ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

AHİLİK;


Popüler Aramalar

Sevgili Okurlar,

ÖNCE KURALLARI DOĞRU KOYUN,

SONRA ADALETLİ OLUN,

SONRA SÜREKLİ ÖĞRETİN VE EĞİTİN

VE AMEL ETMESİNİ SAĞLAYIN

VE EN SONUNDA AHLAKLI OLMASINI BEKLEYİN.

Ahilik Esnaf ve Sanatkarlar Bayramı Ekim ayının ikinci haftasında Kırşehir’de ve diğer illerimizde neşeyle kutlanmaktadır. Bu yıl 23.sü Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın önderliğinde haklı ve sorumluluk duyularak resmi anlamda Kırşehir’de yapılmıştır.(11-17 Ekim)

Biz de bir Kırşehir’li olarak yapılan sempozyumlarda sunulan tebliğleri, kendi şahsi araştırmalarımızı ve mesleki tecrübelerimizi de katarak sizinle paylaşmak istedik.

İzlenecek Yöntem Hakkında Birkaç Söz

Körler hiç bir şeyi yoklamadan almazlar. Bu bir fikrin test edilerek alınması, hatta mihenginin sorgulanması, elekten geçirilmesi gerektiği mesajını verir. Lokman Hekim de sanatını körlerin bu deneme ve test etme prensibinden etkilenerek elde ettiğini söylüyor. İşte ahiliğin de önce araştırılarak test edilip alınması ve günümüze uyarlanarak yararlanılması gerektiğini söyleyebiliriz.

Yine körlerden bir örnek: malum fil hikayesi. Fil boru gibi mi? Yoksa yelpaze gibi mi? İşte herkes rastladığı gibi baksa bile bunları birleştirirsek ortaya bir fil tanımı çıkmaz mı?

Üçüncü bir örnek: Üç Japon, Amerikalı’ların bir buluşunu çalmaya giderler. Fakat Amerika’lılar buluşlarının fotoğrafının çekilmesine izin vermezler. Japonlar şöyle yaparlar. Üçü de üç ayrı açıdan makinaya üç saat bakarlar ve ayrılıp otele dönünce herkes gördüğü açıdan makinanın resmini çizer. Sonra resimler birleştirilir ve makina ortaya çıkar. İşte ahilik de böyle bir ejderha. Onun toplumun her alanına ulaşmış kolları var. Her araştırmacı bir koluna bakıp ortaya çıkarırsa bütün ejderha resmi ortaya çıkar. Zaten “Evran” ejderha demektir.

Son bir iki şey daha. Çingeneyi ormana götürmüşler, kayın ağacını görünce “bundan ne güzel kasnak olur” demiş… Yine bir adam çocuğuna kendi zengin durumunu anlayıp şükretmesi için fakir bir köyü videoya alır ve getirip oğluna göstermeye başlar. Çocuk bir çok dam evleri ve sokaklarda çocukların bir çok köpeklerle oynadığını görünce  “Baba bunlar ne kadar zengin ve mutlu, ne kadar çok da köpekleri var” der. Yani neyi nasıl gördüğünüz de çok önemli. Bunu aşmanın yolu farklı meslek mensuplarından çok sayıda insana “siz nasıl görüyorsunuz?” diyerek değişik fikirlerin sayısını artırmak, değişik yorumlara imkan tanımak ve bunları birleştirerek bütün yapıyı ortaya koyabilmektir.

Tarih Bilinci ve Yorumu

Her ülke tarihinde şu ya da bu başarılarla övünebilir. Bu normaldir. Fakat buna kilitlenip kalmak ve bundan bir şey üretememek, bunu bir adım öteye taşıyamamak, yanlış olan budur. Tarihle, örneğin “Büyük İskender’in atı Makedonya savaşında kaç kova su içti” gibi bir soruya cevap aramak ne kadar yanlışsa, “sebep – sonuç” ilişkisini buldu diyerek “Bunu bana Allah bildirdi” diyen Müslüman bir alimin görüşlerinin yarısını alarak, ideolojiyle İbni Haldün’ü materyalist ilan etmek de büyük haksızlıktır hatta katliamdır. İşte bu noktada ihtiyaç duyulan şey, kişi ya da olayları kendi mantığı içinde empati yaparak aklı selimle, diğer adıyla objektif düşünceyle anlamaya çalışmaktır. Bu konuda Albert Einstain şöyle diyor: “Karşılaştığımız önemli problemler, onları yaratan düzeydeki düşünme ile çözümlenemez.” İşte bu ifade bizi, önce bu zamandan o zamana, sonra da onun düşünme düzeyinde onu anlamaya çalışmaya götürmelidir. Bir tıp öğrencisi olan arkadaşım Sami, Hacettepe bölgesindeki adım başı çok sayıdaki küçük küçük camileri anlamsız buluyor ve işleri güçleri yok cami yapmışlar diyordu. Ona “sen onların ne kadar namaza düşkün olduklarını bilmiyorsun anlaşılan” demiştim. İşte dünü bu günün mantığıyla anlamaya çalışmanın yanlışlığının tipik bir örneğiydi bu. İşte bu yanlışa düşmemek gerekiyor.   

Devlet mücerret bir kavram olup müesseselerden ibarettir. Bir devleti yücelten, ona hayat vererek onu tarih içinde ayakta tutan da bu müesseselerdir. Aynı şekilde müesseselerin çöküşü de devletin çöküşü ile pareleldir. Orta Asya’dan kopup gelen Türk boylarının Anadolu’da bir “Cihan Devleti” kurmalarını neye bağlayacağız? Kurucu padişahların dirayetine mi? Yoksa bu müessseselere mi? Vayahutta ikisine mi? Elbette ikisi de önemli etkenlerdir. Başarısızlıklar da yöneticilerin dirayetsizliği kadar bu müessesselerin halkla beraber bozulmalarından da kaynaklandığı kabul edilmelidir. Günümüz tarih anlayışı da bu yöndedir. Bu yüzden bu kurumların da iyi ve kötü zamanları vardır ve yapılacak araştırmalarda buna dikkat edilmelidir. Bozulma arttıkça, “aman elden gidiyoruz” diye fütüvvetname sayısında da bir artış olmuştur. Bu yüzden her dönemin kendine göre verdiği bir mesaj mutlaka vardır fakat o mesajın kendi şartlarında değerlendirilmesi gerekir ki yanlış bir yoruma yol açmasın. Bu yüzden biz bu makalemizde geleneğe dayalı yıllar olarak sayılabilecek  XI-XV yüzyıllardaki bozulmanın olmadığı dönem üzerinde çalışacağız. Bunlar en sağlıklı dönem olarak bize diğer dönemlere göre daha çok şey verebilecek gibi görünmektedir.  

Yapılan araştırmalar hep dini, tarihi, kültürel, edebi, askeri, siyasi görüşler üzerinden yürütülmüştür. Halbuki bir insanın karnı doymadan ondan ahlak beklemek dinin bile uygun bulmadığı bir iştir. “aç ayı fırın yıkar” tabiri boşuna değildir. Bu yüzden Ahiliği de onun gelecek güvencesi sağlamadan, piyasa da bir istikrar oluşturmadan ahlaki kuralların geçerli olduğunu düşünmek saflık olur. Bu yüzden biz bu görüşten hareketle Ahiliğin daha çok iktisadi yönü üzerinde durulması gerektiği üzerinde duruyoruz. 

Ahilikte; İlimle Amel ve Dinle Ahlak Birlikte ve İçiçe Uygulamada

Eskiler, dini ilimlerin yanında dünyevi ilimleri de tahsil ederlerdi. Filozoflar ya da müctehid imamlar nasıl 6500 konuda hukuki kararlar alabiliyorlardı? Nasıl tefsir edebiliyorlardı? Sosyoloji, tıp, tarih, edebiyat, coğrafya, hukuk, bilmeden olur muydu? Yalnızca ilahiyatı bitiren nasıl Kuran tefsir etmeye kalkar? Günümüzdeki uzmanlaşmanın yararı kadar zararı da oldu. Kendi dalında uzman fakat yan dal konusunda hiç bir fikri yok. Bu yüzden kararları da tek yönlü. İşte eğitimi yalnız Üniversiteyle sınırlandırmamak ve ömür boyu sürekli eğitimin ortamını bir şekilde devletin vatandaşına sunması gerekir. Camilerin yalnızca namaza tahsis edilmesi ne kadar eksik ve kısır. Namaz kılınır kılınmaz cami kapattırılıyor. Hoca ise tamgün karşılığı maaş alıyor aslında. Ondan cemaatini yetiştirmesi ve bunu sürekli yapması istenemez mi? Camilerin Hz. Peygamber zamanındaki birer eğitim kurumu da oldukları vasfını korkak ve tembel yöneticiler bitirdi. İnsanları bir amaç etrafında birleştirebilirseniz, o zaman o kişinin ferdi başarılarını göstermesine de izin vermeniz toplam başarıyı çok yükseklere taşıyacaktır. Bu ise aynı amaç etrafında kişiyi biraz olsun serbest bırakmanız anlamına gelir. İşte insan çalıştırmanın ve toplam başarıyı en üst seviyeye getirmenin şartları bilinmiyor mu? Sorun bir söz gelebilir de yatmaktadır. Halbuki devlet adamlığı vasfı bir şeyler yapmak kadar yapılana getirilecek eleştirileri de göğüsleme cesaret ve kararlılığı da ister. Halk ise dinini doğru öğreneceği yerler olmayınca yanlış öğreneceği bir yerler mutlaka buluyor. Çünkü bu ekmek ve su gibi bir ihtiyaç. Birlikte öğrenimin bir de kaynaşma gibi, güzel bir topluluğa aidiyet gibi, toplumda yer edinme ve değer verilme gibi sosyolojik boyutları da var. Uzun hikaye..

Ahilikte sofilik yok, inziva yok. Ahilikte önce dini kurallar, sonra onun ibadete dönüşmesi, sürekli eğitim, kuralların doğru konulması ve en sonunda da ahlaka dönüşmesi var. Yani akşam zaviyede öğrendiğini sabah hayata uyguluyor. Bugün modern anlayış; ilimle ameli ve dinle ahlakı birbirinden kopardı. Öğretmen sigara içiyor öğrencisine içme diyor. Hem manevi feri yok, hem zahiri feri yok. Ahlakın müeyyide ve ikramını din verir ve kul hakkına bağlayarak “kendi aranızda halledin” der ve karışmaz. Kul hakkı affolmaz. Er ya da geç bu geri ödeşme bilinci olmayınca, örneğin mesleki ahlak prensipleri yayınlanıyor, fakat neden uymak gerektiği konusunda hiç bir fikri yok. Halbuki beyan esasını getirerek sana güveniyorum diyorsunuz ve bu sistemi sadece normal olarak % 2-3 gibi bir denetim oranıyla denetlemeniz gerekiyor. Önce siz vergi oranlarında adil olmayınca arkasından onda da kişisel ıslah (yani yayınladığınız ahlak ilkeleri kişinin bünyesinde kişiliğe dönüşmeyince) olmayınca çözümü kendisi buluyor(?) Yani, ciğeri verip tarifini vermemeye benziyor. O zaman hakem de görmüyorsa serbest olarak algılanıyor ve ciğer yanıyor.

Aşağıda göreceksiniz bugün artık Ahilik özünden kopmuş bir halde Şed kuşatma törenlerinden oluşan gösteriler haline dönüştü. Onun merkezi hükümete vermesi gereken “bir kalkınma modeli olduğu” fikri ve meslek ahlak ve disiplininin ön plana çıkması gerçeği, devletin bütün yükünü alan süper bir sivil toplum örgütü olduğu, kapitalizmin dişlilerine sıkışarak, din kanaat ve tasarruf derken, “daha çok tüket mutlu olursun, bak paran yoksa borç da veririm” diyerek, insanı çıkarının ve tüketimin kölesi yapan kapitalizmin şeytanca fikirlerine kanan insanı, Ahiliğin sanki bu günleri görmüş gibi tüketiciyi korumaya çalışan prensipleri, önce adalet sonra iyilik diyerek, önce kuralları doğru koyalım sonra ahlaklı olalım diyen süper anlayışı, toplumu sürekli eğitip ve bir yerde buluşturup konuşturup kaynaştırması (Ahi Ocakları, Ahi Zaviyeleri) “nasıl olsa seni usta yapıp iş sahibi yapacağım” diyerek onun geleceğine önce güvence vererek böylece onu uzun emelden uzaklaştırıp, sonrasında “kazancının biri evine bir zaviyeye” olmak üzere “kazancının bir kısmını getir bakalım” deyip yardımlaşmayı kurumsallaştırması, asla diğeri kavramı yaratmayarak toplum eşitliği ile farklılıkları bertaraf etmesi (Alevilerle Sünniler akşam zaviyede birlikte ders görüp namaz kılıyorlardı) ve en sonunda artık barış ve huzur içinde yaşayabiliriz diyen dinin emirlerinin kristalize edildiği süper güzel ahlak ilkeleri ve kuralları, sağırların bağırdığı ortamlarda kaynayıp gidiyor…

2007 Mali Krizi ve Petrol ve Diğer Emtia Fiatlarındaki Aşırı Artışın İki Nedeni:

Kuralda Hata (K) ve Ahlakta Hata (A) 

Uluslararası piyasalardaki 2007 mali krizi ile petrol ve diğer emtia fiatlarındaki aşırı artışların kaynağındaki nedenlere şöyle bir bakalım. Ortak yönlerinin önce kuralların yanlışlığını, sonra da ahlak eksikliğini kendiniz görün:

  1. Düşük faizle de olsa ortaya çıkan kontrolsüz serseri para, fazla emisyon, hedge ve emeklilik fonlarından oluşmuş, nereyi yıkacağı belli olmayan aşırı likit seli (K)
  2. Banka ve fon yöneticilerinin daha fazla prim kazanmak için, aşırı hırs ve risk alma iştahı (A)
  3. Spekülasyondan para kazanmaya çalışılması (K)
  4. Muhasebede bilanço makyaj ve maskeleri (A)
  5. Tasarruf yerine devlet ve halkın borçlanarak tüketime (ve bütçe açıklarına) teşvik edilmesi (K)
  6. Emtia fiatlarının, beklentilerin ve olmayan para ve olmayan malın alınıp satıldığı borsa’nın future piyasalarında belirlenmesi (K)
  7. Küreselleşmenin kuralsızlık olarak algılanması (A)
  8. Merak etmeyin herşey kendi kendine düzelir diyen saf Adam Smith’in “gizli el”inin hiç bir şeyi düzeltemeyip kumarhane kapitalizmine dönüşmesi (K)
  9. Derecelendirme kuruluşlarının ülkelere verdiği taraflı raporlar? (A)

Yorum yok…Fazla bilgi mail adresimizden istenebilir.

Ahi Evran-ı Veli Kimdir? 

Kırşehir’de ebedi istirahatgahında yatmakta olan Ahi Evran-ı Veli Hazretlerinin asıl adı Nasırüddin  Mahmut el Hoyi’dir. Azarbeycan’ın Hoy kasabasında dünyaya gelen Ahi Evran, dini ilimlerin yanında tıp da tahsil etmiş ve rasyonel düşünceli bir bilim adamıdır. İbni Sina ve Farabi’den tercümeler yapmış ve yılan zehirinden panzehir üretmeyi başarmıştır. Debbağ (derici)dir ve 32 kısım sanatkarın piridir. Şeyh ve Ahi Baba’dır. Bağdattan, Aristo aklıyla hareket eden Mu’tezilenin, nakilci Eşari’ye yenilmesiyle kurduğu zaviyelerde Eşari mezhebini teorik derslerde takip eder görünmesine rağmen, uygulamaları tamamen “İslami fıtri aklın” önderliğinde rasyonel bir hareket tarzını ifade eder. İnziva, çile onun sözlüğünde yoktur. Akşam dini okutur sabah onu hayata geçirttirir. Din ahlaka dönüşür. Ancak bunun sırrı; gelecek güvencesi ve adalet ve artık kendiliğinden istenerek uyulan önce sevgiye dayalı saygı ve disiplin. Bir baba evladından saygı bekliyorsa ona evlatları arasında adil olmasını tavsiye ediniz! (Hadis)

Anadolu’nun Türk-İslâm yurdu olmasında Horasan erenlerinin rolü ve önemi bellidir. Fakat Ahi Evran diğer Horasan erlerinden / erenlerinden ayrıdır. Mevlânâ, Hacı Bektaş, Yunus Emre, hepsi kendi dilince ve kendi hâlince Türk insanına ışık saçarken, Ahi Evran gün gelmiş şed kuşanmış, posta oturmuş; yeri gelmiş kılıç kuşanmış, dağa çıkmıştır. O, bu yönüyle hem “alp”, hem “eren”, kelimenin tam manasıyla bir “alp-eren”dir.

Ahilik Sözcüğünün Kökeni

Bir görüşe göre ahi’nin sözlük manası Arapça “Ahi=”kardeşim” den gelmektedir. Divanu Lügati’t-Türk’te ise;  akı اقى; Eli açık, koçak, selek, cömert, yiğit, delikanlı gibi manalar ifade eden “Akı” kelimesinden olabileceğini ifade edenler de mevcuttur.

Ahiliğin Kuruluşu

Hoca Ahmet Yesevi’den aldığı güçle Bağdat’ta büyük üstadlardan da ders alan Ahi Evran, Arapların kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan etkilenerek, 1205′te Anadolu’ya gelmesinden kısa bir süre sonra ilk olarak Kayseri’de Ahilik Teşkilatını kurmuştur. Uzun macera ve 5 yıl süren hapis hayatından sonra Kırşehir’e geçerek örgütlenmesini tamamlamış ve bu teşkilatı 93 yaşına kadar yılmadan köylere kadar yaymıştır.

Orta Asya’da hüküm süren Oğuz Yabguluğu yıkılınca (1040) Oğuz Türk’leri yavaş yavaş Selçuklu egemenliği altına girerek Anadolu’ya göç etmeye başlar. Göçebe Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşerek onların İslamlaşma sürecini hızlandırmak ve burayı Türk yurdu haline getirerek, şehirlerde yaşayan Rum ve Ermeni tacirleriyle rekabet edebilmek amacıyla Ahi teşkilatı kuruldu.

Bu kuruluşu damdan düşer gibi geldi diye düşünmek de yanlış olur. Eski Türk toplumunda görülen Ata – Baba, Alp- Aksakallar, Ozan – Baksı’lar Aşık, Şamanlar Muskacı oldular. Demircilikten bakırcılığa kadar bir çok sanat dalları da Maveraünnehir bölgesinde yaygındı. Ancak göçlerle gelinen noktada yerleşik hayata geçme mecburiyeti hasıl olunca kurallardan oluşan bir şehir hayatı karşılarına çıktı ve o hayatı da Ahi Evran-ı Veli, Araplardan öğrendiği Fütüvvet teşkilatını Türk gelenekleriyle bezeyerek biçimlendirdi, hayata geçmesini sağladı. Fütüvvetin din temelli olması onun insan tanımının da sağlıklı olmasıyla düzgün bir ticari hayatında temellerinin sağlam kurulmasını sağladı. 

Kuruluşun Altında Yatan Asıl Neden = Doğru İnsan Tanımı

Bu kuruluş bir İslami ve ticari birlik ve dayanışma ihtiyacından doğdu denilebilir. Buradaki bir diğer sosyolojik zorluk ise kural tanımaz, göçebe, dağınık bir halkı (Türkmenleri) yerleşik hayata geçirerek kurallara uymasını sağlamaktır. İşte bu iki temel sorunu Ahiliğin çözebilmesi, yani önce sanatkarlığa yönlendirip karnını doyurması, sonra da kurallı bir yerleşik hayata onu intibak ettirmedeki başarısı onun mihenk taşlarının sağlamlığını ve uygulanabilir, geçerli bir çözüme sahip olduğunu göstermektedir. Bunun sırrı ise bize göre insanı tanımasındaki başarıda yatmaktadır.

Karl Marks insanı doğru tanımlayabilseydi mutlak adaleti belki değil ama ulaşılabilir bir nisbi adalete ulaşabilirdi. Nitekim tarihte müslüman olmadığı halde adil olan bir çok devlet adamları vardır. Habeş kralı Necaşi onlardan biridir nitekim. Kendisi müslüman olmadığı halde müşriklerin şerrinden göç edip gelen müslümanlara iyi davranmış, onları istemeye gelen müşriklere onları teslim etmemiş, ve kardeşinin isyanında müslümanlar ona yardım etmek istemişler ve ölümünde de o müslüman olmadığı halde üzülüp ağlayabilmişlerdir. Bunlar işte İslam’ın ahlak faslını oluşturur.

Ya Adam Smith’in insan tanımlamasına ne dersiniz? İnsanı sadece çıkarını düşünen bir yaratık olarak tanımlayarak (Homo Economicus) üzerine sistem inşa etmek akıllara ziyan. Hiç mi insanların karşılıksız yardımlaştığını görmedi. Toplumdaki dengesizlikleri farketmedi mi. Hiç mi komşusuna çorba göndermedi. Biraz zenginleyenin hırsını ve fakirlere duyarsızlığını da mı görmedi? Yaşadığı devir o demese de bir çeşit kapitalizm olarak tarihten gelen bir sermayedarlar hakimiyeti olarak zaten vardı. Karl Marks bile yaşadığı 18. yüzyıldaki kapitalizmin acımasızlığını gördüğü için bir adalet tepkisi olarak anlaşılabilirdi belki. Onu çökerten ise adalet isteği değil, insan tanımının sakatlığı idi. Bu açıdan bakınca Adam Smith’i anlayabilmek hiç mümkün değil. İşte sadece Ahiliğin sonuçlarından, nefesinin uzunluğundan bile yola çıksanız, bir lise mezunu çocuk bile bu başarıyı idrak eder ve hakkını verir. İşte bütün yöneticilere, aile reisinden işçi çalıştıran işadamına, ülke yönetiminde söz sahibi olandan küçük bir örgütte olsa onu yönetenin bir insan fikri olmalı ve bu tanım doğru ve sağlıklı olmalıdır.   

Bugün bile dengini kuramadığımız süper bir sivil toplum örgütü olan Ahilik, insanının maddi ve manevi bütün yönünü imar etmiş, işini kurmuş, umut vermiş, evlendirmiş, ahlakını İslam ve aynı yönde ihdas ettiği prensiplerle sürekli eğiterek ve uygulatarak kemale erdirmiş, hala uymazsan seni artık iş ve toplum dışına atarım diye tehdit etmiş, suya su katanı kuyuya başaşağı sallayarak teşhir gibi bir ağır cezayı uygulamış, üretim, kalite, fiat ve istihdamı devletin yerine kontrol ve dengede götürerek alıcı-satıcı bütün kesimlere adalet dağıtarak üretim, paylaşım ve dağıtımı herkesi memnun eder bir şekilde sağlamıştır. Sistemlerin biri öldü, diğeri sürekli kriz geçiriyor. Neden Ahilik üçüncü bir alternatif olmasın? Sistemin kölesi olmayın, sistemleri insana köle kılın. Çözümler adalet kapağından ve doğru insan tanımından çıkacaktır eminim.

Ahiliğin Kuruluş Zamanının Cilveleri

 

Mevlana “Mesnevi’sini”, Aşık Paşa “Garipnamesi’ni” Ahmed-i Gülşehri “Manyıku’t –Tayr ve Felekname”sini yeni yazmışken ve Hacı Bektaşı Veli aslanla geyiği birlikte kucağına almışken, Yunus’un ilahi nazını Molla Kasım yırtıp suya salarken, Emir Cacabey “Gök Medrese”yle uğraşıp Şeyh Edebali’nin kızını elinden kaçırıp Osman Bey’e kaptırırken, 200 000 nüfusuyla Kırşehir (o zamanki adı Gülşehir) bir ilim ve irfan kentiyken ahilik kuruldu.

Ahilik Nedir?

Ahilik; Ahiliğin anayasası ve tüzüğü sayılan şecerenâme ve fütüvvetnâmeler ile belirlenmiş; iş, meslek ve ahlâk disiplini olup; şeyh, usta, kalfa, çırak, yamak hiyerarşisi doğrultusunda çalışmayı bir tür ibadet telâkki eden; sınaî, ticarî, askerî, ekonomik, toplumsal, eğitsel ve kültürel faaliyetlerde bulunan bir sivil toplum kuruluşudur.

Ahi’lik, sanat, ticaret ve mesleğin, olgun kişilik, ahlak ve doğruluğun iç içe girmiş bir alaşımıdır. Ahi diye anılan kişi kesin olarak bir sanat, ticaret ya da meslek sahibidir. O bununla birlikte olgun, ahlaklı, merhametli, iyiliksever ve her işinde, her davranışında dürüst ve güvenilir kişidir.

İşte ahilik, güzel ahlakın ticaretle demlendiği çay gibidir. Tüccarın polisi, ahiliğin dinden gelen güzel ahlakıdır. İşte bugün başarıyı erdeme tercih eden aile ve devlet ve özel sektörün tersine, onlar erdemi başarıya tercih ettiler ve başarı da arkalarından geldi. Hem ticaret güzel yürüdü, üretim ve paylaşım sorumluluk, verimlilik, kalite, ucuz fiat, adalet temeline oturdu ve hem de toplum güzel ahlak ve yardımlaşmayla huzur ve barış ortamında yaşadı. Avrupalı bir yazar ahlak olmadan hiçbir ekonomik sistemin başarıya ulaşamayacağını söylüyor. Biz bu görüşü düzeltelim. Önce kuralları doğru koyalım sonra ahlakı talep edelim. Karnı aç olandan ahlak ne kadar beklenirse, cebine 100 trilyon koyduğunuz insan da bir yerleri muhakkak karıştıracaktır.  

Günümüzde etik (ahlak) kuralları şeklinde bazı mesleki standartlar konulması ihtiyacı hissedilmiş ve konmuştur. Örneğin bazı muhasebe etik standartları yayınlanıyor. Ancak insanları bunlara uymaya zorlayan prensiplerin olmaması, ciğeri alıp tarifini almayan birinin haline benzemektedir. Hakem görmediği zaman serbest olarak algılanmaktadır. Halbuki önce kuralları doğru koymak, sonra adalet ve ancak bundan sonra iyiliğin bir anlamı, yani ahlakın bir anlamı olabilir. Örneğin işçisinin hakkını vermeyen bir işverenin ona iyilik yapmaya kalkmasını, gülümsemesini işçi nasıl algılayacaktır? İşte bu sıralama ekonomide ve insan davranışlarında da süper etkiler yapabilir. Dinimiz de bu sıralamayı emretmektedir.

Ahiliğin Loncadan Farkı

 

Ahiliğin Anadolu’da hızlı bir şekilde yayılması ile birbirleriyle sık sık ilişkiler içinde olan Romalıların lonca sistemi ve Fütuvvetnameler ile ilişkisi olduğunu ileri süren araştırmacılar bulunmaktadır. Oysa Loncalar ve Ahilik arasındaki farkları sıralarsak aradaki farklılık açıkça görülecektir.

1) Bizans locaları devlet tarafından bazı kamu görevlerini yerine getirmek üzere kurulmuş mesleki kuruluşlardır.[2] Ahi birlikleri ise, devlet otoritesinin dışında kurulup gelişmiştir.

2) Bizans loncaları devletin sıkı denetim ve gözetimi altında çalışırdı. Herhangi bir loncaya üye olabilmek için imparatorun görevlendirmiş olması ya da imparator tarafından onay almak gerekirdi. Loncalara giren bir daha ayrılamamaktaydı.

Ahi birliklerinde ise, doğrudan bir devlet denetimi yoktur. Kuruluş yıllarında devlet Ahi birliklerinin yönetimine karışmamıştı. Daha sonraki dönemlerde ise birlik yönetimine seçilen bazı görevlilerin görevlerine hükümet yetkililerinin onayından sonra başlaması prensibi getirilerek dolaylı bir denetim sağlanmıştır. Ahi birliklerine üyelik serbesttir. Üyeliğe kabul işlemleri teşkilat yetkililerince yapılır ve devlet buna müdahale edemez, üyeler istedikleri zaman teşkilattan ayrılabilirler.

3) Bizans loncaları yalnız tüccar ve sanatkarları üye olarak kabul ederlerdi.

Ahi birliklerinde ise Ahilik prensibini kabul eden ve işi olan herkes üye olabilirdi.

4) Bizans loncaları tarafından üyelerin uyulması için konulan kaideler, siyasi otorite tarafından tespit edilirdi.

Ahi birliklerinde ise bu kaideler, İslam’daki ayet ve hadislerden çıkarılan güzel ahlakla ilgili ahilik kaideleri, teşkilat yöneticilerince konulurdu (Fütüvvetnameler).

5) Bizans loncalarının kast yapısı taşımalarına ve kan grupları haline dönüşmelerine karşılık,

Ahi birlikleri hiç bir zaman kan grupları haline dönüşmemiş ve böylesi birlikler içinde genellikle karşılaşılan kastlaşma eğilimine karşı çıkmıştır.

6)Ayrıca loncalar sınıflı bir toplum yapısı meydana getirecek şekilde teşkilatlandıkları ve bunu gerçekleştirdikleri halde, Ahi birlikleri, sınıflı toplum yapısına karşı çıkmış ve buna göre teşkilatlanmıştır. Ötekileştirme asla yoktur.

Loncalarla Ahiliğin taban tabana zıt şeyler olduğunu anlamışsınızdır umarım.

 

Çek Türklerden mi Gelme?

Onüçüncü yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Türklerinin ekonomik yaşamında Ahiliğin çok etkin rol oynadığını gördüğümüz Ahilik, uzun yıllar boyu Türk ahlakının da simgesi olmuştur. Özellikle Orta Asya’daki ve Türkistan’daki eski Türk belgelerini inceleyen, başta W.Bardhold “Orta Asya Türk Tarihi hakkında Dersler” adıyla Türkçe olarak yayınlanan eserinde, bugün bütün dünyaca kullanılan, bir yerden bir yere ve “Çek” denen kağıt parçası ile para alış verişi yapılan ticari işlemdeki “Çek” in ilk kez Asya Türkleri’nce kullanıldığını ve Türkçe’deki “Çekmek” sözcüğünden geldiğini yazıyor. Yine Asya Türklerince hükümdarın damgasını taşıyan ak ipek kumaş parçasının para olarak kullanıldığı, bu yüzden , Osmanlı Türklerindeki madeni para birimi “akça”nın, hükümdar damgasını taşıyan bu ipek kumaş parçasından geldiği de ifade edilmektedir.

Ahiliğin meziyetleri

 

Edebiyatta isim yapan Yunanlılar, Hukuklarıyla dünya hukukuna örnek olan Roma Hukuku ve bizim ticari zekamızın biricik şahaseri ise Ahi’liktir. Ahiliğin, Arapların fütüvvetini temel aldığı inkar edilemez. Ancak Arapların da göçebeleri vardı ama genel olarak yerleşik bir kavim idiler. Türkmenlerin tamamının kural tanımaz göçebelerden  oluştuğunu, Ahilerin fetret devrinde Ankara’da devlet kurduğunu, yine Moğol istilasında şavaşarak karşı koyduğunu, aynı dönemde devlet hakimiyeti olmayınca onun yerine geçerek düzeni tesis ettiğini düşünürseniz, sistemin kendine özgü  çözümler ürettiğini, yani sisteme kendi damgasını vurduğunu, kendi kültürüyle de kaynaştırdığını söyleyebiliriz.

Kuran’da feta kelimesi bir kaç türlü geçer. Örnek fetalar şunlardır.

-         Hz. İbrahim Nemruta boyun eğmeyip putları kırdığı için,

-         Ashab-ı Kehf batıla tabi olmayıp mağaraya sığındıkları için,

-         Yuşa, Musa’ya yoldaş olduğu için,

-         Hz Yusuf bütün zorlamalara rağmen zina etmediği için “Feta” (Yiğit, genç)adıyla anılmıştır.

-         Hz. Ali ise Hz. Peygamberin kötü iş yapıldığı söylenen yeri yoklamaya gönderdiğinde, gözünü kapatıp eliyle yoklar ve böylece görmemezlikten gelir ve “gözü ile gördüğünü, eteği ile örttüğü” ve kötülüğe daima iyilikle mukabelede bulunduğu için “la feta illa Ali…” (Ali’den başka feta yoktur) diye anılmaktadır.

İşte bunlar ideal insan tipleridirler. Tek tek oluşan erdem, Hicri II. Asırdan itibaren topluluğa dönüşüyor. Ahilikte her zenaatkar kolunun bir peygambere veya Ali’ye dayanan örnek bir hikayesi vardır. Böylelikle dinsel temel uygulamadaki ahlakın din adına yapılmasına, yani Allah için yapılmasına dönüşüyor ki, bu hem ilahi ikramlar için önemlidir (çünkü kimin tarlasına su taşıyorsanız ücretini de ondan almalısınız) ve hem de ahlakın sağlam bir gerekçeye dayanması onu bir menfaatle karşılaştığında terkedilmekten korur ve kararlılık sağlar. Çünkü ya Allah korkusu vardır ya da Allah sevgisinden uzaklaşma korkusu. Sevdiğini kırma korkusu. Çünkü mü’mine en ağır ceza Allah’ın sevgisinden uzak kalmaktır.

Fetâ ehlinin açık ve kapalı bulundurması gereken organ ve hassalarından başka, fütüvvetnâmelerde uyulması gereken çeşitli dinî ve ahlâkî kurallardan bahsedilir.

Dinî olanları İslâmın ve İmânın şartlarıdır. Akşamları zaviyelerde okunan dini kitaplar akıldan çok nakle önem veren Eşari Mezhebinin kitaplarıdır. İslam ülkelerinde o dönemde Aristo Mantığı ile hareket ederek akla bu açıdan önem veren Mu’tezile mezhebi yenilmiş durumdadır. İslam’ın gelişmesinin sonu da 13. yüzyılda olmuştur. Fakat Ahi Evran-ı Veli rasyonel fikirleri olan bir ilim adamıdır. Bu yüzden bu bakış açısı teşkilata da yansımış ve Eşari mezhebini teorik derslerde takip eder görünmesine rağmen, uygulamaları tamamen “İslami fıtri aklın” önderliğinde rasyonel bir hareket tarzını ifade eder. İnziva, çile onun sözlüğünde yoktur. Akşam dini okutur sabah onu hayata geçirttirir. Din ahlaka dönüşür. Ancak bunun sırrı; gelecek güvencesi ve adalettir.

Ancak özellikle Yavuz Sultan Selim’den sonra devlet tamamiyle Sünni bir çizgi izlemiş ve huhukunu tamamiyle Hanefi Hukuk  Sistemine dayandırmıştır.

Sünnilerle Aleviler Ahi Ocaklarında birlikte ders görüp namaz kılarlarken Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim’in kapışması tamamen Alevilerin aleyhine cereyan etmiştir. Bugünkü ayrımımızı, birbirlerimizi kabul etmediğimizi düşünmek hiç de hoş olmasa gerek.

Ahlâkî ve sosyal olanlar ise şunlardır:

v     Ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunup, yakın akrabayı ihmal etmemek,

v     Arkadaşlarına ve komşularına iyi davranmak, Sabah ve akşam zikirlerine müdavim olmak,

v     Riyayı terk etmek,

v     Büyüklere karşı hürmetli olmak,

v     Suçları affetmek,

v     Kendisinden aşağıda bulunanlara şefkatli davranmak,

v     Sözünde ve içinde adalet üzere olmak, Yumuşak sözlü olup ehl-i Hak’la oturup kalkmak,

v     Hüsn-ı zanda bulunmak,

v     İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,

v     İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak,

v     Sözünde ve sevgisinde vefalı olmak, Sözünü bilmek,

v     Hizmette ve vermede ayırım yapmamak,

v     Yaptığı iyilikten karşılık beklememek,

v     Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak,

v     Hataları yüze vurmamak,

v     Dostluğa önem vermek,

v     Kötülük edenlere iyilikte bulunmak,

v     Hiç kimseyi azarlamamak, dedikoduyu terk etmek,

v     Komşularına iyilik etmek,

v     Daima samimi davranmak,

v     Başkasının malına hıyanet etmemek,

v     Sabır ehli olmak,

v     Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak,

v     Daima hakkı gözetmek,

v     Öfkesine hâkim olmak,

v     Suçluya yumuşak davranmak,

v     Sır saklamak, gelmeyene gitmek,

v     Dost ve akrabayı ziyaret etmek,

v     İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

v     Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,

v     Maiyetindekileri korumak ve gözetmek,

v     Makam ve mevki sahibi iken mütevazı olmak, güçlü ve kuvvetli olunca affetmek,

v     İkramda ve iyilikte bulununca başa kakmamak.

Fütüvvetnâmelerin bazılarında sayılar değişik olmakla beraber talibin öğrenmesi gereken âdâb ve erkân da sayılır. Meselâ çıraklık süresince en az 124 âdâb ve erkan kaidesi öğretilirken, ustalık, pirlık ve üstatlıkta 740 âdâb ve erkânın bilinmesi gerekirdi.

 

Kimler ahi olamaz?

1)Her gün yalan söyleyen ve halkı yalana alıştıran, inandıran müneccim, geçmişten haber veren.

2)Her hangi bir ihtiyaç maddesini saklayıp kıtlık yaratan ve sonra pahalı satan muhtekir.

3)Zamanında sözünü yerine getirmeyen sıkıştığında bugün yarın diye oyalayan, vadinde durmayan [3]

 

 

Evliya Çelebiye Göre Ahi Evran ve Ahiler

 

Evliya Çelebi’ye göre Ahiler, Ahi Evran’a bağlı, güçlü kuvvetli, çok çalışkan ve azimli insanlardır.  Genellikle bekâr gençlerdir. Her birisi bir Ahi Evran’dır. “Her birinde Ahi Evrânî pirleri gibi yiğitler vardır ki bunlar insan ejderhalarıdır.” Çelebi’ye göre Cenâb-ı Hak, pirleri Ahi Evran’ın duası sayesinde bu debbağları gayette bereketli kılmıştır. Gayet eli açık, cömert ve birbirlerine karşı son derece bağlı insanlardır. Âdeta kendi hukuk düzenlerini kurmuşlardır. Evliya Çelebi onların bu özelliklerinin suçlulara karşı gösterdikleri davranışlarda belli olduğunu söyler. Çelebi’nin kaydettiğine göre eğer bunların eline eli kanlı bir haydut düşerse bunları asla hâkime teslim etmezler. Bu kişileri kendi yöntemlerince ıslah edip bir iş sahibi olarak topluma kazandırırlar.

İbni Batuta’ya göre Ahiler

 

Ünlü gezgin İbn-i Batuta’ya (1333) göre Ahiler “Anadolu’da yerleşmiş Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, köy, kasaba ve şehirlerde bulunmaktadırlar. Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

 

Ahilik Tasavvufu Nasıl Anladı?

 

Ahilerin tarikatler gibi bir “zaviye’lerinin olması, bu zaviyelerde “postnişîn” şeyhler olması, şeyhler şeyhi anlamına gelen “şeyhü’ş-şüyûh”larının varlığı, bu şeyhle bağlılık, zaviyelerde verilen eğitim vs. gibi birçok mesned yanında, Denizli ve Bursa Ahilerinin törenleri arasında raks ve semanın yer alması, size şeklen tarikat gibi gelebilir. Fakat özüne dikkat edildiğinde; diğer tarikatların çoğunlukla içe dönük, merkeziyetçi ve teslimiyetçi yapısına karşılık Ahi, yaşanan hayatın tam ortasında yer alır. Yaşamak ve yaşatmak için üretmek, ürettiğini hak, insaf ve adalet ölçüleri içinde yaymak (pazarlamak) ile mükellef olan Ahi için Ahilik, gözü kapalı teslim olunacak bir inanış veya fikir sistemi değil; aklın daima devrede olduğu, ahlâk ile sanatın bütünleştiği, “liyakat” esasına dayalı bir değerler manzumesidir. Şu sloganı dikkatle izleyiniz: “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” bu sloganın üzerinde gerçekten düşünülmesi gerekir.

Ahi Prensipleri Bize Neler Söylüyor?

Ahi’lik hakkında yaptığımız araştırmalar; Ahi’liğin bir şed kuşatma töreninden ibaret olmadığını, onun kendi şartlarında bir kalkınma modeli olduğunu göstermektedir[4]. Bu yönüyle günümüzün merkezi idaresine de ışık tutacağı kanaatindeyiz. Diğer taraftan çırak kalfa usta ve nihayet esnaf olarak kendi işini kurması aşamalarının gelişmiş ekonomilerde bilhassa Amerika’da geliştirilerek uygulandığını ve iş hayatının monotonluktan kurtarılarak insanların ümitlerini daima canlı tutarak onlardan daha çok verim aldıklarını görüyoruz. Ahi’liğin iş hayatına getirdiği ahlak prensibleri ile onu bir düzene soktuğunu “halk için azami üretim, nefs için asgari tüketim” prensibiyle arz talep dengesini ahlakın temeline yerleştirdiğini görüyoruz. Bugün bizler ahlak yasaları çıkarmaya çalışıyoruz. Ayıplı mallar hakkında verdiği hükümler tüketici haklarının o tarihte kollandığını kaliteye büyük önem verildiğini göstermektedir. Ayrıca mevcut iktisadi şartların kıskacında tüketim toplumuna dönüşmüş insanlara “ihtiyaçlar ve makuliyet ölçüsünde ifrat ve tefrite kaçmadan asgari tüketim” esasını getirerek onu bu dünyevileşme sarmalından kurtarmaya ilişkin öğütler vermektedir.

Farabi bu sistemi, sınıfların egemenliği değil, zayıfların korunması esasına dayandığını söylüyor. Yine bir başka yazar, ekonominin bir ahlak prensibi olmadan yaşayamayacağını söylüyor.

Kısaca; Ahi’lik Kırşehir’in (ve bu ülkenin) çağlara ışık tutan, daha iyi anlaşılması gereken bir hazinesidir. Değişik bir bakış açısı ile özellikle sosyolojik ve iktisadi açılardan Ahi’liğin yeniden yorumlanması gerekir..

Kırşehir’in Adı değiştirilmeli AHİLİK marka olmalıdır.

Kültür hata kabul etmez. Siz kendi halkınızın kültürünü iyi şeylerle dolduramazsanız başkası doldurur. Bu yeni isim, kendini insanların diline dolayacak ve onların merak ederek öğrenmelerini sağlayacaktır. Bu, Kırşehir’in hem hakkı ve hem de tarihinden gelen sorumluluğudur.

Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” veyahutta “AHİŞEHRİ” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın? Bu karar halka belediye tarafından sorulmalıdır. Bu tercih onların hakkıdır.

Tarkya’da bazı köy isimleri Ahi olarak anılıyor zaten. Bu isim verme buralarda da yaygınlaşabilir.

 

Ahiliğin Meslek Örgütlenmesinin Özellikleri

Ahilik teşkilatı Yiğit, Ahi ve Şeyh olmak üzere üç dereceli bir düzene dayanır. Her kapı da üç alt dereceyi içerir. Bu dereceler şöyle sıralanır:

  • Yiğit, Yamak, Çırak, Kalfa, Usta, Ahi, Halife, Şeyh, Şeyh-ül Meşayıh

Bu sistemin en temel özelliği bir hiyeraşi yaratarak sosyal bir sevgi saygı düzeni oluşturarak kamu düzenini ta buradan sağlamaktır denilebilir. Birimler arasındaki bilgi, tecrübe ve zamana dayanan geçişkenliğin kişide oluşturduğu sıcak umut, ileride oluşacak iş güvencesinin yarattığı gelecek hakkındaki güven ortamı ve bağımsız ve sahiplenerek çalışmanın verdiği güven ve verimlilik. Bunlar, onun sisteme hem itaat etmesini ve bunu mutluluk duyarak yapmasını sağlıyordu. İşte ekonomik sistemlerin başaramadığı, birinin paylaşım diye tutturup üretimi ihmal ettiği, diğerinin üretim ve refah deyip paylaşmayı unuttuğu eksiklik ve haksızlıkları Ahi’lik çoktan aşmış, hem üretimi ve hem de paylaşımı hem fiat ve ücretin içine gizlemiş ve kanaatle asgari tüketim diyerek tasarrufu sağlamış ve bu artanı dağıttırarak onun yerine diğerinin harcamasına imkan vermiş ve sonuçta aynı para harcanmış ve ekonomiye dönmüştür. Bir farkla ki, fiattaki ucuzluk ve adalet ile parasal yardımlaşma ve halkın birbirini eşit görmesiyle, fakirdeki kin ve haset duygusu ile zengindeki hırs duygusunu törpülenmiş ve sosyal barış önce adalet sonra iyilik temeline oturmuştur. Adaletin iyilikten önce olması çok önemlidir. Ünlü bir ahlak yazarı olan Frenkama “Etik” adlı eserinde önce iyilik sonra adalet diyor. Ona şunu sormak lazım. Siz benim ücretimi tam ödemezseniz sizin yapacağınız iyilik bu haksızlık karşısında ne anlam ifade eder? Kuran da önce adalet sonra iyilik diyor. İşte bu sıralamayı rehber edinirseniz, bu, sizi çalıştırdığınız işçinin ücretini tam ödemeye ve sonrasında da onun daraldığında ona yardım etmeye götürebilir. Buradaki bütün incelik, diğerini eşit görmede yatmaktadır. Kölelik de “yediğinden yedir, giydiğinden giydir” emrinin gösterdiği “onu da eşit gör” emri ile eritilmiştir. Diğerini eşit görmeme, ikinci sınıf vatandaş ve toplumlar ihdas etme, benim gibi düşünmeyen tehdittir algılaması, tek tip insan yetiştirmeye kalkan toplum mühendisliği 20. yüzyılın hastalığıdır. Yeni anayasa taleplerinin altında yatan saik nedir?

Törenler

İntisap-icazet, Şed kuşatma, Helva dağıtımı ve Şerbet içmek şeklinde dört türlüdür.

Yiğitliğin birinci kademesi çıraklıktır ve onlar erkana henüz girmemişlerdir ve töreni sadedir.

İkinci kademesi kalfalıktır ve üstadının elinden tutar. Buna bey’at denir ve arkasından nasihatlere uyacağına “ahd” ederek söz verir.

Üçüncü kademe Müfredilik’tir ve ustalığa geçmek için Şed bağlamak gerekir. Şed, sıkı sıkı bağlamak demektir. Vefa ve teslimiyet sembolüdür. Üstad rızasıyla olur. Şedsiz kazanç haramdır. Yedi bendi vardır. Bunlar:

1. bend Buhlu bağlar, sehaveti açar (cimriliği bağlar, cömertliği açar)

2. bend Hırsı bağlar, zühdü açar.

3. bend Cehli bağlar, ilmi açar.

4. bend Şehveti bağlar, lezzeti açar.

5. bend Tokluğu bağlar, açlığı açar.

6. bend Haramı bağlar, helali açar.

7. bend Şeytanı bağlar, Rahmanı açar.

Fütüvvet ehli arasındaki inanışa göre şed, bizzat Cebrail vasıtasıyla Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Muhammed’e getirilip kuşatıldığı için de kutsal bir sembol konumundadır. Yine fütüvvetnâmelere göre Hz. Muhammed Hz. Alî’nin belini bağlamış, sonra sırasıya “17-kemer-beste”nin beli bağlanmıştır. Selmanı Farisi 55 kişinin belini bağlamıştır. Bu işi düzenli hale getiren Hz. Ali’nin Hüseyin’den olma oğlu Zeynel Abidin’dir.

Ahi helvasının kaynağı: Cebrail cennet ırmaklarından bir miktar süt ve bir miktar balı birbirine katıp bir helva yaparak bir tarafa koymuştur.

Şerbet içmek: şerbet “tuzlu su” demektir. Şed kuşatmanın sonunda içilir. Hz. Peygamber Hz. Ali’yi kötü iş yapıldığı söylenen eve kontrol için gönderir. O, gittiği evi gözü kapalı dolaşarak yoklar ve “kimseyi göremedim”der. Bu güzel, kusur görmeyen davranışa Hz. Peygamber “Ya Ali, sen bu ümmetin fetasısın” der ve bir bardak su ve tuz ister. Ayrıca Furkan Suresi 53’teki “bu tatlı su, şu da acı su” ibaresiyle de ilişkilendirirler.

Her Sistemin Sloganları Olur da Ahiliğin Olmaz mı?

Ahiliğe yeni giren bir Ahi’den üç şeyi açık, diğer üç şeyi ise bağlı tutması istenir. Bunlar:

ELİNİ, SOFRANI, KAPINI, AÇIK TUT; BELİNİ, DİLİNİ, GÖZÜNÜ, BAĞLI TUT

Diğer taraftan “Toplumsal sorumluluk, hizmette mükemmellik, Dürüstlük ve doğruluk, ortak yaşama” prensipleriyle, örgütlenme modeli, bugüne bile ışık tutmaktadır. Almanya’ya onların çıraklık eğitimini incelemeye giden Bakanımıza söyledikleri şey: Siz Kırşehir’e gidin, biz de oradan aldık” demeleri ne acıdır.

İktisadi olarak “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” prensibi de bir arz talep dengesini ifade ettiği ve insanı dünyevileşmeden korumayı amaçladığı söylenebilir. Bu emrin ya da sloganın inceliği şudur: kanaat et, ihtiyacını ifrat ve tefrite kaçmadan, reklamlarla şartlanmadan, bir ihtiyaç ve makuliyet ölçüsünde belirle ve kalanını dağıt. Sürekli yatırıma ne fert olarak izin var ne de işletme olarak. Önce adil ol hak dağıt. Sonra hayır yap biraz da başkası harcasın. Sonuçta bütün para ekonomiye yine dönmüştür fakat fakirler de nefes almış ve hırs, kin garaz ve haset kalkmıştır. İşte şimdi barış ve huzur olabilir, insanlar makulü bulmuşlardır ve o insanları yönetmek de artık kolaylaşmıştır.

En meşhur sloganlardan biri de: “Hak ile sabır dileyip bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp bizi geçen bizdendir” sloganıdır. Akılla; ilim ve mesleki bilgiyi, araştırmayı, sualle deşelemeyi, Aristo’nun maddeci aklıyla değil, İslam’ın fıtri aklıyla her şeyi sorgulamayı anlayabiliriz. “Bizi geçenin bizden olması” ise kırıcı ve öldürücü olmayan bir rekabeti ve ileri geçeni hazmettiğini göstermesi ilginçtir.

Bir talimat şöyledir: “bir derici dışarıdan (İstanbul’dan) gelip yüksek paha ile deri almasın” şeklindedir. Bu emir Anadolu’daki küçük sermayenin korunması anlamına gelmektedir. Bugün süper marketlerin sokaklara kadar kurulduğunu düşünürseniz esnafın köküne kibrit suyu döküldüğünü söylemenizde mahsur yok. Halbuki Belediyelerin tek yapacağı şey 200 araçlık bir park yeri şartı getirilebilseydi, onlar otomatik olarak şehir dışına çıkmak zorunda kalır ve küçük esnaf da yaşatılabilirdi.

Talimatlardan biri reklam yasağı ile ilgilidir. Dükkan sahibinin sattığı bir malın cinsi, kalitesi, özelliği gibi tanıtım bilgisinin dışında övgü anlamında bir ifadesi kesinlikle yasaktır. Bu yasak hatta bir müşterinin diğer müşteriye “ben beğendim” diye övmesinin de yasaklanmasına da şamildir. Günümüzde insanın, kapitalizmin, “pawlov’un köpeklere yaptığı “şartlı refleks” gibi TV reklamlarıyla şartlandırılarak tüketime, hatta borçlandırılarak “Al, tüketici kredisi al, bonus al” diye sokaklarda kurulan standlarda ayağına kadar gittiği, sürekli tüketimin köleleri haline getirilerek israfa yönlendirildiği düşünülürse, Ahiliğin insanı, tüketiciyi nasıl koruduğu daha iyi anlaşılacaktır. Borçla tüketim oltasına takılan ve sanki alış-veriş yaparken devlete sormuş gibi “ben kart mağduruyum” diye ağıtlar düzen kurbanlar mahalleyi bilinen şekilde ayağa kaldırmaktadır.

Kalitesiz mal üretene ya da hile yapana verilen cezaların ortak niteliği teşhir ifade eden bir ceza olmasıdır. Örneğin süte su katan birisi su kuyusuna ayaklarından bağlanıp baş aşağı sarkıtılmıştır. Suç işleyenler bir hafta veya bir ay işinden ve toplumdan uzaklaştırılıyor. Bu ağır bir ceza. Toplumda artık yaşayamaz. Bu cezanın bilinmesi ya da görülmesi son derece caydırıcı olacaktır. Bu günkü dükkan kapama cezası da aynı anlama gelebilir.

Ombudsmanlık Müessesesi olarak Ahi Babaları

İsveç Kralı XII. Demirbaş Karl, Rusya’yı işgale giderken (Paltova Savaşı – 1709) mağlup olması ve Osmanlı’ya sığınmasıyla (1709-1714) Bender’de, daha sonra Dimetoka’da kalabalık maiyetiyle birlikte misafır edildiği ve bu sırada, Osmanlı sistemini incelediği ve ülkesine döndükten sonra reformlar gerçekleştirdiği ve bu çerçevede yöneticilerin, yargıçların yasalara gereği gibi uymasını gözetecek, uzaktaki kralın gözü kulağı olacak Hogst Ombudsman atamasıyla bu sistem Avrupa’ya geçer. İşte burada görüldüğü gibi kültürel etkileşim tarihi bir realitedir. Çirkin olan bunu inkardır.

Ahi Babası “Şikayetleri dinler, arabuluculuk ve araştırma yapar, kendiliğinden harekete geçer, öneride bulunur, hızlı hareket eder, rapor hazırlar, kararları halka duyurur, haksızlığı önler.” “ Üstün nitelikleri, kararlı kişiliği, bilgi ve tecrübesi ve temsildeki pratikliği ile kısa sürede adalete gider çözüm getirir. Daha sonraları Osmanlı’da bu işi Başkadı yapıyor.

Ücretler

İşçi ve memur kesiminin emeğinin ücreti, kendisine ve bakmakla yükümlü olduğu eşi ve çocuklarına yetecek ölçüde belirlenecek bir ücretten ibarettir. Bu ücretin kapsamı şu hadisle belirlenmiştir: “Bir kimse bizim işimize tayin olunursa, evi yoksa ev edinsin, bekârsa evlenebilsin, hizmetçisi yoksa hizmetçi ve biniti yoksa binit edinsin. Kim bunlardan fazlasını isterse, o ya hıyanet eder veya hırsız olur.”[5] demiştir. Burada emeği ile geçimini sağlayan kesimin makul bir süre içinde ulaşmaları amaçlanan hayat standardına dikkat çekilmiştir. Bunlar medeni bir yaşayışın gerekleri olup; gerçekleşmeleri iş ve mesleğin özelliğine ve toplumdaki örfe göre olur.

Emevi Halifesi Ömer b. Abdilaziz’in (ö.101/720) işçi ve memurlara hitaben söylediği şu sözler de yukarıdaki hadisin uygulaması gibidir: “Herkesin barınacağı bir evi, hizmetçisi, düşmana karşı yararlanacağı bir atı ve ev için de gerekli eşyası olmalıdır. Bu imkânlara sahip olmayan kimse borçlu (gârim) sayılır ve zekât fonundan desteklenir.”[6]

Osmanlı zanaatkar toplumunda ücretler bu bakış açısının da tesiriyle adaletten ve paylaşım ağırlıklı bir düşünceden dolayı yüksekti. Örneğin bir medresede okutan hoca 8 akçe, yazı (hat) öğreten 14 akçe, okutanın yardımcısı 4 akçe alırdı. Bu yüksekliğin, emek kapitalizasyonunun güçlenmesinde en önemli etken olduğu söylenebilir.

Bir çırağın ya da kalfanın ustasını terketmesi halinde onu hiç kimse işe almazdı, alamazdı.

Osmanlı’nın Hammadde İhraç Edip, Mamul Mal Almaya Başlaması Esnafı Bitirdi

18. yüzyılda Batı’nın sanayi devrimiyle seri ve ucuz imalat dönemi başlayınca merkezi idarenin gümrük anlaşmalarıyla hammadde ihraç edip ucuz mamul mal ithal etmeye başlaması, hammadde fiatlarını artırdı ve pahalı hale getirdi. Bu ihraçla mamul mal ithalatı yapması da ithal mallarını artırınca hem maliyet artmış ve hem de satış zorlaşmış oldu. Böyle bir kıskaçta el işçiliği ve küçük atölye imalatına dayalı ekonomi hammadde fiatının artması nedeniyle hem hammadde bulamadı ve hem de pahalı olduğundan satın alıp kullanamadı. Ucuza gelen ithal malla rekabet şansı kalmayınca esnaf çöktü. Verilen kapitülasyonlar Osmanlı’yı açık Pazar haline getirdi.

Yeniçerilerin esnaflık yapmaya başlayarak  devlet gücü ile mafya vari zorbalıklar yapması, rüşvet ve benzeri kötü işlere yönelmesi, ahi esnafın satış imkanlarının kalmayarak memurluğa geçmelerine yol açtı. Köyden gelen göçlerde eklenince, eğitim de zorlaştı ve ahlaki bozulma da iktisadi çöküşün yanında aldı başını gitti. Ahi liderlerinin seçiminin devletin  onayına bağlanması da özgürlüğü zedeledi. Bu bozulma XV. Yüzyılda gayri müslimlerin de katıldığı Loncalara (Esnaf – Sanatkar Odalar Birliği)ne dönüşmeyle sonuçlandı. Yerel hürriyetler yerini merkeziyetçiliğe bıraktı. Devlet yetkilerinin artırılması rüşvet ortamını artırdı ve bozulma artarak devam etti. Tanzimatla serbest ticarete yönelinmesi ticaret imkanlarının yabancıların eline geçmesine yol açtı ve gedikler de kaldırıldı. Cumhuriyet döneminde de bir türlü istenen başarı elde edilemedi ve 1925,1943,1964,1972 de değişik kanunlar çıkarılarak yapılandırma çalışmaları yürütüldü ve Halk Bankası ve Bağ-Kur’un kurulmasıyla sosyal ve mali destek sağlanmaya çalışıldı ve bugüne gelindi.

Sosyal Güvenlik

Zaviyelerde yetişmiş ahiler usta olduklarında ona yer bulup kredi temini yine zaviyeler tarafından yapılırdı. Daha sonraları Kredi Vakıflarını görüyoruz. Bunlar değerli bir eşya ya da malı yanlarında bulundururlar ve aynı malı vadeli yüksek bedelle satıp, peşin düşük bedelle satın alarak (vade farkı ilavesiyle) ustaya kredi olarak verirlerdi. Iyne satış denen bu uygulamanın İslam’a tam uyup uymadığı, ya da muvazaa taşıyıp taşımadığı bugün bile tartışmalıdır.

Asıl sosyal güvenceyi sağlayan orta sandıkları idi. Ancak onlardan Avariz Sandıklarının 1876 da devletçe satın alınması ve bir sosyal güvenlik kuruluşu olan bu orta sandıklarının geliştirilememesi mali sıkıntıları gittikçe artırdı. Esnaf tefecilerin eline düştü. En son Halk Bankasının kuruluşu ile Bağ-Kur’un 1972 de kurulması bir sosyal güvence olarak sağlanabildi.

Osmanlı’daki Tımar sisteminin ekonomide olumlu katkıları olduğu söylenebilir.                         Verginin özelleştirilmesi olan İltizam usulünün olumlu etkileri görüldü. Bu usulleri bugün Batı bile düşünüyor.

Belediye Hizmetleri ve Yerleşim.

Ahiler, bazı kent hizmetleri de yapıyor (Belediyecilik). Misafirleri karşılıyor ve temizlik hizmetleri de yapıyorlar. Asıl prensip herkesin dükkanının önünü temizlemesi idi ve buna çok dikkat ediyorlardı. Aksi halde sosyal baskı kişinin toplumdan dışlanmasına kadar gidiyordu. İşte bu bir ahlaki kontrol ile bir işin kendi üyelerine yaptırılması idi.

İşte bu anlayışı günümüze uyarlarsak bankaların sigorta fonları oluşturarak içlerinden birisi battığında o fonla o sıkıntıyı aşmanın çarelerinin aranması ve o zararın çalışan veya vergi mükellefine yüklenmemesi gerektiği düşünülebilir.

Ahiler köylerde Alplerle birleşiyorlar. Genelde ticaret yolları üzerinde ve maden ocakları civarında yerleşiyorlar. O tarihlerde Kırşehir 200 000 nüfuslu büyük bir ilim ve irfan kenti. Merkezdeki Gök Medrese’nin yapısının etrafındaki füze sütunları bugünkü modern füze çizimleriyle aynı olması ilginçtir.

İkamet ve Çarşı Yerleşiminin getirdiği avantajlar

Her meslek sahibi ayrı bir mahallede ve ayrı bir çarşıda yerleşirdi. Mahalledeki birliktelik tanıma ve dayanışmayı hatta aynı zaviyeye katılarak kuvvetli bir sosyal bağ oluşumunu sağlardı. Çırakların zaviyedeki teorik ve sohbetle eğitimi de kolaylaşırdı. Zengin konağı ile fakir dam evler iç içeydi. Evden eve sürekli bir şeyler taşınırdı. Yemediğini değil yediğinin bir kısmını ve satın aldığından bir tane de fakir komşusuna alırdı. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisinin süper bir uygulaması vardı. Kimse görmesin ve fakir de etki altında kalmasın diye un çuvalları sırtta taşınır ve kapıya gece bırakılırdı. Un veya başka bir şey taşımaktan sırtları nasır bağlardı. Mahallede sadaka taşları olurdu. Zengin kimse görmeden bırakır, fakir kimse görmeden sadece ihtiyacı kadar alırdı. Böylece kimse kimseye mihnet etmez ve rahatsız olmazdı. Yere düşen bir şeyi kimse almaz ve o şey üç gün yolda sahibi gelinceye kadar beklerdi.

Bir gün fakirin ihtiyacı  giderilmemiştir. Haber gelir, Ali ölmüştür. (Hz. Ali) Sırtının un çuvalı taşımaktan nasır bağladığı görülür.

Şimdi Almanya’da onların geleneklerine aykırı olmasına rağmen bazı yerlerde diyelim çay paranız yoksa “askıdan bir çay” diyorsunuz ve geliyor. Çünkü bir başkası “üstü askıya” demiştir. Bu gelenek bizden geçme olmasın?

Diğer taraftan aynı iş kolları aynı çarşıda yerleşirler, örneğin bakırcılar hanı, sahaflar hanı gibi isimler alırlardı. Bu birliktelik, tüketiciye kolaylık ve çeşit bulunmasını ve tatlı bir rekabetle fiatların istikrar bulmasını da sağlardı. Bu pazarlama sistemi Batı’da bugün yeni anlaşıldı ve kullanılıyor.

Fiatların Oluşumu ve Kontrolü

Temelde fiatlar serbest görünse de illerde Kadı’nın nezaretinde bir narh komisyonu yada komitesi kurulurdu. Merkezde Veziri Azam başkan olurdu. Hz. Muhammed fiatlara müdahale etmesini isteyen bir sahabeye böyle bir müdahaleden dolayı ahirette sorgulanmak istemediğini bildirerek serbest fiat oluşumuna işaret etmiş olmasına rağmen, Ahi Teşkilatı temelde istihdamdan kaliteye, kaliteden fiata kadar her şeyi planlar ve kontrol ederdi. Bu yerel bir kontrol olduğu için, piyasa kendi maliyet ve satış fiatını kendi şartlarında oluşturur ve böylece piyasayı kimsenin artırıp azaltmasına olanak tanınmazdı. Bu, küçüklerin de hayat bulması demekti. Bugünkü borsaların fütursuzluğunu düşünürseniz hisse senedi almayı bile helal mi haram mı diye şüphe edebilirsiniz. 

Bir talimatta dışarıdan zengin bir tüccarın ham deri almasını yasaklaması, küçük ekonomideki zayıfı koruma olarak anlaşılmalıdır. Yani tam serbest piyasaya izin vermiyor. Küçüğe de yaşama şansı veriyor. Böylelikle büyüklerin diğerleri ezdikten sonra istediği fiatı zorla uygulamasını daha baştan kesiyor ve tatlı rekabeti sürekli koruyor denebilir.

Merkezi Hükümet ise, tüccarın yoldaki zararını karşılayarak, kervan yollarını devamlı koruyup açık tutarak, mal arzının azalmamasını sağlar ve böylece fiatların dengesini  makro tedbirlerle sağlamaya çalışırdı.

Bir ahi nasıl olmalıdır?

Bu konuda 120 civarındaki Fütüvvetnameler, ahi kitabeleri, şecerenameler ve İbn-i Batuta’nın Seyehatnamesi (1333) temel kaynaklar arasındadır.

Fütüvvetnameler tüzük ve yönetmelik gibi bir ahinin nasıl olacağına, nasıl davranacağına ilişkin 124 ile 860 hatta 1100 kural içermekteydi. Göçebe toplumlar kural tanımazlar ve serbesttirler. Halbuki yerleşik toplumlarda ilişkiler belli düzende olmak zorundadır. Bu ise kuralları gerektirir.

Fütüvvet ehlinin eğitimi terbiyeye dayanır. Bu olmadan ahi olunamaz. Ahi, Ahi Ocaklarında aldığı kültürünü yaşamına uygular.

Nasıri Fütüvvetnamesinde şöyle der. Ahi’de haya olacak, dünyevi şeyleri terk edecek, nefsine aykırı hareket edecek, Allah’ın emrine uyacak, namaz kılacak, helal kazanıp helel yiyecek, din kardeşlerine pay ayıracak ve iyiliği emredip kötülükten sakındıracak.

Burgazi Fütüvvetnamesinde iş bilinerek yapılmalı der. İlmi yoksa ilim talep ede. Cahillikten daha kötü yoktur, her şeyin bir değeri varken “cahillik hiçbir şeydir” der.

Gaybi Fütüvvetnamesi alevi bir fütüvvetnamedir. Ona göre fütüvvetin bütünüyle aslı edeptir. Eğitimin metodu anlatılanı yazıya geçirmekle olur.

Alanya’dan girip Anadolu’dan Karadenize geçen İbn-i Batuta’nın dikkatini ahilik çeker ve başlar anlatmaya (seyahatnamesinde). Ahi ocaklarında kitap okunduğunu bildiriyor. Önce ilim yapıldığını, sonra sohbet, Kuran, Hadis ve diğer kitapların okunduğunu bildiriyor. Türkçe faaliyetleri de ahi ocaklarında olmuştur. Ahiler gündüz kazandıklarını ikindiden itibaren zaviyenin masraflarına getirdiklerini bildiriyor. Ahiye kendisinden önce başkasını düşünme ve insan sevgisi verilirdi. Meslekten ayrı bir de meşreb (hangi anlayışa sahip olduğu) eğitimi verilirdi. Bunlar; güzel huylu, bağışlayıcı, güler yüzlü, cömert olmalarıydı. İbadet eğitimi de vardı ve cemaatle namaz kılınır ve arkasından Kuran okunurdu.

Burgazi Fütüvvetnamesi Kuran okumak yetmez onu yaşama geçirmek gerek diyor. Sosyal hayata ilişkin görgü kurallarından bahsediyor. Örneğin bir garson veya su dağıtan güler yüzlü ve temiz olmalı, her hafta elbisesini yıkamalı. Tam 124 adap ve erkan kaidesi sayıyor. Pirlik ve üstadlıkta 740 adap ve erkanın bilinmesi gerekir.

Kazancın biri eve biri zaviyeye geliyordu. Her türlü yardımlaşma ve kredi verme tek elden kişiyi rencide etmeden veriliyordu. Usta olanın dükkanı bulunuyor ve sermaye oradan sağlanıyordu. Bu güvence kişiyi hiyeraşiye ve disipline ve içindeki ahlaki kurallara gönüllü olarak uymayı sağlıyordu ve toplumsal adalet ve barış gerçekleşiyordu. Kişi artık geleceği düşünmüyor, günlük yaşıyor ve var gücüyle hayır ve hasenata yöneliyordu. İşte önce dengelerin iyi kurulması ve sonrasında gelen ahlak artık bir devamlılığa dönüşüyor ve oluşan sağlam kişiliklerden mükemmel insan ve onlardan da mükemmel toplum elde ediliyordu. Bu, artık toplumun kendi kendini yönetmesi anlamına gelmiyor mu? Devlete ne ihtiyaç? Zaten Osmanlı’da devlet başkanları da ahi idi. Biz bugün demokrasi diyoruz fakat ya partiler kavga ediyor ya toplumdaki alt kesimlerle üst kesimler, ya da şuncularla buncular kavga ediyor. Temelde bir kendini üstün görme hastalığı var. Toplum birbirini kabullenmiyor. Birileri birinci sınıf diğerleri ikinci sınıf. Tekke, zaviye ve dergahlar kapatılacağına ıslah edilseydi daha iyi olabilirdi. Toplumun buluşacağı, konuşacağı, eğitileceği hiç bir şey kalmadı. Yolda selam bile vermiyor. Birbirinden korkuyor. Sosyal bir şizofreni yaşıyor desek abartı olur mu? Bunlar kültür politikalarında devrim yapılamıyacağını göstermiyor mu? İşte yöneticilere çok iş düşüyor. Yeni bir anayasanın getireceği ve toplumun bütün kesimlerinin ben de varım dediği, taşları yerli yerine yerleştirecek, temelini erdem ve sorumluluğa dayalı hürriyetlerin alacağı bir makule yol almalıyız. Bu ülke bunu başaracak ve birbirini kabul edecektir. Bu kabul olmadan ve makulde buluşmadan, durduk yerde barış hutbeleriyle barış olmaz.

Din olmadan ahlak, yavan ve tabansız kalıyor. İkinci Dünya Savaşı 54 milyon insan. New York’ta elektrikler kesildi, bütün mağazalar yağma. Nerede kaldı insanlık, nerede kaldı ahlak. Bu yazının başındaki kriz nedenlerindeki kural yanlışlığı ve menfaatler sözkonusu olunca ahlakın nasıl terkedildiğini gördünüz.

El etek çekme anlamlı Sufilik Ahilikte yok. Dünya ile iç içe. Fakat Ahiler; dünyaya teslim olmayan, ibadete dikkat eden, kurallara ve yasalara uyan, hayatın her yerinde dini ve ahlaki bir yaşam süren insanlardı. 

Ahilikte Şeyhin bağlı olduğu tarikatın disiplini esas alınırdı. Sürekli eğitim vardı. Eğitim ve öğretim bütün hayatı kapsıyordu. 17. Yüzyılda gayrimüslim sayısının artmasıyla Gediğe dönüşerek dini motifi zayıflamış ve en nihayetinde 1913’te İttihat ve Terakki tarafında kapatılmıştır. Bütün dergah, tekke ve zaviyeleri de Cumhuriyet kapatınca toplumun konuşacağı hiç bir ortam kalmamıştır. Artık şekli olarak şed kuşatarak anıları yadetmekle meşgulüz.  Yanlış kültür politikaları bugün yeni anayasa talebine kadar gelmiştir.

Kapitalizm Ahiliği Keşfetti ve Kendine Uyarladı

Amerika ve Avrupa’daki işletmeler yirmi yıl aynı cıvatayı sıkan işçinin mesleki tatminsizliğini verimsizliğini görerek araştırmaya girdiler ve çare olarak ahiliği keşfettiler. Ahiliğin ahlak dışındaki diğer mesleki hiyeraşi ve kendi işini kurma gibi bazı prensiplerini (kişiyi fabrikada çalıştırmak yerine işi ona dışarıda kurdurduğu atölyesine sipariş etmek şeklinde vererek) uyguladı. Bu, mülkiyetin uygulamaya geçmesi olduğundan sağlam bir verimlilik müşevviki olarak çok iş yaptı. Bugün KOBİ’ler Türkiye’de ve Japonya’da üretimin %90’ını sağlıyor.Komple üretime gitmeyip imalatının belli bir yüzdesini KOBİ’den almak zorunda hisseden büyük araba ve otobüs firmalarına bazı teşvikler sağlanarak KOBİ’lere iş imkanı yaratılabilir. Bu, kredi vermekten daha etkili olur.

Amerika ve Batı, işletmelerine ahlak dışındaki Ahilik prensiplerini alarak uyarladı demiştik. Bugün mesleki ahlak standartları yayınlanıyor artık. Bu çok güzel bir gelişme. Tek eksiği, neden ahlaklı olunmasına dair fikirlerinin mihenklerinin olmaması? Bu, ciğer alıp tarifini almamaya benziyor! Bugün kapitalizmin hem kural olarak faiz (iktisatta fazla likite yol açarak mal=para eşitliğini bozması asıl etkendir), olmayan mal ve olmayan paranın harcanması (borsada beklentilerin alınıp satıldığı finansal enstrümanlar –Future Piyasalar-)nın oluşturduğu mal=para eşitsizliği (ve sonucunda dünyadaki petrol, buğday, altın, bakır v.s. gibi) emtiaların fiatlarındaki anormal artışlar ve küçük ülkelerde fakirden zengine bir değer aktarımı olan enflasyon hastalığına bu yanlış kurallar yol açmaktadır. İşte önce oyunun kurallarının doğru konulması, akabinde ise ahlak ile kişilik kontrolü/tekamülünün sağlanması gerekir. Bu arada bugün yapıldığı gibi milyonlarca sokaktaki masumu uyarmaya zorla uğraşmak yerine, asıl ve az olan suçluyu ibretlik ceza ile cezalandırarak diğer heveslileri daha baştan caydırmak gerekir. Buradaki temel soru, zalime mi merhamet edeceğiz, yoksa mazluma mı?sorusudur. Çünkü sonuçlar da ona göre şekillenecektir. Din gibi aklı selim de aynı şeyi gösteriyor ve cezaların caydırıcı olmasını istiyor aslında, fakat gidiyor on tane zalime merhamet ediyor ve yolda yürüyen masum milyonları tehlikeye atıyor.

Ahilik: Farklılıkta Eşitlik

İslam’ın en temel gayesi tevhitten sonra, eşitlik ve adalettir. Üstünlük sadece takvadadır. Bu yüzden Ahiliğin aşamalarının bir ayrım yarattığını söylemek uygun olmaz. Oyunun kuralları sadece saygı ve disiplin içindir. Herkesin yükselebilme ve iş sahibi olup kendi işini kurabilme hayali, kişiye itaat ve mutluluk için yeterlidir. Halbuki kapitalizmin, üretim ve sürekli yatırımı putlaştırarak paylaşımdan kaçınması “işçisin sen işçi kal” şarkısında olduğu gibi, onu umutsuzluğa, kin ve hasete götürmekte ve sosyal şizofreni buralarda başlamaktadır. Sosyolojideki “Doymuş şişman köpeğin, diğer aç köpekler tarafından parçalanması mukadderdir” kuralı artık kuvvetle muhtemeldir. Fakat bizim gibi geleneksel toplumlarda din ve gelenekler, yatıştırıcı rolünün yanında, dayanışma ve yardımlaşmayı teşvik ettiğinden Kapitalizmin bitmek bilmeyen hastalık ve krizlerine insanlar dayanabilmektedirler. İşin garibi kimse de mertçe sistemi sorgulamamaktadır.

Ahilerin Satış Politikası: Zengine pahalı, Fakire Bedava

Ahilerin satış politikası bizim çok dikkatimizi çekmiştir. Onlar şöyle yapar: Örneğin mes satacaksa aynı kalite mes kişiden kişiye değişik fiatadır ve zengine 5 akçe, orta halliye 1 akçe ve fakire bedavadır. Böylece zenginden fakire bir değer de aktarmış olur. Bunu onlar da bilir ve hiç itiraz etmezlermiş. Süper bir yardımlaşma değil mi?

Benim babamın bir Halit Emmisi vardı. Rahmetli faytoncuydu. Ankara’da günde üç işe gidermiş. Birici gittiği atın, ikinci gittiği evin, üçüncü gittiği yetimlerinmiş.

Kırşehir Esnaf ve Sanatkarlar Odası Birlik Başkanı sayın Baahettin Bey tek başına 65 kız çocuğuna burs verdiğini söylüyordu. Erkek merdiven altında da yatar fakat kız öyle değil diyordu, Allah korusun.

Bir sofraya normal halkı oturtup ellerine uzun uzun kaşıkları verirler ve yeyin derler. Kaşıklar uzun olduğu için bir türlü dönmez ve bir türlü yiyemezler. Bu sefer Ahileri oturturlar. Onlar şöyle yapar. Kaşıkla çorbayı alır ve karşıdaki kardeşine uzatır. Sorun kalmamıştır. Yani karşıdaki kardeşinizi kendinize tercih ederseniz, bu tam bir Ahi davranışı olacak ve ilahi ikrama da mazhar olacaksınızdır. Kuran’da zikredilen ensarın muhaciri kendi nefsine tercih ettikleri ve bundan hiç bir rahatsızlık duymadıkları sözü bu değil mi?

Sosyologlar dervişvari yani fedakar, yüksek tutarlı, malın ya da paranın yarısını vermek gibi cesaretli davranışların toplum üzerinde çok daha etkili olduğunu ifade etmektedirler. Bence bu cesareti gösterebilmelisiniz. Bu on liranızın yarısına da şamil olabilir elbette. Çok zengin olmanıza gerek yok. Sorun ne kadardan ne verdiğinizdir!  

Ankara’da Ataç sokakta bir doktora muayeneye gittim. İçerideki kapıda şöyle yazıyordu.. “Kırığı ben sardım, Allah iyileştirdi” bu yazı süperdi. Muayene ve filmden sonra sıra ücret ödemeye geldi. Sekreter ücretimiz 7,5 lira diyordu. Çok bulup itiraz ettim. Cevap “ ne kadar ödemek istersiniz” di. Ben şöyle bir düşünüp 5 lira uygun dedim. Peki deyip bir müsvedde listesi çıkardı ve oraya not aldı. Listeye bir göz attım. En yüksek rakam 4,5 liraydı. Şaşırıp sordum. Niye böyle farklı fiat diye. “Bizim tarifemiz belli fakat kim ne ödemek isterse onu alırız” diyordu sekreter…

Bugün bizim ihtiyaçlarımızı Pavlov’un köpekleri (şartlı refleks) belirliyor ve tasarruf ve dağıtım (yardımlaşma) yerine daha çok tüketerek mutluluk arıyoruz. Dağıtmaya para kalmıyor ve yoldaki bir dilenciye 50 kuruş vererek rahatlama ticareti yapıyoruz. Kapitalizmin oyununa geliyor, dünyevileşiyor ve bencilleşiyoruz. Kazanç yetmiyor, kartlar ve borçlar sürekli artıyor. Devlet bundan farklı değil. Devletin borcu Gayri Safi Milli Hasılanın % 50’lerine ulaştı.

Paramız olduğu halde eskimemiş kanepeyi değiştirelim diyen eşimle iki yıl mücadele etmiştim.

Biraz moral bulalım. Eski Emlak Bankası İzmit Müdürü arkadaşım Mesut, 99 depreminde don gömlek gelmiş, yaralı emeklilere, banka yıkılmıştır kayıtlar yoktur fakat adını sorar parasını öder. İki tane kaptırır, birini yakalar birini de personelle cepten öder.

Siteler’de bir mağazacı şöyle diyordu. Hiç gelen burs, yardımı geri çevirmedim ve yazdım. Ramazan geldi zekattan hasaplayıp mahsup ettim. Fakat KDV bizi bozuyor, kesmiyoruz.

Ben düşünüyorum, İslam’da KDV’yi fakir de ödediği için adalete aykırı ve KDV gibi bir satış vergisi yok. Bu, Batı’nın işi. Fakat devletin masrafı da çok ve çeşitli. İçinde fakir de var. Eh, siz katılmazsanız diğerlerinin üstünde kalıyor. Ben bir vergici olarak kimseye vergini tam öde demedim diyemedim, fakat “ben de şunu ödeyebilirim de ve öde” dedim!

Yukarıdaki örnekler şüphesiz kişisel deneyler ve yerel bilgiler olarak değerlendirilmeli ve bütün için kesin bir ölçü olarak alınmamalıdır. Konunun ayrıca sosyolojik olarak kültürel değişmeler ve politikalar bazında incelenmesi gerekir. Aşağıda, yakın tarihte izlenen genel politikalar çerçevesinde böyle bir analizle kimlik tanımlaması yapmaya çalışacağız.

Genel olarak bir çok çekinge va aksamalara rağmen demokrasi anlayışımızda iyileşmeler ve bir iyiye gidiş var denilebilir. Fakat bu değişimi yalnızca muhafazakarlar yapıyor. Böyle bile olsa bunu neden ve hangi saikle yaptığının da mutlaka irdelenmesi gerekir.

SONUÇ

Bize göre Ahilik ekonomik bir sistemdir. Tarihteki ikinci sınıf vatandaş ve köleliğe, günümüzdeki paylaşım diye tutturup üretimi ihmal eden komünizme, üretim ve yatırımı putlaştırıp paylaşımı ihmal eden kapitalizme karşı bir alternatiftir. Bir kalkınma modelidir.

Çok tüketerek mutluluk elde etmeye çalışmak, bizi mala kulluğa götürüyor ve hayrı engelliyor. Halbuki Ahilik, bizi dünyevileşmekten sakındırıyor ve dağıtıma teşvik ediyor.

Kırşehir’de Ahilik yemini hazırlandı ve 8 esnafa belge ve bayrak verildi. Bu bir güven ifadesi olarak tüketici davranışını etkileyecektir umarım. Bunun bütün Türkiye’ye yaygınlaşması süper olur.

Kırşehir’in (ve hepimizin) en önemli kültür hazinesi bugün Ahilik olduğuna göre bu değeri ulusal ve uluslararası boyuta taşıyabilmek için Kırşehir’in adı “AHİ KIRŞEHİR” veya “AHİŞEHİR” veyahutta “AHİŞEHRİ” olarak değiştirilmelidir diye düşünürüz. Bunu teklif ediyoruz. Bu onun hakkıdır ve sorumluluğu vardır. Kahramanlar, Gaziler, Şanlı’lar varken Ahi’ler neden olmasın? Bu karar Kırşehir halkına sorulmalıdır.

Belediye zabıtasının adı AHİ olarak değiştirilebilir. Onlara  Ahilik ahlakı şart koşulabilir.

Ananeyi yaşatmak üzere, meselâ orta, lise ve üniversitelerin mezuniyetlerinde, “dualı şed kuşanma” törenleri yapılsa. O “şekil” sandığımız şey, belki eski “ruh”u hatırla­tır ve “Ahilik kültürü”nü öğrenmeye ve kendi nefislerinde uygulamaya çalışabilirler.

 

Ayrıca, hiç değilse bugün bazı şehirlerimizde yaşatılan, çarşıların / pazarların Ahi Duasıyla açılması sağlanabilir. Bugün Urfa’da bir bedesten Ahi duasıyla açılıyor hala.

 

Yükselen değerlerin sık sık değiştiği günümüz dünyasında, önümüze “hodgâm” (kendini düşünen) değil “diğergâm” (başkalarını düşünen), yani, en az kendisi kadar toplumun diğer fertlerini de düşünen, en az kendisi kadar onların da hak ve hukuklarını kollayan bir insan modeli koyan Ahiliği bugün her zamankinden daha iyi anlamaya mecburuz.

 

Ne var ki, bize çoktandır musallat olan “kendimizi tanımama”, “kendimizi önemsememe” hastalığı, unuttuğumuz öz değerlerimizi bize başkalarının eliyle öğrettiriyor. Ancak, parayla, servetle, kanunla toplum ve devletini diri tutmaya çalışan Batı’da, hâlâ eksik olan bir şey vardır: Ruh! Burada “ruh” kelimesiyle henüz tamamıyla yitirmediğimiz bü­tün millî ve manevî değerlerimiz anlaşılmalıdır. Doğu’ya , Batı’ya, Kuzey’e, Güney’e, yedi iklim, dört bucakta “insan” olan herkese, her zümreye Ahiliğin söylediği ve söyleyeceği çok şey vardır.

 

Şu an için kurulu bulunan Ahilik Araştırma Merkezinin kısa sürede Enstitüye dönüşmesi, imkanları artırabilir.

 

Ahiliğin kapsamı genişletilmeli önce Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın AHİ olması sağlanmalıdır. Tüsiad, Müsiad ve Tobb ve KOBİ birlikleri de kapsama dahil edilmeli, her ildeki en yüksek vergi veren ilk ondaki iş adamına madalya verilmelidir. Aslında Maliye’nin vergi birincisi sistemi çok yanlış ve Ahiliğe aykırı. Bir kere fakir de ödediği için Ahilikte KDV ve muhtasar yok. İşletmeler; çalıştırdığı işçi sayısı, ona verdiği ücret seviyesi ve adaleti, emsallerine göre ortalama birim fiat düzeyi, net aktif toplam, yıllık toplam ciro düzeyi, g.s.kar, safi kar, vergi matrahı, verimlilik ölçümlemesi, kalite, üretim miktarı, ödenen gelir veya kurumlar vergisinden oluşan bir değerlendirme formülü geliştirilebilir. Verginin yüksek fiat uygulanarak elde edilen bir kazançtan elde edilmesi de mümkündür çünkü. Bu ahiliğe uymaz. Ahilik, kalite ve makul fiat ile adaleti ve merhameti esas alır.

 

Büyük süper marketlerin kasap, ayakkabı, triko, manav gibi reyonları esnaflık bilgisi olanlara işletim hakkı olarak verilebilir. Alımlar yine tek elden yapılarak ucuz alım gerçekleşir fakat işleme ve servis oradan olur ve belli bir kar oranı o esnafa kalır. Esnaf da zaten gelirken belli bir sermayeyle gelmiştir. Bu bir finansman demektir ve daha çok şube açılabilmesine de imkan tanır. Böyle bir uygulama esnaflığın içerde yaşatılması, korunması anlamına gelir. El sanatlarından berbere kadar reyon sayısını artırmanız da yadırganmaz artık. Tek yapacağınız o esnafa ve böyle bir örgütlenmeye vergi teşviki sağlamaktır. Adı da “Ahi Ayakkabı Reyonu” “Ahi Balık Reyonu” v.s. olabilir. Bunlar üzerinde ciddiyetle durulabilecek esnaf ve sanatkarı yaşatma ya da kurtarma planına dönüşebilir.

 

Anonim ve limited şirketlerin sınırlı sermaye ile sorumlu olmaları Ahiliğe uygun değildir. Ortakların bütün zararlardan sorumlu olacaklarına ilişkin bir yazıyı fatura altına yazmaları bir Ahilik kuralı olarak sağlanırsa Bu ahiliği de reklam eder ve güveni artırır. Büyük firmalarla görüşülüp onlar incelemeden geçirilerek AHİ onayı verilerek “Firmamız Ahilik Ahlak Kurallarına uyacağını taahhüt eder” diye bir ibarenin faturada yer alması sağlanabilir. Fatura çok sayıda düzenleneceği için çok insana ulaşır ve etkili de olur. Hatta bir kaç sloganın faturada yer alması sağlanırsa çok daha güzel olabilir.

 

İş adamlarına konferanslar verilmeli onlar ahlaki kaidelere davet edilmelidir. Onlara bir AHİ Madalyonu geliştirilmeli ve hem işletmeye ve hem de sahiplerine (çok ortak varsa en az %10 pay sahibi olabilir) AHİ onayının arkasından kişinin o madalyonu takması sağlanmalıdır.

 

İşadamının zekat verdiğine ilişkin bir belge AHİ kurumunca verilebilmelidir.

 

Ucuz fiat, yüksek kalite standardına uyan işletmelere AHİ damgası vurulup tüketiciye güven veren bir marka olması sağlanmalıdır. Örneğin helal gıda gibi.

Fiatlarda bir artış ya da kalitede bir bozulma olursa bu isim geri alınabilmelidir. İlgili resmi kuruluşlar bellidir ve onlarla işbirliği yapılabilir.

 

Bürokrasi ve üniversiteler de işin içine alınmalı ve onlara da başarılı çalışmalarından dolayı AHİ ünvanı verilerek madalya takmaları sağlanmalıdır. Ahilik lonca gibi belli bir kesime hitabetmez. İşi olan herkes Ahi olabilir. Ahiliği iyi anlamak gerekir.

 

Muhasebe mesleği ve ticaretteki ulusal ve uluslararası mesleki ahlak standartları Ahilik ahlak prensipleri yönünden incelenmeli ve bizim standartlarımız da şunlar deyip güncel ve uygulanabilir öneriler getirilmelidir.

 

Gezici motorlu polislere yunus adı verildiği gibi, bütün polislerin adı AHİ olarak değiştirilebilir. Polislik mesleği konusunda davranış ilkeleri geliştirilebilmelidir. Ahi davranışları ile polisin davranışları yakındır fakat tam uyuşmazlar. Ahi suçluyu mahkemeye göndermez. Yanına katar, kendine dönüştürür, islah eder. Fakat polis direk hapse gönderir.  Bu konuyu ayrıca işlemek gerek.

 

RTÜK’le görüşmeler yapılarak bir malın normal tanıtımının dışında defalarca gösteriminin ve dolayısıyla şartlanma yapılmasının engellenmesi sağlanmalıdır. Ayrıca RTÜK’le görüşülerek ahlaka uygun erdemleri savunan filmlerin AHİ onayı alması sağlanabilir. Ahlaka aykırı filmlere de müdahale edebilmeli, bildiri yayınlayabilmelidir. Adli vakaların defalarca gösterilmesine sınır getirilmeli, suçların açığa çıkarılması önlenmeli, örneğin adli suçlar televizyonda bir defadan fazla gösterilemez denilebilir. Ayrıca haberlerde normal haberlerle adli suç haberleri ayrılmalı ve sona ilave edilmeli isteyen kapatarak dinlememe şansına sahip olabilmelidir. Kötü haberlerin Suça teşvik ve örnek olma ile yaygınlaşmasının önüne geçilmeli ve toplumu şizofreniye itme özelliği bertaraf edilmelidir. Bütün bunlar Ahiliğe aykırı olan şeylerdir.

 

“Asgari tüketimi” öneren Ahilik, gerek insanların ve gerekse devletin israfa yol açan uygulamaları ve borçlanma konusunda fikirler beyan edip uyarılarda bulunabilmeli, sempozyumları tarih anlatımından ziyade kapitalizmin ayak oyunlarından nasıl korunmak gerektiği konusunda çözümler üretmeye tahsis etmelidir.

 

Ahilik kurumu işçi ve memurun, bankaların bonuslarıyla, kartlarla yaşam mücadelesine destek için sendikalarla da işbirliği yaparak işçi ve memur ücretlerinin yükselmesine de taraftar olduğunu belli etmelidir.

 

IHH gibi sivil toplum kuruluşların sayısının artırılması konusunda gereken fikri desteği ve teşviği topluma verebilmelidir. Bu kuruluşlara da Ahi markası verilebilmeli ve yaptıkları yardımın bir Ahi davranışı olduğu onlara anlatılmalı ve onların da beyanatlarında bu konudan bahsetmesi sağlanarak topluma Ahiliğin güzel ahlak ve yardımlaşma olduğu fikri yaygınlaştırılmalıdır.

 

Ahilik prensiplerinin her yerde görünür kılınması için bütün gayret gösterilmelidir. Esnaf hiç anlamadığı karınca duasını dükkanına asarken demek ki kimse ona Ahilikle ilgili bir yazı eline tutuşturmamış demektir. Odalar bu prensiplerin işyerine vergi levhası gibi asılmasını kuvvetle öğütlemelidir.

 

İki ayda bir yayınlanabilecek bir Ahi dergisi çıkarılabilir. Onca tüketici borç batağında kıvranırken Ahilik hedef yükseltmeli ve milyonları ıslaha koşmalıdır.

 

Ahilik kelimesinin yanındaki esnaf ve sanatkar deyimi AHİ İŞLETMESİ olarak da çeşitlenmelidir. Esnaflık bitti artık. Bu çeşitlemeyi yapmamız gerek. Koca koca fabrikaları ıslah etmeye çalışmak dururken hiç bir etkisi kalmamış esnaf şarkısı söylemek artık anlamsızdır.

 

Orta büyüklükte işletme sayılan KOBİ’lerin desteklenmesi anlamında büyük araba ve otobüs firmalarının komple üretime gitmeleri yerine KOBİ’lere bazı parçalarını yapmalarına ilişkin teşvikler geliştirilmesi kredi desteğinden daha etkili sonuçlar verir.

 

Eğitimde öğrenciye öğretmeni notlatmalı ve sınav sonuçları okul müdürü ve öğretmenin başarı puanı olarak değerlendirilmelidir. Başarısızlık yalnızca öğreniciye dönmemeli. Böylece ödül – ceza sistemi öğretene de işlemelidir. Uygulamadan gelenlerde de sorunların içinde boğulma gibi, sistemi sorgulayamama gibi, yeni fikir üretememe gibi sorunlar olmaktadır. Milli Eğitimde, şu kadar tecrübeli hoca, sorunları biliyor diye getirilen bürokratlar istenen başarıyı sağlayamamaktadırlar. Konu zaten insan unsuru olunca bir yapılan öbür taraftan bir başka şeyi tekrar bozmaktadır. Ufak bir sorun yüzünden ana hedefler kaybolmaktadır. Öğrenciyle fazla haşır neşir olan bir öğretmen, onun seviyesine indiği için onun gibi yani öyle olmakta, fazla merhamet örneğin sınıfta kalmayı kaldırıyorken diğer taraftan çalışma müşevvikini ihmal ediyor ve herkes tembelliğe yöneltiyor. Böylece sistem zayıflıyor. Aşağıda Maliye Bürokratlarına önerdiğimiz onların da uygulamaya yönlendirilmesi konusu, sisteme yüksekten araya girmeye evet fakat aşğıdan da haberi olsundan başka bir şey değildir. Bu sistemin sorgulama yönünden iyi sonuçlar vermekte olduğunu bizzat gözlemliyoruz. Fakat çözümünüzün kime hizmet edeceği, kimin yanında olduğunuzun belirlenmesi, ya da karşı tarafın da neler hissettiğinin empatisinin yapılmasıdır dediğimiz. İşte bu onun gibi olmadan olmaz. Kısa sürede olsa yanımda dur ve gör ben neler çekiyorum. İşte buradaki soru şudur. Bir bürokrat savcı gibi mi olacaktır yoksa hakim gibi mi davranacaktır. Devlette çalışmak yalnızca onun kılıcını sallamak demek olarak anlaşılmamalıdır. Bu ifade bizi devleti halktan ayrı ve illa onun çıkarlarına göre hareket edilmesi yani argo deyimiyle devleti putlaştırma anlamına gelir. İşte zulüm buralarda başlar. Halbuki devleti halka hizmet ettirecek bir dünya görüşüne sahip olursanız onun çıkarı ile halkın çıkarının en adil bir noktada uzlaşmasını sağlayabilirsiniz. O zaman bir tarafta çalışıp diğer tarafta çalışmadan nasıl benim de çıkarımı teraziye koyabilirsiniz ki? İşte bu anlayışı bütün mesleklere, hakimlere, savcılara, bütün devlet ricaline yaptırmak gerekir. uzman ben rapor yazdım neden tam uygulanmadı diyor. Yazdığı raporun işletme üzerinde nasıl bir etki yapacağını, çalışanları nasıl etkileyeceğini, gerçek adaletin duruma göre göreceli bir adalet olduğunu, uzlaşmanın onun durumunu dikkate almak için ihdas edildiğini kabul etmiyor. Bu işte işini putlaştırmaktan başka bir şey değil. Başarıya kilitlenmek. Bu anlayış her yerde var. Aile bile çocuğuna “mutlaka kazanmalısın” diye baskı yapıyor. Çocuk kaybedince ya intihar ediyor ya da eve gelmiyor, en azından aşağılık hissediyor, ben geri zekalıyım, aptalım diyerek psikolojik sıkıntıya giriyor. Halbuki gerek aile ve gerekse devlet erdemli-erdemsiz çocuk tanımına yönelse, bu, çocuğu olduğu gibi kabul anlamına gelir ve dengeli ve ailesinin kendisine güvendiği çocuk başarıya daha yakındır. Öbür türlü hırslandıkça hırslanır, kaybedince söylediğimiz gibi toplumdan kopar, kazanınca da kibirlenir diğerlerini aşağı görür yine toplumdan kopar. Psikologlar aman sınav kaybederse onlara bir şey demeyin diye talimat veriyorlar fakat daha baştan çocuğa bakışınızı düzeltin demiyorlar. Devlet de sanat okulları yerine genel liselerle o kadar çocuğu üniversite kapısına yığmış, kazananla kazanmayan arasında yüzdelerle oynayan puan farkları yüzünden onları geri zekalı mı sayacağız? Herkes okuyamaz belki fakat ona hiç olmazsa sanat okulu okuyup kısa yoldan meslek edinme şansı vermek zorunda değil mi devlet. Sorumlular nerde? Çocuk çıraklık eğitiminde işletmeye uygulamaya gidiyor. Fakat usta makinayı ona kullandırmıyor. İşletmeden raporu alıyor fakat dönüp de çocuğa da sen ne yaptın, senin fikrin ne, yararlı oldu mu diye onu değerlendirmeye almıyor ki gerçeği öğrensin.

 

Faransa da bir elektronik mühendisi çocuğun Türkiye’deki kardeşiyle konuşuyorum. Diyor ki “o şimdi hat döşüyor” yani uygulamaya sokmadan daha yüksek maaş ya da yetki vermiyor.

 

Beğenmediğimiz Mc Donald bile işyeri açmasına izin vereceği Türk veya yabancı kişiyi Amerika’ya davet ediyor ve bir Mc Donald şubesine kimliğini gizleyerek                                                         işçi gibi 2 ay dönüşümlü olarak çalıştırıyor, ve sistemin nasıl çalıştığını, nerelerde aksama olabileceğini uygulamalı gösteriyor. Tabii teorik bazı bilgileri de veriyor şüphesiz.

 

Meslek lisesi oranı gelişmiş ülkelerde 80-20 oranında. 2013’te 500 lisenin meslek lisesine dönüştürüleceğini 1000 tanesinin de Anadolu Lisesi yapılacağını öğreniyoruz. Yüreğimize bir parça su serpiliyor. Fakat neden o 1000 tane de meslek lisesine dönüştürülmüyor diye sormadan edemiyorum. Hatta neden 5+3 sistemine dönülmüyor? Kimden korkuluyor, ya da çocuğun el melekesi nasıl oluyor da gelişmemiş varsayılıyor. Hangi uzman veriyor bu raporu.  Güneydoğudaki işsizliği nasıl çözeceksiniz? Her yıl liselerden 350 000 çocuk eğitimden zamansız kopuyor ve vasıfsız olarak iş hayatına atılıyor. Üniversite çıtaları yüksek, maliyetli, stresli ve biraz üstün zeka istiyor. Herkes profösor olamayacağına göre bir nedenle göze alamıyor ve ayrılıyor. O halde onları o seviyeye gelmeden daha orta okul seviyesinde iş sahibi yapsak, nitelikli hale getirsek ve karnını doyurmasını sağlasak olmaz mı? Bu, aynı zamanda uluslararası sanayi rekabetinin kızıştığı bir ortamda bu ülke için nitelikli emek ihtiyacına hizmet etmez mi? Orta okulu zorunlu tutmakla genel bilgilerle çocuğu donatmaya çalışmakla sisteme bağlı hale getirmiş mi oluyoruz? İyi vatandaş mı oluyor? Öbür türlü topluma uyum sağlıyamıyor mu? Zorla kız çocuklarını okutmaya çalışmak da anlamsız bir düşünce. Devlet akıllı olmak ve insanların görüşlerine ve ihtiyacına göre hizmete kendini memur hissetmelidir ve buna mecburdur. Aksi halde her yerde bir dayatma ortaya çıkıyor? Herkesin bir dayatması var zaten. Güneydoğunun kız çocuğuna tavrı belli. Vali beyin nezaretinde bir tane kız çocuğunun okumasının reklamı yapılıyor. Yüzbinler arkada kaybolup gidiyor. Bunlar bilinmeyen şeyler mi? Kız liseleri olsa da olur olmasa da olur şeyler olarak algılanabilir mi? Töre cinayetleri birbirini izliyor, ne yaparsanız gene de önleyemiyorsunuz. Gelenekler farklı. Ona uygun hareket etmek zorundasınız. Güney Kore’li kızlarla yapılan bir röportajı televizyonda izliyorum. Onlarda kız erkek ayrımı yok fakat kız diyor ki, ben böyle derslerime daha iyi konsantre olabiliyorum. Daha verimli oluyorum. Aksi halde erkekler için daha fazla elbise ve makyaj parası harcamak ve dikkatimi onlara vermek zorunda kalıyorum ve duygusal ilişkilerdeki yıpranma ve meşguliyet de cabası. Bu da beni derslerden uzaklaştırıyor. Demek ki yalnızca din değil, töre, verimlilik ve aklı selim de aynı şeyi söylüyor. O yüzden konuyu böyle de diyenler var ya da şöyle de diyenler var ikilem ve serbestiyetinden kurtarmak ve bunu görev addetmek gerekiyor. Milli Eğitim bürokratları bütün sorunları bildiklerini söylerler fakat yaptıklarıyla işleri karman çorman yaparlar. Bir kere insanı tanımıyorlar. Çözümleri de bir yeri yaparken diğer yeri bozmayla sonuçlanıyor. Sorunların  teferruatına kadar bilmenin tehlikesi sizi esir alıp radikal çözümler ürettirmemesidir. Boğar insanı. Çakılır kalırsınız. Halbuki özel sektörden adam ithal etseler, profesyonel 10 yıllık işletmecileri getirseler, daha etkin sonuçlar alabilirler. Nitekim bizim okul müdürlerinin 10 yıllık profesyonel işletmeci yöneticilerden seçilmesi ve sınav sonuçlarının müdür ve öğretmenin notu olması önerimiz var. Öğreten not almıyor, bütün suç öğrenendeymiş gibi ona puan veriliyor. Ne anlaşılmaz bir durum.

 

PKK sorunu bir türlü çözülemiyor. Irkçılığın panzehiri “din”dir. Din ve vicdan özgürlüğü ile ikili bir dil eğitimi birbirini kontrol eder ve rahatlatır, güzel olur. Din dilin molla kasımıdır. Bilinçli bir din eğitimi ve uygulaması ırkçılığı reddeder. Bir ırk kendi içinde sorunları ile ilgilenebilir fakat öne çıkaramaz.

 

İmam hatip okulları açmak güzel görünüyor. Kuran Kursları da olabilir. Fakat Kuran Kurslarının ne sonuç vereceği belli olmaz. Dinin anlatımı yok çünkü. İstenen bir bilincin sağlanmasıdır ve meslek sahibi olmasıdır. İmam Hatipler de uzun vadede sonuç verir. Kısa yoldan en iyi sonucu dersaneler sağlar denilebilir. Böylece kısa yoldan dersane açılmasına sadece güneydoğu için teşvik verilebilir. Meslek liseleri ile ilgili görüşlerimiz aşağıda yer aldığından burada tekrar edilmemiştir. Yani asıl alternetif 5+3 formüllü meslek liseleridir. Dersanelerin tarikatların gölgesinde olmasında bir mahsur yoktur. Zaten onlar çocuğu sokaktan alıyor, bedava ders ve çay büsküvi derken bir şeyler de söyleniyor. Çocuk islah oluyor. Din olmadan ahlak gelişemez, uyum sağlanamaz. Fakat devlet bu silahı yanlış anlayışlar ve korkular yüzünden kullanmıyor, kullanamıyor.

 

Eğitimde “canlı örnek” uygulaması olan Amerikalı’ların “case study” dedikleri sistem, eğitim metedolojisi olarak uygulanmalıdır. Bu hem Kuran’ın hem Ahiliğin eğitim metodolojisidir. Hiç bir üniversite bu noktaya dikkat çekmiyor? Halbuki bütün Amerikan Üniversiteleri şakır şakır eğitim metedolojimiz budur diye ilan veriyor. Kendimizi başkalarından öğrenmiyoruz.

 

Tarikatlarla görüşülerek onların birbirine Sufi diyeceğine Ahi demesi salık verilebilir. Sufi hem Arapça bir terimdir ve anlayış olarak da bize yabancı, çile veya inzivayı çağrıştırırken, Ahi, hem Türkçe ve bizden biri ile, dinini dünyaya taşıyarak yaşayan ve herhangi bir işi olan, ahlaklı, mükemmel müslüman mesajı verebilir. Bu ismin bile din anlayışları üzerinde etkili olması beklenebilir. Ayrıca içlerinden yalnızca teorik bilgi yerine, dinini veya Ahi prensiplerinde kristalize olmuş, edep ve davranışlarıyla inancını hayata uygulamada öne çıkaranlara, Ahi madalyası verilebilmelidir. Tarikat liderlerine “Ahi Baba” lakabı verilmesi uygun olabilir. Bu, tarikatların içe kapanık merkeziyetçi yapısını biraz olsun açabilir, teslimiyetçi davranışları kaldırıp, sorgulayarak içselleştirmenin ve hayata uygulayarak toplumsal uyumun yollarını açabilir. Tarikatların kapalı yapısının açılarak Ahilik gibi herkesi kucaklaması sağlanmalıdır. Tarikatları karşıya almak tepki doğurabilir ve rahatsız edebilir fakat onun yanına aynı yönde yaklaşırsanız onu etkileyebilirsiniz. Tarikatlar birbirlerini eşit görmeliler. Ahilik bu toplumsal eşitliği önererek, toplumsal barışa hizmet edebilir. Ötekileştirmenin toplumun her kesimine sirayet etmiş bulaşıcı bir hastalık olduğu unutulmamalıdır. Birbirine “onlar bidatçı” ya da “benim şeyhim daha üstün” deyip hatta diğerini küfre gönderenler hangi makulde uzlaşabilirler ki? Bunlar önemli bir sorundur ve diyalogla çözümlenmelidir, merkezi hükümet toplumu barıştırma anlamında bu sorumluluktan kaçmamalıdır.

 

Maliye’nin bütün denetim elemanları hizmet içi kurslarını bitirip biraz refakat yaptıktan sonra büyük firmalara giderek iki ayrı firmada örneğin ikişer ay üretim ve firelerin nasıl oluştuğu, belge düzeni ve takibi, verimliliğin nasıl sağlandığı, insan ilişkilerinin nasıl canlı tutulduğu ve idare edildiği,onların ortak fayda bilinciyle aynı yöne nasıl senkronize edildiği, geçici vergi dönemi de olsa bir bilanço çıkarılmasının nasıl olduğunu genel müdür yardımcılarının yanında fiili olarak görmelidir. Bu sistem Ahiliğe hem uygun olur ve eleman, hem işletmenin kazanç elde ederken ne tür zorluklara katlandığını anlar, finasman sorunlarını görür ve döndüğünde işinde daha adaletli ve merhametli olur. Yani yaşamayan nasıl bilebilir ki? Lojmalar toplumdan ayrı bir yaşam sağlıyor. Toplumun komşuluk ilişkileri yok. Ayrı servisler halkın otobüslerde neler yaşadığını anlatmıyor. Güvenlik gerekçeli güneydoğudaki lojmanların dışında hepsini satmak gerek. İlla yardım edilecekse etkin ve gerçekçi, kira kontratına dayanan bir kira yardımı mutlaka verilmelidir. Ahiliğin bütün uygulamaları; yaşatarak fikir oluşturmak ve arkasından onu dervişvari harekete geçirerek mükemmel fert ve böylece mükemmel toplum elde etmektir. Oturduğu yerden hayatı kendi gördüğü gibi zannediyor. Toplumdan kopuk. Bu yüzden tavırları sert, anlayışsız ve merhametsiz, kararları da topluma ve geleneklere uygun değil, kurduğu sistemler başarısızlıkla sonuçlanıyor. Her on senede kanun ve sistem değiştiriyor. Sistemi sorgulayabilecek ve bünyeye en uygun çözümleri önerebilecek olgun ve adil ve ileri görüşlü insanlar bu nedenlerle yetiştirilemiyor. İşte toplumsal kabulsüzlükler buralarda başlıyor. İdareye geçenlere de aynı şekilde ikişer aylık iki büyük firmada staj mecburiyeti getirilmelidir. Onlar da üretim, yönetim, piyasa hakkında daha önce öğrendiklerinin nasıl yaşama geçirildiğini, nerelerde neden uygulanabilir ya da uygulanamaz olduğunu idrak etmelidir. En iyi öğretmen hayattır, yaşayarak anlamadır. En iyi fikir yaşayarak oluşur. Orucun emredilmesi “sen de aç kal bakalım” değil midir. Neden bana “damdan düşeni getirin” demişler. İnsan “düşündüğü gibi yaşamazsa, yaşadığı gibi düşünmeye başlar”. “Siz de benim gibi olmalısınız, ve benim gibi yaşamalısınız. O zaman sizi sever ve itaat ederim. Bu cümle işte insan yönetiminin temel taşıdır = sen de öyle olacaksın!…En basit yemekhanelerde bile bölümler ayrı ayrı. Nasıl aşağıladığı toplum adına onun sorunlarını çözmek için fikir geliştirebilir ki? Nasıl adalet sağlayabilir ki? Kendini ayrıcalıklı gören adil değildir bir kere… Bütün yanlış uygulamaları dozerle düzlemek gerekiyor. Her taraf düz olmalı. Araba bu engebeli arazide nasıl yol alabilir ki..

 

Gelişmemiş Kırşehir, Tokat, Rize ve benzeri küçük illere denetim elemanı gönderilmesi kesinlikle engellenmelidir. İncelemelerimizde iki firma battı. İncelemelerin işletmeler üzerindeki finasman ve üretime ket vurucu etkileri incelenmiyor. İncelemeler işletmeler üzerinde yıpratıcı etkiler yapıyor. Uzlaşmalarda vergi artı yüzde on ceza, tornadan çıkmış gibi bu da bir adalet diye herkese aynı uygulanıyor. Halbuki işletmenin son bilanço ve gelir durumu, işçi sayısı, kredi ve diğer borç durumu, bu vergiyi ödeyip edeyemeyeceği araştırılmıyor. Vergi kutsallaşıyor ve öldürücü bir ceza ve darbe etkisi yapıyor. 25  yıldır adaletli yasa ve adaletli uygulama için mücadele veriyoruz. O batan işletmelerin vicdan azabı insanı sürekli rahatsız ediyor ve üzüyor. Bir yangında “iyi ki benim evim yanmamış” deyip bu sefer altmış sene bu hatanın tevbesiyle uğraşan derviş misali biz de insan olarak üzülüyoruz.

 

Siyasette ise yeni aday olacakların kurulacak siyaset akademilerinde ders görerek, böylece hem yöntem bilgisine hem de ülke sorunlarını ve kültürünü iyi tanımaları ve çözüm mantalitesinin nasıl oluşturulacağı, sistemi nasıl sorgulayabileceği, özgür düşüncenin nasıl gelişeceği konusunda yeterli bilgiye sahip olmaları sağlanabilir. Bu süre 4 aydan az olamaz. Onlara da idarenin içinde bakanların ya da müsteşarların yanında uygulamalı refakat yaptırılması da  mutlaka gerekir. Ahilik bunu gerektirir. Bu işi bir üniversitenin üstlenmesi sağlanabilir. Halk her zaman bilgiliyi seçmiyorsa o zaman onu ben bilgili hale getirmeliyim diyebilmeliyim. Cahillik ve uygulamasızlık Ahiliğin asla kabul etmediği bir şeydir. Fütüvvetnamede geçen ifade “…cahillik hiç bir şeydir” şeklindedir. Bütün çabalar teoriden sonra uygulamalı ve bir ustadan görerek ve arkasından bağımsızlaşıp kendi kendine uygulayarak olmalıdır.

 

Din eğitimi konusunda yeni kurumlar ya da din ve vicdan özgürlüğünde yeni ilerlemeler sağlanamıyorsa cami hocaları dinin eğitim emrini tam yerine getirmesi sağlanmalıdır. Namazdan sonra nasıl camiyi kapatırlar. Hiç olmazsa oturup kendi cematini eğitmelidir. Bir tane hadis de mi okuyamazlar. Bu bilgisizlik ve tembellik bu ülkeyi  yedi bitirdi. Ahiler hergün okur sohbet ve talim eder ve ertesi gün uygularlardı = Sürekli Eğitim. Ne kadar önemli?

Ahilik temiz toplum anlayışına hizmet eden iktisadi ve ahlaki süper bir sivil toplum örgütüdür. Rüşvet ve yolsuzlukla da mücadele etmelidir.

Kanun önünde yöneticilerin de eşit yargılanması konusunda örnek vermiyorum. Siz bunları biliyorsunuz! Fatih’in mimarbaşı ile aynı düz yerde yargılanması ile Hz Muhammed’in “kimin bende hakkı varsa gelsin alsın, işte sırtım” demesi süper eşitlik örnekleridir. Yani herkes hukukta eşittir. Ahilik bu gibi yüksek ideallere koşturmalıdır.

Siz neden bir Ahi olma gayreti ve çabası içinde değilsiniz?

 

Asıl sorun ihtiyaç hissetmeyen ve düşünmeyen insan modelinde. İşte bu modeli yıkmak ve onun yerine ideallerini düşünen ve ona göre davranan yeni insan için

ona ihtiyacını hissettirmek gerekiyor!..

Mükemmel fertlerden, mükemmel toplum oluşturma hedefi = AHİLİK.

 


[1]Maliye Bakanlığı, Baş Hesap Uzmanı. 1973 Kırşehir lisesi, 1979 A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi. Daha fazla bilgi ve yazışmak için “ahmet.atik@huk.gov.tr”

[2] Sabahattin Güllülü, Ahi birlikleri, Ötüken yayınları, İst. 1977, sf. 64-65

[3] Abdulbaki Gölpınarlı, Burgazi Fütuvvetnamesi, İst.Ünv. İktisat Fak. Mec. cilt 15

[4] Bu görüş A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli, kıymetli hocam sayın Prof. Dr. Beşir Hamitoğulları’nın bize sözle, içtenlikle ve yanarak ifade ettiği “ Bunlar şed kuşatmadan başka bir şey bilmiyorlar. Halbuki Ahilik bir kalkınma modelidir” demişti.

[5] Ebû Dâvud, İmare, 10; Ahmed b. Hanbel, IV, 229.

[6] Ubû Ubeyd, el-Emval, s. 556.

 

———————————————————————————————————————

 

Not: Her kim bu sitede yer alan islami bir emirle amel ederse; o kişiye duamız vacip olmuştur. Şifa bulur veya işi olur ve imanla göçer ve ahirette şefaatimiz vacip olur bi iznillah. Bu bir dua’dır. İlgili yazıyı okuyunuz lütfen (Derdi olan, imanla ahirete göçmek isteyen, ahirette bi iznillah şefaat duası talep eden her kim var ise; bu yazıyı okuya,) yazısı..

AHİLİK; ile Benzer Yazılar:

2 Kasım 2011 Saat : 7:32
  Ahilik

“AHİLİK;” için 1 Yorum

  1. I simply want to mention I am just beginner to blogging and honestly liked your blog site. Probably I’m want to bookmark your blog post . You certainly come with excellent article content. Regards for sharing your web-site.

AHİLİK; Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç