların duayla (buna Ahi Duası denmeli) açılmasını, Gaziantep’te yaşatılan esnafların yılın belli günlerinde kıra çıkıp yiyip içerek eğlenmeleri şeklinde devam edegelen “Esnaf Sahresi” gibi güzel gelenekleri yaşatmak ve yaygınlaştırmak çabasına girmeyi herkes kendine görev addetmelidir.

Bütün bunlarda yerel yönetimler ve esnaf odaları başta olmak üzere, devletin ilgili kurumları ile sivil toplum örgütlerine : görev düşmektedir.

SONUÇ veya AHİLİKTEN KAPILACAK HİSSEMİZ

Yükselen değerlerin sık sık değiştiği günümüz dünyasında, önümüze “hodgâm” (kendini düşünen) değil “diğergâm” (başkalarını düşünen), yanı en az kendisi kadar toplumun diğer fertlerini de düşünen, en az kendisi kadar onların da hak ve hukuklarını kollayan bir insan modeli koyan Ahiliği bugün her zamankinden daha iyi anlamaya mecburuz.

Konuya bu açıdan baktığımızda Ahilik, günümüz dünyasında birlikte yaşamak, barış içinde yaşamak, örgütlü yaşamak gibi hayatî önemdeki sosyal hayat unsurlarını önümüze sunan; iktisadî anlamda ise dayanışma, rekabet, kalite-kontrol, standardizasyon vb. şartlarla ticarî ahlâk prensiplerini ihtiva eden bir değerler bütünüdür. Ahiliğin günümüzün geçerli değerleri karşısında ne konumda olduğu oldukça önemlidir. Günümüzün iş ve çalışma dünyasının yükselen değerleri diyebileceği­miz “sorumluluk ve liyakat, daya­nışma, rekabet, oto-kontrol, kalite ve standardizasyon”, ile “kazanç ve servet” kavramları karşısında Ahilik çok şey ifade etmektedir.

Ne var ki, bize çoktandır musallat olan “kendimizi tanımama”, “kendimizi önemsememe” hastalığı, unuttuğumuz öz değerlerimizi bize başkalarının eliyle öğrettiriyor. Ancak, parayla, servetle, kanunla toplum ve devletini diri tutmaya çalışan Batı’da hâlâ eksik olan bir şey vardır: Ruh! Burada “ruh” kelimesiyle henüz tamamıyla yitirmediğimiz bü­tün millî ve manevî değerlerimiz anlaşılmalıdır. Doğu’ya , Batı’ya, Kuzey’e, Güney’e, yedi iklim, dört bucakta “insan” olan herkese, her zümreye Ahiliğin söylediği ve söyleyeceği çok şey vardır.

Ahilik, kurum olarak tarihe mal olmuş diğer birçok kurum ve zihniyet gi­bi işlevini tamamlamış ve devri­ni kapatmıştır. Ne var ki Ahiliğin toplumlar ve devirler üstü prensipleri, zaman zaman revaçtan düşse de asla ölmez prensiplerdir. Sadece ferdî kemâle erme noktasında değil, gerek devletlerin kendi bünyelerindeki, gerekse uluslararası düzeyde toplumsal barışın sağlanmasında Ahilik prensipleri çok ciddî ve göz ardı edilmemesi gereken bir “model” konumundadır.

Bu itibarla Ahilik, yalnızca Türk insanının değil, bütün dünya toplumlarının örnek alması gereken bir insanlık ve ahlâk sistemidir.

2 Kasım 2011
Okunma
bosluk

AHİLİK;

Sevgili Okurlar,

ÖNCE KURALLARI DOĞRU KOYUN,

SONRA ADALETLİ OLUN,

SONRA SÜREKLİ ÖĞRETİN VE EĞİTİN

VE AMEL ETMESİNİ SAĞLAYIN

VE EN SONUNDA AHLAKLI OLMASINI BEKLEYİN.

Ahilik Esnaf ve Sanatkarlar Bayramı Ekim ayının ikinci haftasında Kırşehir’de ve diğer illerimizde neşeyle kutlanmaktadır. Bu yıl 23.sü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın önderliğinde haklı ve sorumluluk duyularak resmi anlamda Kırşehir’de yapılmıştır.(11-17 Ekim)

Biz de bir Kırşehir’li olarak yapılan sempozyumlarda sunulan tebliğleri, kendi şahsi araştırmalarımızı ve mesleki tecrübelerimizi de katarak sizinle paylaşmak istedik.

İzlenecek Yöntem Hakkında Birkaç Söz

Körler hiç bir şeyi yoklamadan almazlar. Bu bir fikrin test edilerek alınması, hatta mihenginin sorgulanması, elekten geçirilmesi gerektiği mesajını verir. Lokman Hekim de sanatını körlerin bu deneme ve test etme prensibinden etkilenerek elde ettiğini söylüyor. İşte ahiliğin de önce araştırılarak test edilip alınması ve günümüze uyarlanarak yararlanılması gerektiğini söyleyebiliriz.

Yine körlerden bir örnek: malum fil hikayesi. Fil boru gibi mi? Yoksa yelpaze gibi mi? İşte herkes rastladığı gibi baksa bile bunları birleştirirsek ortaya bir fil tanımı çıkmaz mı?

Üçüncü bir örnek: Üç Japon, Amerikalı’ların bir buluşunu çalmaya giderler. Fakat Amerika’lılar buluşlarının fotoğrafının çekilmesine izin vermezler. Japonlar şöyle yaparlar. Üçü de üç ayrı açıdan makinaya üç saat bakarlar ve ayrılıp otele dönünce herkes gördüğü açıdan makinanın resmini çizer. Sonra resimler birleştirilir ve makina ortaya çıkar. İşte ahilik de böyle bir ejderha. Onun toplumun her alanına ulaşmış kolları var. Her araştırmacı bir koluna bakıp ortaya çıkarırsa bütün ejderha resmi ortaya çıkar. Zaten “Evran” ejderha demektir.

Son bir iki şey daha. Çingeneyi ormana götürmüşler, kayın ağacını görünce “bundan ne güzel kasnak olur” demiş… Yine bir adam çocuğuna kendi zengin durumunu anlayıp şükretmesi için fakir bir köyü videoya alır ve getirip oğluna göstermeye başlar. Çocuk bir çok dam evleri ve sokaklarda çocukların bir çok köpeklerle oynadığını görünce  “Baba bunlar ne kadar zengin ve mutlu, ne kadar çok da köpekleri var” der. Yani neyi nasıl gördüğünüz de çok önemli. Bunu aşmanın yolu farklı meslek mensuplarından çok sayıda insana “siz nasıl görüyorsunuz?” diyerek değişik fikirlerin sayısını artırmak, değişik yorumlara imkan tanımak ve bunları birleştirerek bütün yapıyı ortaya koyabilmektir.

Tarih Bilinci ve Yorumu

Her ülke tarihinde şu ya da bu başarılarla övünebilir. Bu normaldir. Fakat buna kilitlenip kalmak ve bundan bir şey üretememek, bunu bir adım öteye taşıyamamak, yanlış olan budur. Tarihle, örneğin “Büyük İskender’in atı Makedonya savaşında kaç kova su içti” gibi bir soruya cevap aramak ne kadar yanlışsa, “sebep – sonuç” ilişkisini buldu diyerek “Bunu bana Allah bildirdi” diyen Müslüman bir alimin görüşlerinin yarısını alarak, ideolojiyle İbni Haldün’ü materyalist ilan etmek de büyük haksızlıktır hatta katliamdır. İşte bu noktada ihtiyaç duyulan şey, kişi ya da olayları kendi mantığı içinde empati yaparak aklı selimle, diğer adıyla objektif düşünceyle anlamaya çalışmaktır. Bu konuda Albert Einstain şöyle diyor: “Karşılaştığımız önemli problemler, onları yaratan düzeydeki düşünme ile çözümlenemez.” İşte bu ifade bizi, önce bu zamandan o zamana, sonra da onun düşünme düzeyinde onu anlamaya çalışmaya götürmelidir. Bir tıp öğrencisi olan arkadaşım Sami, Hacettepe bölgesindeki adım başı çok sayıdaki küçük küçük camileri anlamsız buluyor ve işleri güçleri yok cami yapmışlar diyordu. Ona “sen onların ne kadar namaza düşkün olduklarını bilmiyorsun anlaşılan” demiştim. İşte dünü bu günün mantığıyla anlamaya çalışmanın yanlışlığının tipik bir örneğiydi bu. İşte bu yanlışa düşmemek gerekiyor.   

Devlet mücerret bir kavram olup müesseselerden ibarettir. Bir devleti yücelten, ona hayat vererek onu tarih içinde ayakta tutan da bu müesseselerdir. Aynı şekilde müesseselerin çöküşü de devletin çöküşü ile pareleldir. Orta Asya’dan kopup gelen Türk boylarının Anadolu’da bir “Cihan Devleti” kurmalarını neye bağlayacağız? Kurucu padişahların dirayetine mi? Yoksa bu müessseselere mi? Vayahutta ikisine mi? Elbette ikisi de önemli etkenlerdir. Başarısızlıklar da yöneticilerin dirayetsizliği kadar bu müessesselerin halkla beraber bozulmalarından da kaynaklandığı kabul edilmelidir. Günümüz tarih anlayışı da bu yöndedir. Bu yüzden bu kurumların da iyi ve kötü zamanları vardır ve yapılacak araştırmalarda buna dikkat edilmelidir. Bozulma arttıkça, “aman elden gidiyoruz” diye fütüvvetname sayısında da bir artış olmuştur. Bu yüzden her dönemin kendine göre verdiği bir mesaj mutlaka vardır fakat o mesajın kendi şartlarında değerlendirilmesi gerekir ki yanlış bir yoruma yol açmasın. Bu yüzden biz bu makalemizde geleneğe dayalı yıllar olarak sayılabilecek  XI-XV yüzyıllardaki bozulmanın olmadığı dönem üzerinde çalışacağız. Bunlar en sağlıklı dönem olarak bize diğer dönemlere göre daha çok şey verebilecek gibi görünmektedir.  

Yapılan araştırmalar hep dini, tarihi, kültürel, edebi, askeri, siyasi görüşler üzerinden yürütülmüştür. Halbuki bir insanın karnı doymadan ondan ahlak beklemek dinin bile uygun bulmadığı bir iştir. “aç ayı fırın yıkar” tabiri boşuna değildir. Bu yüzden Ahiliği de onun gelecek güvencesi sağlamadan, piyasa da bir istikrar oluşturmadan ahlaki kuralların geçerli olduğunu düşünmek saflık olur. Bu yüzden biz bu görüşten hareketle Ahiliğin daha çok iktisadi yönü üzerinde durulması gerektiği üzerinde duruyoruz. 

Ahilikte; İlimle Amel ve Dinle Ahlak Birlikte ve İçiçe Uygulamada

Eskiler, dini ilimlerin yanında dünyevi ilimleri de tahsil ederlerdi. Filozoflar ya da müctehid imamlar nasıl 6500 konuda hukuki kararlar alabiliyorlardı? Nasıl tefsir edebiliyorlardı? Sosyoloji, tıp, tarih, edebiyat, coğrafya, hukuk, bilmeden olur muydu? Yalnızca ilahiyatı bitiren nasıl Kuran tefsir etmeye kalkar? Günümüzdeki uzmanlaşmanın yararı kadar zararı da oldu. Kendi dalında uzman fakat yan dal konusunda hiç bir fikri yok. Bu yüzden kararları da tek yönlü. İşte eğitimi yalnız Üniversiteyle sınırlandırmamak ve ömür boyu sürekli eğitimin ortamını bir şekilde devletin vatandaşına sunması gerekir. Camilerin yalnızca namaza tahsis edilmesi ne kadar eksik ve kısır. Namaz kılınır kılınmaz cami kapattırılıyor. Hoca ise tamgün karşılığı maaş alıyor aslında. Ondan cemaatini yetiştirmesi ve bunu sürekli yapması istenemez mi? Camilerin Hz. Peygamber zamanındaki birer eğitim kurumu da oldukları vasfını korkak ve tembel yöneticiler bitirdi. İnsanları bir amaç etrafında birleştirebilirseniz, o zaman o kişinin ferdi başarılarını göstermesine de izin vermeniz toplam başarıyı çok yükseklere taşıyacaktır. Bu ise aynı amaç etrafında kişiyi biraz olsun serbest bırakmanız anlamına gelir. İşte insan çalıştırmanın ve toplam başarıyı en üst seviyeye getirmenin şartları bilinmiyor mu? Sorun bir söz gelebilir de yatmaktadır. Halbuki devlet adamlığı vasfı bir şeyler yapmak kadar yapılana getirilecek eleştirileri de göğüsleme cesaret ve kararlılığı da ister. Halk ise dinini doğru öğreneceği yerler olmayınca yanlış öğreneceği bir yerler mutlaka buluyor. Çünkü bu ekmek ve su gibi bir ihtiyaç. Birlikte öğrenimin bir de kaynaşma gibi, güzel bir topluluğa aidiyet gibi, toplumda yer edinme ve değer verilme gibi sosyolojik boyutları da var. Uzun hikaye..

Ahilikte sofilik yok, inziva yok. Ahilikte önce dini kurallar, sonra onun ibadete dönüşmesi, sürekli eğitim, kuralların doğru konulması ve en sonunda da ahlaka dönüşmesi var. Yani akşam zaviyede öğrendiğini sabah hayata uyguluyor. Bugün modern anlayış; ilimle ameli ve dinle ahlakı birbirinden kopardı. Öğretmen sigara içiyor öğrencisine içme diyor. Hem manevi feri yok, hem zahiri feri yok. Ahlakın müeyyide ve ikramını din verir ve kul hakkına bağlayarak “kendi aranızda halledin” der ve karışmaz. Kul hakkı affolmaz. Er ya da geç bu geri ödeşme bilinci olmayınca, örneğin mesleki ahlak prensipleri yayınlanıyor, fakat neden uymak gerektiği konusunda hiç bir fikri yok. Halbuki beyan esasını getirerek sana güveniyorum diyorsunuz ve bu sistemi sadece normal olarak % 2-3 gibi bir denetim oranıyla denetlemeniz gerekiyor. Önce siz vergi oranlarında adil olmayınca arkasından onda da kişisel ıslah (yani yayınladığınız ahlak ilkeleri kişinin bünyesinde kişiliğe dönüşmeyince) olmayınca çözümü kendisi buluyor(?) Yani, ciğeri verip tarifini vermemeye benziyor. O zaman hakem de görmüyorsa serbest olarak algılanıyor ve ciğer yanıyor.

Aşağıda göreceksiniz bugün artık Ahilik özünden kopmuş bir halde Şed kuşatma törenlerinden oluşan gösteriler haline dönüştü. Onun merkezi hükümete vermesi gereken “bir kalkınma modeli olduğu” fikri ve meslek ahlak ve disiplininin ön plana çıkması gerçeği, devletin bütün yükünü alan süper bir sivil toplum örgütü olduğu, kapitalizmin dişlilerine sıkışarak, din kanaat ve tasarruf derken, “daha çok tüket mutlu olursun, bak paran yoksa borç da veririm” diyerek, insanı çıkarının ve tüketimin kölesi yapan kapitalizmin şeytanca fikirlerine kanan insanı, Ahiliğin sanki bu günleri görmüş gibi tüketiciyi korumaya çalışan prensipleri, önce adalet sonra iyilik diyerek, önce kuralları doğru koyalım sonra ahlaklı olalım diyen süper anlayışı, toplumu sürekli eğitip ve bir yerde buluşturup konuşturup kaynaştırması (Ahi Ocakları, Ahi Zaviyeleri) “nasıl olsa seni usta yapıp iş sahibi yapacağım” diyerek onun geleceğine önce güvence vererek böylece onu uzun emelden uzaklaştırıp, sonrasında “kazancının biri evine bir zaviyeye” olmak üzere “kazancının bir kısmını getir bakalım” deyip yardımlaşmayı kurumsallaştırması, asla diğeri kavramı yaratmayarak toplum eşitliği ile farklılıkları bertaraf etmesi (Alevilerle Sünniler akşam zaviyede birlikte ders görüp namaz kılıyorlardı) ve en sonunda artık barış ve huzur içinde yaşayabiliriz diyen dinin emirlerinin kristalize edildiği süper güzel ahlak ilkeleri ve kuralları, sağırların bağırdığı ortamlarda kaynayıp gidiyor…

2007 Mali Krizi ve Petrol ve Diğer Emtia Fiatlarındaki Aşırı Artışın İki Nedeni:

Kuralda Hata (K) ve Ahlakta Hata (A) 

Uluslararası piyasalardaki 2007 mali krizi ile petrol ve diğer emtia fiatlarındaki aşırı artışların kaynağındaki nedenlere şöyle bir bakalım. Ortak yönlerinin önce kuralların yanlışlığını, sonra da ahlak eksikliğini kendiniz görün:

  1. Düşük faizle de olsa ortaya çıkan kontrolsüz serseri para, fazla emisyon, hedge ve emeklilik fonlarından oluşmuş, nereyi yıkacağı belli olmayan aşırı likit seli (K)
  2. Banka ve fon yöneticilerinin daha fazla prim kazanmak için, aşırı hırs ve risk alma iştahı (A)
  3. Spekülasyondan para kazanmaya çalışılması (K)
  4. Muhasebede bilanço makyaj ve maskeleri (A)
  5. Tasarruf yerine devlet ve halkın borçlanarak tüketime (ve bütçe açıklarına) teşvik edilmesi (K)
  6. Emtia fiatlarının, beklentilerin ve olmayan para ve olmayan malın alınıp satıldığı borsa’nın future piyasalarında belirlenmesi (K)
  7. Küreselleşmenin kuralsızlık olarak algılanması (A)
  8. Merak etmeyin herşey kendi kendine düzelir diyen saf Adam Smith’in “gizli el”inin hiç bir şeyi düzeltemeyip kumarhane kapitalizmine dönüşmesi (K)
  9. Derecelendirme kuruluşlarının ülkelere verdiği taraflı raporlar? (A)

Yorum yok…Fazla bilgi mail adresimizden istenebilir.

Ahi Evran-ı Veli Kimdir? 

Kırşehir’de ebedi istirahatgahında yatmakta olan Ahi Evran-ı Veli Hazretlerinin asıl adı Nasırüddin  Mahmut el Hoyi’dir. Azarbeycan’ın Hoy kasabasında dünyaya gelen Ahi Evran, dini ilimlerin yanında tıp da tahsil etmiş ve rasyonel düşünceli bir bilim adamıdır. İbni Sina ve Farabi’den tercümeler yapmış ve yılan zehirinden panzehir üretmeyi başarmıştır. Debbağ (derici)dir ve 32 kısım sanatkarın piridir. Şeyh ve Ahi Baba’dır. Bağdattan, Aristo aklıyla hareket eden Mu’tezilenin, nakilci Eşari’ye yenilmesiyle kurduğu zaviyelerde Eşari mezhebini teorik derslerde takip eder görünmesine rağmen, uygulamaları tamamen “İslami fıtri aklın” önderliğinde rasyonel bir hareket tarzını ifade eder. İnziva, çile onun sözlüğünde yoktur. Akşam dini okutur sabah onu hayata geçirttirir. Din ahlaka dönüşür. Ancak bunun sırrı; gelecek güvencesi ve adalet ve artık kendiliğinden istenerek uyulan önce sevgiye dayalı saygı ve disiplin. Bir baba evladından saygı bekliyorsa ona evlatları arasında adil olmasını tavsiye ediniz! (Hadis)

Anadolu’nun Türk-İslâm yurdu olmasında Horasan erenlerinin rolü ve önemi bellidir. Fakat Ahi Evran diğer Horasan erlerinden / erenlerinden ayrıdır. Mevlânâ, Hacı Bektaş, Yunus Emre, hepsi kendi dilince ve kendi hâlince Türk insanına ışık saçarken, Ahi Evran gün gelmiş şed kuşanmış, posta oturmuş; yeri gelmiş kılıç kuşanmış, dağa çıkmıştır. O, bu yönüyle hem “alp”, hem “eren”, kelimenin tam manasıyla bir “alp-eren”dir.

Ahilik Sözcüğünün Kökeni

Bir görüşe göre ahi’nin sözlük manası Arapça “Ahi=”kardeşim” den gelmektedir. Divanu Lügati’t-Türk’te ise;  akı اقى; Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden “Akı” kelimesinden olabileceğini ifade edenler de mevcuttur.

Ahiliğin Kuruluşu

Hoca Ahmet Yesevi’den aldığı güçle Bağdat’ta büyük üstadlardan da ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205′te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Uzun macera ve 5 yıl süren hapis hayatından sonra Kırşehir’e geçerek örgütlenmesini tamamlamış ve bu teşkilatı 93 yaşına kadar yılmadan köylere kadar yaymıştır.

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca (1040) Oğuz Türk’leri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başlar. Göçebe Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşerek onların İslamlaşma sürecini hızlandırmak ve burayı Türk yurdu haline getirerek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla Ahi teşkilatı kuruldu.

Bu kuruluşu damdan düşer gibi geldi diye düşünmek de yanlış olur. Eski Türk toplumunda görülen Ata – Baba, Alp- Aksakallar, Ozan – Baksı’lar Aşık, Şamanlar Muskacı oldular. Demircilikten bakırcılığa kadar bir çok sanat dalları da Maveraünnehir bölgesinde yaygındı. Ancak göçlerle gelinen noktada yerleşik hayata geçme mecburiyeti hasıl olunca kurallardan oluşan bir şehir hayatı karşılarına çıktı ve o hayatı da Ahi Evran-ı Veli, Araplardan öğrendiği Fütüvvet teşkilatını Türk gelenekleriyle bezeyerek biçimlendirdi, hayata geçmesini sağladı. Fütüvvetin din temelli olması onun insan tanımının da sağlıklı olmasıyla düzgün bir ticari hayatında temellerinin sağlam kurulmasını sağladı. 

Kuruluşun Altında Yatan Asıl Neden = Doğru İnsan Tanımı

Bu kuruluş bir İslami ve ticari birlik ve dayanışma ihtiyacından doğdu denilebilir. Buradaki bir diğer sosyolojik zorluk ise kural tanımaz, göçebe, dağınık bir halkı (Türkmenleri) yerleşik hayata geçirerek kurallara uymasını sağlamaktır. İşte bu iki temel sorunu Ahiliğin çözebilmesi, yani önce sanatkarlığa yönlendirip karnını doyurması, sonra da kurallı bir yerleşik hayata onu intibak ettirmedeki başarısı onun mihenk taşlarının sağlamlığını ve uygulanabilir, geçerli bir çözüme sahip olduğunu göstermektedir. Bunun sırrı ise bize göre insanı tanımasındaki başarıda yatmaktadır.

Karl Marks insanı doğru tanımlayabilseydi mutlak adaleti belki değil ama ulaşılabilir bir nisbi adalete ulaşabilirdi. Nitekim tarihte müslüman olmadığı halde adil olan bir çok devlet adamları vardır. Habeş kralı Necaşi onlardan biridir nitekim. Kendisi müslüman olmadığı halde müşriklerin şerrinden göç edip gelen müslümanlara iyi davranmış, onları istemeye gelen müşriklere onları teslim etmemiş, ve kardeşinin isyanında müslümanlar ona yardım etmek istemişler ve ölümünde de o müslüman olmadığı halde üzülüp ağlayabilmişlerdir. Bunlar işte İslam’ın ahlak faslını oluşturur.

Ya Adam Smith’in insan tanımlamasına ne dersiniz? İnsanı sadece çıkarını düşünen bir yaratık olarak tanımlayarak (Homo Economicus) üzerine sistem inşa etmek akıllara ziyan. Hiç mi insanların karşılıksız yardımlaştığını görmedi. Toplumdaki dengesizlikleri farketmedi mi. Hiç mi komşusuna çorba göndermedi. Biraz zenginleyenin hırsını ve fakirlere duyarsızlığını da mı görmedi? Yaşadığı devir o demese de bir çeşit kapitalizm olarak tarihten gelen bir sermayedarlar hakimiyeti olarak zaten vardı. Karl Marks bile yaşadığı 18. yüzyıldaki kapitalizmin acımasızlığını gördüğü için bir adalet tepkisi olarak anlaşılabilirdi belki. Onu çökerten ise adalet isteği değil, insan tanımının sakatlığı idi. Bu açıdan bakınca Adam Smith’i anlayabilmek hiç mümkün değil. İşte sadece Ahiliğin sonuçlarından, nefesinin uzunluğundan bile yola çıksanız, bir lise mezunu çocuk bile bu başarıyı idrak eder ve hakkını verir. İşte bütün yöneticilere, aile reisinden işçi çalıştıran işadamına, ülke yönetiminde söz sahibi olandan küçük bir örgütte olsa onu yönetenin bir insan fikri olmalı ve bu tanım doğru ve sağlıklı olmalıdır.   

Bugün bile dengini kuramadığımız süper bir sivil toplum örgütü olan Ahilik, insanının maddi ve manevi bütün yönünü imar etmiş, işini kurmuş, umut vermiş, evlendirmiş, ahlakını İslam ve aynı yönde ihdas ettiği prensiplerle sürekli eğiterek ve uygulatarak kemale erdirmiş, hala uymazsan seni artık iş ve toplum dışına atarım diye tehdit etmiş, suya su katanı kuyuya başaşağı sallayarak teşhir gibi bir ağır cezayı uygulamış, üretim, kalite, fiat ve istihdamı devletin yerine kontrol ve dengede götürerek alıcı-satıcı bütün kesimlere adalet dağıtarak üretim, paylaşım ve dağıtımı herkesi memnun eder bir şekilde sağlamıştır. Sistemlerin biri öldü, diğeri sürekli kriz geçiriyor. Neden Ahilik üçüncü bir alternatif olmasın? Sistemin kölesi olmayın, sistemleri insana köle kılın. Çözümler adalet kapağından ve doğru insan tanımından çıkacaktır eminim.

Ahiliğin Kuruluş Zamanının Cilveleri

 

Mevlana “Mesnevi’sini”, Aşık Paşa “Garipnamesi’ni” Ahmed-i Gülşehri “Manyıku’t –Tayr ve Felekname”sini yeni yazmışken ve Hacı Bektaşı Veli aslanla geyiği birlikte kucağına almışken, Yunus’un ilahi nazını Molla Kasım yırtıp suya salarken, Emir Cacabey “Gök Medrese”yle uğraşıp Şeyh Edebali’nin kızını elinden kaçırıp Osman Bey’e kaptırırken, 200 000 nüfusuyla Kırşehir (o zamanki adı Gülşehir) bir ilim ve irfan kentiyken ahilik kuruldu.

Ahilik Nedir?

Ahilik; Ahiliğin anayasası ve tüzüğü sayılan şecerenâme ve fütüvvetnâmeler ile belirlenmiş; iş, meslek ve ahlâk disiplini olup; şeyh, usta, kalfa, çırak, yamak hiyerarşisi doğrultusunda çalışmayı bir tür ibadet telâkki eden; sınaî, ticarî, askerî, ekonomik, toplumsal, eğitsel ve kültürel faaliyetlerde bulunan bir sivil toplum kuruluşudur.

Ahi’lik, sanat, ticaret ve mesleğin, olgun kişilik, ahlak ve doğruluğun iç içe girmiş bir alaşımıdır. Ahi diye anılan kişi kesin olarak bir sanat, ticaret ya da meslek sahibidir. O bununla birlikte olgun, ahlaklı, merhametli, iyiliksever ve her işinde, her davranışında dürüst ve güvenilir kişidir.

İşte ahilik, güzel ahlakın ticaretle demlendiği çay gibidir. Tüccarın polisi, ahiliğin dinden gelen güzel ahlakıdır. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden aile ve devlet ve özel sektörün tersine, onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel yürüdü, üretim ve paylaşım sorumluluk, verimlilik, kalite, ucuz fiat, adalet temeline oturdu ve hem de toplum güzel ahlak ve yardımlaşmayla huzur ve barış ortamında yaşadı. Avrupalı bir yazar ahlak olmadan hiçbir ekonomik sistemin başarıya ulaşamayacağını söylüyor. Biz bu görüşü düzeltelim. Önce kuralları doğru koyalım sonra ahlakı talep edelim. Karnı aç olandan ahlak ne kadar beklenirse, cebine 100 trilyon koyduğunuz insan da bir yerleri muhakkak karıştıracaktır.  

Günümüzde etik (ahlak) kuralları şeklinde bazı mesleki standartlar konulması ihtiyacı hissedilmiş ve konmuştur. Örneğin bazı muhasebe etik standartları yayınlanıyor. Ancak insanları bunlara uymaya zorlayan prensiplerin olmaması, ciğeri alıp tarifini almayan birinin haline benzemektedir. Hakem görmediği zaman serbest olarak algılanmaktadır. Halbuki önce kuralları doğru koymak, sonra adalet ve ancak bundan sonra iyiliğin bir anlamı, yani ahlakın bir anlamı olabilir. Örneğin işçisinin hakkını vermeyen bir işverenin ona iyilik yapmaya kalkmasını, gülümsemesini işçi nasıl algılayacaktır? İşte bu sıralama ekonomide ve insan davranışlarında da süper etkiler yapabilir. Dinimiz de bu sıralamayı emretmektedir.

Ahiliğin Loncadan Farkı

 

Ahiliğin Anadolu’da hızlı bir şekilde yayılması ile birbirleriyle sık sık ilişkiler içinde olan Romalıların lonca sistemi ve Fütuvvetnameler ile ilişkisi olduğunu ileri süren araştırmacılar bulunmaktadır. Oysa Loncalar ve Ahilik arasındaki farkları sıralarsak aradaki farklılık açıkça görülecektir.

1) Bizans locaları devlet tarafından bazı kamu görevlerini yerine getirmek üzere kurulmuş mesleki kuruluşlardır.[2] Ahi birlikleri ise, devlet otoritesinin dışında kurulup gelişmiştir.

2) Bizans loncaları devletin sıkı denetim ve gözetimi altında çalışırdı. Herhangi bir loncaya üye olabilmek için imparatorun görevlendirmiş olması ya da imparator tarafından onay almak gerekirdi. Loncalara giren bir daha ayrılamamaktaydı.

Ahi birliklerinde ise, doğrudan bir devlet denetimi yoktur. Kuruluş yıllarında devlet Ahi birliklerinin yönetimine karışmamıştı. Daha sonraki dönemlerde ise birlik yönetimine seçilen bazı görevlilerin görevlerine hükümet yetkililerinin onayından sonra başlaması prensibi getirilerek dolaylı bir denetim sağlanmıştır. Ahi birliklerine üyelik serbesttir. Üyeliğe kabul işlemleri teşkilat yetkililerince yapılır ve devlet buna müdahale edemez, üyeler istedikleri zaman teşkilattan ayrılabilirler.

3) Bizans loncaları yalnız tüccar ve sanatkarları üye olarak kabul ederlerdi.

Ahi birliklerinde ise Ahilik prensibini kabul eden ve işi olan herkes üye olabilirdi.

4) Bizans loncaları tarafından üyelerin uyulması için konulan kaideler, siyasi otorite tarafından tespit edilirdi.

Ahi birliklerinde ise bu kaideler, İslam’daki ayet ve hadislerden çıkarılan güzel ahlakla ilgili ahilik kaideleri, teşkilat yöneticilerince konulurdu (Fütüvvetnameler).

5) Bizans loncalarının kast yapısı taşımalarına ve kan grupları haline dönüşmelerine karşılık,

Ahi birlikleri hiç bir zaman kan grupları haline dönüşmemiş ve böylesi birlikler içinde genellikle karşılaşılan kastlaşma eğilimine karşı çıkmıştır.

6)Ayrıca loncalar sınıflı bir toplum yapısı meydana getirecek şekilde teşkilatlandıkları ve bunu gerçekleştirdikleri halde, Ahi birlikleri, sınıflı toplum yapısına karşı çıkmış ve buna göre teşkilatlanmıştır. Ötekileştirme asla yoktur.

Loncalarla Ahiliğin taban tabana zıt şeyler olduğunu anlamışsınızdır umarım.

 

Çek Türklerden mi Gelme?

Onüçüncü yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Türklerinin ekonomik yaşamında Ahiliğin çok etkin rol oynadığını gördüğümüz Ahilik, uzun yıllar boyu Türk ahlakının da simgesi olmuştur. Özellikle Orta Asya’daki ve Türkistan’daki eski Türk belgelerini inceleyen, başta W.Bardhold “Orta Asya Türk Tarihi hakkında Dersler” adıyla Türkçe olarak yayınlanan eserinde, bugün bütün dünyaca kullanılan, bir yerden bir yere ve “Çek” denen kağıt parçası ile para alış verişi yapılan ticari işlemdeki “Çek” in ilk kez Asya Türkleri’nce kullanıldığını ve Türkçe’deki “Çekmek” sözcüğünden geldiğini yazıyor. Yine Asya Türklerince hükümdarın damgasını taşıyan ak ipek kumaş parçasının para olarak kullanıldığı, bu yüzden , Osmanlı Türklerindeki madeni para birimi “akça”nın, hükümdar damgasını taşıyan bu ipek kumaş parçasından geldiği de ifade edilmektedir.

Ahiliğin meziyetleri

 

Edebiyatta isim yapan Yunanlılar, Hukuklarıyla dünya hukukuna örnek olan Roma Hukuku ve bizim ticari zekamızın biricik şahaseri ise Ahi’liktir. Ahiliğin, Arapların fütüvvetini temel aldığı inkar edilemez. Ancak Arapların da göçebeleri vardı ama genel olarak yerleşik bir kavim idiler. Türkmenlerin tamamının kural tanımaz göçebelerden  oluştuğunu, Ahilerin fetret devrinde Ankara’da devlet kurduğunu, yine Moğol istilasında şavaşarak karşı koyduğunu, aynı dönemde devlet hakimiyeti olmayınca onun yerine geçerek düzeni tesis ettiğini düşünürseniz, sistemin kendine özgü  çözümler ürettiğini, yani sisteme kendi damgasını vurduğunu, kendi kültürüyle de kaynaştırdığını söyleyebiliriz.

Kuran’da feta kelimesi bir kaç türlü geçer. Örnek fetalar şunlardır.

-         Hz. İbrahim Nemruta boyun eğmeyip putları kırdığı için,

-         Ashab-ı Kehf batıla tabi olmayıp mağaraya sığındıkları için,

-         Yuşa, Musa’ya yoldaş olduğu için,

-         Hz Yusuf bütün zorlamalara rağmen zina etmediği için “Feta” (Yiğit, genç)adıyla anılmıştır.

-         Hz. Ali ise Hz. Peygamberin kötü iş yapıldığı söylenen yeri yoklamaya gönderdiğinde, gözünü kapatıp eliyle yoklar ve böylece görmemezlikten gelir ve “gözü ile gördüğünü, eteği ile örttüğü” ve kötülüğe daima iyilikle mukabelede bulunduğu için “la feta illa Ali…” (Ali’den başka feta yoktur) diye anılmaktadır.

İşte bunlar ideal insan tipleridirler. Tek tek oluşan erdem, Hicri II. Asırdan itibaren topluluğa dönüşüyor. Ahilikte her zenaatkar kolunun bir peygambere veya Ali’ye dayanan örnek bir hikayesi vardır. Böylelikle dinsel temel uygulamadaki ahlakın din adına yapılmasına, yani Allah için yapılmasına dönüşüyor ki, bu hem ilahi ikramlar için önemlidir (çünkü kimin tarlasına su taşıyorsanız ücretini de ondan almalısınız) ve hem de ahlakın sağlam bir gerekçeye dayanması onu bir menfaatle karşılaştığında terkedilmekten korur ve kararlılık sağlar. Çünkü ya Allah korkusu vardır ya da Allah sevgisinden uzaklaşma korkusu. Sevdiğini kırma korkusu. Çünkü mü’mine en ağır ceza Allah’ın sevgisinden uzak kalmaktır.

Fetâ ehlinin açık ve kapalı bulundurması gereken organ ve hassalarından başka, fütüvvetnâmelerde uyulması gereken çeşitli dinî ve ahlâkî kurallardan bahsedilir.

Dinî olanları İslâmın ve İmânın şartlarıdır. Akşamları zaviyelerde okunan dini kitaplar akıldan çok nakle önem veren Eşari Mezhebinin kitaplarıdır. İslam ülkelerinde o dönemde Aristo Mantığı ile hareket ederek akla bu açıdan önem veren Mu’tezile mezhebi yenilmiş durumdadır. İslam’ın gelişmesinin sonu da 13. yüzyılda olmuştur. Fakat Ahi Evran-ı Veli rasyonel fikirleri olan bir ilim adamıdır. Bu yüzden bu bakış açısı teşkilata da yansımış ve Eşari mezhebini teorik derslerde takip eder görünmesine rağmen, uygulamaları tamamen “İslami fıtri aklın” önderliğinde rasyonel bir hareket tarzını ifade eder. İnziva, çile onun sözlüğünde yoktur. Akşam dini okutur sabah onu hayata geçirttirir. Din ahlaka dönüşür. Ancak bunun sırrı; gelecek güvencesi ve adalettir.

Ancak özellikle Yavuz Sultan Selim’den sonra devlet tamamiyle Sünni bir çizgi izlemiş ve huhukunu tamamiyle Hanefi Hukuk  Sistemine dayandırmıştır.

Sünnilerle Aleviler Ahi Ocaklarında birlikte ders görüp namaz kılarlarken Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim’in kapışması tamamen Alevilerin aleyhine cereyan etmiştir. Bugünkü ayrımımızı, birbirlerimizi kabul etmediğimizi düşünmek hiç de hoş olmasa gerek.

Ahlâkî ve sosyal olanlar ise şunlardır:

v     Ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunup, yakın akrabayı ihmal etmemek,

v     Arkadaşlarına ve komşularına iyi davranmak, Sabah ve akşam zikirlerine müdavim olmak,

v     Riyayı terk etmek,

v     Büyüklere karşı hürmetli olmak,

v     Suçları affetmek,

v     Kendisinden aşağıda bulunanlara şefkatli davranmak,

v     Sözünde ve içinde adalet üzere olmak, Yumuşak sözlü olup ehl-i Hak’la oturup kalkmak,

v     Hüsn-ı zanda bulunmak,

v     İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,

v     İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak,

v     Sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, Sözünü bilmek,

v     Hizmette ve vermede ayırım yapmamak,

v     Yaptığı iyilikten karşılık beklememek,

v     Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak,

v     Hataları yüze vurmamak,

v     Dostluğa önem vermek,

v     Kötülük edenlere iyilikte bulunmak,

v     Hiç kimseyi azarlamamak, dedikoduyu terk etmek,

v     Komşularına iyilik etmek,

v     Daima samimi davranmak,

v     Başkasının malına hıyanet etmemek,

v     Sabır ehli olmak,

v     Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak,

v     Daima hakkı gözetmek,

v     Öfkesine hâkim olmak,

v     Suçluya yumuşak davranmak,

v     Sır saklamak, gelmeyene gitmek,

v     Dost ve akrabayı ziyaret etmek,

v     İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

v     Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,

v     Maiyetindekileri korumak ve gözetmek,

v     Makam ve mevki sahibi iken mütevazı olmak, güçlü ve kuvvetli olunca affetmek,

v     İkramda ve iyilikte bulununca başa kakmamak.

Fütüvvetnâmelerin bazılarında sayılar değişik olmakla beraber talibin öğrenmesi gereken âdâb ve erkân da sayılır. Meselâ çıraklık süresince en az 124 âdâb ve erkan kaidesi öğretilirken, ustalık, pirlık ve üstatlıkta 740 âdâb ve erkânın bilinmesi gerekirdi.

 

Kimler ahi olamaz?

1)Her gün yalan söyleyen ve halkı yalana alıştıran, inandıran müneccim, geçmişten haber veren.

2)Her hangi bir ihtiyaç maddesini saklayıp kıtlık yaratan ve sonra pahalı satan muhtekir.

3)Zamanında sözünü yerine getirmeyen sıkıştığında bugün yarın diye oyalayan, vadinde durmayan [3]

 

 

Evliya Çelebiye Göre Ahi Evran ve Ahiler

 

Evliya Çelebi’ye göre Ahiler, Ahi Evran’a bağlı, güçlü kuvvetli, çok çalışkan ve azimli insanlardır.  Genellikle bekâr gençlerdir. Her birisi bir Ahi Evran’dır. “Her birinde Ahi Evrânî pirleri gibi yiğitler vardır ki bunlar insan ejderhalarıdır.” Çelebi’ye göre Cenâb-ı Hak, pirleri Ahi Evran’ın duası sayesinde bu debbağları gayette bereketli kılmıştır. Gayet eli açık, cömert ve birbirlerine karşı son derece bağlı insanlardır. Âdeta kendi hukuk düzenlerini kurmuşlardır. Evliya Çelebi onların bu özelliklerinin suçlulara karşı gösterdikleri davranışlarda belli olduğunu söyler. Çelebi’nin kaydettiğine göre eğer bunların eline eli kanlı bir haydut düşerse bunları asla hâkime teslim etmezler. Bu kişileri kendi yöntemlerince ıslah edip bir iş sahibi olarak topluma kazandırırlar.

İbni Batuta’ya göre Ahiler

 

Ünlü gezgin İbn-i Batuta’ya (1333) göre Ahiler “Anadolu’da yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

 

Ahilik Tasavvufu Nasıl Anladı?

 

Ahilerin tarikatler gibi bir “zaviye’lerinin olması, bu zaviyelerde “postnişîn” şeyhler olması, şeyhler şeyhi anlamına gelen “şeyhü’ş-şüyûh”larının varlığı, bu şeyhle bağlılık, zaviyelerde verilen eğitim vs. gibi birçok mesned yanında, Denizli ve Bursa Ahilerinin törenleri arasında raks ve semanın yer alması, size şeklen tarikat gibi gelebilir. Fakat özüne dikkat edildiğinde; diğer tarikatların çoğunlukla içe dönük, merkeziyetçi ve teslimiyetçi yapısına karşılık Ahi, yaşanan hayatın tam ortasında yer alır. Yaşamak ve yaşatmak için üretmek, ürettiğini hak, insaf ve adalet ölçüleri içinde yaymak (pazarlamak) ile mükellef olan Ahi için Ahilik, gözü kapalı teslim olunacak bir inanış veya fikir sistemi değil; aklın daima devrede olduğu, ahlâk ile sanatın bütünleştiği, “liyakat” esasına dayalı bir değerler manzumesidir. Şu sloganı dikkatle izleyiniz: “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” bu sloganın üzerinde gerçekten düşünülmesi gerekir.

Ahi Prensipleri Bize Neler Söylüyor?

Ahi’lik hakkında yaptığımız araştırmalar; Ahi’liğin bir şed kuşatma töreninden ibaret olmadığını, onun kendi şartlarında bir kalkınma modeli olduğunu göstermektedir[4]. Bu yönüyle günümüzün merkezi idaresine de ışık tutacağı kanaatindeyiz. Diğer taraftan çırak kalfa usta ve nihayet esnaf olarak kendi işini kurması aşamalarının gelişmiş ekonomilerde bilhassa Amerika’da geliştirilerek uygulandığını ve iş hayatının monotonluktan kurtarılarak insanların ümitlerini daima canlı tutarak onlardan daha çok verim aldıklarını görüyoruz. Ahi’liğin iş hayatına getirdiği ahlak prensibleri ile onu bir düzene soktuğunu “halk için azami üretim, nefs için asgari tüketim” prensibiyle arz talep dengesini ahlakın temeline yerleştirdiğini görüyoruz. Bugün bizler ahlak yasaları çıkarmaya çalışıyoruz. Ayıplı mallar hakkında verdiği hükümler tüketici haklarının o tarihte kollandığını kaliteye büyük önem verildiğini göstermektedir. Ayrıca mevcut iktisadi şartların kıskacında tüketim toplumuna dönüşmüş insanlara “ihtiyaçlar ve makuliyet ölçüsünde ifrat ve tefrite kaçmadan asgari tüketim” esasını getirerek onu bu dünyevileşme sarmalından kurtarmaya ilişkin öğütler vermektedir.

Farabi bu sistemi, sınıfların egemenliği değil, zayıfların korunması esasına dayandığını söylüyor. Yine bir başka yazar, ekonominin bir ahlak prensibi olmadan yaşayamayacağını söylüyor.

Kısaca; Ahi’lik Kırşehir’in (ve bu ülkenin) çağlara ışık tutan, daha iyi anlaşılması gereken bir hazinesidir. Değişik bir bakış açısı ile özellikle sosyolojik ve iktisadi açılardan Ahi’liğin yeniden yorumlanması gerekir..

Kırşehir’in Adı değiştirilmeli AHİLİK marka olmalıdır.

Kültür hata kabul etmez. Siz kendi halkınızın kültürünü iyi şeylerle dolduramazsanız başkası doldurur. Bu yeni isim, kendini insanların diline dolayacak ve onların merak ederek öğrenmelerini sağlayacaktır. Bu, Kırşehir’in hem hakkı ve hem de tarihinden gelen sorumluluğudur.

Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” veyahutta “AHİŞEHRİ” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın? Bu karar halka belediye tarafından sorulmalıdır. Bu tercih onların hakkıdır.

Tarkya’da bazı köy isimleri Ahi olarak anılıyor zaten. Bu isim verme buralarda da yaygınlaşabilir.

 

Ahiliğin Meslek Örgütlenmesinin Özellikleri

Ahilik teşkilatı Yiğit, Ahi ve Şeyh olmak üzere üç dereceli bir düzene dayanır. Her kapı da üç alt dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

  • Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh-ül Meşayıh

Bu sistemin en temel özelliği bir hiyeraşi yaratarak sosyal bir sevgi saygı düzeni oluşturarak kamu düzenini ta buradan sağlamaktır denilebilir. Birimler arasındaki bilgi, tecrübe ve zamana dayanan geçişkenliğin kişide oluşturduğu sıcak umut, ileride oluşacak iş güvencesinin yarattığı gelecek hakkındaki güven ortamı ve bağımsız ve sahiplenerek çalışmanın verdiği güven ve verimlilik. Bunlar, onun sisteme hem itaat etmesini ve bunu mutluluk duyarak yapmasını sağlıyordu. İşte ekonomik sistemlerin başaramadığı, birinin paylaşım diye tutturup üretimi ihmal ettiği, diğerinin üretim ve refah deyip paylaşmayı unuttuğu eksiklik ve haksızlıkları Ahi’lik çoktan aşmış, hem üretimi ve hem de paylaşımı hem fiat ve ücretin içine gizlemiş ve kanaatle asgari tüketim diyerek tasarrufu sağlamış ve bu artanı dağıttırarak onun yerine diğerinin harcamasına imkan vermiş ve sonuçta aynı para harcanmış ve ekonomiye dönmüştür. Bir farkla ki, fiattaki ucuzluk ve adalet ile parasal yardımlaşma ve halkın birbirini eşit görmesiyle, fakirdeki kin ve haset duygusu ile zengindeki hırs duygusunu törpülenmiş ve sosyal barış önce adalet sonra iyilik temeline oturmuştur. Adaletin iyilikten önce olması çok önemlidir. Ünlü bir ahlak yazarı olan Frenkama “Etik” adlı eserinde önce iyilik sonra adalet diyor. Ona şunu sormak lazım. Siz benim ücretimi tam ödemezseniz sizin yapacağınız iyilik bu haksızlık karşısında ne anlam ifade eder? Kuran da önce adalet sonra iyilik diyor. İşte bu sıralamayı rehber edinirseniz, bu, sizi çalıştırdığınız işçinin ücretini tam ödemeye ve sonrasında da onun daraldığında ona yardım etmeye götürebilir. Buradaki bütün incelik, diğerini eşit görmede yatmaktadır. Kölelik de “yediğinden yedir, giydiğinden giydir” emrinin gösterdiği “onu da eşit gör” emri ile eritilmiştir. Diğerini eşit görmeme, ikinci sınıf vatandaş ve toplumlar ihdas etme, benim gibi düşünmeyen tehdittir algılaması, tek tip insan yetiştirmeye kalkan toplum mühendisliği 20. yüzyılın hastalığıdır. Yeni anayasa taleplerinin altında yatan saik nedir?

Törenler

İntisap-icazet, Şed kuşatma, Helva dağıtımı ve Şerbet içmek şeklinde dört türlüdür.

Yiğitliğin birinci kademesi çıraklıktır ve onlar erkana henüz girmemişlerdir ve töreni sadedir.

İkinci kademesi kalfalıktır ve üstadının elinden tutar. Buna bey’at denir ve arkasından nasihatlere uyacağına “ahd” ederek söz verir.

Üçüncü kademe Müfredilik’tir ve ustalığa geçmek için Şed bağlamak gerekir. Şed, sıkı sıkı bağlamak demektir. Vefa ve teslimiyet sembolüdür. Üstad rızasıyla olur. Şedsiz kazanç haramdır. Yedi bendi vardır. Bunlar:

1. bend Buhlu bağlar, sehaveti açar (cimriliği bağlar, cömertliği açar)

2. bend Hırsı bağlar, zühdü açar.

3. bend Cehli bağlar, ilmi açar.

4. bend Şehveti bağlar, lezzeti açar.

5. bend Tokluğu bağlar, açlığı açar.

6. bend Haramı bağlar, helali açar.

7. bend Şeytanı bağlar, Rahmanı açar.

Fütüvvet ehli arasındaki inanışa göre şed, bizzat Cebrail vasıtasıyla Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’e getirilip kuşatıldığı için de kutsal bir sembol konumundadır. Yine fütüvvetnâmelere göre Hz. Muhammed Hz. Alî’nin belini bağlamış, sonra sırasıya “17-kemer-beste”nin beli bağlanmıştır. Selmanı Farisi 55 kişinin belini bağlamıştır. Bu işi düzenli hale getiren Hz. Ali’nin Hüseyin’den olma oğlu Zeynel Abidin’dir.

Ahi helvasının kaynağı: Cebrail cennet ırmaklarından bir miktar süt ve bir miktar balı birbirine katıp bir helva yaparak bir tarafa koymuştur.

Şerbet içmek: şerbet “tuzlu su” demektir. Şed kuşatmanın sonunda içilir. Hz. Peygamber Hz. Ali’yi kötü iş yapıldığı söylenen eve kontrol için gönderir. O, gittiği evi gözü kapalı dolaşarak yoklar ve “kimseyi göremedim”der. Bu güzel, kusur görmeyen davranışa Hz. Peygamber “Ya Ali, sen bu ümmetin fetasısın” der ve bir bardak su ve tuz ister. Ayrıca Furkan Suresi 53’teki “bu tatlı su, şu da acı su” ibaresiyle de ilişkilendirirler.

Her Sistemin Sloganları Olur da Ahiliğin Olmaz mı?

Ahiliğe yeni giren bir Ahi’den üç şeyi açık, diğer üç şeyi ise bağlı tutması istenir. Bunlar:

ELİNİ, SOFRANI, KAPINI, AÇIK TUT; BELİNİ, DİLİNİ, GÖZÜNÜ, BAĞLI TUT

Diğer taraftan “Toplumsal sorumluluk, hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, ortak yaşama” prensipleriyle, örgütlenme modeli, bugüne bile ışık tutmaktadır. Almanya’ya onların çıraklık eğitimini incelemeye giden Bakanımıza söyledikleri şey: Siz Kırşehir’e gidin, biz de oradan aldık” demeleri ne acıdır.

İktisadi olarak “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” prensibi de bir arz talep dengesini ifade ettiği ve insanı dünyevileşmeden korumayı amaçladığı söylenebilir. Bu emrin ya da sloganın inceliği şudur: kanaat et, ihtiyacını ifrat ve tefrite kaçmadan, reklamlarla şartlanmadan, bir ihtiyaç ve makuliyet ölçüsünde belirle ve kalanını dağıt. Sürekli yatırıma ne fert olarak izin var ne de işletme olarak. Önce adil ol hak dağıt. Sonra hayır yap biraz da başkası harcasın. Sonuçta bütün para ekonomiye yine dönmüştür fakat fakirler de nefes almış ve hırs, kin garaz ve haset kalkmıştır. İşte şimdi barış ve huzur olabilir, insanlar makulü bulmuşlardır ve o insanları yönetmek de artık kolaylaşmıştır.

En meşhur sloganlardan biri de: “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” sloganıdır. Akılla; ilim ve mesleki bilgiyi, araştırmayı, sualle deşelemeyi, Aristo’nun maddeci aklıyla değil, İslam’ın fıtri aklıyla her şeyi sorgulamayı anlayabiliriz. “Bizi geçenin bizden olması” ise kırıcı ve öldürücü olmayan bir rekabeti ve ileri geçeni hazmettiğini göstermesi ilginçtir.

Bir talimat şöyledir: “bir derici dışarıdan (İstanbul’dan) gelip yüksek paha ile deri almasın” şeklindedir. Bu emir Anadolu’daki küçük sermayenin korunması anlamına gelmektedir. Bugün süper marketlerin sokaklara kadar kurulduğunu düşünürseniz esnafın köküne kibrit suyu döküldüğünü söylemenizde mahsur yok. Halbuki Belediyelerin tek yapacağı şey 200 araçlık bir park yeri şartı getirilebilseydi, onlar otomatik olarak şehir dışına çıkmak zorunda kalır ve küçük esnaf da yaşatılabilirdi.

Talimatlardan biri reklam yasağı ile ilgilidir. Dükkan sahibinin sattığı bir malın cinsi, kalitesi, özelliği gibi tanıtım bilgisinin dışında övgü anlamında bir ifadesi kesinlikle yasaktır. Bu yasak hatta bir müşterinin diğer müşteriye “ben beğendim” diye övmesinin de yasaklanmasına da şamildir. Günümüzde insanın, kapitalizmin, “pawlov’un köpeklere yaptığı “şartlı refleks” gibi TV reklamlarıyla şartlandırılarak tüketime, hatta borçlandırılarak “Al, tüketici kredisi al, bonus al” diye sokaklarda kurulan standlarda ayağına kadar gittiği, sürekli tüketimin köleleri haline getirilerek israfa yönlendirildiği düşünülürse, Ahiliğin insanı, tüketiciyi nasıl koruduğu daha iyi anlaşılacaktır. Borçla tüketim oltasına takılan ve sanki alış-veriş yaparken devlete sormuş gibi “ben kart mağduruyum” diye ağıtlar düzen kurbanlar mahalleyi bilinen şekilde ayağa kaldırmaktadır.

Kalitesiz mal üretene ya da hile yapana verilen cezaların ortak niteliği teşhir ifade eden bir ceza olmasıdır. Örneğin süte su katan birisi su kuyusuna ayaklarından bağlanıp baş aşağı sarkıtılmıştır. Suç işleyenler bir hafta veya bir ay işinden ve toplumdan uzaklaştırılıyor. Bu ağır bir ceza. Toplumda artık yaşayamaz. Bu cezanın bilinmesi ya da görülmesi son derece caydırıcı olacaktır. Bu günkü dükkan kapama cezası da aynı anlama gelebilir.

Ombudsmanlık Müessesesi olarak Ahi Babaları

İsveç Kralı XII. Demirbaş Karl, Rusya’yı işgale giderken (Paltova Savaşı – 1709) mağlup olması ve Osmanlı’ya sığınmasıyla (1709-1714) Bender’de, daha sonra Dimetoka’da kalabalık maiyetiyle birlikte misafır edildiği ve bu sırada, Osmanlı sistemini incelediği ve ülkesine döndükten sonra reformlar gerçekleştirdiği ve bu çerçevede yöneticilerin, yargıçların yasalara gereği gibi uymasını gözetecek, uzaktaki kralın gözü kulağı olacak Hogst Ombudsman atamasıyla bu sistem Avrupa’ya geçer. İşte burada görüldüğü gibi kültürel etkileşim tarihi bir realitedir. Çirkin olan bunu inkardır.

Ahi Babası “Şikayetleri dinler, arabuluculuk ve araştırma yapar, kendiliğinden harekete geçer, öneride bulunur, hızlı hareket eder, rapor hazırlar, kararları halka duyurur, haksızlığı önler.” “ Üstün nitelikleri, kararlı kişiliği, bilgi ve tecrübesi ve temsildeki pratikliği ile kısa sürede adalete gider çözüm getirir. Daha sonraları Osmanlı’da bu işi Başkadı yapıyor.

Ücretler

İşçi ve memur kesiminin emeğinin ücreti, kendisine ve bakmakla yükümlü olduğu eşi ve çocuklarına yetecek ölçüde belirlenecek bir ücretten ibarettir. Bu ücretin kapsamı şu hadisle belirlenmiştir: “Bir kimse bizim işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, bekârsa evlenebilsin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse, o ya hıyanet eder veya hırsız olur.”[5] demiştir. Burada emeği ile geçimini sağlayan kesimin makul bir süre içinde ulaşmaları amaçlanan hayat standardına dikkat çekilmiştir. Bunlar medeni bir yaşayışın gerekleri olup; gerçekleşmeleri iş ve mesleğin özelliğine ve toplumdaki örfe göre olur.

Emevi Halifesi Ömer b. Abdilaziz’in (ö.101/720) işçi ve memurlara hitaben söylediği şu sözler de yukarıdaki hadisin uygulaması gibidir: “Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için de gerekli eşyası olmalıdır. Bu imkânlara sahip olmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenir.”[6]

Osmanlı zanaatkar toplumunda ücretler bu bakış açısının da tesiriyle adaletten ve paylaşım ağırlıklı bir düşünceden dolayı yüksekti. Örneğin bir medresede okutan hoca 8 akçe, yazı (hat) öğreten 14 akçe, okutanın yardımcısı 4 akçe alırdı. Bu yüksekliğin, emek kapitalizasyonunun güçlenmesinde en önemli etken olduğu söylenebilir.

Bir çırağın ya da kalfanın ustasını terketmesi halinde onu hiç kimse işe almazdı, alamazdı.

Osmanlı’nın Hammadde İhraç Edip, Mamul Mal Almaya Başlaması Esnafı Bitirdi

18. yüzyılda Batı’nın sanayi devrimiyle seri ve ucuz imalat dönemi başlayınca merkezi idarenin gümrük anlaşmalarıyla hammadde ihraç edip ucuz mamul mal ithal etmeye başlaması, hammadde fiatlarını artırdı ve pahalı hale getirdi. Bu ihraçla mamul mal ithalatı yapması da ithal mallarını artırınca hem maliyet artmış ve hem de satış zorlaşmış oldu. Böyle bir kıskaçta el işçiliği ve küçük atölye imalatına dayalı ekonomi hammadde fiatının artması nedeniyle hem hammadde bulamadı ve hem de pahalı olduğundan satın alıp kullanamadı. Ucuza gelen ithal malla rekabet şansı kalmayınca esnaf çöktü. Verilen kapitülasyonlar Osmanlı’yı açık Pazar haline getirdi.

Yeniçerilerin esnaflık yapmaya başlayarak  devlet gücü ile mafya vari zorbalıklar yapması, rüşvet ve benzeri kötü işlere yönelmesi, ahi esnafın satış imkanlarının kalmayarak memurluğa geçmelerine yol açtı. Köyden gelen göçlerde eklenince, eğitim de zorlaştı ve ahlaki bozulma da iktisadi çöküşün yanında aldı başını gitti. Ahi liderlerinin seçiminin devletin  onayına bağlanması da özgürlüğü zedeledi. Bu bozulma XV. Yüzyılda gayri müslimlerin de katıldığı Loncalara (Esnaf – Sanatkar Odalar Birliği)ne dönüşmeyle sonuçlandı. Yerel hürriyetler yerini merkeziyetçiliğe bıraktı. Devlet yetkilerinin artırılması rüşvet ortamını artırdı ve bozulma artarak devam etti. Tanzimatla serbest ticarete yönelinmesi ticaret imkanlarının yabancıların eline geçmesine yol açtı ve gedikler de kaldırıldı. Cumhuriyet döneminde de bir türlü istenen başarı elde edilemedi ve 1925,1943,1964,1972 de değişik kanunlar çıkarılarak yapılandırma çalışmaları yürütüldü ve Halk Bankası ve Bağ-Kur’un kurulmasıyla sosyal ve mali destek sağlanmaya çalışıldı ve bugüne gelindi.

Sosyal Güvenlik

Zaviyelerde yetişmiş ahiler usta olduklarında ona yer bulup kredi temini yine zaviyeler tarafından yapılırdı. Daha sonraları Kredi Vakıflarını görüyoruz. Bunlar değerli bir eşya ya da malı yanlarında bulundururlar ve aynı malı vadeli yüksek bedelle satıp, peşin düşük bedelle satın alarak (vade farkı ilavesiyle) ustaya kredi olarak verirlerdi. Iyne satış denen bu uygulamanın İslam’a tam uyup uymadığı, ya da muvazaa taşıyıp taşımadığı bugün bile tartışmalıdır.

Asıl sosyal güvenceyi sağlayan orta sandıkları idi. Ancak onlardan Avariz Sandıklarının 1876 da devletçe satın alınması ve bir sosyal güvenlik kuruluşu olan bu orta sandıklarının geliştirilememesi mali sıkıntıları gittikçe artırdı. Esnaf tefecilerin eline düştü. En son Halk Bankasının kuruluşu ile Bağ-Kur’un 1972 de kurulması bir sosyal güvence olarak sağlanabildi.

Osmanlı’daki Tımar sisteminin ekonomide olumlu katkıları olduğu söylenebilir.                         Verginin özelleştirilmesi olan İltizam usulünün olumlu etkileri görüldü. Bu usulleri bugün Batı bile düşünüyor.

Belediye Hizmetleri ve Yerleşim.

Ahiler, bazı kent hizmetleri de yapıyor (Belediyecilik). Misafirleri karşılıyor ve temizlik hizmetleri de yapıyorlar. Asıl prensip herkesin dükkanının önünü temizlemesi idi ve buna çok dikkat ediyorlardı. Aksi halde sosyal baskı kişinin toplumdan dışlanmasına kadar gidiyordu. İşte bu bir ahlaki kontrol ile bir işin kendi üyelerine yaptırılması idi.

İşte bu anlayışı günümüze uyarlarsak bankaların sigorta fonları oluşturarak içlerinden birisi battığında o fonla o sıkıntıyı aşmanın çarelerinin aranması ve o zararın çalışan veya vergi mükellefine yüklenmemesi gerektiği düşünülebilir.

Ahiler köylerde Alplerle birleşiyorlar. Genelde ticaret yolları üzerinde ve maden ocakları civarında yerleşiyorlar. O tarihlerde Kırşehir 200 000 nüfuslu büyük bir ilim ve irfan kenti. Merkezdeki Gök Medrese’nin yapısının etrafındaki füze sütunları bugünkü modern füze çizimleriyle aynı olması ilginçtir.

İkamet ve Çarşı Yerleşiminin getirdiği avantajlar

Her meslek sahibi ayrı bir mahallede ve ayrı bir çarşıda yerleşirdi. Mahalledeki birliktelik tanıma ve dayanışmayı hatta aynı zaviyeye katılarak kuvvetli bir sosyal bağ oluşumunu sağlardı. Çırakların zaviyedeki teorik ve sohbetle eğitimi de kolaylaşırdı. Zengin konağı ile fakir dam evler iç içeydi. Evden eve sürekli bir şeyler taşınırdı. Yemediğini değil yediğinin bir kısmını ve satın aldığından bir tane de fakir komşusuna alırdı. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisinin süper bir uygulaması vardı. Kimse görmesin ve fakir de etki altında kalmasın diye un çuvalları sırtta taşınır ve kapıya gece bırakılırdı. Un veya başka bir şey taşımaktan sırtları nasır bağlardı. Mahallede sadaka taşları olurdu. Zengin kimse görmeden bırakır, fakir kimse görmeden sadece ihtiyacı kadar alırdı. Böylece kimse kimseye mihnet etmez ve rahatsız olmazdı. Yere düşen bir şeyi kimse almaz ve o şey üç gün yolda sahibi gelinceye kadar beklerdi.

Bir gün fakirin ihtiyacı  giderilmemiştir. Haber gelir, Ali ölmüştür. (Hz. Ali) Sırtının un çuvalı taşımaktan nasır bağladığı görülür.

Şimdi Almanya’da onların geleneklerine aykırı olmasına rağmen bazı yerlerde diyelim çay paranız yoksa “askıdan bir çay” diyorsunuz ve geliyor. Çünkü bir başkası “üstü askıya” demiştir. Bu gelenek bizden geçme olmasın?

Diğer taraftan aynı iş kolları aynı çarşıda yerleşirler, örneğin bakırcılar hanı, sahaflar hanı gibi isimler alırlardı. Bu birliktelik, tüketiciye kolaylık ve çeşit bulunmasını ve tatlı bir rekabetle fiatların istikrar bulmasını da sağlardı. Bu pazarlama sistemi Batı’da bugün yeni anlaşıldı ve kullanılıyor.

Fiatların Oluşumu ve Kontrolü

Temelde fiatlar serbest görünse de illerde Kadı’nın nezaretinde bir narh komisyonu yada komitesi kurulurdu. Merkezde Veziri Azam başkan olurdu. Hz. Muhammed fiatlara müdahale etmesini isteyen bir sahabeye böyle bir müdahaleden dolayı ahirette sorgulanmak istemediğini bildirerek serbest fiat oluşumuna işaret etmiş olmasına rağmen, Ahi Teşkilatı temelde istihdamdan kaliteye, kaliteden fiata kadar her şeyi planlar ve kontrol ederdi. Bu yerel bir kontrol olduğu için, piyasa kendi maliyet ve satış fiatını kendi şartlarında oluşturur ve böylece piyasayı kimsenin artırıp azaltmasına olanak tanınmazdı. Bu, küçüklerin de hayat bulması demekti. Bugünkü borsaların fütursuzluğunu düşünürseniz hisse senedi almayı bile helal mi haram mı diye şüphe edebilirsiniz. 

Bir talimatta dışarıdan zengin bir tüccarın ham deri almasını yasaklaması, küçük ekonomideki zayıfı koruma olarak anlaşılmalıdır. Yani tam serbest piyasaya izin vermiyor. Küçüğe de yaşama şansı veriyor. Böylelikle büyüklerin diğerleri ezdikten sonra istediği fiatı zorla uygulamasını daha baştan kesiyor ve tatlı rekabeti sürekli koruyor denebilir.

Merkezi Hükümet ise, tüccarın yoldaki zararını karşılayarak, kervan yollarını devamlı koruyup açık tutarak, mal arzının azalmamasını sağlar ve böylece fiatların dengesini  makro tedbirlerle sağlamaya çalışırdı.

Bir ahi nasıl olmalıdır?

Bu konuda 120 civarındaki Fütüvvetnameler, ahi kitabeleri, şecerenameler ve İbn-i Batuta’nın Seyehatnamesi (1333) temel kaynaklar arasındadır.

Fütüvvetnameler tüzük ve yönetmelik gibi bir ahinin nasıl olacağına, nasıl davranacağına ilişkin 124 ile 860 hatta 1100 kural içermekteydi. Göçebe toplumlar kural tanımazlar ve serbesttirler. Halbuki yerleşik toplumlarda ilişkiler belli düzende olmak zorundadır. Bu ise kuralları gerektirir.

Fütüvvet ehlinin eğitimi terbiyeye dayanır. Bu olmadan ahi olunamaz. Ahi, Ahi Ocaklarında aldığı kültürünü yaşamına uygular.

Nasıri Fütüvvetnamesinde şöyle der. Ahi’de haya olacak, dünyevi şeyleri terk edecek, nefsine aykırı hareket edecek, Allah’ın emrine uyacak, namaz kılacak, helal kazanıp helel yiyecek, din kardeşlerine pay ayıracak ve iyiliği emredip kötülükten sakındıracak.

Burgazi Fütüvvetnamesinde iş bilinerek yapılmalı der. İlmi yoksa ilim talep ede. Cahillikten daha kötü yoktur, her şeyin bir değeri varken “cahillik hiçbir şeydir” der.

Gaybi Fütüvvetnamesi alevi bir fütüvvetnamedir. Ona göre fütüvvetin bütünüyle aslı edeptir. Eğitimin metodu anlatılanı yazıya geçirmekle olur.

Alanya’dan girip Anadolu’dan Karadenize geçen İbn-i Batuta’nın dikkatini ahilik çeker ve başlar anlatmaya (seyahatnamesinde). Ahi ocaklarında kitap okunduğunu bildiriyor. Önce ilim yapıldığını, sonra sohbet, Kuran, Hadis ve diğer kitapların okunduğunu bildiriyor. Türkçe faaliyetleri de ahi ocaklarında olmuştur. Ahiler gündüz kazandıklarını ikindiden itibaren zaviyenin masraflarına getirdiklerini bildiriyor. Ahiye kendisinden önce başkasını düşünme ve insan sevgisi verilirdi. Meslekten ayrı bir de meşreb (hangi anlayışa sahip olduğu) eğitimi verilirdi. Bunlar; güzel huylu, bağışlayıcı, güler yüzlü, cömert olmalarıydı. İbadet eğitimi de vardı ve cemaatle namaz kılınır ve arkasından Kuran okunurdu.

Burgazi Fütüvvetnamesi Kuran okumak yetmez onu yaşama geçirmek gerek diyor. Sosyal hayata ilişkin görgü kurallarından bahsediyor. Örneğin bir garson veya su dağıtan güler yüzlü ve temiz olmalı, her hafta elbisesini yıkamalı. Tam 124 adap ve erkan kaidesi sayıyor. Pirlik ve üstadlıkta 740 adap ve erkanın bilinmesi gerekir.

Kazancın biri eve biri zaviyeye geliyordu. Her türlü yardımlaşma ve kredi verme tek elden kişiyi rencide etmeden veriliyordu. Usta olanın dükkanı bulunuyor ve sermaye oradan sağlanıyordu. Bu güvence kişiyi hiyeraşiye ve disipline ve içindeki ahlaki kurallara gönüllü olarak uymayı sağlıyordu ve toplumsal adalet ve barış gerçekleşiyordu. Kişi artık geleceği düşünmüyor, günlük yaşıyor ve var gücüyle hayır ve hasenata yöneliyordu. İşte önce dengelerin iyi kurulması ve sonrasında gelen ahlak artık bir devamlılığa dönüşüyor ve oluşan sağlam kişiliklerden mükemmel insan ve onlardan da mükemmel toplum elde ediliyordu. Bu, artık toplumun kendi kendini yönetmesi anlamına gelmiyor mu? Devlete ne ihtiyaç? Zaten Osmanlı’da devlet başkanları da ahi idi. Biz bugün demokrasi diyoruz fakat ya partiler kavga ediyor ya toplumdaki alt kesimlerle üst kesimler, ya da şuncularla buncular kavga ediyor. Temelde bir kendini üstün görme hastalığı var. Toplum birbirini kabullenmiyor. Birileri birinci sınıf diğerleri ikinci sınıf. Tekke, zaviye ve dergahlar kapatılacağına ıslah edilseydi daha iyi olabilirdi. Toplumun buluşacağı, konuşacağı, eğitileceği hiç bir şey kalmadı. Yolda selam bile vermiyor. Birbirinden korkuyor. Sosyal bir şizofreni yaşıyor desek abartı olur mu? Bunlar kültür politikalarında devrim yapılamıyacağını göstermiyor mu? İşte yöneticilere çok iş düşüyor. Yeni bir anayasanın getireceği ve toplumun bütün kesimlerinin ben de varım dediği, taşları yerli yerine yerleştirecek, temelini erdem ve sorumluluğa dayalı hürriyetlerin alacağı bir makule yol almalıyız. Bu ülke bunu başaracak ve birbirini kabul edecektir. Bu kabul olmadan ve makulde buluşmadan, durduk yerde barış hutbeleriyle barış olmaz.

Din olmadan ahlak, yavan ve tabansız kalıyor. İkinci Dünya Savaşı 54 milyon insan. New York’ta elektrikler kesildi, bütün mağazalar yağma. Nerede kaldı insanlık, nerede kaldı ahlak. Bu yazının başındaki kriz nedenlerindeki kural yanlışlığı ve menfaatler sözkonusu olunca ahlakın nasıl terkedildiğini gördünüz.

El etek çekme anlamlı Sufilik Ahilikte yok. Dünya ile iç içe. Fakat Ahiler; dünyaya teslim olmayan, ibadete dikkat eden, kurallara ve yasalara uyan, hayatın her yerinde dini ve ahlaki bir yaşam süren insanlardı. 

Ahilikte Şeyhin bağlı olduğu tarikatın disiplini esas alınırdı. Sürekli eğitim vardı. Eğitim ve öğretim bütün hayatı kapsıyordu. 17. Yüzyılda gayrimüslim sayısının artmasıyla Gediğe dönüşerek dini motifi zayıflamış ve en nihayetinde 1913’te İttihat ve Terakki tarafında kapatılmıştır. Bütün dergah, tekke ve zaviyeleri de Cumhuriyet kapatınca toplumun konuşacağı hiç bir ortam kalmamıştır. Artık şekli olarak şed kuşatarak anıları yadetmekle meşgulüz.  Yanlış kültür politikaları bugün yeni anayasa talebine kadar gelmiştir.

Kapitalizm Ahiliği Keşfetti ve Kendine Uyarladı

Amerika ve Avrupa’daki işletmeler yirmi yıl aynı cıvatayı sıkan işçinin mesleki tatminsizliğini verimsizliğini görerek araştırmaya girdiler ve çare olarak ahiliği keşfettiler. Ahiliğin ahlak dışındaki diğer mesleki hiyeraşi ve kendi işini kurma gibi bazı prensiplerini (kişiyi fabrikada çalıştırmak yerine işi ona dışarıda kurdurduğu atölyesine sipariş etmek şeklinde vererek) uyguladı. Bu, mülkiyetin uygulamaya geçmesi olduğundan sağlam bir verimlilik müşevviki olarak çok iş yaptı. Bugün KOBİ’ler Türkiye’de ve Japonya’da üretimin %90’ını sağlıyor.Komple üretime gitmeyip imalatının belli bir yüzdesini KOBİ’den almak zorunda hisseden büyük araba ve otobüs firmalarına bazı teşvikler sağlanarak KOBİ’lere iş imkanı yaratılabilir. Bu, kredi vermekten daha etkili olur.

Amerika ve Batı, işletmelerine ahlak dışındaki Ahilik prensiplerini alarak uyarladı demiştik. Bugün mesleki ahlak standartları yayınlanıyor artık. Bu çok güzel bir gelişme. Tek eksiği, neden ahlaklı olunmasına dair fikirlerinin mihenklerinin olmaması? Bu, ciğer alıp tarifini almamaya benziyor! Bugün kapitalizmin hem kural olarak faiz (iktisatta fazla likite yol açarak mal=para eşitliğini bozması asıl etkendir), olmayan mal ve olmayan paranın harcanması (borsada beklentilerin alınıp satıldığı finansal enstrümanlar –Future Piyasalar-)nın oluşturduğu mal=para eşitsizliği (ve sonucunda dünyadaki petrol, buğday, altın, bakır v.s. gibi) emtiaların fiatlarındaki anormal artışlar ve küçük ülkelerde fakirden zengine bir değer aktarımı olan enflasyon hastalığına bu yanlış kurallar yol açmaktadır. İşte önce oyunun kurallarının doğru konulması, akabinde ise ahlak ile kişilik kontrolü/tekamülünün sağlanması gerekir. Bu arada bugün yapıldığı gibi milyonlarca sokaktaki masumu uyarmaya zorla uğraşmak yerine, asıl ve az olan suçluyu ibretlik ceza ile cezalandırarak diğer heveslileri daha baştan caydırmak gerekir. Buradaki temel soru, zalime mi merhamet edeceğiz, yoksa mazluma mı?sorusudur. Çünkü sonuçlar da ona göre şekillenecektir. Din gibi aklı selim de aynı şeyi gösteriyor ve cezaların caydırıcı olmasını istiyor aslında, fakat gidiyor on tane zalime merhamet ediyor ve yolda yürüyen masum milyonları tehlikeye atıyor.

Ahilik: Farklılıkta Eşitlik

İslam’ın en temel gayesi tevhitten sonra, eşitlik ve adalettir. Üstünlük sadece takvadadır. Bu yüzden Ahiliğin aşamalarının bir ayrım yarattığını söylemek uygun olmaz. Oyunun kuralları sadece saygı ve disiplin içindir. Herkesin yükselebilme ve iş sahibi olup kendi işini kurabilme hayali, kişiye itaat ve mutluluk için yeterlidir. Halbuki kapitalizmin, üretim ve sürekli yatırımı putlaştırarak paylaşımdan kaçınması “işçisin sen işçi kal” şarkısında olduğu gibi, onu umutsuzluğa, kin ve hasete götürmekte ve sosyal şizofreni buralarda başlamaktadır. Sosyolojideki “Doymuş şişman köpeğin, diğer aç köpekler tarafından parçalanması mukadderdir” kuralı artık kuvvetle muhtemeldir. Fakat bizim gibi geleneksel toplumlarda din ve gelenekler, yatıştırıcı rolünün yanında, dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik ettiğinden Kapitalizmin bitmek bilmeyen hastalık ve krizlerine insanlar dayanabilmektedirler. İşin garibi kimse de mertçe sistemi sorgulamamaktadır.

Ahilerin Satış Politikası: Zengine pahalı, Fakire Bedava

Ahilerin satış politikası bizim çok dikkatimizi çekmiştir. Onlar şöyle yapar: Örneğin mes satacaksa aynı kalite mes kişiden kişiye değişik fiatadır ve zengine 5 akçe, orta halliye 1 akçe ve fakire bedavadır. Böylece zenginden fakire bir değer de aktarmış olur. Bunu onlar da bilir ve hiç itiraz etmezlermiş. Süper bir yardımlaşma değil mi?

Benim babamın bir Halit Emmisi vardı. Rahmetli faytoncuydu. Ankara’da günde üç işe gidermiş. Birici gittiği atın, ikinci gittiği evin, üçüncü gittiği yetimlerinmiş.

Kırşehir Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birlik Başkanı sayın Baahettin Bey tek başına 65 kız çocuğuna burs verdiğini söylüyordu. Erkek merdiven altında da yatar fakat kız öyle değil diyordu, Allah korusun.

Bir sofraya normal halkı oturtup ellerine uzun uzun kaşıkları verirler ve yeyin derler. Kaşıklar uzun olduğu için bir türlü dönmez ve bir türlü yiyemezler. Bu sefer Ahileri oturturlar. Onlar şöyle yapar. Kaşıkla çorbayı alır ve karşıdaki kardeşine uzatır. Sorun kalmamıştır. Yani karşıdaki kardeşinizi kendinize tercih ederseniz, bu tam bir Ahi davranışı olacak ve ilahi ikrama da mazhar olacaksınızdır. Kuran’da zikredilen ensarın muhaciri kendi nefsine tercih ettikleri ve bundan hiç bir rahatsızlık duymadıkları sözü bu değil mi?

Sosyologlar dervişvari yani fedakar, yüksek tutarlı, malın ya da paranın yarısını vermek gibi cesaretli davranışların toplum üzerinde çok daha etkili olduğunu ifade etmektedirler. Bence bu cesareti gösterebilmelisiniz. Bu on liranızın yarısına da şamil olabilir elbette. Çok zengin olmanıza gerek yok. Sorun ne kadardan ne verdiğinizdir!  

Ankara’da Ataç sokakta bir doktora muayeneye gittim. İçerideki kapıda şöyle yazıyordu.. “Kırığı ben sardım, Allah iyileştirdi” bu yazı süperdi. Muayene ve filmden sonra sıra ücret ödemeye geldi. Sekreter ücretimiz 7,5 lira diyordu. Çok bulup itiraz ettim. Cevap “ ne kadar ödemek istersiniz” di. Ben şöyle bir düşünüp 5 lira uygun dedim. Peki deyip bir müsvedde listesi çıkardı ve oraya not aldı. Listeye bir göz attım. En yüksek rakam 4,5 liraydı. Şaşırıp sordum. Niye böyle farklı fiat diye. “Bizim tarifemiz belli fakat kim ne ödemek isterse onu alırız” diyordu sekreter…

Bugün bizim ihtiyaçlarımızı Pavlov’un köpekleri (şartlı refleks) belirliyor ve tasarruf ve dağıtım (yardımlaşma) yerine daha çok tüketerek mutluluk arıyoruz. Dağıtmaya para kalmıyor ve yoldaki bir dilenciye 50 kuruş vererek rahatlama ticareti yapıyoruz. Kapitalizmin oyununa geliyor, dünyevileşiyor ve bencilleşiyoruz. Kazanç yetmiyor, kartlar ve borçlar sürekli artıyor. Devlet bundan farklı değil. Devletin borcu Gayri Safi Milli Hasılanın % 50’lerine ulaştı.

Paramız olduğu halde eskimemiş kanepeyi değiştirelim diyen eşimle iki yıl mücadele etmiştim.

Biraz moral bulalım. Eski Emlak Bankası İzmit Müdürü arkadaşım Mesut, 99 depreminde don gömlek gelmiş, yaralı emeklilere, banka yıkılmıştır kayıtlar yoktur fakat adını sorar parasını öder. İki tane kaptırır, birini yakalar birini de personelle cepten öder.

Siteler’de bir mağazacı şöyle diyordu. Hiç gelen burs, yardımı geri çevirmedim ve yazdım. Ramazan geldi zekattan hasaplayıp mahsup ettim. Fakat KDV bizi bozuyor, kesmiyoruz.

Ben düşünüyorum, İslam’da KDV’yi fakir de ödediği için adalete aykırı ve KDV gibi bir satış vergisi yok. Bu, Batı’nın işi. Fakat devletin masrafı da çok ve çeşitli. İçinde fakir de var. Eh, siz katılmazsanız diğerlerinin üstünde kalıyor. Ben bir vergici olarak kimseye vergini tam öde demedim diyemedim, fakat “ben de şunu ödeyebilirim de ve öde” dedim!

Yukarıdaki örnekler şüphesiz kişisel deneyler ve yerel bilgiler olarak değerlendirilmeli ve bütün için kesin bir ölçü olarak alınmamalıdır. Konunun ayrıca sosyolojik olarak kültürel değişmeler ve politikalar bazında incelenmesi gerekir. Aşağıda, yakın tarihte izlenen genel politikalar çerçevesinde böyle bir analizle kimlik tanımlaması yapmaya çalışacağız.

Genel olarak bir çok çekinge va aksamalara rağmen demokrasi anlayışımızda iyileşmeler ve bir iyiye gidiş var denilebilir. Fakat bu değişimi yalnızca muhafazakarlar yapıyor. Böyle bile olsa bunu neden ve hangi saikle yaptığının da mutlaka irdelenmesi gerekir.

SONUÇ

Bize göre Ahilik ekonomik bir sistemdir. Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir.

Çok tüketerek mutluluk elde etmeye çalışmak, bizi mala kulluğa götürüyor ve hayrı engelliyor. Halbuki Ahilik, bizi dünyevileşmekten sakındırıyor ve dağıtıma teşvik ediyor.

Kırşehir’de Ahilik yemini hazırlandı ve 8 esnafa belge ve bayrak verildi. Bu bir güven ifadesi olarak tüketici davranışını etkileyecektir umarım. Bunun bütün Türkiye’ye yaygınlaşması süper olur.

Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” veyahutta “AHİŞEHRİ” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın? Bu karar Kırşehir halkına sorulmalıdır.

Belediye zabıtasının adı AHİ olarak değiştirilebilir. Onlara  Ahilik ahlakı şart koşulabilir.

Ananeyi yaşatmak üzere, meselâ orta, lise ve üniversitelerin mezuniyetlerinde, “dualı şed kuşanma” törenleri yapılsa. O “şekil” sandığımız şey, belki eski “ruh”u hatırla­tır ve “Ahilik kültürü”nü öğrenmeye ve kendi nefislerinde uygulamaya çalışabilirler.

 

Ayrıca, hiç değilse bugün bazı şehirlerimizde yaşatılan, çarşıların / pazarların Ahi Duasıyla açılması sağlanabilir. Bugün Urfa’da bir bedesten Ahi duasıyla açılıyor hala.

 

Yükselen değerlerin sık sık değiştiği günümüz dünyasında, önümüze “hodgâm” (kendini düşünen) değil “diğergâm” (başkalarını düşünen), yani, en az kendisi kadar toplumun diğer fertlerini de düşünen, en az kendisi kadar onların da hak ve hukuklarını kollayan bir insan modeli koyan Ahiliği bugün her zamankinden daha iyi anlamaya mecburuz.

 

Ne var ki, bize çoktandır musallat olan “kendimizi tanımama”, “kendimizi önemsememe” hastalığı, unuttuğumuz öz değerlerimizi bize başkalarının eliyle öğrettiriyor. Ancak, parayla, servetle, kanunla toplum ve devletini diri tutmaya çalışan Batı’da, hâlâ eksik olan bir şey vardır: Ruh! Burada “ruh” kelimesiyle henüz tamamıyla yitirmediğimiz bü­tün millî ve manevî değerlerimiz anlaşılmalıdır. Doğu’ya , Batı’ya, Kuzey’e, Güney’e, yedi iklim, dört bucakta “insan” olan herkese, her zümreye Ahiliğin söylediği ve söyleyeceği çok şey vardır.

 

Şu an için kurulu bulunan Ahilik Araştırma Merkezinin kısa sürede Enstitüye dönüşmesi, imkanları artırabilir.

 

Ahiliğin kapsamı genişletilmeli önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın AHİ olması sağlanmalıdır. Tüsiad, Müsiad ve Tobb ve KOBİ birlikleri de kapsama dahil edilmeli, her ildeki en yüksek vergi veren ilk ondaki iş adamına madalya verilmelidir. Aslında Maliye’nin vergi birincisi sistemi çok yanlış ve Ahiliğe aykırı. Bir kere fakir de ödediği için Ahilikte KDV ve muhtasar yok. İşletmeler; çalıştırdığı işçi sayısı, ona verdiği ücret seviyesi ve adaleti, emsallerine göre ortalama birim fiat düzeyi, net aktif toplam, yıllık toplam ciro düzeyi, g.s.kar, safi kar, vergi matrahı, verimlilik ölçümlemesi, kalite, üretim miktarı, ödenen gelir veya kurumlar vergisinden oluşan bir değerlendirme formülü geliştirilebilir. Verginin yüksek fiat uygulanarak elde edilen bir kazançtan elde edilmesi de mümkündür çünkü. Bu ahiliğe uymaz. Ahilik, kalite ve makul fiat ile adaleti ve merhameti esas alır.

 

Büyük süper marketlerin kasap, ayakkabı, triko, manav gibi reyonları esnaflık bilgisi olanlara işletim hakkı olarak verilebilir. Alımlar yine tek elden yapılarak ucuz alım gerçekleşir fakat işleme ve servis oradan olur ve belli bir kar oranı o esnafa kalır. Esnaf da zaten gelirken belli bir sermayeyle gelmiştir. Bu bir finansman demektir ve daha çok şube açılabilmesine de imkan tanır. Böyle bir uygulama esnaflığın içerde yaşatılması, korunması anlamına gelir. El sanatlarından berbere kadar reyon sayısını artırmanız da yadırganmaz artık. Tek yapacağınız o esnafa ve böyle bir örgütlenmeye vergi teşviki sağlamaktır. Adı da “Ahi Ayakkabı Reyonu” “Ahi Balık Reyonu” v.s. olabilir. Bunlar üzerinde ciddiyetle durulabilecek esnaf ve sanatkarı yaşatma ya da kurtarma planına dönüşebilir.

 

Anonim ve limited şirketlerin sınırlı sermaye ile sorumlu olmaları Ahiliğe uygun değildir. Ortakların bütün zararlardan sorumlu olacaklarına ilişkin bir yazıyı fatura altına yazmaları bir Ahilik kuralı olarak sağlanırsa Bu ahiliği de reklam eder ve güveni artırır. Büyük firmalarla görüşülüp onlar incelemeden geçirilerek AHİ onayı verilerek “Firmamız Ahilik Ahlak Kurallarına uyacağını taahhüt eder” diye bir ibarenin faturada yer alması sağlanabilir. Fatura çok sayıda düzenleneceği için çok insana ulaşır ve etkili de olur. Hatta bir kaç sloganın faturada yer alması sağlanırsa çok daha güzel olabilir.

 

İş adamlarına konferanslar verilmeli onlar ahlaki kaidelere davet edilmelidir. Onlara bir AHİ Madalyonu geliştirilmeli ve hem işletmeye ve hem de sahiplerine (çok ortak varsa en az %10 pay sahibi olabilir) AHİ onayının arkasından kişinin o madalyonu takması sağlanmalıdır.

 

İşadamının zekat verdiğine ilişkin bir belge AHİ kurumunca verilebilmelidir.

 

Ucuz fiat, yüksek kalite standardına uyan işletmelere AHİ damgası vurulup tüketiciye güven veren bir marka olması sağlanmalıdır. Örneğin helal gıda gibi.

Fiatlarda bir artış ya da kalitede bir bozulma olursa bu isim geri alınabilmelidir. İlgili resmi kuruluşlar bellidir ve onlarla işbirliği yapılabilir.

 

Bürokrasi ve üniversiteler de işin içine alınmalı ve onlara da başarılı çalışmalarından dolayı AHİ ünvanı verilerek madalya takmaları sağlanmalıdır. Ahilik lonca gibi belli bir kesime hitabetmez. İşi olan herkes Ahi olabilir. Ahiliği iyi anlamak gerekir.

 

Muhasebe mesleği ve ticaretteki ulusal ve uluslararası mesleki ahlak standartları Ahilik ahlak prensipleri yönünden incelenmeli ve bizim standartlarımız da şunlar deyip güncel ve uygulanabilir öneriler getirilmelidir.

 

Gezici motorlu polislere yunus adı verildiği gibi, bütün polislerin adı AHİ olarak değiştirilebilir. Polislik mesleği konusunda davranış ilkeleri geliştirilebilmelidir. Ahi davranışları ile polisin davranışları yakındır fakat tam uyuşmazlar. Ahi suçluyu mahkemeye göndermez. Yanına katar, kendine dönüştürür, islah eder. Fakat polis direk hapse gönderir.  Bu konuyu ayrıca işlemek gerek.

 

RTÜK’le görüşmeler yapılarak bir malın normal tanıtımının dışında defalarca gösteriminin ve dolayısıyla şartlanma yapılmasının engellenmesi sağlanmalıdır. Ayrıca RTÜK’le görüşülerek ahlaka uygun erdemleri savunan filmlerin AHİ onayı alması sağlanabilir. Ahlaka aykırı filmlere de müdahale edebilmeli, bildiri yayınlayabilmelidir. Adli vakaların defalarca gösterilmesine sınır getirilmeli, suçların açığa çıkarılması önlenmeli, örneğin adli suçlar televizyonda bir defadan fazla gösterilemez denilebilir. Ayrıca haberlerde normal haberlerle adli suç haberleri ayrılmalı ve sona ilave edilmeli isteyen kapatarak dinlememe şansına sahip olabilmelidir. Kötü haberlerin Suça teşvik ve örnek olma ile yaygınlaşmasının önüne geçilmeli ve toplumu şizofreniye itme özelliği bertaraf edilmelidir. Bütün bunlar Ahiliğe aykırı olan şeylerdir.

 

“Asgari tüketimi” öneren Ahilik, gerek insanların ve gerekse devletin israfa yol açan uygulamaları ve borçlanma konusunda fikirler beyan edip uyarılarda bulunabilmeli, sempozyumları tarih anlatımından ziyade kapitalizmin ayak oyunlarından nasıl korunmak gerektiği konusunda çözümler üretmeye tahsis etmelidir.

 

Ahilik kurumu işçi ve memurun, bankaların bonuslarıyla, kartlarla yaşam mücadelesine destek için sendikalarla da işbirliği yaparak işçi ve memur ücretlerinin yükselmesine de taraftar olduğunu belli etmelidir.

 

IHH gibi sivil toplum kuruluşların sayısının artırılması konusunda gereken fikri desteği ve teşviği topluma verebilmelidir. Bu kuruluşlara da Ahi markası verilebilmeli ve yaptıkları yardımın bir Ahi davranışı olduğu onlara anlatılmalı ve onların da beyanatlarında bu konudan bahsetmesi sağlanarak topluma Ahiliğin güzel ahlak ve yardımlaşma olduğu fikri yaygınlaştırılmalıdır.

 

Ahilik prensiplerinin her yerde görünür kılınması için bütün gayret gösterilmelidir. Esnaf hiç anlamadığı karınca duasını dükkanına asarken demek ki kimse ona Ahilikle ilgili bir yazı eline tutuşturmamış demektir. Odalar bu prensiplerin işyerine vergi levhası gibi asılmasını kuvvetle öğütlemelidir.

 

İki ayda bir yayınlanabilecek bir Ahi dergisi çıkarılabilir. Onca tüketici borç batağında kıvranırken Ahilik hedef yükseltmeli ve milyonları ıslaha koşmalıdır.

 

Ahilik kelimesinin yanındaki esnaf ve sanatkar deyimi AHİ İŞLETMESİ olarak da çeşitlenmelidir. Esnaflık bitti artık. Bu çeşitlemeyi yapmamız gerek. Koca koca fabrikaları ıslah etmeye çalışmak dururken hiç bir etkisi kalmamış esnaf şarkısı söylemek artık anlamsızdır.

 

Orta büyüklükte işletme sayılan KOBİ’lerin desteklenmesi anlamında büyük araba ve otobüs firmalarının komple üretime gitmeleri yerine KOBİ’lere bazı parçalarını yapmalarına ilişkin teşvikler geliştirilmesi kredi desteğinden daha etkili sonuçlar verir.

 

Eğitimde öğrenciye öğretmeni notlatmalı ve sınav sonuçları okul müdürü ve öğretmenin başarı puanı olarak değerlendirilmelidir. Başarısızlık yalnızca öğreniciye dönmemeli. Böylece ödül – ceza sistemi öğretene de işlemelidir. Uygulamadan gelenlerde de sorunların içinde boğulma gibi, sistemi sorgulayamama gibi, yeni fikir üretememe gibi sorunlar olmaktadır. Milli Eğitimde, şu kadar tecrübeli hoca, sorunları biliyor diye getirilen bürokratlar istenen başarıyı sağlayamamaktadırlar. Konu zaten insan unsuru olunca bir yapılan öbür taraftan bir başka şeyi tekrar bozmaktadır. Ufak bir sorun yüzünden ana hedefler kaybolmaktadır. Öğrenciyle fazla haşır neşir olan bir öğretmen, onun seviyesine indiği için onun gibi yani öyle olmakta, fazla merhamet örneğin sınıfta kalmayı kaldırıyorken diğer taraftan çalışma müşevvikini ihmal ediyor ve herkes tembelliğe yöneltiyor. Böylece sistem zayıflıyor. Aşağıda Maliye Bürokratlarına önerdiğimiz onların da uygulamaya yönlendirilmesi konusu, sisteme yüksekten araya girmeye evet fakat aşğıdan da haberi olsundan başka bir şey değildir. Bu sistemin sorgulama yönünden iyi sonuçlar vermekte olduğunu bizzat gözlemliyoruz. Fakat çözümünüzün kime hizmet edeceği, kimin yanında olduğunuzun belirlenmesi, ya da karşı tarafın da neler hissettiğinin empatisinin yapılmasıdır dediğimiz. İşte bu onun gibi olmadan olmaz. Kısa sürede olsa yanımda dur ve gör ben neler çekiyorum. İşte buradaki soru şudur. Bir bürokrat savcı gibi mi olacaktır yoksa hakim gibi mi davranacaktır. Devlette çalışmak yalnızca onun kılıcını sallamak demek olarak anlaşılmamalıdır. Bu ifade bizi devleti halktan ayrı ve illa onun çıkarlarına göre hareket edilmesi yani argo deyimiyle devleti putlaştırma anlamına gelir. İşte zulüm buralarda başlar. Halbuki devleti halka hizmet ettirecek bir dünya görüşüne sahip olursanız onun çıkarı ile halkın çıkarının en adil bir noktada uzlaşmasını sağlayabilirsiniz. O zaman bir tarafta çalışıp diğer tarafta çalışmadan nasıl benim de çıkarımı teraziye koyabilirsiniz ki? İşte bu anlayışı bütün mesleklere, hakimlere, savcılara, bütün devlet ricaline yaptırmak gerekir. uzman ben rapor yazdım neden tam uygulanmadı diyor. Yazdığı raporun işletme üzerinde nasıl bir etki yapacağını, çalışanları nasıl etkileyeceğini, gerçek adaletin duruma göre göreceli bir adalet olduğunu, uzlaşmanın onun durumunu dikkate almak için ihdas edildiğini kabul etmiyor. Bu işte işini putlaştırmaktan başka bir şey değil. Başarıya kilitlenmek. Bu anlayış her yerde var. Aile bile çocuğuna “mutlaka kazanmalısın” diye baskı yapıyor. Çocuk kaybedince ya intihar ediyor ya da eve gelmiyor, en azından aşağılık hissediyor, ben geri zekalıyım, aptalım diyerek psikolojik sıkıntıya giriyor. Halbuki gerek aile ve gerekse devlet erdemli-erdemsiz çocuk tanımına yönelse, bu, çocuğu olduğu gibi kabul anlamına gelir ve dengeli ve ailesinin kendisine güvendiği çocuk başarıya daha yakındır. Öbür türlü hırslandıkça hırslanır, kaybedince söylediğimiz gibi toplumdan kopar, kazanınca da kibirlenir diğerlerini aşağı görür yine toplumdan kopar. Psikologlar aman sınav kaybederse onlara bir şey demeyin diye talimat veriyorlar fakat daha baştan çocuğa bakışınızı düzeltin demiyorlar. Devlet de sanat okulları yerine genel liselerle o kadar çocuğu üniversite kapısına yığmış, kazananla kazanmayan arasında yüzdelerle oynayan puan farkları yüzünden onları geri zekalı mı sayacağız? Herkes okuyamaz belki fakat ona hiç olmazsa sanat okulu okuyup kısa yoldan meslek edinme şansı vermek zorunda değil mi devlet. Sorumlular nerde? Çocuk çıraklık eğitiminde işletmeye uygulamaya gidiyor. Fakat usta makinayı ona kullandırmıyor. İşletmeden raporu alıyor fakat dönüp de çocuğa da sen ne yaptın, senin fikrin ne, yararlı oldu mu diye onu değerlendirmeye almıyor ki gerçeği öğrensin.

 

Faransa da bir elektronik mühendisi çocuğun Türkiye’deki kardeşiyle konuşuyorum. Diyor ki “o şimdi hat döşüyor” yani uygulamaya sokmadan daha yüksek maaş ya da yetki vermiyor.

 

Beğenmediğimiz Mc Donald bile işyeri açmasına izin vereceği Türk veya yabancı kişiyi Amerika’ya davet ediyor ve bir Mc Donald şubesine kimliğini gizleyerek                                                         işçi gibi 2 ay dönüşümlü olarak çalıştırıyor, ve sistemin nasıl çalıştığını, nerelerde aksama olabileceğini uygulamalı gösteriyor. Tabii teorik bazı bilgileri de veriyor şüphesiz.

 

Meslek lisesi oranı gelişmiş ülkelerde 80-20 oranında. 2013’te 500 lisenin meslek lisesine dönüştürüleceğini 1000 tanesinin de Anadolu Lisesi yapılacağını öğreniyoruz. Yüreğimize bir parça su serpiliyor. Fakat neden o 1000 tane de meslek lisesine dönüştürülmüyor diye sormadan edemiyorum. Hatta neden 5+3 sistemine dönülmüyor? Kimden korkuluyor, ya da çocuğun el melekesi nasıl oluyor da gelişmemiş varsayılıyor. Hangi uzman veriyor bu raporu.  Güneydoğudaki işsizliği nasıl çözeceksiniz? Her yıl liselerden 350 000 çocuk eğitimden zamansız kopuyor ve vasıfsız olarak iş hayatına atılıyor. Üniversite çıtaları yüksek, maliyetli, stresli ve biraz üstün zeka istiyor. Herkes profösor olamayacağına göre bir nedenle göze alamıyor ve ayrılıyor. O halde onları o seviyeye gelmeden daha orta okul seviyesinde iş sahibi yapsak, nitelikli hale getirsek ve karnını doyurmasını sağlasak olmaz mı? Bu, aynı zamanda uluslararası sanayi rekabetinin kızıştığı bir ortamda bu ülke için nitelikli emek ihtiyacına hizmet etmez mi? Orta okulu zorunlu tutmakla genel bilgilerle çocuğu donatmaya çalışmakla sisteme bağlı hale getirmiş mi oluyoruz? İyi vatandaş mı oluyor? Öbür türlü topluma uyum sağlıyamıyor mu? Zorla kız çocuklarını okutmaya çalışmak da anlamsız bir düşünce. Devlet akıllı olmak ve insanların görüşlerine ve ihtiyacına göre hizmete kendini memur hissetmelidir ve buna mecburdur. Aksi halde her yerde bir dayatma ortaya çıkıyor? Herkesin bir dayatması var zaten. Güneydoğunun kız çocuğuna tavrı belli. Vali beyin nezaretinde bir tane kız çocuğunun okumasının reklamı yapılıyor. Yüzbinler arkada kaybolup gidiyor. Bunlar bilinmeyen şeyler mi? Kız liseleri olsa da olur olmasa da olur şeyler olarak algılanabilir mi? Töre cinayetleri birbirini izliyor, ne yaparsanız gene de önleyemiyorsunuz. Gelenekler farklı. Ona uygun hareket etmek zorundasınız. Güney Kore’li kızlarla yapılan bir röportajı televizyonda izliyorum. Onlarda kız erkek ayrımı yok fakat kız diyor ki, ben böyle derslerime daha iyi konsantre olabiliyorum. Daha verimli oluyorum. Aksi halde erkekler için daha fazla elbise ve makyaj parası harcamak ve dikkatimi onlara vermek zorunda kalıyorum ve duygusal ilişkilerdeki yıpranma ve meşguliyet de cabası. Bu da beni derslerden uzaklaştırıyor. Demek ki yalnızca din değil, töre, verimlilik ve aklı selim de aynı şeyi söylüyor. O yüzden konuyu böyle de diyenler var ya da şöyle de diyenler var ikilem ve serbestiyetinden kurtarmak ve bunu görev addetmek gerekiyor. Milli Eğitim bürokratları bütün sorunları bildiklerini söylerler fakat yaptıklarıyla işleri karman çorman yaparlar. Bir kere insanı tanımıyorlar. Çözümleri de bir yeri yaparken diğer yeri bozmayla sonuçlanıyor. Sorunların  teferruatına kadar bilmenin tehlikesi sizi esir alıp radikal çözümler ürettirmemesidir. Boğar insanı. Çakılır kalırsınız. Halbuki özel sektörden adam ithal etseler, profesyonel 10 yıllık işletmecileri getirseler, daha etkin sonuçlar alabilirler. Nitekim bizim okul müdürlerinin 10 yıllık profesyonel işletmeci yöneticilerden seçilmesi ve sınav sonuçlarının müdür ve öğretmenin notu olması önerimiz var. Öğreten not almıyor, bütün suç öğrenendeymiş gibi ona puan veriliyor. Ne anlaşılmaz bir durum.

 

PKK sorunu bir türlü çözülemiyor. Irkçılığın panzehiri “din”dir. Din ve vicdan özgürlüğü ile ikili bir dil eğitimi birbirini kontrol eder ve rahatlatır, güzel olur. Din dilin molla kasımıdır. Bilinçli bir din eğitimi ve uygulaması ırkçılığı reddeder. Bir ırk kendi içinde sorunları ile ilgilenebilir fakat öne çıkaramaz.

 

İmam hatip okulları açmak güzel görünüyor. Kuran Kursları da olabilir. Fakat Kuran Kurslarının ne sonuç vereceği belli olmaz. Dinin anlatımı yok çünkü. İstenen bir bilincin sağlanmasıdır ve meslek sahibi olmasıdır. İmam Hatipler de uzun vadede sonuç verir. Kısa yoldan en iyi sonucu dersaneler sağlar denilebilir. Böylece kısa yoldan dersane açılmasına sadece güneydoğu için teşvik verilebilir. Meslek liseleri ile ilgili görüşlerimiz aşağıda yer aldığından burada tekrar edilmemiştir. Yani asıl alternetif 5+3 formüllü meslek liseleridir. Dersanelerin tarikatların gölgesinde olmasında bir mahsur yoktur. Zaten onlar çocuğu sokaktan alıyor, bedava ders ve çay büsküvi derken bir şeyler de söyleniyor. Çocuk islah oluyor. Din olmadan ahlak gelişemez, uyum sağlanamaz. Fakat devlet bu silahı yanlış anlayışlar ve korkular yüzünden kullanmıyor, kullanamıyor.

 

Eğitimde “canlı örnek” uygulaması olan Amerikalı’ların “case study” dedikleri sistem, eğitim metedolojisi olarak uygulanmalıdır. Bu hem Kuran’ın hem Ahiliğin eğitim metodolojisidir. Hiç bir üniversite bu noktaya dikkat çekmiyor? Halbuki bütün Amerikan Üniversiteleri şakır şakır eğitim metedolojimiz budur diye ilan veriyor. Kendimizi başkalarından öğrenmiyoruz.

 

Tarikatlarla görüşülerek onların birbirine Sufi diyeceğine Ahi demesi salık verilebilir. Sufi hem Arapça bir terimdir ve anlayış olarak da bize yabancı, çile veya inzivayı çağrıştırırken, Ahi, hem Türkçe ve bizden biri ile, dinini dünyaya taşıyarak yaşayan ve herhangi bir işi olan, ahlaklı, mükemmel müslüman mesajı verebilir. Bu ismin bile din anlayışları üzerinde etkili olması beklenebilir. Ayrıca içlerinden yalnızca teorik bilgi yerine, dinini veya Ahi prensiplerinde kristalize olmuş, edep ve davranışlarıyla inancını hayata uygulamada öne çıkaranlara, Ahi madalyası verilebilmelidir. Tarikat liderlerine “Ahi Baba” lakabı verilmesi uygun olabilir. Bu, tarikatların içe kapanık merkeziyetçi yapısını biraz olsun açabilir, teslimiyetçi davranışları kaldırıp, sorgulayarak içselleştirmenin ve hayata uygulayarak toplumsal uyumun yollarını açabilir. Tarikatların kapalı yapısının açılarak Ahilik gibi herkesi kucaklaması sağlanmalıdır. Tarikatları karşıya almak tepki doğurabilir ve rahatsız edebilir fakat onun yanına aynı yönde yaklaşırsanız onu etkileyebilirsiniz. Tarikatlar birbirlerini eşit görmeliler. Ahilik bu toplumsal eşitliği önererek, toplumsal barışa hizmet edebilir. Ötekileştirmenin toplumun her kesimine sirayet etmiş bulaşıcı bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Birbirine “onlar bidatçı” ya da “benim şeyhim daha üstün” deyip hatta diğerini küfre gönderenler hangi makulde uzlaşabilirler ki? Bunlar önemli bir sorundur ve diyalogla çözümlenmelidir, merkezi hükümet toplumu barıştırma anlamında bu sorumluluktan kaçmamalıdır.

 

Maliye’nin bütün denetim elemanları hizmet içi kurslarını bitirip biraz refakat yaptıktan sonra büyük firmalara giderek iki ayrı firmada örneğin ikişer ay üretim ve firelerin nasıl oluştuğu, belge düzeni ve takibi, verimliliğin nasıl sağlandığı, insan ilişkilerinin nasıl canlı tutulduğu ve idare edildiği,onların ortak fayda bilinciyle aynı yöne nasıl senkronize edildiği, geçici vergi dönemi de olsa bir bilanço çıkarılmasının nasıl olduğunu genel müdür yardımcılarının yanında fiili olarak görmelidir. Bu sistem Ahiliğe hem uygun olur ve eleman, hem işletmenin kazanç elde ederken ne tür zorluklara katlandığını anlar, finasman sorunlarını görür ve döndüğünde işinde daha adaletli ve merhametli olur. Yani yaşamayan nasıl bilebilir ki? Lojmalar toplumdan ayrı bir yaşam sağlıyor. Toplumun komşuluk ilişkileri yok. Ayrı servisler halkın otobüslerde neler yaşadığını anlatmıyor. Güvenlik gerekçeli güneydoğudaki lojmanların dışında hepsini satmak gerek. İlla yardım edilecekse etkin ve gerçekçi, kira kontratına dayanan bir kira yardımı mutlaka verilmelidir. Ahiliğin bütün uygulamaları; yaşatarak fikir oluşturmak ve arkasından onu dervişvari harekete geçirerek mükemmel fert ve böylece mükemmel toplum elde etmektir. Oturduğu yerden hayatı kendi gördüğü gibi zannediyor. Toplumdan kopuk. Bu yüzden tavırları sert, anlayışsız ve merhametsiz, kararları da topluma ve geleneklere uygun değil, kurduğu sistemler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Her on senede kanun ve sistem değiştiriyor. Sistemi sorgulayabilecek ve bünyeye en uygun çözümleri önerebilecek olgun ve adil ve ileri görüşlü insanlar bu nedenlerle yetiştirilemiyor. İşte toplumsal kabulsüzlükler buralarda başlıyor. İdareye geçenlere de aynı şekilde ikişer aylık iki büyük firmada staj mecburiyeti getirilmelidir. Onlar da üretim, yönetim, piyasa hakkında daha önce öğrendiklerinin nasıl yaşama geçirildiğini, nerelerde neden uygulanabilir ya da uygulanamaz olduğunu idrak etmelidir. En iyi öğretmen hayattır, yaşayarak anlamadır. En iyi fikir yaşayarak oluşur. Orucun emredilmesi “sen de aç kal bakalım” değil midir. Neden bana “damdan düşeni getirin” demişler. İnsan “düşündüğü gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi düşünmeye başlar”. “Siz de benim gibi olmalısınız, ve benim gibi yaşamalısınız. O zaman sizi sever ve itaat ederim. Bu cümle işte insan yönetiminin temel taşıdır = sen de öyle olacaksın!…En basit yemekhanelerde bile bölümler ayrı ayrı. Nasıl aşağıladığı toplum adına onun sorunlarını çözmek için fikir geliştirebilir ki? Nasıl adalet sağlayabilir ki? Kendini ayrıcalıklı gören adil değildir bir kere… Bütün yanlış uygulamaları dozerle düzlemek gerekiyor. Her taraf düz olmalı. Araba bu engebeli arazide nasıl yol alabilir ki..

 

Gelişmemiş Kırşehir, Tokat, Rize ve benzeri küçük illere denetim elemanı gönderilmesi kesinlikle engellenmelidir. İncelemelerimizde iki firma battı. İncelemelerin işletmeler üzerindeki finasman ve üretime ket vurucu etkileri incelenmiyor. İncelemeler işletmeler üzerinde yıpratıcı etkiler yapıyor. Uzlaşmalarda vergi artı yüzde on ceza, tornadan çıkmış gibi bu da bir adalet diye herkese aynı uygulanıyor. Halbuki işletmenin son bilanço ve gelir durumu, işçi sayısı, kredi ve diğer borç durumu, bu vergiyi ödeyip edeyemeyeceği araştırılmıyor. Vergi kutsallaşıyor ve öldürücü bir ceza ve darbe etkisi yapıyor. 25  yıldır adaletli yasa ve adaletli uygulama için mücadele veriyoruz. O batan işletmelerin vicdan azabı insanı sürekli rahatsız ediyor ve üzüyor. Bir yangında “iyi ki benim evim yanmamış” deyip bu sefer altmış sene bu hatanın tevbesiyle uğraşan derviş misali biz de insan olarak üzülüyoruz.

 

Siyasette ise yeni aday olacakların kurulacak siyaset akademilerinde ders görerek, böylece hem yöntem bilgisine hem de ülke sorunlarını ve kültürünü iyi tanımaları ve çözüm mantalitesinin nasıl oluşturulacağı, sistemi nasıl sorgulayabileceği, özgür düşüncenin nasıl gelişeceği konusunda yeterli bilgiye sahip olmaları sağlanabilir. Bu süre 4 aydan az olamaz. Onlara da idarenin içinde bakanların ya da müsteşarların yanında uygulamalı refakat yaptırılması da  mutlaka gerekir. Ahilik bunu gerektirir. Bu işi bir üniversitenin üstlenmesi sağlanabilir. Halk her zaman bilgiliyi seçmiyorsa o zaman onu ben bilgili hale getirmeliyim diyebilmeliyim. Cahillik ve uygulamasızlık Ahiliğin asla kabul etmediği bir şeydir. Fütüvvetnamede geçen ifade “…cahillik hiç bir şeydir” şeklindedir. Bütün çabalar teoriden sonra uygulamalı ve bir ustadan görerek ve arkasından bağımsızlaşıp kendi kendine uygulayarak olmalıdır.

 

Din eğitimi konusunda yeni kurumlar ya da din ve vicdan özgürlüğünde yeni ilerlemeler sağlanamıyorsa cami hocaları dinin eğitim emrini tam yerine getirmesi sağlanmalıdır. Namazdan sonra nasıl camiyi kapatırlar. Hiç olmazsa oturup kendi cematini eğitmelidir. Bir tane hadis de mi okuyamazlar. Bu bilgisizlik ve tembellik bu ülkeyi  yedi bitirdi. Ahiler hergün okur sohbet ve talim eder ve ertesi gün uygularlardı = Sürekli Eğitim. Ne kadar önemli?

Ahilik temiz toplum anlayışına hizmet eden iktisadi ve ahlaki süper bir sivil toplum örgütüdür. Rüşvet ve yolsuzlukla da mücadele etmelidir.

Kanun önünde yöneticilerin de eşit yargılanması konusunda örnek vermiyorum. Siz bunları biliyorsunuz! Fatih’in mimarbaşı ile aynı düz yerde yargılanması ile Hz Muhammed’in “kimin bende hakkı varsa gelsin alsın, işte sırtım” demesi süper eşitlik örnekleridir. Yani herkes hukukta eşittir. Ahilik bu gibi yüksek ideallere koşturmalıdır.

Siz neden bir Ahi olma gayreti ve çabası içinde değilsiniz?

 

Asıl sorun ihtiyaç hissetmeyen ve düşünmeyen insan modelinde. İşte bu modeli yıkmak ve onun yerine ideallerini düşünen ve ona göre davranan yeni insan için

ona ihtiyacını hissettirmek gerekiyor!..

Mükemmel fertlerden, mükemmel toplum oluşturma hedefi = AHİLİK.

 


[1]Maliye Bakanlığı, Baş Hesap Uzmanı. 1973 Kırşehir lisesi, 1979 A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. Daha fazla bilgi ve yazışmak için “ahmet.atik@huk.gov.tr”

[2] Sabahattin Güllülü, Ahi birlikleri, Ötüken yayınları, İst. 1977, sf. 64-65

[3] Abdulbaki Gölpınarlı, Burgazi Fütuvvetnamesi, İst.Ünv. İktisat Fak. Mec. cilt 15

[4] Bu görüş A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli, kıymetli hocam sayın Prof. Dr. Beşir Hamitoğulları’nın bize sözle, içtenlikle ve yanarak ifade ettiği “ Bunlar şed kuşatmadan başka bir şey bilmiyorlar. Halbuki Ahilik bir kalkınma modelidir” demişti.

[5] Ebû Dâvud, İmare, 10; Ahmed b. Hanbel, IV, 229.

[6] Ubû Ubeyd, el-Emval, s. 556.

 

———————————————————————————————————————

 

Not: Her kim bu sitede yer alan islami bir emirle amel ederse; o kişiye duamız vacip olmuştur. Şifa bulur veya işi olur ve imanla göçer ve ahirette şefaatimiz vacip olur bi iznillah. Bu bir dua’dır. İlgili yazıyı okuyunuz lütfen (Derdi olan, imanla ahirete göçmek isteyen, ahirette bi iznillah şefaat duası talep eden her kim var ise; bu yazıyı okuya,) yazısı..

2 Kasım 2011
Okunma
bosluk
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç