ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

AHİLİĞİN SOSYOLOJİK İNCELEMESİ


Popüler Aramalar

Özet: Ahilik, güzel ahlakın ticaretle sevişmesidir. Tüccarın hırsını ahilik, ahiliği dinden gelen güzel ahlak belirler. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden biz aileler ve devletimizin tersine, onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel gelişti, üretim, tüketim, dağıtım ve paylaşım dengeli yürüdü, hem de toplumun ahlak ve yardımlaşmasıyla huzur ve barış ortamı oluştu.  

AHİLİK; Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden işgücünü ezen kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir. Ekonomik bir sistemdir. Kurucusu Ahi Evran-ı Veli Hazretleri nur içinde yatsın. Biz kabrine dua okur, şet kuşatır, bayram yapar fakat onun ne dediğine itibar etmez ve uygulamayız. Bizler iyi birer Molla Kasım’ız, yırtar yırtar suya salarız.

Tam boyutlu görseli göster

Sevgili Okurlar,

Ben Kırşehirliyim. Ahilik Esnaf ve Sanatkarlar Bayramı Ekim ayının ikinci haftasında Kırşehir’de ve diğer illerimizde neşeyle kutlanmaktadır. Bu yıl 23.sü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın önderliğinde haklı ve sorumluluk duyularak resmi anlamda Kırşehir’de yapılmıştır.(11-17 Ekim)

Bizde bir Kırşehir’li olarak yapılan sempozyumlarda sunulan tebliğleri kendi şahsi araştırmalarımızı ve mesleki tecrübelerimizi de katarak sizinle paylaşmak istedik.

Sizler de birer meslek mensubu olarak bilgi ve becerisinden dünyalık kazanan insanlarsınız. Bir sivil toplum örgütü olarak TÜRMOB bünyesinde meslek odalarınız var. Dünyanın her yerinde ticaret, örgütlenmeyi bir şekilde başarmıştır. Örneğin Bizans’ta devletin kontrolünde ve bir sınıfsal kasta dönüşmüş Lonca Teşkilatı şeklindeyken, Selçuklu’da tamamen sivil bir toplum örgütü şeklindedir ve hiyeraşi geçişkendir, sınıfsal bir ayrım taratmaz. Bugünkü meslek odalarının temeli 1205 yılında Kırşehir’de yatan Ahi Evran-ı Veli hazretleri tarafından atılmıştır.

Dolayısıyla Kırşehir’imizin ve ülkemizin en önemli kültür varlığı olan “ahilik” konusunda söz, biz ahi’lere düşmez de kime düşer? Sağlam iman sahibi kişiler, imanlarını tevhitten sonra güzel ahlaka dönüştürebilen kişilerdir. Güzel ahlak o kadar önemlidir ki, kişi güzel ahlakıyla, gece namaz kılıp gündüz oruç tutar gibi sevap alır ve cennette Peygambere komşu olacak olanlar da güzel ahlak sahipleridir. Şüphesiz diğer toplumlar da kültür olarak iyi ahlaka yöneldiklerini iddia etseler de bugün bir Hırıstiyanlık tevhid olarak “İsa Allah’ın oğlu” diyerek şirke düşmüş olsa da insanların sonradan uydurduğu İncil’lerde bile yardımlaşma ve güzel ahlak unsurları o toplumları etkilemeye devam etmektedir. Bugün Buda’nın ve Konfüçyüs’ün geçmişte bir peygamber olabileceği, getirdiği fikirler kısmen bozularak şirke dönüşmüş olmasına rağmen iyi ahlak ilkelerini hala koruduğu ve toplumsal barışa hizmet ettikleri söylenebilir.

İlim, eğitim, ticaret, insan davranışları, kısaca her şey; ahlak olmazsa kibir, küfür, düşmanlık, hile, bencillik, zulüm ve akla gelen her türlü kötülüğün toplumda sadır olması kaçınılmazdır.

İşte ahilik, güzel ahlakın ticaretle demlendiği çay gibidir. Tüccarın polisi, ahiliğin dinden gelen güzel ahlakıdır. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden aile ve devlet ve özel sektörün tersine, onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel yürüdü, üretim ve paylaşım adalet temeline oturdu ve hem de toplum güzel ahlak ve yardımlaşmayla huzur ve barış ortamında yaşadı. Günümüzle kıyaslamayın, moraliniz bozulur.

Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve bir tarihi sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın?

Bu isim değişikliği hem Kırşehir’i hem Ahi’liği yüceltecek ve onun anlaşılmasına ve faydalanılmasına hizmet edecek ve sürekli bir gündem oluşturacaktır.

Toprağın altındaki altının kimseye faydası olmaz. İnsanlar bugün onun kabrine, Allah’a göstermediği hürmeti göstermekte, fakat misyonunu üstlenmemekte ve yaşamamaktadırlar.

Ahilik Nedir?

Ahilik, Ahi Evran Hazretleri tarafından Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinin tavsiyesiyle kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. Kurucusu kabul edilen Ahi Evran-ı Veli Hazretleri, aslen Horasan Kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’da yaşayan Türkmen halkın, sanat, ticaret, ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Günümüzün esnaf odalarına benzer bir işlevi olan Ahilik iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo-ekonomik düzendir. Ahi Evran Hazretlerine Ahi Baba da denir.

Ahilik Sözcüğünün Kökeni

Bir görüşe göre ahi’nin sözlük manası Arapça “Ahi=”kardeşim” demektir. Araplarda Fütüvvet Teşkilatı’nın bulunmasından dolayı bu adı almıştır.

Divanu Lügati’t-Türk’te,  akı اقى; Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden Akı kelimesinden olabileceği, “Ahi Baba” tabiri de düşünüldüğünde daha makul olabilir diyenler de mevcuttur.

Eski kültürler dinle birleştiğinde eski güzel değerlerini yeni dinle yeniden biçimlendirerek taşımaya devam edebiliyorlar. Avrupa’da şövalyelik neyse, İslam dünyasında Fütüvvet de odur. Böylece Araplarda fütüvvet, İran’da “cevanmerdi” Türkler’de “Akı” odur. Bu kelime zamanla da “Ahi”ye dönüşmüştür diyor Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümünde öğretim üyesi Prof. Dr. Mikail Bayram.

 

Ahi Teşkilatının Kuruluş Amacı

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca (1040) Oğuz Türk’leri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başladı. Göçebe Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşerek onların İslamlaşma sürecini hızlandırmak ve burayı Türk yurdu haline getirerek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla Ahi teşkilatı kuruldu. Yani bu kuruluş bir İslami ve ticari birlik ve dayanışma ihtiyacından doğdu denilebilir.

Ahiliğin Kuruluşu ve Yeşerdiği Ortam

Bağdat’ta büyük üstadlardan ders alan Ahi Evren, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205′te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Daha sonra Kırşehir’e geçerek örgütlenmesini tamamlamış ve ahilik köylere kadar yayılmıştır.

Ahilik, Anadolu’nun daha kısa sürede Türkleşip İslamlaşmasını sağlamış, göçebe Türkmenler yerleşik hayata geçirilerek hem İslami uyum kolaylaşmış, sanat ve ticaret işlerine Rum ve Ermenilerin yanı sıra Türkler de katılmış ve canlılık kazandırmıştır.  Moğol istilasında askeri bir güç olarak asayişi sağlamış ve toplumun dini ve ahlaki yapısını muhafaza etmiştir.

Yunan ve Latin kültürü çökerken, İslam, 6’ncı yüzyılda Arap yarımadasında olağanüstü bir devrim yaptı. Bu feodal devrim, düşünsel ve bilimsel gelişmelere kaynak oldu. Üretim teknikleri ve üretici güçlerde büyük değişim yaşandı. Bu durum, siyasi birliktelik, merkezi otoritenin oluşması, kurumlaşma, ticaretin gelişmesi, kentleşme, ulaşım, silahlanma, teknoloji, sosyal düzenlemeler gibi atılımların yolunu açtı. Edebiyat-sanat bunun dışında değildi.

Ahilik Süper Bir Sivil Toplum Örgütüdür. Fikri dayanağı, Bir Ekonomik Ve Sosyal Dehadır. Ya akranları? Nasıl bir bilim ve onun tabanı olan hür fikir ortamlarında yeşerdiler? Gelin Şöyle Bir Gezintiye Çıkalım. Sakın Bu günle Kıyaslama Hatasına Düşmeyin! Moraliniz bozulur!

AHİLİK:

-Müslümanlar, İslam dinamizmiyle kısa zamanda büyük fetihlere çıkmışken,        

- Roma ve Bizans zulmünden kaçan halklar kurtuluşu, “eşitlik”, “özgürlük”, “kardeşlik”, “adalet” ve “düşük vergiler” vaat eden İslam’da ararken, kimi ise cizye vermemek için Müslüman olurken,                                                                                         

-İslam coğrafyası düşünsel bir zenginlik de yaşıyorken,
-Müslüman âlimler ardı ardına buluşlar gerçekleştiriyor (Rönesans) ve Batı ortaçağını yaşarken,
-Hz. Muhammed’in, “Bilim adamlarının mürekkebi şehitlerin kanından daha kıymetlidir” sözü henüz geçerliyken,
-Aydınlanma döneminde bir Müslüman’ın düzeyi sahip olduğu kitapla ölçülüp, 9’uncu yüzyılda Bağdat’ta 100’den fazla halka açık kütüphane varken ve küçücük Necef kenti 40 bin ciltlik kütüphanesiyle gurur duyarken, 

-İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabi, dogmatizme önderlik eden Eş’ari-Gazali düşüncesine; “Evrenin sonsuz” olduğunu yazan, “Allah’ın yüceliğinin doğanın her alanında keşfedilmesi gerektiğini” belirten ve “bilginin ilk şartının şüphe” olduğunu dile getiren Bağdat merkezli Mu’tezile henüz yenilmemişken,    

-Akli ilimler karşısına nakli ilimler (dinsel bilimler) ile çıkan Eş’arilik henüz kazanmamışken,      

–Kuran’ı Kerim’de 200 defa Cenab-ı Allah akla hitabetmişken, hedef alınan mutlak hakikate ulaşmakta akıl yetersiz; aklın yerini sezgi ve gönül alıp, (belki dini ilimlerde kalp anlaşılabilirdi) fakat dünyevi ilimler küçümsenerek “Sünnetullah” unutulmamışken,
-İnanç ile aklı uzlaştırmak isteyenlere, vahyin akla uygunluğunu arayanlara henüz kâfir denmeden,
-Ömer Hayyam,  Müslüman olduğunu ispat için, çalışmalarını bırakıp hacca gitmeden,

- Batı’da en doğru ve en müsamahalı dinin İslam olduğunu anlatarak kavimlerin İslam’a bakışını yumuşatan ve onların fikirlerini alt üst eden İbn-i Rüşd, bir eve hapsedilip gözetim altında tutulmamışken,
- Doğu, “aklını” kaybetmeden(!); aydınını katletmeden ve -Samir Amin’in deyişiyle- kuşkuculuğun yerini Hinduculuktan esinlenen çilecilik almadan,
-İslam coğrafyası, rasyonel düşünceden kopmadan, bilgiyi aramayan ve zaten bilginin ne işe yaradığını anlamayan ve yönetimi ve düzeni tehdit eder diye tehlikeli bulan (bugün de aynı şey geçerli), basit yorumlarla yetinen, kaba biçimsel kalıplara boyun eğen, cahiliye dönemi inançlarını sürdüren hoşgörüsüz yöneticiler ve onun dalkavuklarına kalmadan,  

-İslam, salt dinsel kaynaklara dayalı toplumsal düzenlemelerin esiri olmadan, Hz. Muhammed en sert muhalifleri olan münafıkları bile açığa çıkarmayı kendisi değil, olayların açığa çıkarmasını beklemişken, farklı düşünceye, bilime düşman, katı din adamları ve onların koruyucu iktidarları yüzünden İslam, feodalizm bataklığına henüz saplanıp kalmamışken,                       – Sümer, Babil, Asur, Mısır, Hint, Çin, Türk, Arap kültürlerinin uygarlığa ardı ardına katkıları doruğa çıkmışken,
- Bağdat, Endülüs, Sicilya, Şam, Semerkand, Horasan, Kahire, Herat, İslam’ın bilim merkezleriyken,
-El Kindi (801-866), Razi (865-925), Farabi (870-950), İbn-i Sina (980-1037), Ömer Hayyam (1048-1131), İbn-i Rüşd (1126-1198), Nasreddin Tusi (1201-1274) ve yüzlerce Müslüman düşün adamı/filozof yetişmişken, 

- Harezmi’nin (780-850) “Hesab-ı Hindi”si  Rönesans ortalarına kadar Avrupa’da yazılmış bütün aritmetik kitaplarına kaynak olurken,  

- Gıyaseddin Cemşid’den (1380-1437)  ondalık kesirler sistemini Batı öğrenirken,
- Ebu’l Vefa Buzcani (940-998)  Trigonometriyi bütün esaslarıyla yeniden kura rken,
- 976’da Muhammed bin Ahmed  Matematikte devrim yaratan “sıfır”ı  bulurken,
-Potasyum, aminoasit, sodyum, nitrat ve cıvanın üretimini, çeliğe ilk su vermeyi, katarakt, çiçek ve kızamık hastalığını; cerrahi müdahalelerde uyuşturucu kullanmayı, yüksek ateşi soğuk su banyosuyla düşürmeyi, damardan kan akıtma gibi tedavi yöntemlerini, “insan bedeninin doğal iyileştirici yeteneğini”  Batı, Müslüman alimlerden öğrenirken,
- İçi delik iğneyi 1256’da Al Mahusen bulurken,                          

-İbn-i Al Nafis, (Şam,1298) kan dolaşımı sistemini Portekizli Servet’ten 300 yıl önce keşfederken,                                    

-İbn-i Haldun (1332-1406) “Mukaddime”yle;  tarihçiliğin; öykücülükten, nakilcilikten/aktarmacılıktan (fi zahirihi) yani yüzeysellikten kurtulması gerektiğine işaret ederken ve  olup bitenlerin nedenlerinin, içyüzlerinin araştırılmasını/incelenmesini (nazaran ve tahkikun) isteyerek, akılcılığı öne çıkarak sebep – sonuç ilişkisini (Allah’ın etkisini unutmadan) ortaya koyarak, Batı tarih felsefesinin kurulmasına önayak olurken, (Batı, ciğeri alıp tarifini almayan gibi, sebep-sonuç etkisini aldı, fakat bunda ibni Haldün’ün dediği diğer unsur olan, sebepleri ve sonuçlarını Allah’ın etkilediği hususunu görmezlikten gelerek materyalizme alet etti)
-Kâğıt daha Avrupa’ya girmeden Semerkand’da kâğıt fabrikası kuruluyken.             

-Matbaayı Çinliler bulup, Türkler aracılığıyla Araplara, oradan  Avrupa’ya, Gutenberg ise ben buldum deyip sadece harfleri ayrı ayrı oymayı başarırken,      

-Pusula da Doğu’dan Batı’y6a çalınırken G. d’Amalfi “ben icat ettim” diye ortaya çıkarken,
-Tarihleri, Taberi (839-922), Mesudi (ö 956), İbn-i Miskeyf (ö 1030) yazarken,  

- Bizans, dönemin en büyük kütüphanesi İskenderiye Kütüphanesi’ni yakarken, İslam coğrafyasının her yanında kütüphaneler bulunurken,       

- Dante’nin “İlahi Komedya”sı Muhiddin Arabi’den etkilenirken, 

- “Binbir Gece Masalları” Batılı yazarları etkilerken,
- Batı’nın çok övündükleri klasik müziğin sol anahtarını ve beş hatlı notayı ilk önce Müslümanlar kullanırken,
- Batı, su kanalları bile yapamazken; tarım tekniklerini El Avam’ın “Kitab-ül-hulase”sinden okurken, 

-Kristof Kolomb’un 1498’de Haiti’den yazdığı mektupta, Amerika’nın keşfini İbn-i Rüşd’ün kaydettiği bilgilerle yaptığını yazmışken,
- Uluğ Bey, hazırladığı dünya haritasıyla kâşif kaptanlara rehberlik ederken,
- 8-12. yüzyıl arasında altın çağını yaşayan İslam aydınlığı henüz sönmemişken,

- Mevlana “Mesnevi’sini”, Aşık Paşa “Garipnamesi’ni” Ahmed-i Gülşehri “Divan’ını” yeni yazmışken ve Hacı Bektaşı Veli aslanla geyiği birlikte kucağına almışken, Yunus’un ilahi nazını Molla Kasım yırtıp suya salarken, Cacabey “Gök Medrese”de uğraşıp Şeyh Edebali’nin kızını elinden kaçırıp Osman Bey’e kaptırırken, Kırşehir bir ilim ve irfan kentiyken AHİLİK KURULDU.

Bugün bile dengini kuramadığımız süper sivil toplum örgütü olan Ahilik, insanının maddi ve manevi bütün yönünü imar etmiş, işini kurmuş, umut vermiş, evlendirmiş, ahlakını İslam ve aynı yönde ihdas ettiği prensiplerle kemale erdirmiş, hala uymazsan seni artık iş ve toplum dışına atarım diye tehdit etmiş, üretim, kalite, fiat ve istihdamı devletin yerine kontrol ve dengede götürerek alıcı-satıcı bütün kesimlere adalet dağıtarak üretim, paylaşım ve dağıtımı herkesi memnun eder bir şekilde sağlamıştır.

Ahi’liğin Menşei ve Dini Yapısı

Ahi zaviyeleri Bektaşi dergahına mensuptur. Hacı Bektaş Veli Hazretleriyle Ahi Evran’ın Kırşehir’de sık sık bir araya gelip sohbet ettikleri ifade edilmektedir.

Fütüvvetnamelere göre; fütüvvet ehli arasında kadeh sunmak, şalvar giydirmek ve bel bağlamak, yani yoldaşlık ve kardeşlik kurallarının menşei Hz. Ali’ye dayanmaktadır. Muhammed sav. Hz. Ali’ye “Sen benim yoldaşımsın, ben Cebrail’in yoldaşıyım, Cebrail de Allah‘ın yoldaşıdır” diyor. Sonra Selman-ı Farisi’ye, Ali’ye yoldaş olmasını söylüyor. Selman da Ali’nin elinden tuzlu su içerek ona yoldaş oluyor. (tuzlu su içme geleneği Furkan Suresindeki tatlı ve tuzlu, karışmayan iki denizden gelmektedir) Selman-ı Farisi 55 kişinin belini bağlamıştır. Bundan sonra Peygamber, Ali’ye: “Ya Ali ben seni tamamlıyorum ve olgunlaştırıyorum” diyerek şalvarını giydiriyor ve beline bağlıyor.

Ahiliğe Üye Şartları

Ahi olmak ve peştemal kuşanmak için kişinin bir Ahi tarafından önerilmesi zorunludur. Üye olmak isteyenlerden yedi fena hareketi bağlaması ve yedi güzel hareketi açması beklenmektedir:

  1. Cimrilik kapısını bağlamak, lütuf kapısını açmak
  2. Kahır ve zulüm kapısını bağlamak, hilim ve mülâyemet kapısını açmak
  3. Hırs kapısını bağlamak, kanaat ve rıza kapısını açmak
  4. Tokluk ve lezzet kapısını bağlamak, riyazet kapısını açmak
  5. Halktan yana kapısını bağlamak, Hak’tan yana kapısını açmak
  6. Herze ve hezeyan kapısını bağlamak, marifet kapısını açmak
  7. Yalan kapısını bağlamak, doğruluk kapısını açmak

Kafirler, çevresinde iyi tanınmayanlar, kötü söz getirebileceği düşünülenler, zina ettiği ispatlananlar, katiller, hayvan öldürenler (kasaplar), hırsızlar, dellallar, cerrahlar, vergi memurları, avcılar, vurguncular örgüte katılamaz.

Kadınlar, ahiliğin “kadınlar kolu” olarak adlandırabileceğimiz Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) teşkilatına üye olmuşlardır. Yani kadınlar ayrı da olsa aynı sistemde bulunmaktadırlar.

Ahilik Teşkilatı’nın Özellikleri

Ahilik teşkilatı Selçuklular döneminde ekonomik ve ticârî faaliyetlerinin yanı sıra, askerî ve siyasî faaliyetlerde de bulunmuş, aynen Bektaşi ve Yeniçerilerin Ocaklarının olduğu gibi Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda ve güçlenmesinde etkin rol oynamışlardır.

Ahi Teşkilatı’nın müslümanlara has bir kurum olarak iş görmesi 17. yüzyıla kadardır. Osmanlı Devleti’nin hakimiyet alanı genişleyip, gayrimüslim oranının artmasıyla farklı dinden kişilerin ortak çalışmasıyla din ayrımı kalkarak gedik : “Osmanlı bünyesindeki esnaflığa ve sanatkarlığa girişi tetkik etmek” anlamında kullanılmış ve 1838 Balta Limanı Anlaşmasıyla bu gedikler de çözülmüştür. İttihat ve Terakki de 1913’te tümden kapatmıştır. Bütün dergah, tekke ve zaviyeler de Cumhuriyetin ilk yıllarında kapatılarak duası yapıldı. Toplumun sosyolojik olarak buluşup eğitileceği ve kaynaşacağı hiçbir yer kalmadı ve cahil ve şizofren oldu. Kültür tercihlerindeki hatalar bugün yeni anayasa isteklerine yol açmıştır.

Ahilik teşkilatı 3 dereceli bir düzene dayanır. Her kapı üç dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh-ül Meşayıh

“Toplumsal sorumluluk, hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, ortak yaşama” prensipleriyle, örgütlenme modeli, bugüne bile ışık tutmaktadır. “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” prensibi de bir arz talep dengesini ifade ettiği ve insanı dünyevileşmeden korumayı amaçladığı söylenebilir. En meşhur sloganlardan biri de: “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” akılla ilim ve mesleki bilgiyi, “bizi geçenin bizden olması” da kırıcı olmayan bir rekabeti ve ileri geçeni hazmettiğini göstermesi ilginçtir. Bir talimat şöyledir: “bir derici dışarıdan gelip yüksek paha ile deri almasın” şeklindedir. Bu emir Anadolu’daki küçük sermayenin korunması anlamına gelmektedir. Talimatlardan biri reklam yasağı ile ilgilidir. Dükkan sahibinin sattığı bir malın cinsi, kalitesi, özelliği gibi tanıtım bilgisinin dışında övgü anlamında bir ifadesi kesinlikle yasaktır. Bu yasak hatta bir müşterinin diğer müşteriye övmesinin yasaklanmasına da şamildir. Günümüzde insanın, kapitalizmin, Pavlov’un köpeklere yaptığı “şartlı refleks” gibi TV reklamlarıyla şartlandırılarak tüketime hatta borçlandırılarak yönlendirildiği düşünülürse Ahiliğin insanı nasıl koruduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Kalitesiz mal üretene ya da hile yapana verilen cezaların ortak niteliği teşhir ifade eden bir ceza olmasıdır. Örneğin süte su katan birisi su kuyusuna baş aşağı sarkıtılmıştır. Suç işleyenler bir hafta veya bir ay işinden ve toplumdan uzaklaştırılıyor. Bu ağır bir ceza. Toplumda artık yaşayamaz. Bu cezanın bilinmesi ya da görülmesi son derece caydırıcı olacaktır. Bu günkü dükkan kapama cezası da aynı anlama gelebilir.

Osmanlı zanaatkar toplumunda ücretler yüksekti. Bu, emek kapitalizasyonunun güçlenmesinde en önemli etkendir.

Gümrük anlaşmalarıyla hammaddenin ihraç olması onu pahalı hale getirdi ve ithalat arttı. Esnaf çöktü. Yeniçerilerin bozulması ve köyden gelen göçlerle eğitim zorlaştı ve bozulma arttı.

1876  Avariz Sandıklarını devletin alması ve bir sosyal güvenlik kuruluşu olan orta sandıklarının geliştirilememesi sıkıntıları artırdı.

Osmanlı’daki tımar sisteminin ekonomide olumlu katkıları oldu. Verginin özelleştirilmesi, iltizam usulünün olumlu etkileri görüldü. Bu usulleri bugün Batı düşünüyor.

Farabi bu sistemi, sınıfların egemenliği değil, zayıfların korunması esasına dayandığını söylüyor. Yine bir başka yazar, ekonominin bir ahlak prensibi olmadan yaşayamayacağını söylüyor.

Ahiler, bazı kent hizmetleri de yapıyor (Belediyecilik). Köylerde Alplerle birleşiyor. Ticaret yolları üzerinde ve maden ocakları civarında yerleşiyorlar. Her meslek sahibi ayrı bir mahallede ve ayrı bir çarşıda yerleşirdi. Tüccarın yoldaki zararını devlet karşılardı. Devlet kervan yollarını daima korur ve açık tutardı. Bu, mal arzının azalmaması ve fiatların dengesi için gerekliydi. Fiatlar için bir narh komitesi kurulurdu.

Peştamal kuşanma töreninde çıraklıktan kalfalığa geçiş töreni öncesinde eğitimi tamamlanan çırağın “pabucu dama atılır”. Bu, onun artık bağımsızlaşarak bundan böyle yardım görmeyeceğini ifade eder. Bunun halk deyişine dönüştüğünü siz zaten biliyorsunuz.

Sanatkarlar gündüzleri hiyerarşi içinde mesleğin inceliklerini öğrenirler, akşamları da toplandıkları ahi konuk ve toplantı salonlarında (Zaviyelerde) dini ve ahlakî eğitim görürler. Böylece gençler de iyi yetişir ve bir meslek kazanırken toplumsal dayanışma da gerçekleşmiş olur. Yani kalkınmanın hem maddi hem manevi yapılmasının örneği sayılabilir

Kapitalizm Ahiliği Keşfetti ve Kendine Uyarladı

Amerika ve Avrupa’daki işletmeler yirmi yıl aynı cıvatayı sıkan işçinin mesleki tatminsizliğini verimsizliğini görerek araştırmaya girdiler ve çare olarak ahiliği keşfettiler. Ahiliğin ahlak dışındaki diğer mesleki hiyeraşi ve kendi işini kurma gibi bazı prensiplerini (kişiyi fabrikada çalıştırmak yerine işi ona dışarıda kurdurduğu atölyesine sipariş etmek şeklinde vererek) uyguladı. Bu, mülkiyetin uygulamaya geçmesi olduğundan sağlam bir verimlilik müşevviki olarak çok iş yaptı. Bugün KOBİ’ler Türkiye’de ve Japonya’da üretimin %90’ını sağlıyor.

Amerika ve Batı, işletmelerine ahlak dışındaki Ahilik prensiplerini alarak uyarladı demiştik. Bugün mesleki ahlak standartları yayınlanıyor artık. Bu çok güzel bir gelişme. Tek eksiği, neden ahlaklı olunmasına dair fikirlerinin mihenklerinin olmaması? Bu, ciğer alıp tarifini almamaya benziyor! Bugün kapitalizmin hem kural olarak faiz (iktisatta fazla likite yol açarak mal=para eşitliğini bozması asıl etkendir), olmayan mal ve olmayan paranın harcanması (borsada beklentilerin alınıp satıldığı finansal enstrümanlar)nın oluşturduğu mal=para eşitsizliği (ve sonucunda dünyadaki petrol, buğday, altın, bakır v.s. gibi) emtiaların fiatlarındaki anormal artışlar ve küçük ülkelerde fakirden zengine bir değer aktarımı olan enflasyon hastalığına bu yanlış kurallar yol açmaktadır. İşte önce oyunun kurallarının doğru konulması, akabinde ise ahlak ile kişilik kontrolü/tekamülünün sağlanması gerekir. Bu arada bugün yapıldığı gibi milyonlarca sokaktaki masumu uyarmaya zorla uğraşmak yerine, asıl ve az olan suçluyu ibretlik ceza ile cezalandırarak diğer heveslileri daha baştan caydırmak gerekir. Buradaki temel soru, zalime mi merhamet edeceğiz, yoksa mazluma mı?sorusudur. Çünkü sonuçlar da ona göre şekillenecektir. Bugün modern hukuk kabul etmiyor ama, kısas süper bir adalet ve toplumsal koruma sağlar aslında. İşte dine muhalefet ya da laikliğin din olarak anlaşılması, insanı objektif düşünceden, doğru çözümden alıkoyuyor. Din gibi aklı selim de aynı şeyi gösteriyor ve cezaların caydırıcı olmasını istiyor aslında, fakat gidiyor on tane zalime merhamet ediyor ve yolda yürüyen masum milyonları tehlikeye atıyor. Kişi cezanın eksiğini kendisi tamamlamaya kalkıyor ve kan davaları bitmiyor. Benim af yetkimi devlet nasıl elimden alır ve benim yerime nasıl affeder diye itiraz ediyor, huzursuzluklar barışa dönüşmüyor.

Kültürde Devrim Olmaz

Tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması halkın eğitim ve buluşarak kaynaşmasını yıktı. Dil de süratle değiştirilince kültür aktarımı da son buldu ve toplum soğukta kalan çıplak adam gibi ortalıkta kalakaldı. Batı’ya yönlendirme çabalarını da benimsemeyince, yarı doğu, yarı batı, karışık bir kimlik ortaya çıktı. İşte kültür politikalarında devrim yapılamaz. Her şeyin doğal bir değişimi zaten vardır. Bu kültürde de olabilir. Sadece buna müdahale yanlış olur. Türkiye’nin kültürel tercihlerini yanlış kullanmasının rolü bugünkü sıkıntıların da sebebini oluşturmaktadır. Bu müdahaleyi iyi niyetli sayabilir miyiz?

Aynı kültür devrimini Mao Çin’de yapmak istedi. Neo Konfüçyüzmü değiştirerek topluma zorladı. Fakat güçlü ve oturmuş bir kültürleri vardı. Halk kültürünü havza havza yaşadı ve kabul etmedi. Bugün kültür, nüfus ve kapitalizmin artılarını birleştirerek dünya’da bir süper güç olmaya doğru yol alıyor. Düşük ücretler paylaşım yönünden değişik bir bakışla zülüm gibi görünürken diğer yandan yabancı sermayeyi de cezbediyor..

Loncalarla Benzerliği

Ahilik teşkilatı, bazı kaynaklarda Lonca olarak da anılmaktadır.16. yüzyılda loncaya dönüşüyor. Asıl itibariyle lonca, Bizansa ait bir teşkilattır ve devletin kontrolündedir. Adeta toplumsal bir kast sisteminin aracı gibi çalışır. Halbuki ahilik tamamen sivil bir örgütlenmedir ve hiyeraşi arasında zaman ve mesleki bilgi ve beceri ile geçiş/tekamül mümkündür. Mesleki ilerlemenin açık olması, kişiyi geleceğinden umutvar kılar, bu da konan prensiplere isteyerek uyumu kolaylaştırır ve toplumsal huzur sağlar. Artık kimse kimseyi ikinci sınıf görmemiştir, bugün olduğu gibi ötekileştirmemiştir. Hatta İslam köleliği bile “yediğinden yedir, giydiğinden giydir” diyerek köle ile efendiyi önce eşitlemiş, azadını sevaba ve belli süre yeterli hizmete bağlamış (ortalama 7-11 yıl) böylece onu eritmiştir.

Ahilik: Farklılıkta Eşitlik

İslam’ın en temel gayesi tevhitten sonra, eşitlik ve adalettir. Üstünlük sadece takvadadır. Bu yüzden Ahiliğin aşamalarının bir ayrım yarattığını söylemek uygun olmaz. Oyunun kuralları sadece saygı ve disiplin içindir. Herkesin yükselebilme ve iş sahibi olup kendi işini kurabilme hayali, kişiye itaat ve mutluluk için yeterlidir. Halbuki kapitalizmin, üretim ve sürekli yatırımı putlaştırarak paylaşımdan kaçınması “işçisin sen işçi kal” şarkısında olduğu gibi, onu umutsuzluğa, kin ve hasete götürmekte ve sosyal şizofreni buralarda başlamaktadır. Sosyolojideki “Doymuş şişman köpeğin, diğer aç köpekler tarafından parçalanması mukadderdir” kuralı artık kuvvetle muhtemeldir. Fakat bizim gibi geleneksel toplumlarda din ve gelenekler, yatıştırıcı rolünün yanında, dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik ettiğinden Kapitalizmin bitmek bilmeyen hastalık ve krizlerine insanlar dayanabilmektedirler. İşin garibi kimse de mertçe sistemi sorgulamamaktadır! Küreselleşme küresel bir düzene de ihtiyaç hissettirmiyor mu?

Ahilerin Satış Politikası: Zengine pahalı, Fakire Bedava

Ahilerin satış politikası bizim çok dikkatimizi çekmiştir. Onlar şöyle yapar: Örneğin mes satacaksa aynı kalite mes kişiden kişiye değişik fiatadır ve zengine 5 akçe, orta halliye 1 akçe ve fakire bedavadır. Böylece zenginden fakire bir değer de aktarmış olur. Bunu onlar da bilir ve hiç itiraz etmezlermiş. Süper bir yardımlaşma değil mi?

Benim babamın bir Halit Emmisi vardı. Rahmetli faytoncuydu Ankara’da ve günde üç işe gidermiş. Birici gittiği atın, ikinci gittiği evin, üçüncü gittiği yetimlerinmiş.

Bizim ihtiyaçlarımızı Pavlov’un köpekleri (şartlı refleks) belirliyor ve tasarruf ve dağıtım (yardımlaşma) yerine daha çok tüketerek mutluluk arıyoruz. Kapitalizmin oyununa geliyoruz ve dünyevileşiyor ve bencilleşiyoruz. Ben sağlam kanepeyi para da varken değiştirelim diyen eşimle iki sene mücadele etmiştim. Tavsiye ederim.

Bugünkü Esnaf

Şimdiki esnaf ise kurtlar sofrasında yemek yiyor. Hepsi de kurtlaşmış. Hak için değil ama Ecevit’in krizinde ilk defa ve midesi için yürüdü. Başbakan “birer kişi alın” dedi, bu bir merhamete hitaptı aslında, duymadılar bile. İslam’a göre “ücret: evlenmeye, ev almaya, hizmetçi ve binite yeter bir ücrettir…” (Hadis), fakat asgari ücretin farkını, tazminatını bile vermez, gününde ödemez. İslam uzun emeli yasaklamıştır, fakat o zengin olamadım diye hayıflanır durur. Kuru bir ilimsiz ibadet, yatar kalkar. Zaten cahildir, fakat ticaretin girdabı onu hırs ve haset sarkacında sallar durur. Dayanamaz, kapitalizmin lisanıyla düşünür ırk ve gelenek bulaşığı ile hareket eder. Hem mutlu olamaz, ailesi ve toplum da perişan bir hayat yaşar. Ayağı takılır düşer, ayağım taşa takıldı da düştüm der, düşüreni, onun niye uyardığını idrak etmez. Arkadaşını defneder, üstüne toprak atar gelir, döner aynı hayata devam eder.

Biraz moral bulalım. Eski Emlak Bankası İzmit Müdürü arkadaşım Mesut, 99 depreminde don gömlek gelmiş, yaralı emeklilere, banka yıkılmıştır kayıtlar yoktur fakat adını sorar parasını öder. İki tane kaptırır, birini yakalar birini de personelle cepten öder.

Siteler’de bir mağazacı şöyle diyordu. Hiç gelen burs, yardımı geri çevirmedim ve yazdım. Ramazan geldi zekattan hasaplayıp mahsup ettim. Fakat KDV bizi bozuyor, kesmiyoruz.

Ben düşünüyorum, İslamda KDV’yi fakir de ödediği için adalete aykırı ve KDV gibi bir satış vergisi yok. Bu, Batı’nın işi. Fakat devletin masrafı da çok ve çeşitli. İçinde fakir de var. Eh, siz katılmazsanız diğerlerinin üstünde kalıyor. Ben bir vergici olarak kimseye vergini tam öde demedim fakat “ben de şunu ödeyebilirim de ve öde” dedim!

 

SONUÇ

Ahiliği eskiler yaşadılar gittiler. Mutlu da oldular diyebiliriz. Çünkü onlar din ve ahlak ile, malı kula kul ettiler.

Biz ise mala kul oluyoruz. Çok tüketerek mutluluk elde etmeye çalışmak, bizi mala kulluğa götürüyor. Halbuki İslam ve onun türevi sayılabilecek Ahilik, bizi dünyevileşmekten sakındırıyor. İster İslam’ı öğrenin, ister ahiliği öğrenin aynı kapıya çıkarsınız. Komünizm öldü, kapitalizm sürekli kriz geçiriyor üçüncü alternatif ahiliktir. İşte bu hazinenin kabirden yaşama dönüştürülmesi, ölüden diri çıkarılması gerekiyor!

Yukarıda aklın ve hür fikirlerin İslam’ın önderliğinde onun doğru anlaşılmasıyla nasıl bir Rönesans yaşadığını gördünüz. Ancak cümlelerin sonunda 12. Yüzyıldan sonra kimin yenilip kimin galip geldiğini, sekiz asırdır İslam ülkelerinde ne ilme ne fikre tek çivi çakılmadığını dikkatli bir okuyucu fark edecektir.

Bugünkü insan, okumayan, “sünnetullah”ı yani ilmi çalışmayı dünyalık olarak görüp ihmal eden, dine ilimsiz olarak yöneldiği için taasubta olduğunun bile farkında olmayan, mushafa, kağıta saygıyı onun içinden, manasından üstün tutan, Allah’a etmediği hürmeti kabirlere gösteren, camide imanlı ticarette imansız, toplumda şizofren, dininin hürriyete ve hoşgörüye verdiği önemden habersiz, ırk ve gelenek bulaşığını bir türlü temizleyememiş, evde dayatmacı, tarikatların biat kültürüne aklını teslim etmiş, fikirsiz, diğer insanları da birlik beraberlik ve kardeş görmek yerine, en azından söylüyorum küçümseyen tavırlar, diğerlerini bidatçı hatta kafir görmeler, toplumsal görüşü faşist ve baskıcı, eşitlik yerine ben güçlüyüm o halde haklıyım diyebilen, ırkının peşine düşmüş, yarısı doğu yarısı batı’ya yamandırılmış karışık bir kimlik? Tek kelimeyle şizofren.

Şüphesiz bunda yalnız kendi suçlu değil. Süregelen yönetimlerden yerin üstü altı hepsinin defteri yazılı. Kırk deveyi bir eşşek çeker. Şahsen ben bu yazıyla bile iyi bir eşşek sayılabilirim. Fakat develeri bana vermiyorlar! Ben sadece sırtımda bir şeyler taşıyarak bir yerden bir yere bir iş olsun icra etmeye çalışıyorum. Bu eşşeğin sırtındakiler bunlar işte. Kağıt değil, mana. Yunus misali satarım, alan bulunmaz. Fakat herkes Molla Kasım olmuş yırtar durur…     

İşte Ahiliği günümüz insanına, onun “delil isterim” diyen aklı selimine güzelce anlatmak gerekiyor. Bize göre ahilik ekonomik bir sistemdir. Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir. Kapitalizmin Osmanlıya girememesi de Ahilik sayesinde olmuştur.

Kırşehir’de ahilik yemini yaptırılan 8 esnafa belge ve bayrak verildi. Bu bir güven ifadesi olarak tüketici davranışını etkileyecektir umarım. Bunun bütün Türkiye’ye yaygınlaşması süper olur. Bu ödülün mesleğinde başarılı bürokratlara da verilmesi hem tanınmasına hem de temiz ve başarılı toplum anlayışına hizmet eder. Plaket değil her zaman taşıyabileceği ve övüneceği ve onu daha dikkatli olmaya zorlayan bir orta büyüklükte madalya olabilir.

Ahi Evran-ı Veli nur içinde yatsın. Kendi toprağa, ruhu Allah’a gitti, fikri ve yaptıkları bize miras kaldı. Bu güzel mirası iyi işlemek, anlamak, anlatmak ve uygulamak gerekiyor = Üçüncü alternatif ekonomik sistem.

Ahilikle İlgili Kitaplar çok az. Biri hariç hepsi tarih. Tarihi bile doğru bir bakışla yorumlamadıktan sonra “İskender’in atı Makedonya savaşında kaç kova su içti” der onu merak edersiniz, ya da biraz akıllı geçinen “sebep – sonuç ilişkisini kurdu” diye Büyük İslam Alimi İbni Haldün’ü materyalist, yani kafir ilan edersiniz. (bize Siyasal’da bu ideoloji ders kitabı olarak okutuldu ve sınava girdik?) İşte hem gözlüğünüz hak ve adil olacak, hem akılla neden ve niçinlerle onu deşeleyecek ve mihengini bulacak, doğru yorumlayacak ve halka sunacaksınız ki, kabir yerine fikre hürmet edilsin. Bu kitaplara iktisadi ve sosyolojik bakış açısı veren onlarcası ilave olsa fena mı olur?

Ahilikle ilgili bir film, belgesel değil, hayata ilişkin örneklerle bezenmiş bir film ve tiyatro oyunu yapılması tanıtım için güzel olur.

Mükemmel fertlerden mükemmel toplum oluşturma: Ahilik

Ben, iyi bir ahi olmaya aday biri olduğumu söylememe lütfen izin verin.

AHİLİĞİN SOSYOLOJİK İNCELEMESİ ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 2:03
  Ahilik

AHİLİĞİN SOSYOLOJİK İNCELEMESİ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Son Yorumlar


Notice: Undefined variable: pre_HTML in /home/ahisicom/domains/ahikirsehir.com/public_html/wp-content/themes/seohocasiv2/sidebar.php on line 20

Notice: Undefined variable: post_HTML in /home/ahisicom/domains/ahikirsehir.com/public_html/wp-content/themes/seohocasiv2/sidebar.php on line 26
cami alttan ısıtma
halı altı ısıtma
cami ısıtma
cami ısıtma