Ahiler ölümü hayatın içinde yaşatırlardı. Modern insan ölümü öldürmek istiyor..

Ölümü satırlardan değil sadırlardan konuşalım.

-  Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürülecek­siniz. (ENBİYA/35)

-  Resulullah (sav) buyurdular ki: “Sizden biri ölünce, kendisine akşam ve sabah (cennet veya cehennemdeki) yeri arzedilir. Cennet ehlinden ise, (yeri) cennet ehlinin (yeridir), ateş ehlin­den ise (yeri) ateş ehlinin (yeridir). Kendisine: “Allah seni kıya­met günü diriltinceye kadar senin yerin işte budur!” denilir.

 

Resulullah (sav) buyurdular ki: “Ölüyü, (mezara kadar) üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri dö­ner, biri baki kalır: Ailesi ve malı geri döner, ameli kendisiyle baki kalır.”

 

Ne demişler; “Sen geldiğinde sen ağlarken eller gülsün, sen öldüğünde sen gülerken eller ağlasın”

 

Bir gün bir bedevi kabilesinin lideri adamını göndererek Hz. Peygamberden bir sahabenin vaiz olarak kendilerine gön­derilmesini ister. Hz. Peygamber der ki; “sizin kabilenizde hiç ölen yok mu?” “var”‘ denilince “o size vaiz olarak yeter”‘ der adamı eli boş gönderir.

 

Hz. Ömer bir adam tutar ve her işinde “ya Ömer ölüm var” demesini ister. Aradan zaman geçer ve bir gün adamın işi­ne son verir. Sorulduğunda der ki; Rabbim benim saçlarımı ağartmakla bana ölümü hatırlatıyor. Artık ona ihti­yacım kalmadı”

 

Cenab-ı Hak, insan topluluklarının koyuna benzemeleri ne­deniyle hemen hemen bütün peygamberlere bir müddet ço­banlık yaptırmış ve böylece onlara insanları nasıl idare ede­ceklerini talim ettirmiştir.

 

İnsanlar gerçekten koyuna benzer. İki tane koyun alıp birini diğerinin yanında kessen diğeri anlamaz. İşte bu özellik yü­zünden insan kendi arkadaşını, akrabasını, hemşehrisini def­neder, üstüne toprak atar, dua eder ve döner gelir aynı hayata devam eder. Ders almaz.

 

Ölüm Psikolojisi

Ölüm varoluşun ayrılmaz bir parçasıdır. Mademki doğ­dunuz o halde öleceksiniz de. Ölüme ilişkin sorgula­ma, yaşamın anlamlandırılmasında önemlidir. Ölü­mün düşünülmesi ve araştırılması manevi değerlerin oluşturulmasında da oldukça etkili olabilmektedir. .

 

Stoacılar “İyi yaşamayı öğrenmek, aynı zamanda iyi ölmeyi öğ­renmek veya iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektif di-yerekölümüyaşamınmerkezine, Çağdaş VaroluşçulardanKarl Jasper ise “Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir” diyerek Stoa-cılarınölümeilişkin bakış açılarınıbiradımdahaöteye taşımıştır.

 

Heidegger’e göre ölüm, fiziksel olarak yok edicidir ancak ölüm düşüncesi kurtarıcıdır.

 

Ölüm, insanların içinde bulunduğu en büyük ikilemdir. İnsan­da ölümsüzlük duygusu baskın bir gendir. Ancak ölüm bunu kesintiye uğratmaktadır. İşte ölümden sonraki yaşama inan­ma isteği, kendisinin ölümsüzleşmesi ile eşdeğerdir denilebilir. Ölüm korkusunu azaltmada ise dinlerin önemli bir görevi var­dır. Kişinin uğradığı haksızlıkların tam karşılığını alamaması veya çözemediği veya gücünün yetmediği olaylarda ahiretteki ilahi adalet duygusunun varlığı kişiyi rahatlatır ve kişisel ve toplumsal bir uzlaşı oluşturur. Ancak ilahi mahkeme ve cehennem korkusu da tedirgin eder. Bu duygunun teslimiyet çerçevesine sokulması ve canlı tutulması kişinin dünya hayatında dikkatli olmasını sağlayan ve onu sürekli kontrol eden en etkili yöntemdir.

 

İslamiyet ölümü, “Allah’tan gelen varlığın yine O’na dönme­si olarak” kabul ederken Hristiyanlıkta bazı düşünürler -Aziz Augustine başta olmak üzere- insana verilmiş bir ceza olarak görürler. Onlara göre Hz. Adem’in işlediği günah, insanoğluna ölümü getirmiştir. Yeni doğmuş çocuğun vaftiz edilerek yıkan­masının nedeni budur: Suçluluktan yıkanmak. Halbuki İslam insanın temiz ve İslam fıtratı üzere doğduğunu söyler.

 

Ahilerin ölümü hoş bakmalarının nedeni..

 

Ahiler ölüme karşı son derece olağan bir olay olarak bakı­yorlardı. Tevekkülleri çok yüksekti. Hali hazırda çalışılan bir işin olması ve bunun devamlılık göstermesi dünya kazancı konusunda onları makul kardan tutun sınırsız cömertliğe ka­dar götürüp hatta para toplam yüksekliği bugünkü parayla 50 000 lirayı geçmezdi. Zaten her işletmede bir usta çalıştırılır ve ilave bir mal üretimine ihtiyaç olursa yeni bir atölye açılmasına izin verilirdi. Bu tekelleşmeyi, ve kitle üretimini ve aşırı zengin olmayı engelliyordu. İşte bu durum kişiyi dünyaya yönelmek­ten alıkoyuyordu otomatik olarak. Zaten kefenleri başlarının üstünde sarık olarak da sarılı idi ki bu ölümü hiç unutmamayı gerektiriyordu. Her gün zaviyelerde dini eğitim ve sohbetlerin de olduğunu düşünürseniz hem dini bilgi, namaz, yukarıda anlatılan dünya garantileri istenen sonucu sağlıyordu denile­bilir…

 

Bugünkü kitle üretime Ahilik uygun değil diyen birisine ahili­ğin kooperatif sistemleri geliştirdiğini ticaret kanununa küçük ortak paylarına ilişkin daha fazla garanti verilerek ortaklık ve vakıf anlayışının birleştirilmesiyle çok modern anlayışlar aynı fikrin içinden geliştirilebilir diye düşünüyoruz.

 

Ölümle İlgili Ritüeller

 

Ölüm sırasında kişiye “la ilahe illallah” zikrini ona söyletmeye çalışmak hadisle tavsiye edilmiştir. Kişi terler, bu yüzden du­daklarına biraz su değdirmek yararlı olur. Hadisle Yasin sure­sinin ölümü kolaylaştırdığı ifade edilmiştir.

 

Ben imamlık yaptığım zaman cemaate dua ettirerek “sağımız­da Kuran, göğsümüzde iman, karşımızda rasulüllah olduğu halde buyrun “kelimeyi şahadet…” okuyarak çene kapamayı nasip eyle ya Rabbi” diye söyletirim. Muhabbetiniz varsa Pey­gamberiniz size duaya gelecektir.

 

Ölümün tadı, kişinin Allah’a yakınlık derecesine göre değişir. Normal olarak bir çalının yünün içinden yırtarak çıkması gi­bidir ve zordur. Alim, cihad ve muhabbet ehli iseniz iki kişinin gelip kolunuzdan tutarak sizi bahçeye çıkarması gibidir(İmamı Gazali böyle olmuş)

 

Kabir azabı konusu alimlerce tartışmalıdır. Ancak mümine seyrettirilen cennet bahçelerinden bir bahçe, kafire seyrettiri­len cehennem çukurlarında bir çukurdur.

 

Kabirde ruh tekrar bedene yaklaşır ve sual başlar. Rabbin kim, Peygamberin kim.. diye sorulur. Hoca talkın verdiğinde onu duyar ve bu, onun cevabına yardımcı olur. Ancak esas olan yaşayıştır ve son nefes çok önemlidir. Ben, Aşıkpaşada Tekke sokağında oturur, deli Kadir’in karısı rahmetli Kezban halanın öleceğini iki gün önce rüyada görmüş ve talkınını bir de ben vereyim demiştim. Usul bilmiyordum ve dedim ki “Kezban Hala la ilahe illallah” de diye içimden söyledim. Baş­ka yerdeymiş kabre geldi ve “te hey, ben cuvabı verdim, la ila­he illallah, muhammedür resulüllah dedim” dedi ve ben bunu hem gördüm hem işittim.

 

Bundan sonraki sorgu namazdır. Namazın cevabı verilebilirse diğerleri kolaylaşır, aksi halde Allah
yardım etsin..

 

 

Ölü, kendi ailesinin düğün, hastalık gibi durumlarda yakınları­nı görmeye gelir. Rahmetli Erhan Kendirli eniştem vardı. Onu çıplak gözle on metre yakınımda gördüm ve oğlu mustafaya dua istedi. Avukat Osman Dağtekin’in eşi rahmetli Ayten yen­geyi oğlunun düğününü seyrederken görmüştüm. Rahmetli Albay Ali Kendirli ve eşini, eşi öldüğünde evlerinde namaz kılarken karşımda tavanda iki kuş olup evlerinde namaz kı­lındığı için sevinirken görmüş, ancak önümde durmayın diye küşelemiştim. Etlikte cemaatten bir abinin eşi ölmüş ve evde kırkında ilahi okunuyordu. Kadın gelmiş odada ilahi dinliyordu ben onu o beni gözlüyordu.

 

Modern Hayat Ölümü Öldürüyor

 

Modern insan ölümü öldürmek istiyor. Onu teğet geçiyor. Ölümle iç içe geçmiyor. Köyde ölen birisine geleneksel insan “ömrü bu kadarmış” deyip geçebiliyor. İnsana bu hayatta ölüm hissettirilebilirse diğergamlık gündeme gelebilir’. Çamaşır ma-kinasının kullanımı ile insanın tevazusu, bir sosyal sorumluluk projesinde yer alması, şükrü, yardım etmesi aynı anlamı taşır. Halbuki elde kalan sadece bencillik ve dini şeyleri de bencillik içinde izah etmeye çalışıyoruz. İnsanın basitliklerini, hatalarını düşünmesi bir tamir vesilesi olabilir.

 

Modern kültür haset üretiyor.(Reklamlar) Eskiden evler hep birbirine benzer ve konakla dam yanyanaydı ve içine girme­den zengin mi fakir mi anlayamıyordun. Biri alıyor, biri ala­mıyor ve böylece haset kültürü ve sui zan oluşuyor. İnternet ise kötülük üretiyor. İnsanlar sui zanla “Tunus ve Mısır’lılarda internet vardı, Yemende yok o halde orada devrim olmaz” diyerek sebeplere gereğinden fazla önem verebiliyor.

 

Telefon kullananların vücut dili şiddete yöneliyor. Birisi çarpınca “görmemiştir” veya “Allah’a havale” yerine iki misli cevaba dönüşüyor.

 

Siyasette ise önemli memleket sorunu yerine “kim kime ne dedi” ya da spor konuşuluyor.

 

Bizim toplumumuz gününü sürekli ayakta geçiriyor. Halbuki Akdeniz geleneğinde öğle uykusu denen bir şey var. Araplar-da Yunanlı’larda öğle uykusu var. İslam’da da gece namazına kalkmak isteyenler öğleyin bir miktar uyurlar. Sürekli uyanık kalmak ve geç yatışlar vücutta gerginlik ve tavırlarda sertliğe neden oluyor. Amerikalılar ise öğleyin sırayla atıştırıyorlar ve saat 3,5′ta işi bitirip hemen partilere, eğlencelere koşuyorlar. Onlar için çok yemek ve bunu boşaltacak günlük bir sevgili bulup saatli bir otelde beraber olmak ya da kızın evine bir haf­talığına yerleşmek olağan işlerden. Malum sorun ise obezlik ve aids.

 

Bir yazar, ekranla bütünleşmiş ve başparmağıyla sürekli me­saj yazan, toplumdan kopmuş gençler için “başparmağı bü­yük nesil” diyor.

 

Hüsnü zan için zamanı yavaşlatmak zorundayız. Hastalıkta tevekkül, teslimiyet ve eski günlerdeki iyi zamanları hatırlaya­rak şükretmek yerine “niye ben” diyor.

 

Eskiden seyahatte yanınızdakiyle güzel güzel konuşmak var­dı. Şimdi TV ekranı sobeti, diyalogu kesiyor. MP dinlemekten karşıdan karşıya geçerken arabayı görmüyor.

 

Ölümü konuşabilmeli ve kabullenebilmeliyiz. “Nasıl yaşarsa­nız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” hadisinin anlamı: İnsan şuur altına göre yaşar ve şuur altına göre dirilir demektir. Böylece zamanın ruhunu kavrayarak bir nasihat dili oluşturmak gerek. Şu hadise bakınız: “ölmeden önce ölünüz” bunun anlamı da ölümü öldürmek değil, ölümü diriltmek de­mektir. Ölümle içli dışlı olabilmek, onu sevecen görebilmek bir olgunluk ve kemal isteyen bir şey. Ölüm sonra­sından da olumlu sinyaller alabilmeli insan. Fakat bunları neden konuşamıyoruz? Çünkü hep başkası ölecek diye bekliyoruz. Yani barışık değiliz. Mevlana ölü­mü “şeb’i aruz” -düğün gecesi- olarak laf olsun diye demiyor herhalde.

 

Bunu bir dudak servisi ya da ağız kalabalığı olarak görmeme­li, yettiğince uyarmalı. İnsanlarda ibret almalı. Benimle alakası yok anlayışı tam bir felaket.

 

Modern hayat nasibi “koparıp aldığındır” diye tarif edip risk alma üzerine davranış kurgusu yapıyor. Böylece “rızık” ile “risk” yer değiştiriyor. Halbuki rızık yaratmayla yaratılır. Kul ça­bayla verilene ulaşmaya çalışır. İş, kazanmak istiyorsan risk alacaksınla eşdeğer olunca hayat bütünüyle risk alarak yürür hale geliyor ve kazanılan yetmemeye başlıyor. Risk alın işinizi büyütün, büyümezse rızık olmaz” mesajı veriliyor. Daha fazla kazanmak, daha fazla başarmak, çocuklarına “benim çocu­ğum” diyerek marka yaratmak ve onları da erdemlerine göre değil başarılarına göre değerlemek ve buna uygun materya­list tavır geliştirmek yoluna gidiyor. Başarı halinde “ben başar­dım” deyip Allah’ı unutuyor, kibirleniyor ve cimrileşiyor, kay­bettiklerinde önce sebeplere küfrediyor ya da kurtlaşıp zorla almaya ya da tilkileşip ayak oyunu çekme yoluna gidiyor.

 

Nasib düşüncesini çocuklarımıza da veremiyoruz. Sınavda midesi bulanıp çıkan bir çocuğa “bunda da bir hayır var”mı diyoruz yoksa “dı, dı, dı “mı diyoruz.

 

Böbreğini satanları, zor durumda olanları düşünmek gerek. “Allah’ım bu günümüzü aratma” duası ve “camiye gelebiliyo-rum, kimseye de muhtaç değilim elhamdülillah” duaları çok önemli. Nasibi küstürme kavramı da önemli. Birbirine ters iki eşin yıllar geçirdiğini bir düşünün. Sorulduğunda “nasibimiz buymuş, geçindik gittik” diyor eskiler. Ama şimdikiler başka­larına anlatılabilir ve gösterebilir bir eş istiyor. Halbuki “ya bu olmasaydı” demeli. “ev, ekmek, suyumuz var el­hamdülillah” diyebilmek ne kadar önemli.

 

Ahireti düşünmek, oradaki Allah’ın yanındaki nimetleri dü­şünmek insanda umudu artırıyor. Nasib ise şükre çıkıyor. Bu çalışmayıp “nasıl olsa nasibim gelir” anlamında bir tembellik değil. Ancak sebeplere sarılıp çalışmayla verilen nasibi birleş­tirme ve elde etme olarak doğru anlaşılması gereken ince bir husustur.

 

Bu fakir bir gün özel sektöre ayrılacaktı da, holdingin müşa­virini şirketleri birbirine birleştirirken yönetimdeki iki ortağın diğer ortaklara kazık attığını, işçi şirketini kasten zarar ettirip işçilerin elinden hisse senetlerini yok pahasına aldığını görün­ce “aman ahiretimizi yakmayalım burası bize yaramaz” diye 13 milyarlık maaşı reddetmişti.

 

Allah hayırlı uzun ömürler versin hepinize efendim…

 

 

aşık ahi kul ahmet

 

25 Mayıs 2012
Okunma
bosluk
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç