ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

AHİLİK VE FÜTÜVVET


Popüler Aramalar

AHİ EVRAN (1171-1261)

 

Anadolu’da Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 32 esnaf zümresinin pîri kabul edilen Ahi Evran’ın asıl adı Mahmud’dur. Babasının adı ve doğum yerme nispeten Mahmud bin Ahmed el-Hoyî (Hoylu Ahmet’in oğlu Mahmut) denmiştir. Künyesi Ebu’l-Hakâyık (hakikatlerin babası), lakabı “dinin yardımcısı” anlamına gelen Nasîrüddîn’dir. Ahi şecerenâmelerinde ise Nimetullah olarak anılmıştır. O, bir taraftan kurduğu Ahi teşkilâtı ile Anadolu’da iktisadî düzenin sağlanmasına çalışmış, bir taraftan Konya, Kayseri ve Kırşehir’de Moğollara karşı birlik ve dirlik mücadelesi vermiş, diğer bir taraftan da çevresinde oluşan geniş ilgi ve sevgi hâlesinin yakıştırdığı sıfatla gönüller “Sultan”ı olmuştur.

Ahi Evran’ın Güney Azerbaycan’daki (İran) Hoy şehrinde başlayıp Kırşehir’de sona eren 93 yıllık ömrü (miladî takvime göre 90 yıl yaşamıştır.) pek çok mücadele içinde geçmiştir. Ancak şüphesiz ki o en büyük mücadeleyi nefsiyle yapmıştı. O yüzden Ahi Evran’ın madden nasıl yaşadığından, yani biyografisinden çok nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu bilmek daha önemlidir.

Ahi Evran, mesleği, yaşantısı ve mücadelesiyle günümüz insanının ihti­yacı olan bir insan modelini ortaya koymaktadır. Mesleğiyle örnektir; çünkü hem ana malzemesi, hem hammaddesi bakımından pis kokularla gün boyu beraber olmak demek olan debbağlık (deri terbiyeciliği) sanatı, herkesin katlanamayacağı bir iştir. Dolayısıyla, bir “nefis terbiyesi” gerektirir. Fakat bu zor ve meşakkatli işin neticesinde son derece temiz ve yararlı ürünler elde edilmektedir ki, bu da “sabır ve tahammül”ün mükâfatı demektir. Ahi Evran’ın bu mesleği seçişinin bir sebebi de herhalde, helâl yoldan olduktan sonra iş ve meslek sahibi olmanın aşağılanacak, hor görülecek bir tarafı olmadığını herkese göstermek olsa gerektir.

Ahi Evran yaşantısıyla örnektir. Çünkü O; dürüst, çalışkan, cömert insanlardan oluşan bir toplum özlemiyle Ahi zaviyelerini kurup yaygınlaştırmaya çalışırken derviş yumuşaklığında bir “ipek”; Anadolu’nun işgal edilmesine seyirci kalmayıp çevresindeki Ahilerden oluşturduğu güçlerle Moğol istilasına karşı bayrak açarken -bir belgede söylendiği gibi- “Tatar muhalifi, savaşkan” bir “çelik” idi.

Anadolu’nun Türk-İslâm yurdu olmasında Horasan erenlerinin rolü ve önemi bellidir. Fakat Ahi Evran yukarıdaki sebepten dolayı diğer Horasan erlerinden / erenlerinden ayrılır. Mevlânâ, Hacı Bektaş, Yunus Emre, hepsi kendi dilince ve kendi hâlince Türk insanına ışık saçarken Ahi Evran gün gelmiş şed kuşanmış, posta oturmuş; yeri gelmiş kılıç kuşanmış, dağa çıkmıştır. O, bu yönüyle hem “alp”, hem “eren”, kelimenin tam manasıyla bir “alp-eren”dir.

AHİ/AHİLİK NEDİR?

Kök olarak Ahi kelimesinin Arapça “kardeşim” anlamındaki “Ahî”den ve başta Divanu Lugati’t-Türk olmak üzere en eski Türkçe kaynaklarda geçen “cömert” anlamındaki “akı” kelimesinden geldiğine dair iki farklı görüş vardır. Dilbilimciler ve tarihçiler ikinci ihtimalin daha kuvvetli olduğu hususunda çoğunlukla ittifak etmişlerdir.

Bir kavram olarak Ahilik, İslâm dünyasında Abbasi halifesi Nasır Lidînillâh tarafından kurumlaştırılan “fütüvvet” kurumunun, Anadolu’da XIII. yüzyıldan itibaren millî ve yerli unsurlarla donanmış bir şeklidir.

Ahilik, Türk esnafının hayat anlayışına ve dünya görüşüne uygun olması sebebiyle daha çok esnaf arasında gelişmiş olmakla birlikte esnaf dışından da çeşitli meslek erbabını bünyesinde barındıran, Ahi Evran-ı Velî önderliğinde Anadolu’da, Anadolu dışında Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar’a kadar yayılan sivil bir yapılanmanın adıdır.

Türk Fütüvvet Hareketi denilebilecek Ahilik kurumu, XIII. yüzyılda kurulup XX. yüzyıla dek, köylere varıncaya kadar Anadolu Türk toplumunda varlığını kesintisiz bir biçimde sürdüren; Anadolu Türk toplumunun birlik ve beraberliğini, refah ve düzenini sağlayacak ve halkın maddî ve manevî ihtiyaçlarına cevap verebilecek tarzda örgütlenen; amaç ve çalışma tarzı açısından topluma hizmet sevdası ve aşkıyla bir tür özel yönetmelik sayılabilecek Ahi   şecerenâme   ve fütüvvetnâmeleri ile belirlenmiş iş – meslek – ahlâk disiplini; şeyh, usta, kalfa, çırak, yamak hiyerarşisi doğrultusunda çalışmayı bir tür ibadet telâkki eden; sınaî, ticarî, askerî, ekonomik, toplumsal, eğitsel ve kültürel faaliyetlerde bulunan bir sivil toplum kuruluşudur.

Daha geniş bir açıdan bakacak olursak Ahilik; bir yandan tek tek fertlerin ahlâkî erdemler bakımından donanımlarını, onları iyi birer birey yapmayı amaçlayan, öte yandan da bireylerin oluşturduğu aileden millete ve hatta topyekûn insanlık âlemine varıncaya kadar bütün toplumsal yapıların huzurlu, müreffeh, barış ve esenlik içinde yaşamalarını hedef kılan bir “insanlık kurumu”dur.

 

 

AHİLİĞİN ANADOLU’YA GELİŞİ

Ahilik kurumunun Anadolu’da zuhuru hususunda yerli ve yabancı tarihçiler çok farklı görüşler beyan etmişlerdir. Şu sözler hepsinin hulasası olabilir mahiyettedir:

Anadolu’da Ahiliğin oluşumunda, İslâm dünyasında görülen fütüvvetin yanı sıra, İslâm Tasavvufunun, Batınîliğin, Melâmîliğin, İslâm’dan önceki eski Türk inançları, kültürü ve ahlâkının, Anadolu’nun o dönemdeki siyasî, tari­hî, ekonomik, kültürel, sosyal ve dinî şartlarının etkileri olmuştur. Bu bakımdan da, Anadolu’daki Ahiliği, bütün bu etkileşimlerin ve bun­ların sonucunda Anadolu’ya göç etmiş bulunan Müslüman Türklerin Anadolu’da uğradığı dinî, sosyal, siyasî, kültürel vb. değişim ve dönüşümlerin birleşimlerinin bir sonucu olarak görmek gerekir.

 

AHİLİĞİN KAYNAĞI: FÜTÜVVET

Fütüvvet, sözlükte genç, yiğit, cömert demek olan “fetâ” kelimesinde türemiş olup gençlik, kahramanlık ve cömertlik anlamında bir kelimedir. Terim olarak fütüvvet, “dünya ve ahirette halkı, nefsine tercih etmek”, “cömertçe vermek, başkasını rahatsız etmemek, şikâyet ve sızlanmayı terk etmek, haramlardan uzaklaşmak ve ahlâkî değerlere sahip olmak” diye tanımlanmıştır.

Kavram olarak ise fütüvvet, “Herhangi bir karşılık beklemeksizin başkalarına yardım ve iyilik etmek, başkalarını kendine tercih edip onların menfaatini kendi menfaatinden üstün tutmak, toplumun ve fertlerin mutluluğu ve kurtuluşu için kendini feda etmek” gibi anlamlan içerir. “Fetâ”nın konukseverliği ve eli açıklığı sonuna kadar, yani kendisinin hiçbir şeyi kalmayıncaya kadar sürer. Fütüvvet ehli, arkadaşları uğruna canını feda eder. İşte bu yüzden konukseverliğin, yiğitlik ve fedakârlığın en yüksek mertebesine fütüvvet denmiştir.

 

 

 

İBN-İ BATTUTA’YA GÖRE AHİLER

Ünlü gezgin İbn-i Battuta’ya göre Ahiler “Anadolu’da yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

FUTUVVETNAMELER:

Fütüvvetnâmeler birbirinin aynı eserler olmamakla beraber birçoğunda ortak olan konular bulunmaktadır. Bütün Şark-İslâm eserlerinin müşterek bir özelliği olarak besmele, hamdele ve salvele (Allah’a hamd, peygambere salat) ile başlayan fütüvvetnâmelerin hemen hepsinde fütüvvetin kaynağı ilk insan, ilk peygamber Hz. Adem’e kadar çıka­rılır. Fütüvvetnâmelerde, başta Hz. Muhammed olmak üzere Âdem, Nuh ve İbrahim peygamberlere ve kısmen diğer peygamberlerin kıssalarına yer verilir.

Fütüvvetnâmelerin doğrudan Ahilikle ilgili olan, yani Ahilik düsturlarını ortaya koyan bölümlerinde fütüvvet ehli için açık ve kapalı olan kapılardan, ehl-i fetanın neler yapıp neler yapamayacaklarından, yani Ahiler için yasak ve caiz olan özelliklerden, fütüvvet ehli olamayacak kimse ve topluluklardan, fütüvvet ehlini fütüvvetten çıkartacak davranışlardan; hırfet ehli (esnaf), onların pirleri ve uymaları gerekli davranışlardan vs. bahsedilir.

Fütüvvetnâmelere göre Ahiliğe kabul edilmeyen zümreler şunlardır:

“Kâfirler, münafıklar, müneccimler / büyücü medyumlar, içki içenler, zina ve livata yapanlar, röntgenciler, yalan yanlış şeylerle müşteriyi aldatan tellallar, ya­lan konuşan, eksik tartan sahtekâr sanatkârlar, merhametsiz kasaplar, yürekleri taşlaşmış cerrahlar, avcılar, bozguncular ve karaborsacı vurguncular.”

Fütüvvetnâmelerde şu hususların yiğidi yiğitlikten, şeyhi şeyhlikten, Ahiyi Ahilikten, çıkaracağı yazılıdır:

“Şarap içmek, zina yapmak, livata yapmak, dedikodu yapmak, gammazlık ve iftira etmek, kovuculuk edip gıybet yapmak, münafıklık etmek, kibirli olmak, merhametsiz olmak, haset etmek, affetmeyip kin tutmak, yalan söylemek, hainlik etmek, nâmahreme bakmak, ayıp aramak, cimri olmak, bühtan etmek, hırsızlık etmek, haram yemek. ”

Fütüvvetin özü, iyi huylu olmaktır. Nefisle mücadele etmek, Tanrı buyruklarını tutmak, adetâ kendini halka vakfedip herkese iyilikte bulunmak, bilhassa cömert ve konuksever olmak, din ve mezhep farkı gözetmeksizin bütün insanlara sevgi beslemek, ihtiyaçlarım gidermeye çalışmak ve herkesi bir görüp kendisini herkesten aşağı tutmak, fütüvvetnâmelere göre fetâ ehlinde (Ahilerde) bulunması gereken ortak niteliklerdendir.

USTALIĞIN İSPATI VE BELGESİ: ŞED KUŞANMA

Fütüvvetnâmelerin hemen hepsinde mevcut olan bir özellik de Ahiliğin hiyerarşik yapısı ve törensel boyutuyla ilgilidir. Bu törenler arasında “şed bağlama” en çok üzerinde durulan ve ayrıntısıyla işlenen bir konu olarak dikkat çeker. Sancaktar, çavuş, nakip, halife tayinleri; sofra çekme âdâb ve usulleri, şerbet sunulması, cârub çekme (süpürme), helva pişirilmesi ve taksimi gibi törenler de fütüvvetnâmelerde yer alan konular arasındadır. Ancak Ahilikte en çok önemsenen tören şed kuşanma törenidir. Çünkü ancak ustasının rızasını alarak şed kuşanan bir esnaf veya sanatkâr usta olarak iş yeri açma hakkına sahip olacak; başka bir deyişle tam bir “Ahi” olacaktır.

Şed, (aslı şedd) “kuvvetlendirmek”, “sağlamlaştırmak” “sıkı sıkı bağlama” anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Bu anlamından kinayeyle Ahiler arasında merasim esnasında bele dolanan kuşağa ad olarak verilmiştir. Şed, iki-üç santim eninde pamuktan dokunmuş uzunca bir bez parçasıdır. Fütüvvetnâmelerde şed karşılığı olarak “kuşak, dürrea, hırla, önlük” tabirleri de geçer.

Fütüvvet ehli arasındaki inanışa göre şed, bizzat Cebrail vasıtasıyla Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’e getirilip kuşatıldığı için de kutsal bir sembol konumundadır. Yine fütüvvetnâmelere göre Hz. Muhammed Hz. Alî’nin belini bağlamış, sonra sırasıya “17-kemer-beste”nin beli bağlanmıştır.

Şed bağlamak, “vefa” ve “teslimiyet” sembolüdür. Elest meclisinde Allah’a verilen söze sadakat göstermek, girdi­ği yola kemâl mertebede kendini vermek, sonuçta Allah rızasını kazanmak demektir.

Bir kalfa (nîm-tarîk), fütüvvetin aradığı bütün vasıfları nefsinde taşıyorsa ve üstadının işlediği sanatı kemâliyle öğrendiyse icazet talebinde bulunur. Ahilikte icazet almak, şed kuşanmak yoluyla olur. Bir kalfa, ancak ustası kendisinden razı ise şed kuşanma talebinde bulunabilir. Üstat rızası almak bu işin ilk şartıdır. “Şedsiz kazanç haramdır.”

 

 

 

ÜÇÜ AÇIK,

ÜÇÜ KAPALI OLMALI

Hemen hemen bütün fütüvvetnâmelerde yer alan “Ahinin açık ve kapalı olması gereken” şeyleri şunlardır:

 

Açık olanlar:

1. Ahinin eli açık (cömert) olmalı,

2.  Kapısı açık (konuk sever) olmalı,

3.  Sofrası açık olmalı (ikramdan kaçınmamalı).

 

Kapalı olanlar:

1. Ahinin gözü kapalı olmalı (kimseye kötü gözle bakmamalı, kimsenin ayıbını araştırmamak),

2.  Beli kapalı olmalı (kimsenin ırzına, namusuna, haysiyet ve şerefine tasallut etmemeli),

3.  Dili kapalı olmalı (kimseye kötü söz söylememeli).

AHİ NE YAPMALI, NEYİ YAPMAMALI?

Fetâ ehlinin açık ve kapalı bulundurması gereken bu organ ve hassalarından başka, fütüvvetnâmelerde uyulması gereken çeşitli dinî ve ahlâkî kurallardan bahsedilir. Dinî olanları İslâmın ve İmânın şartlarıdır. Ahlâkî ve sosyal olanlar ise şunlardır:

v     Ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunup, yakın akrabayı ihmal etmemek,

v     Arkadaşlarına ve komşularına iyi davranmak, Sabah ve akşam zikirlerine müdavim olmak,

v     Riyayı terk etmek,

v     Büyüklere karşı hürmetli olmak,

v     Suçları affetmek,

v     Kendisinden aşağıda bulunanlara şefkatli davranmak,

v     Sözünde ve içinde adalet üzere olmak, Yumuşak sözlü olup ehl-i Hak’la oturup kalkmak,

v     Hüsn-ı zanda bulunmak,

v     İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,

v     İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak,

v     Sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, Sözünü bilmek,

v     Hizmette ve vermede ayırım yapmamak,

v     Yaptığı iyilikten karşılık beklememek,

v     Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak,

v     Hataları yüze vurmamak,

v     Dostluğa önem vermek,

v     Kötülük edenlere iyilikte bulunmak,

v     Hiç kimseyi azarlamamak, dedikoduyu terk etmek,

v     Komşularına iyilik etmek,

v     Daima samimi davranmak,

v     Başkasının malına hıyanet etmemek,

v     Sabır ehli olmak,

v     Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak,

v     Daima hakkı gözetmek,

v     Öfkesine hâkim olmak,

v     Suçluya yumuşak davranmak,

v     Sır saklamak, gelmeyene gitmek,

v     Dost ve akrabayı ziyaret etmek,

v     İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

v     Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,

v     Maiyetindekileri korumak ve gözetmek,

v     Makam ve mevki sahibi iken mütevazı olmak, güçlü ve kuvvetli olunca affetmek,

v     İkramda ve iyilikte bulununca başa kakmamak.

Fütüvvetnâmelerin bazılarında sayılar değişik olmakla beraber talibin öğrenmesi gereken âdâb ve erkân da sayılır. Meselâ çıraklık süresince en az 124 âdâb ve erkan kaidesi öğretilirken, ustalık, pirlık ve üstatlıkta 740 âdâb ve erkânın bilinmesi gerekirdi.

EVLİYA ÇELEBİ’YE GÖRE AHİ EVRAN VE AHİLER

Evliya Çelebi’ye göre Ahiler, Ahi Evran’a bağlı, güçlü kuvvetli, çok çalışkan ve azimli insanlardır.  Genellikle bekâr gençlerdir. Her birisi bir Ahi Evran’dır. “Her birinde Ahi Evrânî pirleri gibi yiğitler vardır ki bunlar insan ejderhalarıdır.” Çelebi’ye göre Cenâb-ı Hak, pirleri Ahi Evran’ın duası sayesinde bu debbağları gayette bereketli kılmıştır. Gayet eli açık, cömert ve birbirlerine karşı son derece bağlı insanlardır. Âdeta kendi hukuk düzenlerini kurmuşlardır. Evliya Çelebi onların bu özelliklerinin suçlulara karşı gösterdikleri davranışlarda belli olduğunu söyler. Çelebi’nin kaydettiğine göre eğer bunların eline eli kanlı bir haydut düşerse bunları asla hâkime teslim etmezler. Bu kişileri kendi yöntemlerince ıslah edip bir iş sahibi olarak topluma kazandırırlar.

 

AHİLİK VE TASAVVUF

Kimi tarihçiler, Ahiliği bir tarikat gibi görürlerken kimileri Mevlevîlik, Bektaşîlik, Kadirîlik, Rufaîlik vb. tarikatlarla ilişkisi üzerinde durmakta ama Ahiliğin bir tarikat olmadığı görüşünde birleşmektedirler. Ahilerin tarikatler gibi bir “zaviye’lerinin olması, bu zaviyelerde “postnişîn” şeyhler olması, şeyhler şeyhi anlamına gelen “şeyhü’ş-şüyûh”larının varlığı, bu şeyhle bağlılık, zaviyelerde verilen eğitim vs. gibi birçok mesned bulabilecekleri şüphesizdir. Hatta İbn-i Battuta’nın verdiği bilgilere göre, Denizli ve Bursa Ahilerinin törenleri arasında raks ve sema yer almakta idi. Şed kuşanma törenlerinde okunan tercümanlar, belki Ahilikte “zikir” ve “vird” olarak dahi düşünülebilir.

Ahiliği tarikatlerden farklı kılan asıl unsurlar şekilde değil özde aranmalıdır. Diğer tarikatlerin çoğunlukla içe dönük, merkeziyetçi ve teslimiyetçi yapısına karşılık Ahi, yaşanan hayatın tam ortasında yer alır. Yaşamak ve yaşatmak için üretmek, ürettiğini hak, insaf ve adalet ölçüleri içinde yaymak (pazarlamak) ile mükellef olan Ahi için Ahilik, gözü kapalı teslim olunacak bir inanış veya fikir sistemi değil; aklın daima devrede olduğu, ahlâk ile sanatın bütünleştiği, “liyakat” esasına dayalı bir değerler manzumesidir.

 

 

 

ZORUNLU BİR DÖNÜŞÜM:

GEDİKLER VE LONCALAR

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu Türklerine sanat, ticaret ve ekonomi alanlarında aşağı yukarı altı yüz elli yıl yön verip, ışık tutmuş olan Ahilik, örgüt olarak, kendi kural ve kurullarıyla, III. Ahmet dönemine dek (1703-1730) sürmüştür. Adı geçen Osmanlı sultanı döneminde, 1727 yılında “gedik” denen bir düzen resmen uygulanmaya başlanmıştır. Ancak gedik uygulamasının başlatılmasını Ahiliğin sonu olarak değerlendirmek doğru olmaz. Ahiler ve zaviyelerinin XIX. yüzyılın sonuna kadar Anadolu’nun hemen her yerinde mevcudiyetlerini devam ettirdikleri, kendi gelenek ve sistemlerini zaman ve şartların değişimine de ister istemez uyum sağlayarak yaşattıkları bilinmektedir.

 

 

 

 

ANADOLU’DA YAŞAYAN AHİLİK İZLERİ

Kimi yörelerde eski asırlardakinden oldukça farklılaşmış, âdâb ve erkânı azaltılmış, dinî motiflerden büyük oranda soyutlanmış da olsa, yakın zamana kadar Ahiliğin tören ve kurallarıyla önemli oranda muhafaza edildiğini de önemli bir bilgi olarak kaydetmek gerekir. Muğla esnafı ve Divriği köşker esnafı arasında 1900′lü yılların başlarına kadar bir esnaf teşkilâtı olduğunu ve bu gayrıresmî teşkilâtın bütün kural ve törenleriyle eski Ahilik geleneklerini yaşattıklarını öğreniyoruz. Bu teşkilât ve gelenek XX. yüzyılın ilk çeyreğinde Muğla’da mevcuttu.

Muğla Esnaf Teşkilâtının, adına “Aağausta” denen reisleri vardır. Esnafın ilen gelenlerinden oluşan 7-8 kişilik heyetlerin verdiği karar “temyizsiz” uygulanır. “Ağausta”nın yardımcısı “Yiğitbaşı”dır. Yiğitbaşnın görevleri arasında ağaustanın emirlerini infaz etmek, heyeti teşkil eden ustaları toplamak gelir. “Yolsuz” ilân edilen esnaf cezalandırılır. Ceza şudur: Yolsuz esnafa selâm verilmez, kahveye geldiği vakit kahve ısmarlanmaz, dahağhâneye giremez vs. Bu ceza suçun ağırlığına göre 10-15 gün veya daha fazla devam edebilir.

Bin bir gün ustasına hizmet etmeyen “usta” olamazdı. Bin hır gün dolunca ustalar tarafından merasimle “peştamal kuşatılır” ve “usta” olurdu. Daha önceleri iki, yedi veya üç yılda bir Kırşehir’den “Eroğlu” denilen bir zat gelip peştamal kuşatma işini o yaparmış. Esnaf, bu zata çok saygı gösterirmiş.

Ahilik geleneklerinin kuvvetle devam ettirildiği yerlerden biri de Çankırı’dır. Çankırı Ahi teşkilâtı, şecerelerde anlatılan usul ve esaslarla büyük oranda benzeşmesi bakımından Ahiliğin yakın zamana kadar hemen bütün erkânıyla devam ettiği bir kurum olarak dikkat çekmektedir.

Divriği’de de I. Dünya Savaşı’na kadar geleneğin benzer şekilde -sadece köşker esnafı arasında- devam ettiğini görüyoruz. Olayı bizzat gören şahıstan nakledildiğine göre o yıl kimler ustalığa çıkacaksa esnaf kâhyası tarafından tespit edilir, genellikle mayıs – haziran ayları arasında bir gün tayin edilirdi. Merasimden birkaç gün önce tellâl çıkarılarak merasim yapılacağı çarşı esnafına duyurulurdu. Sahraya toplu hâlde gidilir, orada usta olacak esnafa Halep dibası peştamal kuşandırılırdı. Usta, halkın göreceği biçimde arkadaşları da yanında olmak üzere yürürdü. Yemek olarak pirinç pilavı ve hoşaf verilir, bazen helva pişirilirdi. Yemekten sonra yeni usta sırayla babasının, ustasının, esnaf kâhyasının ve diğer ustaların ellerini öperdi.

Zile’de leblebiciler arasında mesleği yapabileceğine ustaları tarafından kanaat getirilen çırağa “önlük” takılır. Uzun süre kalfa ve ustasına hizmet eden çırak, ustası tarafından törenle kalfalığa geçirilir. Kalfalığa geçiş diğer leblebici esnafının huzurunda bir tava leblebi kavurup en az kırık çıkarmayı başarmakla olur. Kalfalığa giren kışı yemek yedirir ve ustasına bir hediye alır.

Zile leblebici esnafı arasında “şed kuşanma”, “önlük bağlama”ya dönüşmüştür. Önlük bağlamanın yanı sıra çırağın işini iyi yaptığını ustalardan oluşan bir heyet önünde ispatlaması (bir ürün ortaya koyması: emanet), yemek yedirmesi (sofra çekmek) ve ustasına hediye sunması (tuhfe) bu esnaf grubu arasında kalıntı hâlinde de olsa Ahilik geleneğinin sürdüğünü göstermektedir.

 

 

 

 

 

BİR HATIRLATMA: YENİDEN OLAMAZ MI?

Günümüzde şehirler çok büyüdü. Çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan ustalığa geçiş için istense de böylesi törenler düzenlemek artık çok zordur. Bugün çıraklık okullarından alınan diplomalar “şed” veya “peştamal” yerine geçiyor olsa gerek. Ama o okullarda ananeyi yaşatmak üzere, meselâ mezuniyetlerde, “şed kuşanma” törenleri yapılsa. O “şekil” sandığımız şey, belki eski “ruh”u hatırla­tır ve belki genç esnaf – sanatkâr aday­ları merak ederek “Ahilik kültürü”nü öğrenmeye ve kendi nefislerinde uygulamaya çalışırlar.

Ayrıca, hiç değilse bugün bazı şehirlerimizde yaşatılan, çarşıların / pazarların duayla (buna Ahi Duası denmeli) açılmasını, Gaziantep’te yaşatılan esnafların yılın belli günlerinde kıra çıkıp yiyip içerek eğlenmeleri şeklinde devam edegelen “Esnaf Sahresi” gibi güzel gelenekleri yaşatmak ve yaygınlaştırmak çabasına girmeyi herkes kendine görev addetmelidir.

Bütün bunlarda yerel yönetimler ve esnaf odaları başta olmak üzere, devletin ilgili kurumları ile sivil toplum örgütlerine : görev düşmektedir.

SONUÇ veya AHİLİKTEN KAPILACAK HİSSEMİZ

Yükselen değerlerin sık sık değiştiği günümüz dünyasında, önümüze “hodgâm” (kendini düşünen) değil “diğergâm” (başkalarını düşünen), yanı en az kendisi kadar toplumun diğer fertlerini de düşünen, en az kendisi kadar onların da hak ve hukuklarını kollayan bir insan modeli koyan Ahiliği bugün her zamankinden daha iyi anlamaya mecburuz.

Konuya bu açıdan baktığımızda Ahilik, günümüz dünyasında birlikte yaşamak, barış içinde yaşamak, örgütlü yaşamak gibi hayatî önemdeki sosyal hayat unsurlarını önümüze sunan; iktisadî anlamda ise dayanışma, rekabet, kalite-kontrol, standardizasyon vb. şartlarla ticarî ahlâk prensiplerini ihtiva eden bir değerler bütünüdür. Ahiliğin günümüzün geçerli değerleri karşısında ne konumda olduğu oldukça önemlidir. Günümüzün iş ve çalışma dünyasının yükselen değerleri diyebileceği­miz “sorumluluk ve liyakat, daya­nışma, rekabet, oto-kontrol, kalite ve standardizasyon”, ile “kazanç ve servet” kavramları karşısında Ahilik çok şey ifade etmektedir.

Ne var ki, bize çoktandır musallat olan “kendimizi tanımama”, “kendimizi önemsememe” hastalığı, unuttuğumuz öz değerlerimizi bize başkalarının eliyle öğrettiriyor. Ancak, parayla, servetle, kanunla toplum ve devletini diri tutmaya çalışan Batı’da hâlâ eksik olan bir şey vardır: Ruh! Burada “ruh” kelimesiyle henüz tamamıyla yitirmediğimiz bü­tün millî ve manevî değerlerimiz anlaşılmalıdır. Doğu’ya , Batı’ya, Kuzey’e, Güney’e, yedi iklim, dört bucakta “insan” olan herkese, her zümreye Ahiliğin söylediği ve söyleyeceği çok şey vardır.

Ahilik, kurum olarak tarihe mal olmuş diğer birçok kurum ve zihniyet gi­bi işlevini tamamlamış ve devri­ni kapatmıştır. Ne var ki Ahiliğin toplumlar ve devirler üstü prensipleri, zaman zaman revaçtan düşse de asla ölmez prensiplerdir. Sadece ferdî kemâle erme noktasında değil, gerek devletlerin kendi bünyelerindeki, gerekse uluslararası düzeyde toplumsal barışın sağlanmasında Ahilik prensipleri çok ciddî ve göz ardı edilmemesi gereken bir “model” konumundadır.

Bu itibarla Ahilik, yalnızca Türk insanının değil, bütün dünya toplumlarının örnek alması gereken bir insanlık ve ahlâk sistemidir.

AHİLİK VE FÜTÜVVET ile Benzer Yazılar:

2 Kasım 2011 Saat : 9:46
  Ahilik

AHİLİK VE FÜTÜVVET Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç