Çulsuz aşk (Varsağı)

Behey yeşil gözlü güzel

Gülün bilmez demedim mi

Yiğit yıkar şu gözlerin

Ömür bilmez demedim mi

 

Bak şu nazlı güzel daşa

Selam eyler gelmez başa

Hakk’ın emrettiği kaşa

Şerri bilmez demedim mi

 

Ben bir deli olsam başa

Gömlek giyem önden sona

Aşkın olduğu şu yere

Çıkamazsın demedim mi

 

Şu güzelin kaşı gözü

Duramıyom ince sızı

Yar biçermiş ele bizi

Sınamazsın demedim mi

 

Usul edep erkan ola

Yola inmek ayan sa’ya

Cana düşen şu “bela”ya

Düşemezsin demedim mi

 

Ele düştü gönül kuşu

Çıka geldi kader yazı

Aşka çaldım dünü günü

Yanamazsın demedim mi

 

Bre güzel neler etti

Nice ocak söndü gitti

Kaşı gözü naza çekti

Karamazsın demedim mi

 

Yiğit olan doğru çalar

Namertler var eğri bakar

Dertlilere “Bari” düşer

Bilemezsin demedim mi

 

Yörü bre yaren ağa

Güzel kızlar saran dağa

Nice düşer yanık daha

Onbeş yetmez demedim mi

 

Bağı bostan zebil olur

Cümle alem melül olur

Güle düşmek yakîn olur

Dost haylamaz demedim mi

 

Güzel göze sürme çeke

Çeker perçem sırrım söke

Vakit gele tamam diye

Ağıt yetmez demedim mi

 

Ahmet arşın ile ölçün

Yele verdin koca ömrün

Karar oldu yaman düşün

El söylemez demedim mi

 

Hay ağalar zorlu beyler

Yol eylemiş dağa kızlar

Su yaylası genç ağırlar

Seni bilmez demedim mi

 

Hûma kuşu yüksek uçar

Yiğit olan alçak düşer

Felek bize türlü donlar

Biçer biçmez demedim mi

 

Kerpiç döktüm ömür ölçer

Varır gider selam eyler

Şu âleme girer çıkar

Kapı ağmaz demedim mi

 

Yörü bre kaşı keman

Senden âlâ yar eylemen

Dünya ipe ecel yaman

Çeker çekmez demedim mi

 

Bir gönüldür yandı canım

Kurban olsun sende canım

Felek  kollar pundun senin

Büker bükmez demedim mi

 

Ölmeden bir dem sürmedim

Kara toprak ben ölmedim

Ne aman bildin ne güman

Zulüm bitmez  demedim mi

 

Felek derler kendi bilir

Aman vermez zaman bilir

Ne söylesek kulak sağır

Kader bilmez demmedim mi

 

Böyle m’olur böyle m’olur

Yardan ayrı düşen n’olur

İner deryaya dökülür

Katre  bilmez demedim mi

 

Ey turnalar selam edin

Yar yoluna güller saçın

Ah eyledim güllü benim

Aşkın gülmez demmedim mi

 

Kırk beste yapmış bülbül

Kırkına da  yakarmış gül

Eğri dalda doğru  melül

Aşkın sapmaz bilmedin mi

 

Güllü benim gül senindir

Güllü bekler gül elimdir

Çala dursam kırk donumdur

Aşkın baçsız bilmedin mi

 

Seve durdum feta candan

Güle rakib oldum halden

Canım sevdim canan canlan

Aşkın duymaz görmedin mi

 

Seve durmuş feta yoktan

Canan sevmiş cana kuldan

Meydan sandı benli yoldan

Aşkın bensiz bilmedin mi

 

Karar düştü ahmed paşa

Bülbül cana rakip ola

Kim yanarsa önden sona

Aşkın çulsuz bilmedin mi

 

Ahi ahmed güle yazdı

Gül baharda gonca açtı

Bir bülbüle canan oldu

Aşkın sensiz bilmedin mi

 

Yetti gari gülün kastı

Çala durur bülbül mesti

Gülşenimde poyraz esti

Aşkın elsiz dermedim mi

 

Yolum dertli aşım dertli

Kolum bekler güle katlı

Muhammed’li yola saptı

Aşkın sekmez demedim mi

 

Ahi ahmed onbeş yazar

Yazı diye güzel sarar

Bakar bakar Hakk’a düşer

Aşkın yetmez sevmedin mi

 

 

aşık ahi kul ahmede bu yazıları yazmak nasib olmuştur

17 Nisan 2013
Okunma
bosluk

Derdi olan, imanla ahirete göçmek isteyen, ahirette bi iznillah şefaat duası talep eden her kim var ise; bu yazıyı okuya,

Sitemizde yer alan İslami bir hususla amel eden kişiye dünyada yardım, imanla ahirete göçmek  ve ahirette bi iznillah şefaatimiz için duamız vacip olmuştur. Bu bir DUA’dır. Nasıl olacağını yazıyı dikkatle okuyarak gereğini de yaparak bu fakirden bir dua ümid edebilirsiniz.

Bu dua güzelliği izni Haz. Rasulüllah’tan silsile yoluyla gelmektedir. Kafadan kendi kendine uydurma, şurda şunu gördüm, burda bunu gördüm gibi yanılması muhtemel bir şey değildir.

Asıl amaç insanları Kur’ani / İslami  amellere teşvik etmektir. Bu ameller güzel, fedakarlık ölçüsünde ve ihlaslı olarak yalnızca ALLAH RIZASI için yapılınca eminim bize gerek kalmıyacaktır. Allah ümmeti muhammedi kendi rızasına uygun ihlaslı itikad ve ameller nasib etsin. AMİN.      

Sevgili okurlar İslam’da VESİLE yaşayan bir müminden dua talep etmek şeklindedir.  Zira sahabe efendilerimiz Peygamberimizden yaşarken dua talep ederlerdi. Hazreti Rasulüllah’ın ahirete göçmesinden sonra halen yaşayan amcası ibni Abbas’tan yaşıyor ve ona yakın diye dua talep ettiler. Bu yüzden halen yaşamayan zatları sevebilirsiniz. Ancak onları vesile kılmak şirke kadar gider. 

Bu yüzden müminlerin canlı canlı birbirlerinden dua istemeleri uygundur ve şifadır (Hadis). Bu nedenle bizden de dua talep etmeniz uygundur ve güzeldir ve size şifadır. Çünkü size göre ben günahsız bir ağızla dua ediyorum. Siz de bana dua ederseniz sizin ağzınız günahsız olur.

Bu yazıyı kendimize pay çıkarmak için yapmadık. Bu bizim İslami kesinliği olan bilgimizdir. Bir üstünlük amacı asla taşımamaktadır. ancak anadoluda yerleşik ölmüş derviş kültürü aşırı saygıdan ziyade kendi kasabasına bir koruyucu melek ve danışacağı, cevabınıda yine kendi vereceği, Allah’ın yanına varmış (aslında varmak isteyen kendisi) bir kerametli kurtarıcı aramaktadır. Elbette muhterem zatlar bir miktar var olsa bile bunların da özelliklerini artırır, abartır ve dualarına şirk olarak vesile kılar. o zatları ziyaret etmek elbette güzeldir. fakat Allah ile araya girerse o zat Allah: ey kulum ben sana uzakmıydım, hayır veya ibadetlerini vesile kılsaydın yetmezmiydi?? demez mi.

Maalesef bu alışkanlıkları temizlemek mümkün olmuyor. lütfen siz de dikkat edin. biz asla vesile falan değiliz. Sadece siz isteyin istemeyin biz size yaşayan bir kardeşiniz olarak dua edeceğiz. sizden farkımız yok. sadece Allah, Rasülü ve ümmeti çok sever ve bir sünnete ve ümmetten her kişiye dahi gözümüz titrer ve salya sümük gezeriz. Sakın ha bizi vesile kılmaya kalkmayınız. Aksi halde bizi de azaba uğratırsınız kendinizi de..Allah “sen bunlara böyle mi dedin” diye bana sorar. size de neden bir başka alime sormadınız diye sorar..                                                   

 

Aşık Paşa hazretleri tarafından bir sır verildi bize dostlar onun hakkında 183 beyit yazdık diye. Bu sır şu dostlar: sadece bizim yazılarımızı (şiir yada risale ya da makale) okuyup içindeki İslam’i bir temel unsurla amel ederseniz, Şefaat duamız size vacip olacak..Bu bir duadır. Cenab-ı Hakk’tan kabulünü dileriz..

Bunu sadece ahirette şefaat olarak anlamayınız. Bu dünyadaki bir sıkıntınızdan tutun ölüm anındaki (Sekerat) imanla gitmek için makbul bir duaya kadar geniş bir yelpazeyi de Cenab-ı Hakk’tan taleb ettik ve bize her üçü de verildi..

Biz şeyh falan değiliz dostlar. Sadece Ümmeti Muhammed’e olan sevgimizden dolayı bize bir kısım ümmetle ilgilenme yetkisi verildi. Peygamber efendimiz, Bu zat olan Aşık Paşa ve Said-i Nursi Hazretlerinin izin ve desteklerini yanımızda bulduk. Ümmeti Muhammed’in derdinden  kendimizi göremez olduk.

YARDIM İÇİN AMEL ETMEK ZATEN KURAN’DA VARDIR

İslami bir şeyle amel ederek Allah’tan bir şey isteme hususu zaten Kuran’ı kerim’deki iki ayrı  ayette belirtilmektedir. Bu ayetlere göre “…Allah’a ulaşmak için vesile arayınız……..”” buyurulduğu gibi bir başka ayette ise ” Sabır ve namazla Allahtan yardım isteyiniz“” buyurulmaktadır. Peygamber efendimiz de her sıkıntısında namaza dururdu.

Bu noktada zaten vesileyi ilgili kişi amel ederek yapmış olmakta ve biz sadece son duasını etmekteyiz. Yani kolaya binmiş bir amelin kabuli ile isteğinin kabulünde son hamlesinde bizim etkili olmamız sözkonusu oluyor ki artık elhamdülillah bi iznillah diyebilelim bu güzide ümmet için.

Bizdeki bu ümmet sevgisi (yıllardır gözyaşıyla)  yılların sabır ve birikimiyle doruk noktasına çıkmıştı zaten. İşte bu ümmet sevgimiz nedeniyle bu EL verildi dostlar. Haz. Rasülüllah “seven sevdiği ile beraberdir” buyuruyor. Böylece biz Ümmeti Muhammedle kavuşmuş olduk. Şekil veren Aşık Paşa Hazretleri oldu denilebilir.

Bize güvenmeyenler zaten uzak duracaktır. Güvenenler ise sadece bizden etkili bir dua kazanmış olurlar. Allahü Teala arzu edilen şeyi kabul eder ya da etmez. Etmezse kazadan beladan korunmaya karşılık tutar veya Ahirete vermek üzere bırakır. Makul bir duanın şartları yerine gelirse kabul olmadı demek çok yanlıştır.

Biz ise her istenene değil doğru ve hayra yönelik olana destek veririz. Böyle durumda da isteğin kabulü kolaylaşır. Böylece biz kişiyi doğru ve kolay olana yöneltmekle kişiye iyilik yapmış oluruz aslında. Duanın kabülü bu durumda daha kolay olur. Öyle ki, belki de bize bile gerek kalmaz. Bizler de sizin gibi sıradan bir insanız. Sadece ümmet sevgimiz gözümüzün mizanından (ağıtından) ölçülür. Hiç bir olağanüstü şey görmeyiz bilmeyiz.. Sevgiden öte bir sermayemiz yoktur. Sevgi yüzünden fedakarlığımız çok yüksektir.  Farkımız : SEVGİ VE FEDAKARLIKTIR. sizleri seviyoruz dostlar…)

Bu tür meselelerin izni Haz. Peygamber efendimize kadar dayanmazsa olmaz zaten..

PEYGAMBER EFENDİMİZİN SEVGİ TALİMATI:: İmamlık yaparak namaz kıldırırken bir gün namaz sırasında peygamber efendimiz tecelli etti ve dedi ki: “ahmet, namaz tekbirlerini alırken içine sevgi kat ve tekbiri öyle al“” dedi. bu fakir bunu şöyle yorumladı.

-Namazda tekbirler yumuşak ve sevgi ile alınmalı.

-Dini bir konu, dinin kolay ve sevdirilebilir yanları öne çıkarılarak ve sevimli bir ses tonu ile anlatılmalı.

-İmam demek yönetici demektir. o halde yöneticiler de serdettikleri emirlerinde hem emrin içi hem söylenişi sevgi dolu ve yumuşak olmalı.

-Evde aile reisi, iş de işveren, cemaatte cemaat lideri ve herr kim lider konumundaysa o kişiler hem yumuşak uygulanabilir karar almalı ve uygulamasını da sevgiyle, sevgiyle hitabederek yapmalı. diye düşünüyorum…

Bize verilen bu sırrı yıllarca uygulamaya çalıştım. Allah ise bu güzel ve güleryüzlü tutumumdan dolayı kendine aşık etti ve Hakk Aşığı olduk Halk Ozanı olduk. Eski yıllarda da kısmen şiir yazmakla beraber bizim OZAN lığımız ya da AŞIK lığımız 2009′dan sonraya rastlar. Bu da 53. yaşıma tekabül eder. Böylece bu sitede gördüğünüz şiirlerin hemen hemen tamamı 53-56. yaşlarım arasındadır. Diğer yıllar nerede??, Neden o önceki yıllarda bir şey yok derseniz diyeceğimiz o ki; Allah teala şimdi nasib etti demekten başka çözüm görünmüyor derim. işte bundan önceki yıllarda Allah rızası için deliler gibi insan islam ve ümmete gayretimizden, ümmeti muhammedi çok sevip düşünmemizden, çok fedakar olmamızdan, yani bu ağır sınavları aşk ile geçmemizden sonra bu AŞIKLIK verildi diyebilirim.

İşte bu yeni aldığımız yetkiyi veren Aşık Paşa veli / büyük şeyh olup mevlevi tarikatı üyesi Kırşehirde medfun Süleyman Türkmaniden tasavvuf derleri almış bir Nakşibendi Şeyhidir. dolayısıyla biz bu zattan EL almakla kökü haz. Rasülüllaha varan bir yetki almış olduk.

Bu meselenin ardından Said-i Nursi hazretlerini üstümüzde / arkamızda fiilen gördük. Bunun anlamıni iki türlü yorumladık. Birincisi (biz nur cemaatinin yazıcılar kolunu arzu ediyor idik) olduğundan diğerlerini kötülemeksizin bu yola girmemizin doğruluğuna işaret kabul ettik. İkincisi ise Ümmeti Muhammed’in sıhhat ve selameti için çıktığımız bu yolda bize arkadan destek verecek diye yorumladık.. Dolayısıyla Allah için çıktığımız bu yolda çok sevdiğim çok sevdiğim çok çok çok sevdiğim Haz. Peygamber  Efendimizi, şeyh Aşık Paşa Hazretlerini, Ve şeyh Said-i Nursi Hazretlerini yanımda, önümde, arkamda görmek Allah’a güvenen dayanan bu fakiri ziyadesiyle memnun ve bahtiyar etmiştir. Zira bu zatların yönünü bize çeviren de Cenab-ı Hakk’tır kuşkusuz..Artık bundan böyle okuyucularımızın da bu destekli fakir kardeşlerine güvenmelerini bi iznillah arzu ederiz.

Bize verilen kişi bazen rüya yoluyla bazen başka türlü örneğin kişiyi aynen görebiliriz veya temsili simgelerle gösterilir. Durumu böylece bize malüm olabilir.. kişi sayısı çoğalırsa üç beş kişi dışında kimseyi görmeyiz. Lakin bu kez genel duamızda bir yoğunlaşma olur ve ümmeti muhammed için gözyaşı dökeriz. Bu etkili ve geniş dua bize yönelen bütün müslüman kardeşlerimizi kapsar ve ayrıca özellikle ümmeti Muhammed’in başına gelebilecek toplu belaların önlenmesinde de önemli bir yer tutar bi iznillah. Artık topluca ümmete ağlamaktan kişileri göremeyiz. Sıkıntılı kardeşlerimiz artık bu genel duadan fazlasıyla yeteri kadar istifade eder diye düşünürüz.  Bunların hepsi dilektir duadır bunu unutmamak gerekir.

Bu durum  ” sana ruhtan sorarlarsa deki; RUH RABBİMİN EMRİNDEDİR” ayeti mucibince ruhumuz Rabb’imizin emrindedir zaten ve bize yönelen herkesle ruhumuzun ilgilenmesi mümkün olur aslında. Kişinin keşfi veya ihlası açıksa bizi bazen görebilir de.. Bu bazen kişinin günaha yönelmek istediği hallerde daha belirgin olur, kişiyi caydırmak için müdahale ettiğimiz sırada olur.

AMEL İÇİN İSLAMİ UYGULAMA ÖRNEKLERİ elhamdülillah.

Vesilelerimizin eserlerimiz/şiirlerimiz olarak kabul edilmesi yazdıklarımızın KURANİ çizgide olduğunu gösteriyor. Vesile kılmak ise gayet basittir::

İstediğiniz kadar ve etkili muhabbetli namaz (Az az başlayıp devamlı kılmak uygun olur- Allah ibadetlerin az da olsa devamlı olanlkarını sever)

zekat (Doğru hesaplanmalı) oruç (az az tekrar edilmeli) kurban (Durumuna göre önemli rakamlara ve sayıya ulaşabilmeli) sadaka (mali durumuna göre önemli rakama ulaşabilmeli, çok evi varsa birini ikisini bir köre veya fakire vermeli, pahalı evde oturuyorsa biraz daha makul bir eve çıkıp farkı ile bir ev alıp bağışlayabilmeli, çok pahalı arabaya binen de satıp farkını sadaka yapıp daha makul bir arabaya binmeli)

Özellikle kız öğrencilere etkili tutarda ve çok sayıda BURS vermek. iyilik (Herşeyinle fedakarlık yaparak, bir aileyi sürekli ve etkili desteklemek, günde 100 kişiye selam vermek, bir münibüste 20 kişinin hepsine birden selam vermelisiniz. Herkese ve her durumda güleryüzlü olmak, Kızdığınızda da güleryüz devam etmeli. Herkesi sevmek, küslükten vazgeçmek, zina etmemek, bol bol tövbe etmek, kuran okumak, manası ile amel etmek, hadis okuyup amel edilebilenlerle amel etmek,

Allah’a isyan etmemek ve onu çok sevmek ve umutsuz olmamak, Muhammed aleyhisselamı çok sevmek ve ona Allah için tabi olmak. Her işini sevap kazanmak için değil allah rızası için yapmak. Din için insanı kırmamak (Hariciler gibi)  Hoşgörülü olmak, kızsada  sonuna kadar, fedakar olmak sonuna kadar. İsteyeni hiç boş çevirmemek.. Size kötülük yapanları affetmek ve bunu ona söylemek. Sevdiklerinize sevdiğinizi söylemek, Borç para vermek (Zekattan 18 kat daha sevaptır. Çünkü mecbur olmadığı halde vermiştir), Sıkıntılı durumlarda sabredebilmek.   bu sabır işi çok çeşitlidir dostlar. İmamı Gazali örneğin oruç tutmayı sabırdan sayar ve der ki Günahtan sakınmak bir sabırdır ve sevabı çok yüksektir (900 hasene) dolayısıyla kişi sevaptan önce işlemekte ve devam etmekte olan günahtan tövbe ile dönmesi gerekir. İkinci kıymetli sabır ise ibadette dayanıklılık ve sabırdır ve (600 hasene alır.)  300 lük hasene değerindeki sabrı da siz bulun…..(buldum ; beladaki ilk andaki isyansız sabır) 

Bu anlattıklarımız devam eder gider. Bunların ortak noktası birşeyleri FEDA ETMEK ve FEDAKARLIK YAPMAKTIR… Hiç bir şey feda etmeden ya da fedakarlık seviyesine gelmeden  Allah’a yaklaşacağınızı düşünüyorsanız sizin için üzülmek zorundayım. El ucuyla yada çingeneyle cennete gidilmez dostlar…her ne yapar iseniz hayır, ibadet, cihad hepsinde gayretli olmalısınız dostlar. Bu günkü müslümana bakacağiınıza İslamın kaynağına bakınız dostlar. Adam 20 lira dul saralı hastaya sadaka istiyorum vermiyor sonra 15 gün sonra umreye gidiyor ??? lütfen bu sitedeki “Büyük çarşının üç cahili beş zengini” adlı şiir yazımızı okusun. Allah’ın zenginlere nasıl gazap edebileceğini bir görün.

Adam Anterasta AVM yanındaki yüksek pahalı 550 milyarlık oğlu ile iki daire alıyor. 1 tirilyon yüzbin eder. Diyorum ki bey kardeşim etlikte en kırak insan içine çıkılacak daire 300 milyar. sat öbürünü al bunu ve batı kentte yüz milyara 4 daire eder .  Bunları gözleri görmeyen 4 aileye bağışla Allah için.. Ama nafile.. Aynı adam caminin iki kapısından uzak olana 4 metre daha uzak diye sevap kazanmak için lütfedip yürüyor dostlar. ve bu adam 4 metre fazla yürüyerek  lüks ve lüks döşeli evlerde cennet ümid ediyor dostlar. Soruyorum size, Allah’ın rahmetini haşa siz dağıtsaydınız ne yapardınız??? Bunlar birer örnektir. herkes bundan kendine pay çıkarsın dostlar. Allah iyi ki  fakirinin rızkını zenginden vermiyor. !!!!

BİR FEDAKARLIK HİKAYESİ

Sahabi zamanında bir köle öğle yemeğini yerken yanına gelen simtilenen bir köpeğe öğlen ekmeğini peyderpey veriyor hayvan doymuyor. bunu gören bir sahabi ona ne yapacaksin dediğinde “ORUÇA NİYET EDECEĞİM” DER. sahabi zamanında geçen bu olayı gören bir zengin sahabi kölenin çalıştığı bahçeyi satın alıp o köleye bağışlar. sorulduğunda, karşı çıkıldığında der ki, o köle köpeğe ekmeğinin tamamını verdi. ben ise servetimin sadece az bir yüzdesini verdim. bu yüzden o bunu fazlasıyla haketti!!!!!!!

İşte Allah da aynısını arar dostlar. Bu yüzden biz de aynısını yapmak zorundayız. Sizler bu sitedeki İslami emirlerle amel ederken, ibadette az fakat devamlı olanı, hayırda ise ihtiyacınızdan fazlasını yapmanızı Allah için ve sizin için arzu ederiz dostlar. Fedakarlık etmeden şıkıdık şıkıdık yaptığınızla da 50 yerde öğünerek bizimle muhabbet etmeyin lütfen..

Sizin kapınıza birisi gelse ve evinizin bütün mutfağını istese siz ne yaparsınız??? Bu fakir verir dostlar verir. İki günde söktü  götürdü.. Temizlik işçisi aniden sizden para istese ve cebinizdeki bütün parayı verip münibüs parası bile kalmayacak şekilde verseniz ve bekçiden münibüs parası istemeğe utanıp kızılay etlik şubat soğuğunda yürür müsünüz?? beni fazla konuşturmayın….

Değerli okuyucu,

bizim bu yönlerimizi tam olarak tanımadığınız için son günlerde olan bir iki olayı, kendimizi övmek için asla değil, siz anlayın ve biraz da kendinize güvenin diye örnek vermek isterim. Bunlar:

 

  • ölmek üzere olan kanser hastalarının imanla ve acısız ahirete göçmesinde,
  • kabre konan kişiye sorgusunda yardım etmede,
  • tevhid akidesine insanları davette,
  • öğrencilerin sınavda başarılı olmalarında,
  • ümmeti muhammedin genel belalardan korunması için dua etnede,
  • daha nice olaylarda da olabilir.

 

  • Bu bir genel ifadedir. bizim de sizin dualarınıza ihtiyacımız vardır. umulmadık olaylarda etkili olabilir veya olmadığı da olur. örneğin günahta ve haramda devam eden bir kişide tutmayabilir. yahut takdiri ilahi farklı yönde tecelli edecekse yine karı olmaz. yine istenen şey makul bir şey değilse o da olmaz. bu uzayıp gider. önemli olan kişinin vesile saydığımız şeylerle amel ederek Cenab-ı Hakk’a yaklaşmasıdır. biz ise kıyıya gelmiş adamı itikleyiveririz ve bu kolaydır. oysa dağa kaçmış adamı nasıl denize kadar getirip de girdiririz. bu yüzden ben yaptım olmadı, tutmadı gibi Allah’ın merhametinden şüphe ifade eden şeyler söylemeyiniz lütfen. elbette biz hiç kimseye GARANTİ sunmuyoruz. garantimiz sadece samimiyetle yaptığımız duadır. bu duamızın bile size ne zaman kabul olup ne zaman nerde hangi isteğinize veya bir kazadan beladan korunacağınızı sağlayacağı belli olmaz. onun için asla umutsuz olmayınız Allah’tan dostlar.

 

Dualarımızın etkili olduğunu, indi ilahide makbul olduğunu gördük sevindik Cenab-ı Hakk’a ELHAMDÜLİLLAH dedik. kimseden asla ve kat’a ne teşekkür bekledik ne ücret istedik ne de meşhur olmayı asla istemedik. yüzümüzü Allah’ın yolunda Muhammed aleyhisselamın ayağının altına serip gönlümü türab eyleyip ümmeti muhammede hizmetkar olmayı arzu ettik. İşte Allahü Teala da verdi dostlar verdi.

 

  • YA RABBİ, SEN DUYUR BU KULUNUN SESİNİ ÜMMET MUHAMMED İÇİN HAK OLARAK,
  • YA RABBİ, DUALARIMIZI VE SABRIMIZI SEN KABÜL ET SANA MUHABBET EDEN KULLARIN OLARAK

 

aşık ahi kul ahmede yazmak nasib olmuştur.

 

12 Şubat 2013
Okunma
bosluk

Aşık Paşa’ya III

“aşık iş bu öğüdü ilkin sen al”

“Bu öğütten olmasun gönlün melal”*

 

Kuran bilmek marifettir alemde

Niceler  yükselir aşkın deminde

 

Dersimiz Kuran ola hem batından

Cümleye davet saldık biz hattından

 

Nice evliya sohbete yanaşık

Halkı yaran kılıp cehli yıkadık*

 

Hangi ismi Divan-ı aşk eyledin

Paşa’yla Divan-ı Aşık boyladın

 

Failatün failatün failün

Aşığa lisan oldu hem yazdığın*

 

Garip-name dedi kendi garipten

Onbin alyıyüz onüç beyt kerpiçten*

 

Tevhid, münacat ve övgü nebiye

Dört halife karar eyler ümmiye*

 

Elvan çelebi eydur kim oğuldan

Menakıb-ül Kutsiyye der  babadan

 

Kerîm-i Rahim’den gönlüne ağdı

Faslı hitap kim düştü ondur babı

 

On hikaye etti her bir babını

İbretten hikmete yazdı sıdkını

 

Kimini zahirden ayan eyledi

Bendini batından revan eyledi

 

İlimdir esrar ile kaf eyleye*

Düşümdür envâr ile nun ekleye*

 

İlmi ledün olmadan yakîn düşmez

Yakîne menzil dilde kudret düşmez

 

Bu kitabı dil ile esrar kıldı

Can ile canan aşkı mesrur kıldı

 

Beyan olmaz beyan olmaz cahile

Derya sığmaz hod bardağa cehlile 

 

Garip’ten nice acaip hikmetler

Aşık’ın sanatı gözde ziynetler

 

Aleme giryan oldu bu ibretler

Ademe püryan oldu bu hikmetler

 

Yere düştü ad ile oldı bir kitap

Garip dedi ad ile on türlü bab

 

Her babta on destan çarha verirdi

Şerh eyleye kıyl-ü kal dehre verirdi

 

Cümle ilim bu kitapta derc oldu

Hem cevahir sarf edip de harc oldu

 

Ey ilmi ledün sultanı gel beri

Kaç nefes eyledin gayri öl beri*

 

İş bu alemi ibret dolu gördü

Adem-i hali hikmet dolu gördü

 

Kur’an da meth eyler nazarın Allah

On kez öğer imiş dostların Allah 

 

Zül Celaldir dostların öğmek eyler

Ve dahi düşmanlara söğmek diler

 

Nice fakirle on hamamda yundu

Fakir hakkı ondabir öşru sundu

 

Evamir-i aşare Musa söyler

Musa kim Rabb’inden on emir eyler

 

Hem Muhammed on çağırdı ademi

Bir ağaç altında aldı biatı

 

Miskin ola anılmaya nameden

Ad eyle sen varlık içun yareden

 

Devlet ol devlet ol adla baki ol

Rahmet pınarı ol adla saki ol

 

Hakk nasib eyledi gönül şavkından

Semadan arza söyler aşk halından

 

Türk dili bilinmez idi elinden

Söylendi Türk dili ma’ni yolundan

 

Türkler içun yazdı mahrum olmaya

Öz dilinde Hakk’ta karar eyleye*

 

Yüz destan ile tamama erişti

Kitab-ı hatm ile karar yetişti

 

Bin üç yüz otuz idi bu hıtama

Ol kitaba çifte hicret denk ola*

 

Bu kitabı te’lif eyledi aşık*

Türkçeyle bezedi ruhu yanaşık

 

Katre bilmez deryaya kim kavuşur

Zerre düşmez aşığa gün eyleşir

 

Deryadan içtiğin bardak kânıdır

Yüzbin bardak dök içtiğin aynıdır

 

Nice söyledin sevdiğin aşk halde olmak

Aşk’da mecnun hoddır aşk yerde olmak

 

Aşka kul olmayan yoktur alemde

Alemi aşk yaratır kul alemde*

 

Çalab’ın kudret elinden gelirmiş

Gelmek de ne nakşı türlü bünyadmış

 

Yoktan oldu varlık dahi garkolmuş

Dün-ü gün garb-ı şark karar etmezmiş

 

Her savaşta Aşık vuruşur imiş*

Aşık’a duadır ümmet  kaşıymış

 

Annesi bulundu nice hal üzre

Terek düzeltir dedem evi içre*

 

Nice adem sülbünden indi belli

Galip abi yitti Recep’ten belli*

 

Ecel oku kavi durur elaman

Ne sultan kodı ne nebi vayaman

 

Vakt erişti tamam oldı zamanı

Altmış üçtür cihan içre semanı*

 

Bin üç yüz otuz iki idi saat

Latif üzre canın verdi vü rahat

 

Bir ahir ademe görünür  anda

Aşık paşa anılır can boğazda*

 

Kim dahi derman ararsa Aşık’tan

Dua ve amelle yol bula ışktan*

 

Uzaktan dua etmek de ne ola

Yakın gele yakîn olan bu Aşka*

 

Bir ahi ahmed yar olmuş gönülden

Bu gönlü ihya etmiş kul elinden*

 

Yazıp düzdük  marifetten sayıldı

Tasdik etmek ol Paşa’nın kânıydı*

 

Her kim amel eylerse yazımızla

Vacip ola hem şefaat darıyla*

 

Bize dahi verildi paşa’dan el*

Elin yüzün yuya can diyen kel

 

Kul ahmed dahi gel ümmet kaşından

Ağıt düzer Muhammed  darından

 

 Hıtama erişti bu beyitler hem

Aşık’a Paşa ekledik gönül hem

-——-son————–

* lı yerlerde sırlar vardır

( H. 1434)

 

 

Not: bu yazılanlar Aşık Paşa Hazretleri tarafından tecelli edilerek herhangi bir yanlışlığın olmadığı, kendisi hakkında doğru şeyler söylendiği bize ifade edilmiş ve bazı ikramlarda da bulunmuştur. 

 

 AŞIK PAŞA:

1272 de Arapkir’de (Kırşehir) doğup 1332 de vefat eden bu zat, büyük şeyhlerden olup zaviye kurmuş ve ilim yaymıştır. Osman Bey’in söğütteki hutbesine katılmış ve Kırşehirin Osmanlı topraklarına katılmasında rol oynamış ve Kırşehir Beyliği verlmiştir Osman Bey tarafından.. Orhan beyle de bağı vardır. Osmanlı askerinin nasıl yapılanması konusunda da Şeyh Edebali ile birlikte katkıları vardır. baba İshak isyanına katılmamış, ancak babasının müridi baba ishak diye babası muhlis paşa kellesini vermiştir.

En önemli eseri GARİP-NAME’DİR. o dönemde herkesin farsça edebiyatı ve resmi yazışmayı, arapçayı ise ilim dilinde kullandığı ve aktarma tercümeler yaptığı bir dönemde tamamiyle özgün ve tercümesiz 10 613 beytlik “failatün failatün failün” kalıbıyla yazdığı TÜRKÇE eser vermiştir.. içinde dinin ve hayatın içinden her şeyi koymuş, dil hakkında da gramer oluşturup kuralları geliştirerek kelimeler üretmiştir. şu sözler o dönemler için ne kadar ilginçtir:

 

Türk diline kimesne bakmaz idi

Türklere hergiz gönül akmaz idi

 

Türk dahi bilmez idi ol dilleri 

İnce yolu ol ulu menzilleri

 

sevgili okurlar, bu zatın yaklaşık 15 yıl önce annesinin mahalle içinde kaybolmuş mezarı dedemin (annemin babası) aşıkpaşa mahallesindeki evinin bahçesine sıkışmış idi. anneannem gilde bu kadın evin mutfağına gelir ve tereklerdeki bakır kaplar düzeltirmiş. anneannem de onu gündüz gözüne görürmüş. bir gün eve gelin gelmiş. geline de görününce gelin korkudan hayalet var diye kaçmış. anneannem gelip şöyle demiş. “bak demiş gelin senden korkuyor. artık gözükme olmaz mı” deyince bir daha görünmemiş. 

Daha sonra biz o zamanki belediye başkanıyla görüştük ve Aşık Paşa’nın türbesinin arkasına defnini sağladık.

İkinci tespitimiz onun yaşayan akrabaları ile ilgili oldu. Kırşehirde vefat eden arzuhalci Galip Gökçınar abimizle halen yaşayan ve 35 islami eseri olan Recep Okatan abimiz. 

Bu üç yazının doğruluğunu bu zat bize doğrulamış ve tasdik etmiştir. ikram olarak da aşağıdaki sırrı bize biiznillah vermiştir.

 

 

aşık ahi kul ahmede yazmak nasib olmuştur.

 

 

6 Aralık 2012
Okunma
bosluk

Gülüm kurban olayım

Ya gel divan durayım

Ya git mecnun olayım

Bağlar soğuk alıyor

Gülüm kurban olayım

 

Ademe ol diyende

Nesline kul yazanda

Darına hay koşanda

Kulum kurban olayım

 

Ellerin bazarına

Dökülmez lisanına

Aşıklar yaranına

Canım kurban olayım

 

Sözüne ar bulunmaz

Nazına yar olunmaz

Sazına söz düzülmez

Dalım kurban olayım

 

Canımı cananıma

Halimi imanıma

Ömrümü çerağıma

Verem kurban olayım

 

Başımın secdesidir

Malımın zekatıdır

Ömrümün abiditir

Halim kurban olayım

 

Salatımı kılayım

Hayratımı vereyim

Muhammed’e koşayım

Külüm kurban olayım

 

Sıfat ayan eyledin

Zatı andan sırladın

Cümle boynu eyledin

Nazım kurban olayım

 

Azabımı çekmeden

Şarabımı içmeden

Ölmeden de ölmeden

Ölim kurban olayım

 

Selamımdan evladır

Merakımdan süfladır

Niyazımdan beladır

Yadım kurban olayım

 

Selam saldım güzele

Al kuşana beline

Yar koynumda gecele

Yarim kurban olayım

 

Bahar ermiş salından

Güzel yetmiş boyundan

Cümle ümmet kaşından

Ağlar kurban olayım

 

Yare yandım yakıldım

Ele düştüm alındım

Er kişiden sayıldım

Çağlar kurban olayım

 

Sofra düzdüm türlüdür

Bacıları güllüdür

Çırak kalfa ustadır

Eyler kurban olayım

 

Sözümden âlâ gelen

Yumuşa bela diyen

Edebi evla sayan

Beyler kurban olayım

 

Mecnun yazar elinden

Leyla sayar nazından

Muhabbetli yolundan

Gider kurban olayım

 

Bahar geçer gülünen

Güzel güler nazınan

Böyle sevda canınan

Çeker kurban olayım

 

Kimler geldi göçtüler

Seve seve öldüler

Candan geçip gittiler

Ölür kurban olayım

 

Ahi ahmed kurbandır

Canı Hakk’a kurbandır

Ümmet kaşı bundandır

Kurban kurban olayım

 

 

aşık ahi kul ahmede yazmak nasib olmuştur.

30 Ekim 2012
Okunma
bosluk

Yörük kızı (Koşma)

Kara gözlerine kurban olduğum

Uzak durma eller gibi nazilen

Dara düşürüp de candan geçtiğim

Uzak durma bahar gibi gülinen

 

Benim yarim cana düşmüş derdinden

Sala verir komşuları yelinden

Sormaz bana bir hamaylı ferinden

Uzak durma kemler gibi tozunan

 

Yaz gelince katar katar devenin

Kıvrım kıvrım gider yolu yaylanın

Benim ilen düşmez oldu kararın

Uzak durma söyler gibi halınan

 

Akar pınarları da suyu çağlar

İnim inim inler güzeli ağlar

Çıkmış anası da var seyran eyler

Uzak durma ağlar gibi yaşınan

 

Engininden yüğseğine çıkılmaz

Yaban girse meşelerin sökülmez

Şartı zordur beylerden kız alınmaz

Uzak durma yeğler gibi elinen

 

Yavaş yürü ala donlu güzelim

Allah kabul etsin dua edeyim

Ayan oldu halim sana niceyim

Uzak durma beyler gibi zorunan

 

Ahmaklar bilmeye güzel sevmeyi

Sevaptır yüzüne bakıp sarmayı

Namahrem olmaz yanaktan öpmeyi

Uzak durma verir gibi balınan

 

Hasta oldum odalarda yatamam

Göz göz oldu yarelerim saramam

Almaz isem bu güzeli ölemem

Uzak durma kaçar gibi beninen

 

Arap atlar yakın eder ırağı

Bayram olur barışır bey otağı

Sevap olur bir gül daha kucağı

Uzak durma korkar gibi gülinen

 

Düğün ola hem al bayrak çekile

Usul boya yeşil kemha biçile

Yar sallanıp da koluma gir hele

Uzak durma canlar gibi eşkinen

 

Çifte çifte avrat ile yataktan

İkiz veren gözde olur ferikten

Leblerine gül dikerim belikten

Uzak durma sarar gibi kolunan

 

Bir ahi ahmed yaşamış dünyada

İki avradı çotarmış hanyada

Yakam diye beyan etmiş kadıya

Uzak durma yanar gibi teninen

 

  •  Hamaylı:içinde bir miktar kuran ve dua bulunan, tedavi ve korunma amaçlı, deri kaplama, küçük kitapçık
  •  kem:dedikodulu kötü söz
  • beylerden kız almak: yörük beyleri yabana kız verirken şart koşarlar damada, ve bunlar ağırdır
  • namahrem: mahrem olmayan
  • kemha: yeşil ipekli kumaş
  • eşk: aşk
  • ferik: ikinci avrat olup daha yangılı ve verimlidir.
  • leb: meme
  • hanya: hayali bir yer adı
  • yakayı kadıya beyan etmek demek iki avrattan da dertli olup boşanmaya kadıya gitmek demektir.

hattat aşık ahi kul ahmede nasibdir

 

13 Eylül 2012
Okunma
bosluk

Yalnız Büyük Çarşıda mı Din Yere Düştü: ak sarıklı ins (insan), ak varaklı (yapraklı-Kuran-) din perişan (Taşlama)

Çıktım yüğseğine seyran eyledim

Gördüm ki ak sarıklı ins perişan

Bir ataş vurdu da yandım ağladım

Erdim ki ak varaklı din perişan

 

Hayal oldu cübbe sarık bilinmez

Giyer isen kaldır bunu denilmez

İmam deyu cehle sala verilmez

Sordum ki beş direkli din perişan

 

Yıkılmış mana Mushaflar öpülür

Muhammed ölmüş ümmeti şaşırır

Başolmuş şeytan cahiller sarılır

Baktım ki nur beşikli din perişan

 

Susmuş alim ölsün daha beklerler

İlim ölmüş para düşler esnaflar

Cehli yol eylemiş şeytan kılıklar

Yazdım ki kıç baştalı din perişan

 

Dağılmış zülüfler tarak geçirmez

Yareler azıtmış mehlem yetişmez

Arifler göçetmiş şeytan kaçırmaz

Yordum ki Hakk düşeli din perişan

 

Yarimin güllerini soğuk almış

Sadrıma sardığım alim ölürmüş

Ölen kim cahiller bayram edermiş

Kurban ki kes alimi din perişan

 

Sorarım dağları  bağrın açar mı

Cahilden kaçarım beni basar mı

Yar ile sohbetim cana düşer mi

Devran ki kin saralı din perişan

 

Benim gördüğümü körler görürmüş

Benim inancıma ahraz gelirmiş

Bağ-ı irfanımı cehle yazarmış

Etek ki şer saralı din perişan

 

Ahi kul ahmedim ağlar ümmetim

Güzele ümmet der çiğdem sayarım

İslam oldum Hakk’a canan düşerim

Canan ki od saralı din perişan

 

 

Not: bu şiir Büyük Çarşıdaki camiden kovulmamız üzerine yazdığımız ikinci taşlamadır. sorun daha derinde görünmektedir dostlar derinde…

Yüreğim yaralı dostlar yüreğim yaralı. Rahman’ın huzuruna vardığımızda onun dinini nasıl ve ne kadar savunduğumuzu, müslümanları ümmet teknesinde ne kadar yüzdürdüğümüzü ve sevdiğimizi, onlara ne kadar fedakarlık yaptığımızı hangi yüzle anlatacağız dostlar.. söyleyin bana söyleyin.. malımdan zaten geçmiştim canımdan vereyim.. etimin hangi dilimini hangi ümmet ister vereyim.. siz kasap olun..

 

aşık ahi kul ahmede nasibdir

1 Mart 2012
Okunma
bosluk

Hakikatli kulların sadakati

Mülkü Beka’dan uçmuşam

Fani cihana yorarım

Her bir amelim yapmışam

Baki cihana yorarım

 

Dost cemalini görmüşem

Huri gılmanı nitmişem

Bağı bostanı bozmuşam

Gülü canana yorarım

 

Vahdet meyinden içmişem

Aşık deyup de uçmuşam

Dost kokusunu almışam

Zannı Cemale yorarım

 

İbrahim’im cananım var

Cebrail’i ne hacet var

Berden ve selama nar

Ânı Rahman’a yorarım

 

Ya Muhammed’im dostum dost

Gel gidelim hey dosta dost

Ümmetinden beni de dost

Kıldı uçmağa yorarım

 

İsmail’im sadıkım yaz

Hakk yoluna bin canım yaz

Koça kurbandır diyorlar

Canı kurbana yorarım

 

Kul İsa’dır Hakk Rasulüm

Yerde ”Ahmet gele” dedim            

Canım yandı göğe çektin

Ruhu hayata yorarım

 

Musa’yım Kelim’im dedin

Kader sırrını cezmeyledin 

Turda yakıp devreyledin

Aczim nuruna yorarım

 

Eyyüb’üm çok cevru cefam

Çekerim yoğiken devam

Sabrımı zorlayınca belam

Çare rızaya yorarım

 

Musa imiş çoban gezer

Muhammed’miş alem güder

İmanımı ümmi söyler

Dini çobana yorarım

 

Aşık ahmedim yanarmış

Yanmak da ne ki ölürmüş

Hakk yoluna “kul” varırmış

Bunu Allah’a yorarım

 

Ahi kul ahmed erermiş

Vuslat olup da geçermiş

Mest oluban hem uçarmış

Canı Rahman’a yorarım

 

“kul ahmed”im de ahmedim

“Hay, ben de içtim bir hoşum”

Sakilik var senin olsun

Cübbe imana yorarım

 

Şişeyi çaldımdı taşa

Namusu vermişim beşe

Başımı SENİN yoluna

Kese kurbana yorarım

 

Ey “kul” hakikatli yarsın

Ahiliğin başta olsun

Mü’min kullar neyin olsun

Yaza ümmete yorarım

 

Ümmet aşkım kavidir bak

Kavi ne ki  öldürür bak

Sünnet ile yandırır bak

Aşkı Rasule yorarım

 

Güler isem sendendir bu

Ağlar isem derttendir bu

Ağu içsem candandır bu

Canı ümmete yorarım

 

Gül Muhammed’im muhammed

Can boğazda “Ya Muhammed”

Nur Muhammed’im gel ahmed

Canı vermeğe yorarım

 

 

ahi kul ahmed’e nasib

14 Ocak 2012
Okunma
bosluk

Kurban Kesen Medeniyetlerde Kurban Kültürü (Spor, eğlence ve oyunlar – Güreş ve hacivat karagöz oyunlarının insanlık çizgisine yakınlığı)

Kurban kesen medeniyetlerde birçok farklılık olmakla beraber temsil bakımından en önemli temsili İslam medeniyetini oluşturan ülkeler temsil eder. Kurban kesmeyen medeniyetlerde ki ateş, kan, ölüm üçlemi kesen medeniyetlere göre daha belirgin ve baskındır. İslam medeniyeti çerçevesinde İspanyaya kadar ulaşmış Emeviler ve 10 milyon metre kareye varan genişliğiyle Osmanlı temsilcisidir.

1- Spor, Eğlence ve Oyunlar

İslam medeniyetinde bu spor konusundaki ölçü “tahripkar ve zararlı olmamak” gibi bir ölçü koymuştur. Bu ölçü insanı karşı da geçerli olan ölçüdür. İnsanı hayvana karşı silahı koymak yerine insanı hayvanla birlikte karşı karşıya dengeli bir karşılaştırma esas alınmıştır. Bunun en güzel örneğini cirit oyunu teşkil eder. Batıda büyüyüp gelişen ve o medeniyetin alamet-i farikası durumunda olan boks İslam medeniyetin temsilcisi sayılan güreş birbirinden oldukça büyük farklar gösterir. Bu nedenle zihinlerimizde beslenmesi gereken “ temel fikir” usül ve kaideleriyle esneklik gösterdiği hususun canlı kalmalıdır.

Örneğin güreşçiler güreş öncesi ve sonrası yaptıkları hareketler ile üzerinde durulması ilginç şeyler oluşturur. Öncelikle güreş Cuma günü başlayacaktır. Ve bu sebeple güreşçiler o semtteki ulu camiinde Cuma namazını kılıp daha sonra o semtteki defnedilmiş bulunan bir pehlivanın kabrini ziyaret edip birlikte dua etmekte güreş başlamış olacaktır. Güreş öncesi yapılması gereken peşrev güreşçilerin önünde uyulması icap edilen zaptu rap altına alınmış belli kaidelerden oluşan ciddi hareketlerdir. Töre gereği yapılması gereken karşılıklı tek diz üzerine çöküp ellerini yerden başlarına doğru götürerek – temenna ederek- birbirlerini selamlarlar. Bu selamlama üç defa tekrar edilir, eğilerek karşısındaki rakibin topuğuna dokunur ve kısbete değer ellerini öpüp başlarına koyarlar. Daha sonra cazgır ortaya gelir milletin inancına, değerlerine ve mukaddesatına dair kavramalar ve esaslar ile hitabetine başlar. Daha sonra pehlivanları metheden güzel cümlelerle bitirir. Artık güreş yavaş yavaş başlar.

Güreşteki mekan zaman usül ve kaideler batıya göre çok büyük bir farklılık gösterir. Mekanın çayır üzerinde olması iki efsafa denk düşer. Birincisi çok geniş bir alanda olmasından dolayı minder dışına kaçma tabiri asla söz konusu olmaz. Kaçma mefhumunu tanımayan bir medeniyetin bu değerlerinin spora yansımasıdır. İkincisi ise; çayır olması nedeniyle bir yumuşaklı söz konusudur ve güreşçilerin yaralanmaları ya da sakat kalmaları yer dolayısıyla söz konusu olmaz. Yani kan dökülmesi ve ölüm vakaları olmayacaktır.

Zaman yönünden konu ele alındığında güreşçiler zamanla mukayyed değildirler. Sınırlı olmayan bu vakit konusu güreşçinin minderden kaçamamak kadar zamandan da kurtulamamak şeklinde bir genişlik ve gerçek gücüm ortaya konmasına imkan sağlar.

Üçüncü boyut olarak öngörülen usül ve kaideler bütünü güreşçilerin birbirini ezmelerini bütünüyle önlemese de askeriyeye indirir. Örneğin; üstün tarafın ufak bir üstün hareketinden hemen onu galip sayarak ezme işini ortadan kaldırıp bertaraf eder. Mesela; taraflardan biri ötekini sırtı yere gelmeden iki eli veya iki dirseği üzerine yaslanacak şekilde arka üstü düşürse rakibini “ açık düşürmüş”, olacak ve galip sayılacaktır. Yine taraflardan biri ötekinin ayaklarını yerden kesmekle ve bu halde onu üç adım götürmekle “ayaklarını yerden kesti” durumunda olacak ve yine galip sayılacaktır. Sonuç olarak güreşteki açık düşürme, ayağını yerden kesme gibi benzeri tabirler diğer medeniyetlerde ki bokstaki “ dövdü- dövüldü” kavramlarına denk gelmesine rağmen ne kadar büyük bir şiddet farkı olduğu umarım anlaşılıyordur. Buna ilave olarak “ çift boyunduruk ile çift sarmanın aynı anda rakibe vurulması” yasaklanmıştır. Ayrıca rakibi havaya kaldırıp baş üstü yere çakma ihtimaline binaen çift dalma gibi oyunlar men edilmiştir.

Güreşlerin bitmesiyle de yeni durumlar ortaya çıkar. Kurban kesen ve kesmeyen medeniyetler arasındaki en önemli fark burada kendini belli eder. Şayet galip gelen ve mağlup olan birbirinin yaşıtı ise güreşin bitmesiyle beraber karşılıklı kucaklaşılır ve birbirlerini hafifçe kaldırırlar. Buna karşılık mağlup olan daha genç ise yaş ve tecrübe, kuvvet bakımından kendisinden üstün olanın elini öpecektir. Galip gelende buna mukabele edecek ve onun alnında öpecek ve beraberce meydandan ayrılacaklardır. Bunun aksine şayet yaşça küçük olan büyük olanı mağlup edecek olursa töre icabı yine kalkacak büyüğün elini öpecektir. Yaşına ve güreşteki emeğine hürmeten yenilende bu genç güreşçiye duyduğu takdir hissini ifade etmek için onun alnından öpecek ve yine beraberce meydandan ayrılacaklardır. Bu hareketler seyircilerin taşkınlığını önleyen çok önemli hareketlerdir ve sporla verilmek istenen mesaj toplumsal değer yargılarıyla iç içedir. Şimdiye kadar hiçbir zaman seyircilerin ifale kapılmaları veya sokaklarda önüne geleni dövüp kırmaları söz konusu olmamıştır. Ve seyircilerle güreşçiler arasında futbol da olduğu gibi herhangibir engelde bulunmamaktadır. Yani seyirci güreşçiden kopmuş ya da koparılmış değildir. Ayrıca güreşler ve güreşçiler üzerine kumar oynamak ve oynatmak söz konusu olmamıştır.

Özellikle Osmanlıda spor bedeni ve ruhi bir disiplin olmaktan öte dini bir hüviyet içinde de telakki edilmiştir. Pehlivanlar güreş öncesinde aynı ibadet neşesini idmanlarında duymuşlardır. Pehlivanlar nerede ve ne zaman olursa olsun abdest alıp iki rekat namaz kılmadan ve dua etmeden güreşe çıkmazlardı. Cazgır güreş meydanına gelip sözlerine kelime-i tevhid ile başlar ve daha sonra milletin değerlerine ve imanına dair ifade ve mefhumlarla sözlerine devam etmesi konunun ibadet yönünü ortaya koyması açısından son derece önemliydi. Daha sonra güreşçilerin üstün vasıflarını bahseder onları över teşvik eder ve onunla sözlerini bitirirdi. Bunlar güreşçilerin musabaka esnasında ve sonrasında doğru olmaları, dürüst davranmaları ve kuvvetlerin son noktaya varıncaya kadar kullanmalarını telkin içindi.

İnsanın ruh halinin bedeni kuvvetlerin üzerindeki tesiri konusunda küçük bir araştırmaya bakalım; Amerikalı yazar Dale Carnegie’nin İngiliz psikolog J.A. Hadfield’de atfen yaptığı nakle göre üç adam kuvvetleri bir dinamometre ile ölçülerken ruhu tekniatları dinamometreyi var kuvvetiyle kavramaları istenildiğinde önce normal uyanıklı halinde 45 kilo, kendilerine hipnotize edilerek çok zayıf oldukları söylendiğinde 13 kilo ve hipnotize halinde çok kuvvetli oldukları söylenince 64 kilo vasati kaldırdıkları görülmüştür. Kendisi buna ruh haletimizin kudreti inanılır şeylerden değil, demekten kendini alamamıştır.

EĞLENCE :

Eğlencede ki temel unsur zaman bilimini tespitidir. Zira gece, insan şahsiyetinin kendisini en az kontrol altında tutabildiği devreye rastlar. Şuur, şuur-altını baskı altıda tutabilmek hususunda bir hayli zayıflamıştır. Bu medeniyet şuurun, şuur-altının baskıdan kaçışını hızlandırmak için, bu eğlencelere bir yan kuruluş olarak içkiyi almıştır. Yine buna ilaveten bu medeniyet, bu eğlencelerde şuur-altı dinamiklerini tahrik edecek konuşlalar, tanışmalar, harekete ve davranışlarla meseleyi daha tehlikeli boyutlara sürüklemiştir. İçilen içkilerle, şuur-altında kontrolden kaçan ve şuurlaşan eski düşmanlıklar, kırgınlıklar, genç ve güzel hanımlara gösteriş merakı ve sevdasıyla beraber, bu insanlar arası ilişkileri bir kat daha sertleştirecektir.

Buna mukabil Osmanlı medeniyeti’nde, eğlence gayeli toplantılar, büyük bir ekseriyetle gündüzleri yapılagelmiştir. Şurası muhakkaktır ki, eğlence için en uygun olmayan zaman sabahtır. Bunu gibi, bozulmalara ve kötülüklere en uygun olmayan zaman yine sabahtır. Sabahleyin vücut zinde, sinirler sağlam, şuur uyanıktır. Bu husus önemlidir ve bizlere iş hayatını beklediği prensipleri hatırlatır. Gerçekten, iş hayatında, har zaman ve daima iş prensibi öndedir ve şuur, kontrolü, kendisi kendi üzerine almıştır. Sonuç olarak sabaha almakla ve bu medeniyet, eğlence için aynı prensipleri hakim kılmak istemiştir. Halbuki eğlenceler her zaman disiplinli, katı ve sert prensiplerden kaçınmışlardır. Böyle olunca, şuur-altı dinamiklerini kontrol altına tutabilmek hususunda ciddi bir sorumlulukla karşı karşıya kalmıştır. Bu itibarla, artık sabahın seçilmesiyle, kişi kendini daha iyi kontrol edebilecektir. Bu zamanlarda insanlar, ağızlarından çıkanları, yaptıklarını ve ne yapacaklarını geceye nispetle daha iyi bilirler, Şuurla berraktır ve duygular saptırılmamıştır. Uzun bir günü yorgunluğu insanın üstüne henüz çökmemiştir.

Buna ilaveten, bu eğlencelerden eğlenceyi oluşturan alt birimler, kişiyi tahrik edecek türden değildir. İnsanları fevri hareketlere itecek kadın-erkek ilişkileri de yine ölçülü ve dengelidir.

Netice itibariyle, alt yapıyı oluşturan prensipleri sebebiyle ki, bu toplantılarda sert çizgilerle ifade edilen hareketler kendilerine müsait bir zemin bulamamışlardır. İnsanlar beşeri münasebetlerinde belirli ölçüler içinde kalabilmeyi başarabilmişlerdir. Birisini hareketlerine sınır tanımayıp aşırılıklara düşmesiyle ortaya çıkacak olan felaketler ve kötülükler, ötekini ölçülü davranması sonucu tehlikeli boyutlara varmadan akim kalacaktır. Sabır tahammül ve müsamaha birçok vakanın zuhuruna engel olacaktır.

Bunun böyle olduğunu tespit sadedinde, şunu söylemek mümkündür.: bu çeşit toplantılarda insanlar arası ilişkilerde vaki aksamalar, bir seviyenin altında kalmamış olsa idi, bu toplantılar muhtemel çatışmaları belli bir noktada tutabilmek maksadıyla kendi bünyesine içinde düello, harakiri… vs. gibi, birtakım ek müesseselerin doğmamış olması, bunlara ihtiyaç duyulmamış olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu husus, yanı zamanda bu nevi toplantıların, muhtemel çatışmaları önlemede yardımcı müesseslere ihtiyaç bırakmayacak kadar kendi içinde sağlam ve tutarlı olduğunu göstermesi bakımından değer taşır.

Netice itibariyle, kurban kesen medeniyetlerin tertip ettikleri eğlenceler, kurban kesmeyen medeniyetlerde yapılan eğlenceler kadar kendi içlerinden hakaret, alay, küçük düşürme gibi gayri ciddi unsular taşımaz. Bunu tabii sonucu olarak da, bu toplantıların Ateş-Kan–Ölüm gibi felaketlerle bitmesi gibi bir tehlike de bahis konusu değildir.

Osmanlı’nın son devirleri dahil Türkiye Cumhuriyet döneminde bütün gayri milli ve gayri dini unsurlar toplumumuza eğlence yolu ile girmiştir . Bu nedenle eğlence ithali konusu üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Eğlence, insan zihnini disiplinli düşünceden en fazla kaçtığı zamana tekabül eder. Kişi eğlenebilmek ve dolayısıyla rahatlayabilmek için kendisini duyguların akışına terk etmek mecburiyeti içinde olacaktır. bu durumda eğlencenin fonksiyonu bir kat daha artmış demektir. Aklın kendi fonksiyonlarını en fazla icra ettiği bu dönemde kişi, eskisine nispet ile çok daha fazla telkine açıktır. Bu vasıf eğlencenin dış tesirlere karşı daha hassas olduğu manasına gelir. Bu gerçek, eğlencenin daha çok kontrol altına tutulması zaruretine işaret eder. Aksi takdirde eğlence, yabancı unsurlar için müsait bir vasat oluşturacaktır. Bu mühimdir ve bütün kötülüklerin cemiyet içerisinde yerleşmesi bakımından, eğlencenin hep bunların mihveri durumunda olduğu manasını taşıyacaktır.

Bu tespit ve yorumların bizleri getirdiği bu noktada şu husus önem kazanır ki, cemiyetlerde bu tür oyun, eğlence ve benzeri kuruluşların gösterdiği farklılıklardan hareketle, onlar arasında birtakım mukayeseler yaparak, kendilerine göre birtakım neticelere varmak isteyecek her kimseni dikkatlerine behemehal kabul etmesi gereken noktalar vardır.

Medeniyetler üzerine yapılacak kısa vadeli bir çalışma olsun, zihinlerimize hemen hep aynı imajı verecekti: Hiçbir Medeniyet, diğer Medeniyet’i taklit etmek, ona benzemek ve onun gibi olmak mecburiyeti içinde değildir. Bir medeniyetin başka bir medeniyete benzemediği için suçlamak, bir insanı bir başka insana benzemediği için suçlamak kadar manasız ve yersizdir. O, insan olarak ancak kendisi kendi içinde bir bütündür ve asıl o bir başkasına benzemediği için insandır. Bu itibarla, her bir Medeniyet de, kendi içinde bir bütündür ve bir başka Medeniyete benzemediği ve hatta bezemekten kaçcındığ4ı için bir bir Medeniyettir. Taklit etmeye başladığı andan itibaren kendisi olmaktan çıkacak, kendini inkar edecek ve artık bir taklitler topluluğu halini alacaktır.

Bir medeniyet, ihtiyacı ölçüsünde ve nispetinde başka medeniyetlerden aldıklarını kendi bünyesinden sindirip, onu kendi değerlerine göre yoğurup, kendi dehasına göre yeniden şekillendirdikten sonra, ancak kendi mensuplarına takdim etmek hakkına sahiptir.

Pek tabiidir ki, burada kurban kesen medeniyetlere mensup fertlerin, beşeri zaaflardan kurtulmuş olduğu şeklindeki bir iddia da, her zaman mesnetsiz kalacaktır. Medeniyetler için asıl olan, bu insanları, bu zaaflarından kurtarmak değil, belki bu zaafların önüne sağlam prensipleri ve ciddi engellemelerde çıkıp, bu zaafları, en az zarar verir bir seviyede tutmaktadır.

OYUNLAR

Kurban kesen medeniyetler de oyunlar medeniyetle bağlantılı bir paralerlik gösterir. Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinde kukla, karagöz-hacivat, hokkabaz ve orta oyunu şeklinde bir sıra izlerler.

Kukla: Küçük bebeklerin küçük sahnelerde iplerle idare olunduğu bir oyundur. Genellikle çocuklara hitap eder.

Karagöz-Hacivat: sinema tarzı bir oyun türü olup deve derisinden kesilmiş karagöz- Hacivat şekillerinin mum ışığı vasıtasıyla beyaz perdeyi düşürülmesi sonucu bir nevi gölge oyunudur.

Hokkabaz: Karagöz ve Hacivat’ın perdeye düşen hallerini gerçek dünyada karşılıklı iki kişi arasındaki konuşmasından oluşur. Birini elinde ince tahtadan yapılmış ucu açık iki cetvel bulunur. Ve çeşitli vesilelerle diğerini omzuna vurur. Cetvel iki parça olduğu için ses daha çok çıkar böyle devam eder gider.

Orta oyunu: Bu oyun iki veya daha fazla kimseyle karşılıklı oynanır. Kuklanın canlısıdır denilebilir.

İnsanlar normalde başka insanlara karşı onların üstünlüğünü sıfırlayıcı ya da aşşa görücü tavırları seyretmeye daha yatkındırlar. Batı medeniyetlerinde insanlar kan görmeye ve kan akıtmaya doymamış oldukları için trajedi ve dram türünden vurma, kurma, asma, kesme, yakma ve yıkma gibi sahneler ilave tatmin için gereklidir.

Halbuki kurban kesen medeniyetlerde örneğin Osmanlıda bu tür sahnelere rastlanmaz. Daha çok çocuklara hitap etmesi nedeniyle fazla teferruatlı değil ve espriler çocukların anlayabileceği gibidir. Genellikle söylenen şeyi yanlış anlama esasına göre bir espri oluşturmayı amaçlar ve kelime oyunu tekerlemeler ve vb espriler daha yaygındır. Bu oyunların hiçbirinde yazılı metin yoktur. Oyunlar irticalen oynanır ve oyuncuların hazır cevaplılığı zeka gücü ve nükte kabiliyetlerine göre şekillenir ve gelişir. Osmanlıda seyirci sayısı azdır. Dekorlar az ve kıyafetler sınırlıdır.

İslam medeniyeti şaka, ciddi ya da rol icabı veya daha başka sebeplerden olsun karşısındaki ile alay edilmesini onun küçük düşürüp şahsiyetiyle, şeref ve haysiyetiyle de oynanmasını doğru bulmamıştır.

Sonuç olarak kurban kesen medeniyetler de ki oyunlarda şeref ve haysiyet kırıcı sahneler insanların şeref ve haysiyetiyle oynayan hakaretamiz sözler, alay ve hakaret dolu benzeri küçük düşürmeler yoktur. Namus meseleleri ise gündemden uzak tutulur. Adam öldürme, adam kaçırma, işkence etme gibi konulara yer verilmez. Özet olarak vurma, kırma, asma, kesme, yakma ve yıkma gibi motiflere yer yoktur. Böylece insanların kafaları o çeşit vakalarla ve kavramlarla doldurulmaz.

At yarışları düğünlerde ve toplantılarda sık sık yapılır. Fakat ödül verilmesine rağmen müşterek bahis hiçbir zaman oynanmaz. Ciritlerde aynı şekilde kumardan uzaktır. Hindistan’da ki Müslümanların ciride benzer bir oyunu olan Gûy-u Çevgân oyunu da kumardan uzaktır. İngilizler buraya geldikten sonra bu oyuna Polo demişlerdir. Bu oyun çevgan denen ucu eğri bir çubukla yerdeki topu karşı tarafa geçirmeyi amaç edinen bir ekip oyunudur.

TOPLUMSAL SINIFLAŞMA

Kurban kesen ve kesmeyen medeniyetlerde efendi-köle münasebetleri olarak kendini takdim eden beşeri tavır, bir aşağı seviyede daha organize omlaş ve daha genel-geçer bir hüviyet kazanmış olarak insanlar arası ilişkiler bütünü içinde kendisine daima bir alt-yapı bulmuştur.

İnsanlar dünyaya geldiklerinde birtakım iç-güdülere sahiptirler. Cinsiyet ic-güdüsü, saldırganlık iç-güdüsü gibi, bunlardan her ikisi ve bilhassa saldırganlık iç-güdüsü, daha ilk günlerden itibaren dış dünyada kendisine hedefler aramaya başlar. İlk zamanlarda, bu yönelişler fazla önemli değildir. Fakat daha sonraki devrelerde bu iç-güdü, insanları hedef seçecek ve taşıdığı potansiyel ölçüsünde onlara yönelecektir. Bu durumda mesele ciddi ve tehlikeli boyutlara kazanmış olacaktır. bu itibarla, bu insanlar, bu iç-güdüye tatmin vermek isterken, doğabilecek tehlikelere karşı kendilerini emniyet altına almak isteyeceklerdir. Bu durumda, tabii olarak bu insanlar, bu gibi hallerde zarara uğramak istemedikleri için, arkalarını kuvvetli zümrelere dayanmaya çalışacaklardır.

Netice itibariyle bu iç-güdü tatmin bulmak maksadıyla tezahür etmek isterken, cemiyet içerisinde daha güçlü, kuvvetli ve kudretli kimselerin daha zayıf ve daha aciz kimseler üzerinde ki otorite tesis etme, onları idare etme, onlara hükmetme ve böylece kendilerini imtiyazlı kılma ve bu şekilde iç-güdülerine tatmin bulma istek ve gayretleri sonucu, bu insanların kendi aralarında bir araya gelip organize olmalarıyla, kuvvetli ve kudretli kimselerin temsil ettikleri sınıflar içerisinde daha zayıf kimselerin, yığınlar halinde aşağı sınıfları teşkil etmeleri neticesini verecektir.

Gayet tabii olarak cemiyet içerisinde ortaya çıkan bu sınıflaşma, kesin ve net çizgileriyle birbirlerinden ayrılıncaya kadar, önemli ve ciddi hadiseler vuku bulacaktır. Nitekim bu sınıflaşmalar oluştuktan ne kadar zaman sonra bile yine bu sınıflar arası rekabetin beslediği mücadele, büyü hadiselerin zuhuruna ve büyük ihtilallerin vukûuna sebep olmuştur.

Bu sınıflaşmalar, taşıdıkları bunca mahzurun yanında, cemiyet içerisinde bozuk bir ekonomik alt-yapı üzerinde,fizyolojik ve sosyo-kültürel hüviyetiyle çarpık bir yapılanmamın oluşmasına müsaade etmiş olacaktır.

Açıktır ki, sınıflaşmaların teşekkül ettiği cemiyetlerde, aşağı sınıflar, daima yığınlar tarafından temsil edilecektir. Gayet tabiidir ki, bu yoğun halk kitlelerinin çocukları da ebeveynleri gibi, soysa/ekonomik-kültürel açılardan sınırlı imkanlar içinde kalacaklardır. Böylece, aşağı sınıflara mensup bu kimselerin, daha az beslenmeleri ve diğer imkanlarını sınırlı kalması yanında, bu insanların üst sınıflara mensup kimselerle evlenmemeleri de, doğacak çocukların zeka seviyelerini gittikçe düşmesine ve bunu tabii sonucu olarak, bu insanların içlerine kapanmalarına ve böylece nesillerin dejenerasyona uğrayıp bozulmalarına müncer olacaktır. Bu şekilde, her geçen gün büyük halk kitleleri bedenen, ruhen ve zihnen zayıflarken, yerde de çoğalarak yığınlar halini alacaklardır.

İngiliz matematikçisi ve filozofu Bertrand Russell, bu hususu net bir şekilde açıklıyor ve tehlikeler dikkat çekiyor: “İngiliz, Fransız ve Almanlar durmadan azalıyor, kendi içlerinde ise çoğalan aşağı sınıflardır. Bugünü zekaca geri yeteneksiz sınıfları ile bugünün barbarları, Avrupa uygarlığını yıkacaktır.

Gayet açıktır ki, sınıflaşmaların bulunmadığı bir cemiyette, bu sınıflaşmaların yapısından gelebilecek mahzurlar ve cemiyete getireceği problemler de olmayacaktır. Bu durumda, sağlam bir mantık, cemiyet içerisinde sun’i birtakım tehlikelere zemin hazırlama durumunda bulunan sınıflaşmalara müsaade etmemek olduğunu hemen fark edecektir.

Sonuç olarak, zihinlerimizde uyana çağrışımların, burada söylenilenler ile birinci bölümdeki tesbitler arasında kuracağı beraberliğin, düşüncelerimizi getirdiği şu noktada hemen fark edebiliriz ki, Kurban kesen Medeniyetleri temsil eder durumda olan İslam Medeniyeti ve onu oluşturan cemiyetlerin hiçbirinde sınıflaşmaların hiçbir nevine tesadüf edilemez.

Bu durumda, bir soru, kendiliğinden önem kazanmış olur. Gerçekten İslam Medeniyeti, cemiyet içerisinde her zaman doğup gelişmesi muhtemel bu sınıflaşmaların teessüsünü, sadece kendi imkanlarıyla nasıl ve ne şekilde önlemiştir? Bu bahsin içinde kalarak, bu sorunu cevabını bulmak fazla güç olmayacaktır. Bunun için, evvel emirde şu hususu hatırlamak icab eder: Bizler, daha önce, cemiyet içerisindeki sınıflaşmaların, insanlarda mevcut “Saldırganlık İç-güdüsü’nün organize olmuş ve böylece daha meşruiyet kazanmış bir halde kendisine tatmin aramak istemesi sonucu ortaya çıkmış bulunduğu hususunda ittifak etmiştir.

Böyle olunca, mesele bu saldırganlık iç-güdüsüne tatmin aramak gibi bir hüviyet kazanır. Bu itibarla, İslam Medeniyeti, Kurban Müessesesi ile nasıl ve ne gibi hedefleri gerçekleştirmek ve dolayısıyla ne şekilde bir cemiyet oluşturmak istemiş olduğu husus açıklık kazanır. Nitekim İslam Medeniyeti, Kurban müessesesiyle, bu iç-güdüyü süfli hedefler peşinde koşmaktan alıkoyup onu eğitmek ve daha sonra ona ciddi ve önemli hedefler göstermek suretiyle, bu iç-güdüyü mukaddes emellere yönlendirmek ve böylece mükemmel bir cemiyetin oluşmasını istemiştir. Daha sonra emirleri, yasakları, teşvikleri ve engellemeleriyle, bu iç-güdüyü, bu aynı hedefler istikametinde desteklemiş ve bu yönde onu programlamıştır.

Sonuç itibariyle, sınıfsız ideal toplum oluşması hususunda tavır koymuştur. Her kabiliyet, artık cemiyet içerisinde değerini bulacaktır. Hiçbir kabiliyetin önüne engel konulmayacaktır. Sınıflaşmanın bulunmadığı bir cemiyette, insanların ellerin kollarını bağlayacak kurallar artık olmayacaktır. Her kabiliyet, kendi dini gösterme imkanına erişecektir.

Özet olarak, İslam Medeniyeti’nde sınıflar, oluşabilmek için muhtaç oldukları potansiyeli, kendilerine temin edecek gerekli alt-yapıyı hiçbir zaman bulamamışlardır. Bilakis bu medeniyette mevcut alt-yapı, insanlar arası ilişkilere, daha esnek ve daha yumuşak bir hüviyet kazandıracak bir mahiyet göstermiştir.

Sonuç itibariyle, sınıflaşmaların teşekkülün ve bu sınıflar arası ilişkilerin tabi olduğu ölçüleri göstermesi bakımından, cemiyet içerisinde birbirine zıt kutupları temsil etmesi ve bin yıllar boyu devamedegelen sürekliliği ifade etmesi açısından Efendi-Köle münasebetleri, bu konuda sağlam bir mukayese zemini oluşturacaktır. Nitekim köleni sahipsiz olması ve kölelik müessesesinin bir hukuka malik bulunmaması itibariyle Roma Hukuku’nda olduğu gibi bu insanlara karşı takınılacak tavırlar ve onlara reva görülecek muameleler, büyük bir belirsizliğin ne derece giderilmiş olduğu hususu, bu medeniyetlerin gerçek yapılarını ifade etmesi bakımından kesin ölçüler oluşturmuştur.

Meseleye bu açıdan bakılması halinde Kurban Kesen Medeniyet olarak İslam Medeniyeti’nde Efendi-Köle münasebetlerini ifade etmesi bakımından, bu Medeniyetin bu konudaki emirleri, yasakları, teşvikleri ve karşı çıkışları bir yana, bu emir yasakların ne derece yaşanılır olduğunu göstermesi bakımından gerçek hayattan verilecek misaller önemlidir.

Bu durumda bu emir ve yazakların kamu vicdanında ne kadar makes bulduğu ve yine bu ilkelerin ne ölçüde hayata geçmiş olduğunu göstermesi bakımından ilk merhalede kendi medeniyetimize ait Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde Ahmet Cevdet Paşa’ya atfen yapılan bir iktibas önemlidir: İslam’da köle almak, köle olmak demektir.

Tarihin bu devrelerine dair merak ve tecessüslerimizi, bu medeniyet’e karşı olması daha çok ihtimal dahilinde bulunması bir müsteşrıkın kaleminden giderebiliriz.

Müsteşrık Th. W. Juynboll bu konudaki çalışmalarını yine bu konuda kendisi gibi araştırmalar yapmış bulunan diğer müsteşrıkların görüşlere, tesbit ve müşahedeleriyle birleştirmiş olarak İslam Ansiklopedisi’nin “Abid” maddesinde toplamıştır. Bu maddeye dair seviyeli ve semereli makalesini ilk bölümünde İslam’ın köleliğin sınırlarını ne kadar çok daraltmak sitediğni göstermesi bakımından pek az biline iki hususun mukayesesine yer vermiştir. O, bu irtibatı şu şekilde kurmuştur: “ Roma kanunlarında caiz olduğu gibi, bir Müslüman alacaklı, borçlusunu esir gibi satamaz”. Konu bu şekilde, bu mevzudaki hükümlere bina olunarak devam ediyor. Fakat daha sonra artık yine bu aynı yazı, nazari olmaktan ziyade tatbiki sahaya intikal ediyor.

Nitekim Juynboll, bu makalesini son bölümünde, bu konudaki müşahedeler, tesbitler ve teşhisler ve bütün görülenleri, “Şimdiki Müslümanlarda esaret, esirlere yapılan muamele” başlığı altında toplamış olarak bu husustaki mevcut emir, yasak, teşvik ve müeyyidelerin ne kadar hayata geçmiş olduğunu yaşanan örnekleriyle göstermek istiyor:

“ Kur’an, Allah’a ibadet ediniz ve kullarınıza dahi iyi muamelede bulununuz, diyor. Birçok bitaraf şahidlere göre, İslam’da esirlere umumiyetle fena muamele edilmez ( krş., E. W. Lane)…

Peygamber esirlere iyi muamele edilmesi hususunda kuvvetle ısrar etmiş ve esirlere yediğinizi yediriniz, giydiğinizi giydiriniz ve onlara kudretleri fevkinde bir şeyi emretmeyiniz, diye buyurmuştur. Bu düsturlara tamamen yahut geniş ölçüde riayet olunmaktadır. Bütün erkek veya kadın esirlere umumiyetle iyi muamele edilir. İşleri hafiftir. Şarkta seyahat edenlerin ifadelere, Müslümanların ekserisini esirlere insani muamele ettiklerine şahadet ediyor.. Bugünkü şartlar içinde onlar için esir olmak bir saadettir. Denemek için, kendilerine benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim esirlerin hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmekliğim şartı ile, kabul ediyorlar. Bu esirler, umumiyetle, sahiplerinin aileleri içine giriyorlar, birkaç sene hizmetten sonra da hür insanlar gibi, cemiyet içerisine kabul ediliyorlardı; hatta bu esaret sayesinde adam sırasına geçtiklerine inanmış bulunuyorlardı… velhasıl vaziyeti yakından gördükten ve meseleyi etrafı ile mütalaa ettikten sonra, şu kanaate vardım ki, esaret alehinde yapılan propogandalar hiç de beğenilecek şeyler değildir (krş. Snouck Hurgronje.)

Esirlerin umumiyetle hayat şartları ağır değildir, yemekleri boldur. İşçi köleler, sahiplerin evlenmelerini müsaade etmiş ise, köleliklerini devamını tercih ederler…. Hizmetçi köleler hemen daima yarmiş yaşlarında azat edilirler…. Hal ve vakit yerinde olan köle sihib, mümkün olduğu takdirde, sadık hizmetkarını ev-bark sahibi etmek mecburiyetini hisseder; biresirin aza delimesi haddi zatında sevablı bir iş telakki edilir. Azattan sonra aile bağı da, eskisi gibi kuvvetli kalır.

Azatların için her iş ve mevki açıktır. Hür doğmuşlarla manevi şartlar dahilinde, hayata atılırlar ve neticede bu mücadele için, diğerlerinden daha az mücehhez olmadıkları görülür…

Çölde bir hayli erkek ve kadın siyahi esir görülür. Kendilerine lütufla muamele edilir… bir müddet geçtikten sonra azat olunurlar… bu zenci köleler bedevilere kolayca bağlanırlar ve nihayet adeta kabilene efradından olurlar…

Arabistan’da esirlerin vaziyeti daima tahammül edilemeyecek gibi değildir ve kendisi ekseriyetle mes’uttur. Eğer esirin sahibi Allah’tan korkarsza esiri azat etmek için, uzun senelerin geçmesini beklemez ve azat ettiği zaman da, eli boş göndermez. Arabistan yaylalarında ki oralarda yalnız hali vakti yerinde olanları esir sahibidir hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeleri evlendirir ve kendi mallarından onlara ya da deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler… Bunun için Afrikalılar’ın gönüllerinde esir edildiklerinden dolayı, hiçbir kin yoktur. Onlar ekseriyetle kendi aralarındaki muharebelerde esir olmuşlardır. Para ile kendilerini satın alanlar, onların kendi aileleri içine sokmuşlar ve erkekleri sünnet ettirmişlerdir… Allah onlara felaketlerin lütfetmiştir; onlar, bu Allah’ın lütfudur, diyebilirler; çünkü onlar bu sayede hak dinine girmişlerdir. Esirlerin yeni vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah’ın hür kullarıdır, orası onlar için daha yüksek bir medeniyet diyarıdır… Bu cihetle, esaret düştüklerinden dolayı, Allah’a şükrederler.

Müsteşrık Juynboll’un, kölelikle ilgili olarak, diğer müsteşrıklarla beraber üzerinde ittifak ettikleri fikirler, tesbit ve yorumlar burada bitmiş oluyor. Ancak şu kadar var ki, bu tesbit ve yorumları, yabancılar tarafından yapılmış olması onların tafrasız kalmalarını daha az ihtimal dahilinde bulunması itibariyle, İslam’ın kölelik hususundaki tutumunun ne kadar taviz tanımaz, kökten ve temelden olduğunu göstermesi bakımından, kendi mensuplarını beyanlarına nisbetle daha inandırıcı ve ikna edicidir.

İnsanların şeref ve haysiyetlerine önem veren bir Din’in yine aynı şekilde kölelerin de şeref ve haysiyetlerine riayet edeceğinden şüphe etmek, onun hesabına bir çelişki olurdur. Nitekim, zayıfı tutmanın getireceği felaketleri ve hatta belaları biliyorken, böyle davranmanın en azından küçümsenme sebebi olacağının farkında iken, yine de bu sahipsiz ve kimsesiz insanları cemiyetin ileri gelenlerine karşı müdafaa etmek ve bununla yetinmeyip onları bu insanlarla işet tutmak, gerçek dünyada mevcut eşitsizliğe ve sınıflaşmalara karşı oluşmuş ve ancak bu Medeniyet’e mahsus tavrı temsil ediyordu.

İNSAN DAVRANIŞLARI

1- Kişinin Kendisine Yönelmiş Tavrı : – İntihar

Kurban kesen topluklarda intihar ve alkol gibi hususlar baskın değildir. Öyle ki hanlarda, kervansaraylarda içki içilecek yerler yoktur ve yüzyıllar boyunca içki işiyle iştigal edenler de genellikle zımmi denilen Müslüman olmayan İslam toplumunda yaşayan kişilerdir. İslam bir yandan kan akıtma ve can yakma gibi hareket ve davranışlara karşı ikaz geliştirerek emir ve yasaklar koyarken bir yandan da bu emir ve yasakları uymaları hususunda onları kan akıtmaya karşı isteksiz kılmak, kaçındırmak, sakındırmak ve nefret ettirmek gayesi ile kurban müessesesini getirmiştir. Bu paraler de içki ve uyuşturucuda yaygınlık kazanmamıştır.

Netice olarak İslam toplumlarında içki mimarisi gelişebilmiş değildir. Anılarını yazan seyyahlar Müslüman ülkelerde içki, uyuşturucu ve intiharın salgın olmadığı hususunda ortak bir kanaate sahiptirler.

2- Kişinin Kendisi Dışındaki Varlıklara Yönelmiş Tavrı

İnsan çocuk olarak dünyaya gelmesiyle beraber bazı iç-güdüleri de beraberinde getirir. Bu iç-güdülerin bazıları da ıslah olması gereken sert bir yapı gösterebilir. Bu yüzden zamanında ailede sevgi olarak yahut eğitimde ve toplumda birey olarak makul bir çizgiye gelmezse ileri yaşlardan imkanlarının da artmasıyla kontrol edilemez bir hale dönüşebilir. Bu ıslah etme için de en büyük payı din alır. Dinin en önemli amaçlarında birisi kişiyi Kemal bir ahlaka ulaştırmak ve toplum içerisindeki yaşamını da uyumlu hale getirmektir.

a- Kişinin Tabiat, Bitki Ve Canlılar Alemi Karşısında Tavrı

Hiç kimse bir Kızıldereli’nin çevreye verdiği önem kadar bir önemi veremez. Onlar için çevre bir yaşam alanı. Ancak bugünkü insan sadece başını sığacağı alanı düşünüyor yaşamının diğer parçasını asla düşünmüyor. Bu yüzden çevre kirlenmesi ve çevreyi koruma gibi tanımlamalar önem kazanır oldu. Çevre kirlenmesi tabiri bitki örtüsünün bozulduğunu ve canlı türlerinin varlıklarını tehlikeye düştüğü hususunun açık bir itirafı oldu. Osmanlı ve Selçukluda bazı vakıfların doğayla çok yakın olduğunu örneğin; vakfı laklakan (yaralı leylekleri koruma vakfı) aç kurtlara et götüren vakıflar olduğunu biliyoruz.

Kuranı Kerimde geçen Ashab-ı kehf (mağara arkadaşları) tanımlaması oldukça ilginçtir. Burada insan mağaraya izafe edilmiştir. Bununla taşa, toprağa dikkat çekilmiş ancak idealist insanlar gibi bir ifade kullanılmamıştır. Bu tanımlamada ayrıca yaratılışta en üste olan insan ile en altta olan taş, toprak birlikte isimlendirilerek iki zıt uç birleştirilmiş olmaktadır. Bununla insanı da madde aleminde bir sorumluluk verilmek istenmiştir. Son bir ilave olarak bu iki zıtlığı birleştirmekle ilişkilerde bir bütünlüğü hedeflemiş olmaktadır.

İnsan davranışlarına muhatap olarak bitkiler alemi de payını alacaktır. Bir hadisi şerifte “ elimizde bir fidan bulunsa ve bir saat sonra kıyametin kopacağını bilseniz, yine de onu da kurumaya terk etmeyin ve dikin” burada anlatılmak istenen dikilecek fidanın bir saatte meyve vereceği değil hayatın önemli olduğu ve ona saygı duyulması gerektiği kavramıdır. Hiçbir karşılık da gözetilmemeli ve ona sahip çıkılmalıdır. Kültürünüzdeki yaş kesen baş keser tabiri insanın bitkilere karşı hor ve hakir davranmasıyla yetinmeyeceğini insanlara da aynı kaba ve haşin davranışı göstereceğini ifade etmektir.

Geçmiş Müslümanlar ait oldukları imanın icaplarını ve mensubu olduğu medeniyetin gereklerini bizatihi kendi nefislerinde yaşamışlardır. Böylece onlara kendi hayatlarından bir hayat vermişler, onları duygularıyla ve düşünceleriyle zenginleştirmişlerdir. Bununla sanata malzeme olarak duygularını vermişler ve müeyyidelerini cemiyete mâl etmişlerdir.

Yunus Emre’nin

“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü,
Yaratılanı hoş gördük, yaratandan ötürü”

Beyit’i bütün yaratılmışlara karşı duyulan sevginin ifadesi değil midir? Bu sözler Türk İslam Medeniyetin varoluş gayesini açıklamıyor mu? En üst seviyede bulanan insanda en alt kademede bulunan kaya, taş, toprağa varıncaya kadar bütün “Varlık Alemi’ni içine alır. Varlığı, onu Var Eden itibariyle bir bütün olarak görür ve aralarında ayırım yapmaz. Var olan her şeye karşı duyulan sevgi ve saygının, aslında onu “Var Eden’e karşı duyulan sevginin ve saygının bir eseri olduğunu vurgular. Varlığı tek başına bırakmaz, onu sevgi saygı, takdir ve hayranlıkla zenginleştirir.

b- Kişinin Başka İnsanlara Karşı Tavrı

Kontrol edilemeyen bir iç-güdü son noktada daima bir kendisinden olmayan bir insanı hedef seçecek ve ona yönelecektir. Ancak kurban kesen medeniyetlerde diğerlerine nispetle cemiyetin değerlerine sığınıp karşı olarak kullanılabileceği düello, linç gibi sosyal müesseseler yoktur. Hatta bu isme karşı gelen bir isim dahi yoktur. Demek ki toplumda ilişkilerin sert düzeye götürecek herhangi bir müessese yok demektir. Buradan çıkan sonuca göre kurban kesen medeniyetlerdeki insanlar arası ilişkiler esnek ve yumuşaktır. Aksi olsaydı mutlaka kendini kurumsallaştırırdı. Kavga ve dövüş gibi sıradan basit şeyler dahi toplum hayatında yer bulmamıştır. Toplum daima kana ve nefrete karşı daima tavır koymuştur. Elbette bunda İslam dininin büyük bir etkisi vardır. Bu konuda Yunus Emre:

“ Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan
Şer’in evliyasıysa hakikatte asidir”

Diye söylemektedir. Bu sözü yalnızca bir kişiye mi mâl edeceğiz yoksa bir medeniyetin yaklaşımı olarak mı kabul etmeliyiz belki burası tartışılabilir. Bize göre bir medeniyete mâl etmek kendi içinden çıkan biri olarak daha uygun görülüyor. Şayet bu görüşler yanlış olsaydı birçok Mollo Kasımlar elbette çıkardı. Ancak batıdaki aforoz müessesesi bizde yoktur.

Sonuç olarak bu beyitlerin teklif ettikleri davranış kalıpları bu Medeniyet’le bir bütünlük kazanmıştır. Şöyle ki;
- Kime ve neye ait olursa olsun tabiata, nebatata, canlılara ve bütün yaratılmışlara iyi davranmak, onları “Hoş Görmek”, bunları “Yaratan”, onları “Var Eden”e karşı duyulan sevgi ve saygının bir ifadesi kabul edilmiştir.
- Bunun gibi hangi dinde, dilden, renkten, mezhepten, ırktan ve milliyetten olursa olsun herkese adil ve eşit davranmak ve yine herkese bir insan gibi muamele etmek İslam’ın bir icabı ve imanın bir gereği sayılmıştır.

İslam, mensuplarına bu kadar mükemmel davranış kalıpları teklif etmiş olmakla ve bunu gerçekleştirmiş bulunmakla erişilmeyecek ve hedefi gerçekleştirmiş oluyordu. Hatta harplerde, insanlar, üzerinden her türlü baskının kalktığı bir ortamda mensuplarını göstermiş olduğu tavır karşısında düşmanları bile takdirlerini gizleyememişlerdir.

c- Kişinin Kendi Medeniyetinden Olmayanlar Karşısındaki Tavrı; Harpler

kurban kesen ve kesmeyen medeniyetler açısından harp dışındaki günlük hayat daima bir sosyal baskıyı üzerinde hissettirir. Halbuki harplerde durum tamamen farklıdır ve sosyal baskı tamamen kalkmıştır. Hatta keyfilik söz konusu da denilebilir. Ancak kurban kesen medeniyetlerde harp sırasında daha esnek daha yumuşak daha anlayışlı ve daha insani tutum gözümüze çarpmaktadır. Bunu müeyyideler kadar tarihi belgelerde ortaya koyar.

Tarihçi yazar Max Kemmerich’in bu konudaki fevkalade ilginç tesbit ve yorumlarına bakalım.

“ 1078 yılında Rudolf Rheinfelden, kral IV. Heinrich ile Neckar Nehri kıyılarında yaptığı bir harpte galip gelince, alınan esirleri hafif bir ceza olmak üzere hadım ettirmiştir.”

“ Frederich Barborossa, Tortana kapıları önünde, esirlere şehre karşı emen asmak üzere darağaçları kurdurmuştur. Otto Morena’nın verdiği bilgilere göre bu kral, iki yüz Veronalı’nın burunlarını, dudaklarını kestirdi; geri kalan iki yüz kişiyi de astırdı.”

“1159’da Milanoya karşı açtığı savaşta Friendrich, her tarafı yaktı, yıktı, bağları ve meyve ağaçlarını söktürdü. Karşı tarafta aynı şeyleri yapınca tarihçi Rahewin karşı taraf için barbarlık dedi fakat kendi tarafını görmedi.”

“ Frederich Barborossa, Crema şehrini muhasara edince esirleri astırdı rehineleri idam ettirdi. Çağdaş yazarları onu çok şefkatli ve insani bir hükümdar buldu??? “

“Chroniques des ducs de Normandie isimli eserde yazıldığına göre İngiltere kralı Eldred, esir ettiği Danimarkalı kadınları soyarak toprağa gömdürdü ve yırtıcılara terk etti.”

“ İskoçyalılar 1138’de İngiltere’de hatta gebe kadınların karınlarını yardılar ve rahipleri kürsülerin önünde paraladılar.”

“ Bütün Ortadoğu’da hele çağın ikinci yarısında Hıristiyan Avrupa’daki cezalar zerrece insani şeyler olmayıp dört bin yıl önceki Hammurabi Kanunları’ndaki cezalardan; Hindistan’da, Çin’de, İran’da ve başka yerlerde gördüklerinizden daha vahşiceydiler. O zamanlar Avrupa kanunlarında şu cezalara rastlanıyordu. Dörde bölme, çarktan geçirmek, kazığa çakmak, yakma, suda boğmak, etrafına duvar örüp öldürtmek, diri diri toprağa gömmek, bağırsaklarını deşmek, dilini kesme, gözlerini oymak, su ya da zeytinyağında kaynatmak, derisini yüzmek vs…vs. bu cezaların çoğu XVIII. Yüzyılda bile devam etti. Kilisenin bu cezaları hafifletmesi şöyle dursun, iğrenç engizisyonlarıyla daha korkunç hale getirmesi, hiç değilse, işkenceyi kaldırmaya teşebbüs etmemesi dikkate değer bir keyfiyettir…”

Yukarıda görüleceği üzere batının merhametsizliği büyük bir envarter oluşturuyor. Onların savaşı hala bitmedi. İki dünya savaşını ardından soğuk savaş ve arkasından da küresel mücadele adı altında yeni savaş biçimlenmeleri devam ediyor. İslam’ın dinde zorlama yoktur görüşü batıda öldürülmesi gereken dinsizlerdi V. Karl( şarlken)’nın zamanında bile en az yüz bin kişi öldürülmüştü.

Biraz da İslam ülkelerinde uygulanan savaş sonu uygulamalarına bakalım;

- İspanya’da Endülüs Emevileri ( Araplar ) tabileri bulunan Hıristayan ve Yahudilere tam bir din ve vicdan özgürlüğü vermişlerdi. Onlara her türlü ibadet özgürlüğü verilmiş ve Müslüman olmaya zorlanmamışlardı. Ancak onlar yüksek kültür olan İslam’a kendiliklerinden geçiyorlardı.
- Birinci halife Hz. Ebubekir Suriye’ye göndereceği askerlerine şu on emri veriyordu:

Ey nâs, size harfi harfine riayet etmeniz gereken on tavsiyede bulunuyorum: kimseyi aldatmayınız, hırsızlık yapmayınız, hainlik yapmayınız, kimseyi hadım etmeyiniz, çocukları, ihtiyarları, kadınları öldürmeyiniz, hurma ağaçlarını ne yakınız, ne de kabuklarını soyunuz, meyva ağaçlarını kesmeyiniz, ekili tarlaları harap etmeyiniz, yiyeceğiniz kadardan fazla koyun sığır, deve, öldürmeyiniz. Başları yuvarlak tıraşlı keşişler göreceksiniz, kılıçlarınızla başlarına hafifçe dokunup geçiniz; hücrelerine çekilmiş târik-i dünyalarla karşılaşacaksınız, Tanrı’ya olan adaklarını yerine getirebilmeleri için onlara ilişmeyiniz.

Sonuç itibariyle kurban kesen medeniyetleri temsil ettiğini varsaydığımız İslam medeniyetinin, kurban kesmeyen medeniyetler gibi olmayıp kan akıtmaktan kaçınması ve insan haysiyetine yakışır bir tutum göstermesi onun daha kurulurken iken aldığı kavramlar ve bu kavramların içini dolduran ilahi muhtevası ve harbin gayesi hususundaki telakkilerinin bir terkîb oluşturması sonucudur. Bu terkîb, 1500 yıl öncesinden günümüze gelinceye kadar geçen zaman içinde vuku bulan harplerde, İslam ordularının hareket ve davranışlarını insani ölçüler içinde tutmuştur. Bunun neticesi olarak İslam orduların yaptıkları harplerinde imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğu daima üzerlerinde hissetmişlerdir, zulüm ve eziyetten hep kaçınmışlardı.

SONUÇ

Kurban konusu akla geldiğinde ilk hatıra gelmesi gereken şey hususiyetleriyle
insandır. Daha sonra hatırlanması şey ise insanların karşısındaki tavırlarıyla medeniyet kavramıdır.

Psikolog, Tarihçi ve diğer ilim adamlarının çalışmalarına göre insanlar kendilerine dokunulmasa bile etrafındakilere karşı saldırgan bir tutum alabilmekteler. Davranışlarında iç-güdülerinin etkisi oldukça büyüktür. Bu nedenle konuyu bir yönden iç-güdülerinin tatmini olarak ele alınması mümkündür.

Medeniyetler yönünden ise bir sınırlama söz konusudur. İnsan gerçeğiyle beraber değerler sistemi içindeki şartlar, imkanlar bir sınırlama getirmiştir. Medeniyetlerde anlamak ve kabul etmek ile yorumlamak ve çözüm getirmek cevap bulunması gereken sorulardır. İnsanlara yine genç insanların kanı daima cazip olmuş ve onları herhangidir nedenlerle kurban etmenin yollarını aramışlardır. Engizisyonlarda ise günahsız insanlar Hıristiyanlığın ilahi adına kurban edilmişlerdir. Rönesans ile yanlış dinin etkisi azalmaya başlayınca insanlar uğruna kurban adayacakları ve onlarla insanları itiraza mahal bırakmayacak şekilde susturabilecekleri yeri ilahlar aradılar. Para, şöhret, mevki, itibar, rütbe gibi. Böylece genç, tecrübesiz, fakir, saf insanları bunlarla veya bunlardan biri ile kandırarak, onları ellerini sürmeden ringlerde birbirlerine öldürttüler. Bu olanları memnuniyetle seyrettiler. Yine bunun gibi arenalarda toplanmış on binlerce insan, omuz başlarına saplanan şişlerin açtığı yaralardan akan kanlarıyla şaşkınlık içinde oradan oraya koşan boğaların, iki kürekleri arasında saplanan kılıç darbesiyle, düz üstü çöküp ağızlarından, burunlarından kan boşanarak nasıl can çekiştiğini oley çığlıkları arasında zevkle, heyecanla temaşa ettiler. Keza otomobil yarışlarında arabaların ateş alması ile beraber, nasıl diri diri yandıklarını, büyük bir iştiyakla ve susamışlıkla seyrettiler.

Sonuç itibariyle bütün bu sahneler, asırlardan beri yakılan, kesilen parçalanan bu daha başka yollarla öldürülen insanların, onların şuur-altlarında oluşturdukları birikim ile irtibatlaşarak, daha derin boyutlar kazandı ve daha tatmin edici bir hüviyete büründü. Böylece Ateş-Kan-Ölüm üçgeni, insanları celbeden bir beraberlik oluşturdu ve bir tutku halini aldı.

İslam medeniyeti ise insandaki mevcut iç-güdüyü anlamış ve kabul etmiş olduğunu dini nasslarla ortaya koymuştur. Ancak bu yönüyle diğer medeniyetlerle beraber ortak olmasına rağmen bu iç-güdüyü yorumlamak ve çözüm getirmek konusundan teklif ettiği yollar ve usuller daima farklı olmuştur. Nitekim bu iç-güdüye gerçek objesi olarak insan kanıyla tatmin yerine hayvan kanıyla karşılık vermek bir yolu benimsemiştir. Eski toplumlarda insan kanı dökmek için kullanılan ilahi otoriteyi İslam hayvan kanı dökmek istikametinde değerlendirmiştir. İsmail (as) kesilmesi teşebbüsünü ilahi takdir doğru bulmamış ve koyun kesilmesi şeklinde kararı tashih etmiştir. Bir anlamda iç-güdüyü hayvan kanına şartlamıştır. Saldırganlık iç-güdüsü aynı zamanda bir öldürme ve bir yaşama iç-güdüsüdür. Bu iç-güdünün makul bir seviyeyi açması halinde kendinden başka hiç kimsenin yaşamasına imkan vermeyecek şekilde bir davranışa itebilir. Tersine olarak bu iç-güdünün doğurduğu gerilimin belli seviyenin altına düşmesi halinde yaşama şartlarını yerine getirmek için gerekli gücü kendinde bulamayacak ve müdafaa yapamayacağı için hayat duracaktır. Yani birinci halde kişi başkasın için zararlı, ikinci halde ise kişi kendisi için zararlı durumdadır. İşte ihtiyaç olan şey bu noktada bir dengenin sağlanmasıdır.

İnsan kanı üzerine kurulu olan daha önceki bölümlerde anlatmış olduğumuz spor ve eğlenceler temelde insan kanı dökülünceye kadar bir heyecanın zirve noktasını oluştururlar. Fakat insan kanı döküldükten sonra ortalığı bir sessizlik kaplar. Adeta bir çözülme gibidir bu. Özellikle boks maçlarının günü 24 saati içinde çoğunlukla geceleri yapılması insanların artık günün tamamlayacak kadar mecali bulamayacak olmalarındandır. Konuyu zulüm yönünden ele alırsak işin işine aktif olarak giren herkesi zalim olarak nitelememiz gerekir ki zalimlerin zulümden sonra ki psikolojik bozukluğu mazlumların psikolojik bozukluğundan daha fazladır. Özellikle Kuranı Kerimde firavun ve kavmi için anlatılan şey firavunun zulmettiği ve halkının da o zulme itiraz etmeyip kabullendiği şeklindedir.

İslami medeniyetlerde kurban kesiminden önce çılgınlık, eğlence ve tezahürat gibi şeyler yoktur. Tam tersine kesimin içine merhamet gizlenmiş eziyet etmemek önemli hale gelmiştir. İnsanlar da bu kesimden sonra herhangi bir bitkinlik ve pörsümüşlük söz konusu değildir. Planlı, programlı gayretle çalışma devam etmektedir. Sonuç olarak kan dökme iç-güdüsü İslam da insan kanı olarak kabul edilmemiş karşılıksızda bırakılmamış ve hayvan kanına yöneltmiştir.

Kurbanın gündüz kesilmesi insanda geri kalan enerjinin aktiveye sağlamak ve bu dönüşüm esnasından ortaya çıkacak faaliyetler bütünü ile kişiyi kendisinden gecenin karanlık olması ve dolayısıyla beklenmedik kazaların vuku ihtimaline binaen değildi. Sabahleyin güneş doğduktan ve her yer aydınlık olduktan sonra yine de “ Bayram Namazı Vakti” girmeden kurban kesilmemesi, cemiyette mevcut “Sosyal Müesseselerin, “Hizmet Almaya” hazır vaziyete gelmesine müsaade etmek içindi.

Sonuç olarak şu iki husus ağırlıklı olarak dikkat çekmektedir.

Bunlardan bir tanesi kurban müessesinin sonuç olarak iktisadi bir tavır göstermiş olmasıdır. her ne kadar kurbanlar takva için kesiliyor olsa da etleri çürümeye terk edilecek değildir. Dağıtılacak etler dostlukların yeniden canlanmasına, insanlar arası sevginin saygının kuvvet bulmasına muhtaçların unutuldukları düşüncesine karşı düşünüldükleri ve dolayısıyla yeniden ümitleneceklerdir.

İkinci olarak; düşünülmesi gereken şey İslam medeniyetinin insan kanı dökmekten uzaklaşılmasını temin için şükür gerekirken diğer taraftan milyonlarca koyun boğazlamayı başka bir sorun veya katliam olarak mı görmek gerekiyor denilebilir. Bu soruya cevap olarak öncelikle koyunun bir yaşının doldurmuş olma şartı bulunduğu hatırlanması gerekir. Ne olursa olsun kuzu kurban etmek mümkün değildir. İbadet maksadıyla bile olsa o hayvanın yaşama hakkı elinden alınmış olmamaktadır. Hamile olan hayvanlarında bile bile kurban edilmesinin yasak olduğu düşünüldüğünde açık bir şekilde o hayvanın yaşam hakkı tanınmış olmaktadır. Bu hayvanların ömür süreleri 1-5 yaş arasında olduğu düşünülürse zaten kesilecekleri hayvanın makul bir sürede kurban edilebileceği anlaşılmaktadır. Zaten hiçbir hayvan yaşlandı diye meralara bırakılıp ölünceye kadar serbest bırakılmamaktadır.

Madem insandan bu iç-güdüyü çekip almak kabil değilse neden zahmetli külfetli tehlikeli yollar ve usuller denemek yerine bu iç-güdüye “yalancı” hedefler göstermek ve onu bu hedeflerle avutup oyalamak toplum açısından çok daha kolay ve külfetsiz ve emin olmaz mıydı? Bu soru gerçekten sıkıntı yaratabilecek bir sorudur denilebilir. Zira cinsiyet iç-güdüsünü insanlarda kandırmak ve oyalamak için yalan yanlış hedeflere yönlendirilmesi halinde birçok mahsurlar zaten bilinmektedir. Batının seks konusunda bunu bir ihtiyaç olarak görmeye kadar vardıran anlayışında toplumun bugün geldiği nesepsiz çocuklardan tutun temel itibariyle hazza yönelmiş bulunduğundan asla tatmin olmamakta ve daima bir sevgiliden bir başkasına geçmekte ve toplum “sevgi” kavramının erdeminden yoksunlaşarak sevgiyi sadece uçkur için beraber olma olarak algılama başladı. Toplum böylelikle gittikçe derinliği olmayan bir duygusallık yaşamaya yöneldi.

Bu iç-güdülerin tatmin edilememiş olması sosyal bir gerilim olarak ileri aşamalarda da sosyal patlamalara verebilir diye düşünülebilir. Kurban kesen medeniyetler bu gerilimi kurban keserek telafi etme yollarına gittiler. Ancak kurban kesmeyen medeniyetler ise daha büyük felaketleri önlemek için daha az insanı feda edilmesi çıkar yol olarak göründü onlara. Onlar kurban kesen bizleri suçlarken kendilerini haklı göstermeleri nasıl mümkün olabilir? Hem siz kurban kesimini katliam diye nitelendireceksiniz, hem de bir kısım insanları kendiniz kurban ederek toplumun gerilimini hafifleteceksiniz ve iç-güdüleri daha az insanı öldürerek tatmin edeceksiniz. Bu yaptıklarına göre İslam medeniyeti takdir etmeleri gerekirken ve kendilerine eksik olduklarını kabul etmesi gerekirken kendilerini haklı gösterme gayreti içerisinde asıllarında mevcut ve bu eksiklik bu kusuru İslam’a atfetmek yoluna gitmişlerdir.

Psikolojide insan zihninde müdafaa mekanizmaları vardır. kişi bu mekanizmalarda kendini korumak ve hayatını sürdürmek ister. Bunlardan biride yansıtma, projeksiyon mekanizmasıdır ki kendinde bulanan eksiklik kusur ve noksanlar dolayısıyla başarısızlığa düştüğünde bir gerilim yaşamaya başlar ve bu gerilimden kurtulmak için kendi hatalarını görmek yerine bu hataları başkalarının üzerine atmak yani onlara yansıtmak ister. Çünkü insan çelişki ile birlikte uzun süre yaşayamaz. Ya başaralı olmalı ya da başarısızlık başkasına atılmalı yani yansıtılmalıdır. İşte kurban kesmeyen medeniyetlerin kendi gerilimlerini kamufle etmek amacıyla kurban kesen İslami medeniyetleri suçlamasını altında yatan neden budur.

Sonuç olarak kurban kesmeyen ve buna karşılık değişik gerekçelerle insanları öldürmekten bir türlü vazgeçmeyen medeniyetlerin bu yaptıklarından dolayı büyük bir suçluluk içine girmeleri tabii olarak görüyor. Bu durumda yaşadıkları bu sıkıntının ileri de kendilerinin suçluluk psikozuna çekmesine müsaade etmemek için ondan kurtulmaları gerekiyordu. İşte bu yanlışlıkları atabilecekleri toplumlarda doğal olarak karşı fikre sahip olan kurban kesen toplumlar olacaktı. Çünkü kendisine benzemeyen medeniyet bunlardı ve insan kanı üzerine var oluşunu kurmamış hatta daha da ileri giderek konuyu merhamet çizgisine merhamet taşımış ve “av hayvanlarını suya indikleri zaman öldürmeyin, güneş battıktan sonra yuvalarına baskın yapmayın” gibi benzeri prensiplerle hayvan kanı dökmeye karşı direnen İslam medeniyetine hedef seçtiler. Yani kendilerini hainlik, gaddarlık, zulümle kendilerine suçlayacakları yerde İslam’ı suçladılar.

Bu suçlamaların daha ziyade Batı ağırlıklı olması ve zaman içerisinde gittikçe yoğunluk kazanması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Acaba neden bu yoğun saldırı devam etmektedir. Yalnızca kurban meselesinden dolayı mı yapılmaktadır yoksa başka nedenleri var mıdır?

Her şeyden önce Batı hiçbir zaman bitmeyen istilacı emellerinin karşısında en büyük engel olarak İslam medeniyetini görmektedir. Asırlar öncesinde de aynı nedenle haçlı seferleri ve daha başka adlar altında harpler başlatmıştır. Ancak daha sonra biraz daha akıllanmış ve bu mücadeleyi propaganda ile yürütme yöntemini kendi çıkarlarına daha iyi bulmuştur.

Eskiden yapılan savaşlar propaganda aletleri etkin ve yaygın olmadığı için acıları daha dar bir alanda kalıyordu ve çoğu kitleler gerçek durumunu bilemiyordu. Fakat son asırda iletişim araçlarını gelişmesiyle dünya çok daha küçük seslerin duyulabileceği küresel bir yapıya dönüştü. Böylece yapılan kötülükler ve haksızlıklar daha kısa yoldan dünyadaki geniş kitlelerce bilinmeye ve gerçekleri anlaşılmaya başlandı. Böylece Batı yaptıklarını hesabını bütün dünyaya bir nebze olsun vermek mecburiyetinde kaldı. Bu özellik onu suçluluk kompleksinden kurtarmak ve bir yerde kendisine yönelecek suçlamaları başka hedeflere yönlendirmek için bu iletişimi kendi çıkarları doğrultusunda propaganda adı altında yaptığı basın-yayın faaliyeti ile kullanmaya girişti.

Batı böylece kendisini temize çıkarmak için suçunu ve günahını, kendi yaptığı ile hiç de ilgisi olmayan ancak kendisinin muhalif gördüğü İslam medeniyetine çekmeye çalışırken bir başka haksızlık daha yapmış oluyordu.

*
ahi kul ahmed

26 Kasım 2011
Okunma
bosluk

Kurban Kesmeyen Medeniyetlerde Kan Dökme, Kesenlere Göre Daha Mı Fazla?

Kurban Kesmeyen Medeniyetlerde Kan Dökme

1- Spor, Saldırganlık ve Kurban

Kurban kesmeyen medeniyetlerde kan akıtma ve can yakma tarzında tezahür eden sporlar ve bu istikamette şekillenen insan davranışları yaygın bir tablo oluşturur. Bu medeniyetlerde insan-hayvan ilişkisi olarak ortaya çıkan aşırı tavırlar kurbanın bir benzeri olarak ortaya çıkarlar.

2- Sonucu ateş, kan ölüm olan spor türleri :

a) Boğa güreşleri :
Boğa güreşleri asırlardır yapıla gelmekte ve bundan sonrada devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu güreş türü İspanyolların şiddet kültürü içerisinde önemli bir yer tutar. Boğalar dağlarda insan ayağı değmeyen yerlerde vahşi surette yetiştirilirler, zamanı gelince güreş yapılacak yere getirilir hantallaşmasın diye aç susuz bırakılır her vesileyle sık sık rahatsız edilerek sinirlendirilir ve kızdırılır. Güreşe çıkacağı esnada artık havyan çok tedirgin bir haldedir.

Matador yardımcıları hayvanı arenada bir uçtan bir ucu koşturup ellerinde ki pelerinle onları daha saldırgan hale getirip çekilip çıkarlar. Bu sefer gözleri sıkıca bağlı olduğu halde atlar ve ellerindeki kargıyla binicilerin arenaya gelirler. Ellerindeki kargıyla hayvanı delik deşik etmeye uğraşırlar. Son derece canı yanan kimseye kötülük yapmamış bu masum hayvan binicilerine gücü yetmeyince atlara hücum eder ve hırsını günahsız atlardan alır. Karnı parçalanan kan revan içindeki atlar toz toprak içinde debelenirken koruganların arkasında bekleyen yardımcılar bu hayvanları karınlarını çoğaldızla canlı canlı dikerek tekrar boğanın boynuzlarına gönderirler… ölünceye kadar…

Daha sonra bir inek getirilir. Boğanın bunu aşması beklenir bunu mütakip yeni tahrik edilir ve tekrar eski haline getirilir. Sonunda boğa bu halleyken arenaya matador çıkar ve güreş iki ihtimalden biriyle nihayet bulur.

Ya boğa ölür ve arka ayaklarından bağlanarak sürüklenip götürülür ki buda orta çağdaki ayaklarından sürüklenen öldürülmüş engizisyon mahkemeleri sanıklarına benzer.

Ya da az bir ihtimalle bir matador boğanın boynuzları altında can verir.
b) Boks :
Boks maçları da sonucu itibariyle boğa güreşlerinden hiç de az tehlikeli daha az dehşetli ve daha az ürkütücü değildir. Arenada ki hayvan kanı yerine ringlerde insan kanı dökülmektedir. Amerika da boks adeta bir sanayi dalını andırmaktadır. Bu maçlarda insanların daha çok para ödeyerek ringin en yakın etrafında bulunmak istemeleri gerçekten düşündürücüdür. Orada ne bir manzara seyri, ne bir musiki notalarına yakınlık, ne bir harikalar diyarı ne de bir sanat eseri seyredilecektir. Bu açık bir vahşete ve ondan zevk almaya bilet almaktır ve yakın olmaktır. Çünkü bilenmektedir ki bir kuvvetli bir zayıfın mutlaka ezecektir. Gittikçe zayfılamak tükenmek vücudun da daha çok darbenin net bir şekilde indiğinin görülmesi seyredenlerin zevkini artıracaktır. Neticede taze kan kokusu ve arkasından gelen beyin sarsıntısı onun arkasından kayan gözler ve donuk göz bebekleri ve çaresizliği görmek ve diz üstü çöküş sırasında kişinin kendini galip olanın yerinde hissetmesi doğrusu büyük bir zevk. İşte ringe yakın olmanın kutsal gerekçeleri.

Buradaki felsefe tamamiyle üstün insan kavramına uygun bir tanımlamaydı. Çünkü batı medeniyetinde zayıfa yer yoktu bütün hak kuvvetlinin ve bütün itibar kuvvetliye idi. Bütün gözler ve gönüller omuzlarda ki kahramana idi. Halbuki yolda ve başka bir yerde bir kimsenin bir başka kimseyi öldürmesi ceza alıyor fakat on birlerce kişi önünde insanı gurur ve haysiyetini on paralık edercesine bir saat eze eze, acı çektire çektire, döve döve, öldüren kişi kahraman oluyordu.

3- Diğer spor dalları :

Otomobil yarışları ateş, kan ve ölüm üçgeninden oluşur. Bu spor grek-roma medeniyetinde az çok farklarla benzeri tablolar daima tekrarlanır. İnsan davranışlarındaki kan akıtma, can yakma, vurma- kırma şeklinde tezahür edilen içgüdüler bulunur. Şekilden ziyade bu ifadelerin amaç olarak meydana gelmesi esastır. Grek medeniyetinde birde insan hayvan ilişkisi şeklinde aç bırakılmış hayvanların eline hiçbir şey verilmeyen insanları parçalamaları büyük bir zevkle seyirciler tarafından seyredilirdi.

Eski Roma’da birde yağlı mermer üzerinde yağlı güreşler tertip edilirdi. Güreşirken ayağı kayarak dengesini kaybedip düşen öbür esnada eli, ayağı, kolu, bileği kırılan güreşçiler olurdu. Bazen da güreşçilerden birisi diğerine kaldırıp beyin üstü vurarak kafa tası yağlı mermer üzerinde kan revan içinde parçalanırdı. Yani kan ceset ve insan ve bundan büyük bir zevk alan seyirciler, insanlar… insanlar.

Pankreas güreşçileri bu anlatılanın en önemli günümüzdeki temsilcileridir.

Çıplak yumruklarla yapılan Tayland boksu güreşin ve boksun bütün dehşetini üzerinde toplar.

Roma’da esirler ellerine silah verilerek birbirlerini öldürmek zorunda bırakılırlardı. Bundan başka altında ateş yanılan yağlı direkler üzerinde insanlar birbirlerini öldürmeye zorlanırlardı. Bunun devamlılığı için gladyatör okulları meydana getirildi.

Bir Roma vatandaşı sevdiği kadına kendinden bir şey vermek istediği zaman onunla bu okullardan birine gider, gladyatör tutar bunları dövüştürürdü. Bunlardan öleni sevgilisine kurban olarak adamış olurdu. Boğa güreşlerinde matadorun boğayı öldürdükten sonra kulağını kesip ithaf ettiği kimseye vermesi gibi.

Roma’da ayrıca araba yarışları yapılırdı. Kazanmak için her yol mübahtı.

4) Futbol :

Futbol nedir?… Nasıl oynanır? Sporcular büyük bir heyecanla sahaya çıkarlar. Hakemin düdüğü ile maç başlar. Topa vururlar: Var kuvvetleriyle, bütün güçleriyle vurular… Maçın başındaki heyecan, yerine yavaş yavaş hırs ve öfkeye terk eder. Bu hırs ve öfkeyle, topu patlatırcasına, kale direklerini yıkarcasına ve ağları parçalarcasına vururlar, vururlar, vururlar…

Bir müddet sonra bu hırs ve öfkenin tesiriyle, futbolcuların hareket ve davranışları kendi kontrollerinden çıkar. Bunun tabiî düşünmeden, orasına burasına tekme atma, çelme takma, itme kakma gibi birtakım hoş olmayan, centilmenlik dışı davranışlar içinde kendilerini bulurlar. Oyun sertleşmiştir. Fauller, sakatlanmalar, maç kesintileri, maç iptalleri gibi birtakım istenmeyen haller zuhûr eder.

Seyircilere gelince, onlar, sahada bütün bu olanlardan tabiatıyla tesir almışlardır. Bu gerilimi bizzat kendileri başlatmıştır olmaları itibariyle, sahadan devraldıkları bu ilave gerilimle, son derece sinirlidirler. Tahrik olan fakat tatmin bulamayan iç-güdülerin tesiriyle seyirciler bağırmaya, çağırmaya, küfretmeye ve ellerine ne geçerse şişe, taş vs… sahaya ve oyunculara atmaya başlarlar.. Bu arada ellerinde kimyevî maddeleri sahaya püskürten seyirciler, zararlı olmaları bakımından farklı iseler de, tâbi oldukları psikoloji mekanizması itibariyle onlarla aynıdırlar. Zamanın geçmesiyle kabaran bu iç-güdülerinin tesiriyle seyirciler, artık ne sahada sporcuların birbirlerine tekme atmalarından, onların birbirlerini itip kakmalarından tatmin bulmaktadırlar ve ne de kendi kendilerine bağırıp çağırmalarından, oyuncuların neresine gelirse gelsin onu bunu atmalarından rahatlamaktadırlar.

Onlar artık arenada, yani sahada, kan görmek istemektedirler. Birtakım ölüm vakalarına şahit olmayı dilemektedirler. Arenada yerlerde yatan birtakım cesetler görmeyi arzu etmektedirler.

Fakat sahada ufak tefek hadiselerin dışında, bu beklenilenlerden hiçbiri vâki olmayınca ve ayrıca seyircilerin elleri, oyuncular ve hakemlere zara vermeye daha fazla ermeyince, patlama haline gelmiş olan bu iç-güdüler, ilk merhalede kendilerine daha yeni ve gerçek hadefler arayacaklardı. Bu potansiyel, tahrip edici güç olarak kendi içine yönelecek ve kendini hedef seçecektir.

Bundan sonra artık seyirciler o âna kadar yüzünü görmedikleri, ismini işitmedikleri, hiçbir suçu ve günahı olmayan kendileri gibi seyircileri hedef alacaklar, onlarla gırtlak gırtlağa kavga etmeye, yumruk yumruğa dövüşmeye, ellerine ne geçerse birbirlerinin kafasına, gözüne vurmaya başlayacaklardır. Bu durum, kısa zamanda kitle hareketi haline dönüşecektir. Tabiîdir ki, bu kadar kişinin birbirine girdiği bir ortamda, kısa zamanda tribünlerde, şu kadar ölü, bu kadar yaralı ve bir o kadar yakılmış mahal ortaya çıkacaktır.

Ne yazıktır ki seyirciler, bu yaptıklarıyla tatmin bulmazlar, boşalmazlar ve stad dışına taşarak, önlerine çıkan arabaları ters çevirip ateşe verirler, dükkânlara hücum ederler, kepenkleri parçalarlar, camını çerçevesini kırar, içlerindeki malları sokaklara döker, daha sonra üst üste yığıp yakarlar, elektrik direklerini devirirler, çöp kutularını, yolcu duraklarını eğip bükerler… Kısacası, önlerine en gelirse, canlı cansız, çılgın bir sel gibi süpürürler…

Zamanla öfkeleri diner, rahatlarlar ve yavaş yavaş dağılıp giderler. Geriye milyonlarca zarar-ziyan, şu kadar ölü ve bir o kadar da çoğu ömür boyu sakat yaşamaya mahkûm yaralı kalmıştır. Latin Amerika, İngiltere ile kıta Avrupası’nda bu çeşit hadiseler hiç dinmez, her sene ve her zaman tekerrür edip gider…

Vardığımız bu noktada artık gerçekler, meseleyi anlamak hususunda, bizleri daha teferruatlı tespitler yapmak zarûretiyle yüz yüze getirmiş bulunuyor.

- Futbol maçlarında seyirciler ile futbolcular arasına tel örgüler, derin hendekler ve aşılması güç daha başka engeller konulmuştur. Hatta futbolcuların sahaya giriş çıkışları bile, seyirciler arasında değildir. Bütün bunar yetmiyormuş gibi, emniyet kuvvetleri, polis, jandarma, inzibat, maçın kritik oluşuna göre askerî birlikler, celbedilmiş hazır kuvvet olarak beklemektedir.
- Boks maçlarında seyirciler ile ring arasında hiçbir engel yoktur. Hatta seyirciler ringin etrafını müdahaleye maruz kalmaksızın doldurmuşlardır bile. Seyirciler ile boksörler arasında hiçbir engel bulunamamasına karşılık hiçbir engel bulunmamasına karşılık, güvenlik kuvvetleri yok denecek kadar azdır. Boksörler ve hakemler, ringe halkı arasından geçerek gelirler ve yine halkın arasından geçerek giderler. Hatta yan hakemler, masalarında, halkın arasında oturur. Maç esnasında, evveli ve sonralarıyla hakemlere ve ringe bir şey atılmaz, hakemlere kötü sözler söylenmez…
- Futbol maçlarında, tribünlerde seyirciler arasında kavga ve stadyum dışında kitle hareketleri mevcuttur.
- Boks maçlarında seyirciler arasında kavga ve spor salonu dışına taşınmış kitle hareketleri yoktur.

Bunların böyle olması, yani futbol maçlarında seyircilerin stadyum içinde ve dışında yaptıklarına karşılık boks maçlarında seyircilerin spor salonu içinde ve dışında hiçbir şey yapmamaları, herhalde tesadüfî değildir. Bunu gibi, herhalde yine seyircilerin bu maçlara mahsûs, daha tutarlı davrandıkları da iddia edilemez. Bunlara ilâveten, futbol maçlarından hakemlerin hiç haksızlık yapmadıklarını söylemek de doğru olmaz. Gâyet tabiî yine boks maçlarında, boksörlerin birbirlerine kaide dışı davranmadıklarını da iddia etmek kabil değildir.

Öyleyse, bu iki spor türünde, seyirciler bakımından ortaya çıkan bu iki zıt tutum, nereden doğmaktadır?

Mademki yapılan bu sporların temelinde saldırganlık iç-güdüsü vardı. Bu durumda onu tatmin olup-olmaması önemlidir. Nitekim boks maçlarında seyirciler, ringde olup bitenlerden memnundurlar, bütün bu olanlardan rahatlamışlardır. Bunun ötesinde, şu veya bu boksörün galip gelmesi, şu veya bu boksörün hakkının yenmesi, şu veya bu boksörün usûl harici davranmış bulunması, onların hiç ilgilendirmeyecektir. Ringde olanlardan, istenilen ve beklenilen gâye hâsıl olmuştur.

Buna mukabil futbol maçlarında, seyircilerin tahrik olan iç-güdüleri, sahada bütün bu olanlardan tatmin bulamayınca, seyirciler bizzat kendileri bu iç-güdülerine, tatmin aramak gibi bir zarûretle karşı karşıya kamışlardır. Bunun için de stadyum içinde ve dışından hoş olmayan hadiselerin zuhûruna sebep olmuşlardır.

Bu olanları mazur görmek ve göstermek isteyen kimselerin, futbolun bir takım oyunu olduğunu ve bu sebeple de bu yapılanların bir nevî takım taassubundan ileri geldiğini söylemek gibi bir gayret içine düştükleri görülmektedir. Fakat bu konuda karanlıkta kalmış birkaç noktanın mevcûdiyeti, zihinlerde tereddütlerin doğmasına ve insanın bu söylenenlere şüpheyle bakmasına sebep olmaktadır.

a) Spor çeşitleri arasında, takım halinde oynanan, futboldan daha başka spor türleri mevcuttur. Bunlardan voleybol, basketbol, eltopu (hentbol), su topu vs… gibileri sayılabilir. Fakat bunlardan hiçbirinde, seyirciler açısından bu çeşit hadiseler görülmez. Halbuki bunlar da takımdır ve bunların da taraftarları vardır, maç esnasında seyircileri mevcuttur. Böyle olunca, futbol maçlarında olanları, futbolun bir ekip oyunu olmasıyla izah etmenin yetersizliğini ortaya çıkar.
b) Futbol maçlarında çıkan hadiselerle, bu olayların kaynakları ile seçilen objeler arasında tutarsızlıklar vardı. Bu durumda, evvela hadiselerin kaynakları üzerinde durulması hususu önem kazanmış olur. Hadiseler bu maçlarda üç kaynaklıdır:
- Hakemin yetersizliği, taraf tutması gibi sebeplerden ötürü çıkan ve yayılan hadiseler,
- Rakip takımın üstün oynamasından ve buna karşılık tutulan takımın kötü oynamasından ötürü çıkan ve yayılan hadiselerdir,
- Tutulan takımın güzel oynayıp galip gelmesi sonucu çıkan ve yayılan hadiseler.

Bu üç ayrı kaynağı, ikiye indirmek mümkündür. Çünkü hakemin taraf tutması, tutulan takımın mağlubiyetine sebep olması bakımından önemlidir. Bu itibarla, gösterilen infialler ve coşkunluklar, iki temel üzerine kurulmuş bulunuyor.

Bu durumda, mağlup olmak ve hakemin taraf tutması gibi ilk iki kaynak itibariyle gösterilen infialler, sınırlı kalma şartıyla takım taassubu şeklinde değerlendirilebilir. Fakat bu protestolar, sınır ve ölçü tanımamıştır. Bu durumda, seyircilerin kinleri, öfke ve gazapları, büyük ölçüde yine kendileri gibi seyircilere yönelmiştir. Halbuki bu kimseler, hakemlerin verdiği kararlardan sorumlu tutulmamalıydılar, yine bunun gibi sahada topa vuramayan oyuncuların acemîliklerinden onlar mesul olmamalıydılar. Stadyumun dışında her şeyden habersiz yoluna giden kimseler, bu öfkenin hedefi olmamalıydı. Hastasına giden doktorun arabasını ters üç çevirip yakmak abesti. Stadyum dışında kalan insanlar sahaya müdahale etmemişlerdi, kalabalıklara fikir beyan etmemişlerdi ki kalabalığın taassup duygularını tahrik etmiş olsunlar.

İkinci ihtimalin vukuunda ortaya çıkan hadiseler, meselenin ciddiyeti hususunda, bizlere önemli ipuçları verir. Zira tutulan takım güzel oynamış ve galip gelmiştir. Netice hâsıl olmuştur. O zaman, niçin stadyum içinde ve dışında hadiseler vardır ve devam etmektedir? Kalabalıklar niçin sokaklarda bağırmakta, çağırmakta, yolları kesmekte, oraya buraya saldırmakta, etrafa ölüm saçmaktadırlar?

Bütün bunların taassupla ilgisi olmamalıdır. Bir değerler sistemine taassupla bağlı kişiler, kendi inançları istikametinde yapılacak her türlü yardım ve desteği memnuniyetle kabul edecekleri gibi, kendilerine ve kendi değerlerine karşı çıkılması halinde ancak bu kimselere cephe almaları bahis konusudur. Yoksa kendilerine karşı hiçbir kanaat belirtmemi, taraf tutmamış, bu konuda hiçbir şey ihsas etmemiş kimselere karşı, hiçbir şekil ve tarzda kesin tavır içine girmezler.

Netice itibariyle, cemiyet içerisinde ortaya çıkan hadiselerde kaynakların farklı oluşu, düşüncelerimizin şu noktaya götürür: ayrı kaynaklardan doğan hadisler, kendilerine göre ayrı bir yapı oluşturacaklardır. Fakat bununla beraber yine açıktır ki, bu ayrı kaynaklardan doğan hadiseler, aynı davranış kalıplarıyla tezahür edebilirler. Bu durumda, usûl bakımından tezahür eden bu davranışlardan geriye doğru gitme, meseleyi anlamak hususunda bizlere büyük imkânlar vaad edecektir.

Nitekim takımların mağlup olmasıyla kendini gösteren hadisler bütünüyle, galip gelmesi sonucu ortaya çıkan vukûât arasında hiçbir farkın bulunmaması, yapılan bu çalışmanın isabeti hususunda bizleri ümitvar etmektedir.

Sonuç olarak, mağlûbiyet-galibiyet gibi birbirine zıt iki vakıanın aynı davranış kalıplarıyla tezahür etmesi, buraya kadar yapılan tespit ve yorumların isabetine delalet edecektir. Bu itibarla, bu tespit ve yorumları hafızalarımıza tevdi ederken, son olarak, bunları ana-hatlarıyla, bir defa daha tekrarlamamızda fayda vardır:

Gerçekten bu maçlarda ortaya çıkan hadiselerde bütün mesele, ne futbolun bir ekip sporu olması ve ne de takım taassubu veya takım tutma gayreti içine düşülmüş bulunmasındadır. Bunların hepsi birer paravandır. Bu takımlar ve daha geniş mânasıyla bu çeşit sporlar, insanlarda mevcut vurma-kırma yakma-yıkma, tahrip etme, öldürme gibi iç-güdülerin tatmin bulup, böylece kişilerin rahatlamasına matuf birer araçtırlar. Yoksa onları ne şu takımın galibiyeti ve ne de bu takımın mağlubiyeti alakadar etmektedir. Onlar, yapmak istediklerine mazeret bulma ve işledikleri cinayetlere meşruiyet kazandırma gayreti içindedirler. Böylece onlar, cemiyet içerisinde katil, canî, zalim,hain, gaddar, sadist… vs. gibi sıfatlara maruz kalmaktan kurtulacaklardır. Daha önemlisi, bu insanların konudan yakalarını kurtarmaları husussunda, bu takımlar, büyük roller üstlenmiş olacaklardır.

Netice itibariyle, son asırlarda insanlar, bu takım tutma maskesi altında, gerçek yüzlerini hep saklamışlardır. Nitekim bu asırlarda futbolun bu kadar rağbet bulması, onun bu hususta kullanılmaya en müsait spor dalı olmasındandır. Zira vurma, kırma, öldürme gibi iç-güdülerin tatmini maksadıyla, bütün bu yapılanların spor denilen hafifletici isimler altında toplanması, bunların her zaman ve her yerde tekrarını ve devamını sağlamak içindir .

Eğlence :

Eğlence, aklı reddeder. En azından ondan hoşlanmaz. İnsanda mevcut iç-güdülerin depo edildiği şuur altı, zevk ve has prensibine göre çalışır. Daima rahatı arar elem ve ızdıraptan kaçar. Eğlencede ilk akla gelen şey içkidir, daha sonra da zaman ve onun ayrılmaz parçası ışık söz konusu olur. Beşeri davranışlarda zaman-mekan boyutları içinde gelişir. Aklı reddeden medeniyetler geceyi tercih ederler, aklı öne alan medeniyetler ise zaman dilimi olarak gündüzü seçerler. Bir ülkenin geleceği eğlence kültürünün kontrol edilmesinde yatar. Çalışan insanlarda vazife şuuru ve iç prensibi öne çıkar. Dini şuurda ibadet hanelerde varlık bulur. Milli bayramlarda da milli şuurlar öne çıkar, işte bu üç unsuru bozmadığınız sürece toplum bozulmaz.

Sonuç olarak eğlence konusunda bir ihmal daha büyük sorunlara kapı açar. Diğer taraftan kurban kesmeyen medeniyetler eğlencelerin bünyesine içki kabul etmiş olmakla ve zaman konusundaki tercihleriyle önemli olaylara kapı açmışlar demektir. Böylece eğlenceler ateş-kan-ölüm den oluşmuş bir üçgen üzerine kurulmuş olmaları itibariyle kavga, yaralama, cinayet gibi bir takım kanlı hadiselerin oluşmasına zemin hazırlamışlardır.

Oyunlar:

Oyunlar eğlencelerin bir sonra ki kademe de daha organize olmuş ve daha teşkilatlanmış bir şekilde ortaya çıkmalarıdır. Tabidir ki oyunlar eğlencelerin bir devamı ve içinde bulunduğu medeniyetin bir parçasıdırlar. Trajedi ve dram kin, nefret, intikam, ihtiras gibi duyguları ele alır ve ateş-kan-ölümden oluşmuş bir üçgeni temsil eder. Komedi de bunun bir parçası olup insan kişiliğini aşağı düşürmede oldukça etkindir. Bunun arkasından intihar ve idam gibi menfi değerler gündeme gelir.

Ateş Tutkusu :

Kurban kesmeyen cemiyetler yalnızca batıda değil doğdu da vardır. Arada ki fark sadece usül yönündendir. Birisi kan ile bir diğeri ateş ile sonuca varmak ister. Yani batıda kan-ölüm şeklinde gelişin davranış biçimi diğer medeniyetlerde ateş-ölüm tarzında gelişir. Hint medeniyetinde kocası ölen kadın diri diri yakılırdı, halbuki kadının suçu yoktu. Bu durum geride kalanlara bir saldırganlık iç-güdüsü tatmini vermek istiyordu denilebilir. Mecusiler de binler yıllar boyu ateşe tapmışlardır. Ona bir kutsiyet vermişlerdir. Sonra da ölülerini bu ateşte yakmışlardır. Afrika’da ki kültürlerde de iktidar kabileler ateşe önem vermişler etrafında dans ederek onunla bütünleşmek istemişlerdir. Eski Roma’da altında ateş yanan yavru sırıklar üzerinde dövüşmeye mecbur bırakılan esirler dengesini kaybedip düştüklerinde yarı çıplak vücuduyla diri diri yanıyorlardır. Engizisyon kararlarından da diri diri ateşte yakmak cezası da vardı.

Sınıflaşmalar:

Kurban kesmeyen medeniyetlerde insan ilişkileri son olarak bir sınıflaşma eğilimine yöneleceklerdir. Şuur atlı dinamitlerinin tesiri ile oluşan hareket ve davranışlar dış dünyada kendini tatmin etmek isterken bir yerde de cemiyetin değerlerine göre oluşmuş müedeler bu iç-güdülere ket vurmak isterler. İç-güdünün saikiliğiyle önüne gelene sövüp sayıp öldüremeyeceğine göre beşeri münasebetleri bozmadan iç-güdülerine karşılık vermenin yollarını aramaya başlarlar. Saldırganlık iç-güdüsü kişinin başkalarını küçümseme onlarla alay etme, onlar üzerinde otorite tesis etme, onları dövme, sövme dışa aksettirmek isterken bu istek ve gayretler büyük ve ciddi tehlike doğurur. Halbuki aynı şuur altına sahip kimseler böyle teker teker değil de kendi aralarında birleşip organize olmaları halinde hem bu iç-güdüye tatmin bulmuş olacaklar, hem de bu iç-güdünün dışlanması sonucu doğabilecek tehlikeden kendilerini kurtarmış olacaktır.

Böylece üstün zeka fizik güce sahip para ve malı elinde tutan itibarlı kimselerin bir araya gelmeleri ve kendi aralarında teşkilatlanmaları ile cemiyet içinde üstün sınıflar tesis edilmiş olacaktır. Bu sayılan varlıkları az olan kişilerde doğrusal olarak aşağı sınıfları oluşturacaklardır. Baron, dük, kont, raca, mihrace, vs. gibi isimler üst sınıflara serf ve parya gibi adlarda bu insanların nasıl davranması gerektiğine bir mesajın beraberinde taşıyacaktır. Kast sisteminin uygulandığı medeniyetler buna örnektir. Amerika da sınıf şuuru beyazlarda baskın olduğu için beyaz, siyah ve kızıl dereli ayrımları yüzyıllar boyu acılarla devam etmiştir. Eski Mısır, Çin, Japon, Roma ve Brek medeniyetleri bu ayrımları en doruk noktada yaşayan toplumlardır.

Kişinin Kendine Karşı Tavrında ki Sapmalar :

İntihar;
Alkol alışkanlığı,
Saldırganlık iç-güdüsü,
Müsekkin ilaç alışkanlığı,
Uyuşturucu alışkanlığı ( esrar, eroin, morfin, LCD)
Tehlike tutkusu ve alışkanlığı ( Rus ruleti, akrobasi, rekor denemeleri, yaşama iç-güdüsü ( Ölüm iç-güdüsünü de beraberinde barındırmaktadır)

Kişinin Başkalarına Karşı Sapmalar

Düello
Linç
Kumar
Akıl hastalıkların tedavisinde sapma ( kırbaçlama)
Harpler

*
ahi kul ahmed

26 Kasım 2011
Okunma
bosluk

Kurban kesmenin insan ve toplum davranışlarına etkisi ve kesmeyen toplumların oyunlarındaki dehşetler! Boks, Futbol, boğa güreşleri, pankreas, tayland boksu, otomobil yarışları, ateş, kan, ölüm, ve insanın hayvanlaşması…

Kurban’ın ilk insandan itibaren var olması onun bir dini hüküm olması yanında sebeplerinde anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Özellikle İbrahim (as) olayında bir insanın yerine bir koçun feda edilmiş olması adeta bir insan nüfusunun korunarak artmasının amaçlandığı şeklinde anlaşılabilir.
Kesilme filli kan akıtma tavrına dalalet eder. Bu noktada akacak kan önem kazanır. Bu akacak kan koçun kanı olduğunu göre akmayacak kan olan İsmail’in kanına yani ( insanın kanına) denk olmuş olur.

Bu durumda “Hz. İsmail hayata dönmüştür” önermesi mantıki açıdan şu önermeleri de beraberinde getirir.

-“Hz İsmail daha uzun seneler yaşamıştır”
-“Hz İsmail’in nesli devam etmişti”
- Hz İsmail tekemmür etmiş ve peygamber olmuştur”

Özet olarak kurban kesilmesi ile Hz İsmail uzun ömürlü olmuş nesli çoğalarak devam etmiş, uzun ömürlü olmakla manen tekamül etme imkanı bulmuştur.

Bunu tersinden düşünürsek İsmail (as) kurban edilmiş olsaydı genç yaşta ölecek, ondan gelecek nesiller de onunla beraber kurban edilmiş olacaktı ve Hz İbrahim’in bizzat oğlu İsmail den gelecek nesli yine onunla beraber yok olup gidecekti. İlave olarak çocuk yaşta öleceği için tekamül etme imkanı bulunmayacak, tekamül yarıda kalacak ve sonuç olarak da peygamberlik bahis konusu olmayacaktı.

Sonuç olarak insanlar uzun ömürlü olacaklar ve nesiller çoğalarak devam edeceklerdir. Nihai sonuç olarak bir cemiyette kurban kesilmesi o cemiyette nüfusun artmasına sebep olacaktır.

Nüfusun nasıl çoğalacağına ilişkin iki önerme şöyledir.

-Kişiler gerilime düşmezler
-İnsanlar, kan dökmekten sakınırlar.

Şayet cemiyet kişiye devamlı bir gerilim veriyorsa, bu gerilim kişiler arası ilişkilerde kendini gösterir. Nitekim cemiyet içerisinde çıkan kavgalar, dövüşler, vurmalar, kırmalar, cinayetler, intiharlar, her türlü suç işlemeler hepsi belirli bir gerilimin bir haddi aşması sonucudur.

Bunu aksine şayet cemiyet kişiye hayatı sürdürebilmek için lüzumlu olan makul bir gerilimin üstünde bir gerilim vermiyorsa böyle bir cemiyette kişiler arası ilişkilerde yumuşaklık ve esneklik sonucu öldürme yaralama vb vakalar azalacaktır.

Özellikle sevginin aktarımında toplumsal değer yargıları ile birebir temas dediğimiz tokalaşmak, yanakları değdirerek öpüşmek, arkadaşının koluna girmesi, sırtını sıvazlaması, küçüğün başını okşaması gibi fiziki temaslar sevgi aktarımının en önemli ögeleridirler. Japon toplumunda emir baskın bir yapı beraberinde fiziki teması da önlemekte ve örneğin; beş yıl Amerika da doktora yapan bir Japon kızı anne ve babasıyla karşı karşıya geçiyor üç metreden ellerini kavuşturup eğiliyor ve bir saygı sözcüğü ile iş bitiyor. Hiçbir temas yok.

İnsanın gerilim anında hedef olarak karşıdaki kişiye yönelemese kendini hedef seçer. Bu bir gerilimin hedef almasıdır. Bu yüzden Japonlarda emredici toplum olmanın yanında temassızlığın etkisizliğiyle insanın hedefi kendisi olarak seçmesiyle harakiri denen intiharlar çok büyük boyutlara ulaşmaktadır.

Kurbanın Prensipleri

Kurbanın başlangıçta iki prensibi dikkat çeker:

-“ Kan akıtmak vaciptir”
-“ Et dağıtmak sünnettir”

Bu tanıma göre bir kimse kurban kesse ve kurbanın eti elde olan veya olmayan sebeplerle zahi olsa ve böylece hiçbir canlının işine yaramasa bu takdirde kurbanı yeni kurbandır. Zira durumlar böyle bile olsa kurban ibadeti yerine gelmiş vacip ifa edilmiştir.

Yukarıdaki bu önemli tespitler iyi anlaşılınca; kümes hayvanlarını niçin ve neden kurban edilmedikleri daha iyi anlaşılacaktır. Kümes hayvanları kurban edilmezler çünkü onlardan akacak kan, insanda mevcut bu içgüdüye tatmin sağlamayacaktır. Yoksa onların cüsselerinin ufak ve dolayısıyla etlerin az olmasından değildir. Zira Et, kurbanın ilk ve daha sonraki hedefleri arasında değildir.

Halbuki günümüzde sosyal muhtevası öne çıkarılarak cemiyette sosyal dayanışmaya yönelik unsuru öne çıkarılmaktadır. Bu anlayış kurban kavramını daraltıcı sadece et yeme bayramı haline getirerek sınırlandırmaktadır ve asıl amacından uzaklaştırılmış olmaktadır. Kurbana ilişkin sorunların bu bakış açısıyla yorumlanmaya çalışması da içinde çıkılması zor ikinci bir yanlışlar zümresini ortaya çıkaracaktır. Eğer böyle olursa etten ziyade ilaca ihtiyacı olan bir kimseye ilaç alıp vermenin kurban yerine geçmesi icap edecektir. Halbuki ilaç bedeli asla kurban yerine geçmez. Bu sözlerimizle kurbanın infak yönü küçümseniyor zannedilmemelidir.

Bir diğer yönden iktisadi olarak meseleye bakıldığında ortaya çıkan para arzı ve devri küçümsenmeyecek önemli boyutlardadır. Bu tavır hayvan yetiştiriciliğini teşvik ve iyiye de prim anlamı taşır. Ancak kurbanı sadece bir iktisadi yönüyle tanımlamak da yanlış olur. Kurban, iktisadi bir tavır değildir.

Eğer böyle olsaydı kurban kesmek yerine fakire verilecek parayla bu fakirin kasaptan et alması suretiyle bu amaçlar gerçekleşmiş olabilirdi. Bununla da piyasaya para arz edilmiş olabilirdi pekala. Üretim ve tüketim de armış olurdu. O zaman sadece geriye bir kurban külfeti ortada kalırdı. Halbuki bütün bu et ve teferruat olan şeyler, gerçekleşmiş ulvi bir gayenin tahakkukunun sonrasında imkanların zayi olmaması içindir.

Kuran-ı Kerim bugünkü psikologların özellikle Freud insan konusundaki tespitinden bin üçyüz yıl önce tereddüte mahal bırakmayacak şekilde kendi veciz üslubu içinde beyan ediyordu:

“ (Ey habibim), o vakti hatırla ki Rabbin meleklere, – ben yeryüzünde ( hükümlerimi yerine getirecek) bir halife ( bir insan) yaratacağım, demişti. Melekler de – biz seni hamdinle tesbih ve noksanlardan tenzih etmekten olduğumuz halde, orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?, demişlerdi. Allah, – ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu .

Yukarıdaki ayette meleklerin insanlar için “ kanlar dökeceklerdir” tarzındaki hükümleri son derece önemlidir. Burada hüküm, hükmün iç yapısından gelmektedir. İkinci olarak “Kanlar” dökeceklerdir şeklindeki hükümde “Kanlar” kelimesi öznedir ve çoğuldur. Hüküm; “ Kan dökeceklerdir” şeklinde değil de “Kanlar dökeceklerdir” şeklinde gelmiştir. Yani özne çoğul olarak gelmiştir.

Burada ilk akla gelen ihtimal “Kanlar” çoğulunun “Çok kan dökecekler” manasına mübalağa ifade etmesidir.

İkinci olarak daha kapsamlı ve şümûlü mükemmel bir yorumu büyük alemlerden es-Seâlibî’de görüyoruz. Anılan eserin kanlarla ilgili (ed-Dima) adlı maddesinde şöyle demektedir. “Arap lisanında vücuttaki her uzuvdan (burun, iç organlar, sırt, vs.) akan kana başka başka adlar verilmiştir. Kanlar manasına gelen ed-Dima kelimesi, vücuttaki başka başka organlardan akan başka başka kanların hepsini birden şümûlü içine almaktadır”

Es-Seâlibî’nin bu muhteşem tespiti konuyu bütün yönleriyle izah etmektedir. Zira boks maçında burnundan akan kan, boğa güreşlerinde ve düelloda iç organdan akan kan, kırbaç darbeleriyle sırttan akan kan bir yerde aynı olmakla beraber bir yandan da insanlara farklı ve değişik tatminler sağlayacaktır.

Kurban Kesmeyen Medeniyetlerde Kan Dökme

1-Spor, Saldırganlık ve Kurban

Kurban kesmeyen medeniyetlerde kan akıtma ve can yakma tarzında tezahür eden sporlar ve bu istikamette şekillenen insan davranışları yaygın bir tablo oluşturur. Bu medeniyetlerde insan-hayvan ilişkisi olarak ortaya çıkan aşırı tavırlar kurbanın bir benzeri olarak ortaya çıkarlar.

2-Sonucu ateş, kan ölüm olan spor türleri :

a)Boğa güreşleri :

Boğa güreşleri asırlardır yapıla gelmekte ve bundan sonrada devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu güreş türü İspanyolların şiddet kültürü içerisinde önemli bir yer tutar. Boğalar dağlarda insan ayağı değmeyen yerlerde vahşi surette yetiştirilirler, zamanı gelince güreş yapılacak yere getirilir hantallaşmasın diye aç susuz bırakılır her vesileyle sık sık rahatsız edilerek sinirlendirilir ve kızdırılır. Güreşe çıkacağı esnada artık havyan çok tedirgin bir haldedir.

Matador yardımcıları hayvanı arenada bir uçtan bir ucu koşturup ellerinde ki pelerinle onları daha saldırgan hale getirip çekilip çıkarlar. Bu sefer gözleri sıkıca bağlı olduğu halde atlar ve ellerindeki kargıyla binicilerin arenaya gelirler. Ellerindeki kargıyla hayvanı delik deşik etmeye uğraşırlar. Son derece canı yanan kimseye kötülük yapmamış bu masum hayvan binicilerine gücü yetmeyince atlara hücum eder ve hırsını günahsız atlardan alır. Karnı parçalanan kan revan içindeki atlar toz toprak içinde debelenirken koruganların arkasında bekleyen yardımcılar bu hayvanları karınlarını çuvaldızla canlı canlı dikerek tekrar boğanın boynuzlarına gönderirler… ölünceye kadar…

Daha sonra bir inek getirilir. Boğanın bunu aşması beklenir bunu mütakip yeni tahrik edilir ve tekrar eski haline getirilir. Sonunda boğa bu halleyken arenaya matador çıkar ve güreş iki ihtimalden biriyle nihayet bulur.

Ya boğa ölür ve arka ayaklarından bağlanarak sürüklenip götürülür ki buda orta çağdaki ayaklarından sürüklenen öldürülmüş engizisyon mahkemeleri sanıklarına benzer.

Ya da az bir ihtimalle bir matador boğanın boynuzları altında can verir.

b)Boks :
Boks maçları da sonucu itibariyle boğa güreşlerinden hiç de az tehlikeli daha az dehşetli ve daha az ürkütücü değildir. Arenada ki hayvan kanı yerine ringlerde insan kanı dökülmektedir. Amerika da boks adeta bir sanayi dalını andırmaktadır. Bu maçlarda insanların daha çok para ödeyerek ringin en yakın etrafında bulunmak istemeleri gerçekten düşündürücüdür. Orada ne bir manzara seyri, ne bir musiki notalarına yakınlık, ne bir harikalar diyarı ne de bir sanat eseri seyredilecektir. Bu açık bir vahşete ve ondan zevk almaya bilet almaktır ve yakın olmaktır. Çünkü bilenmektedir ki bir kuvvetli bir zayıfın mutlaka ezecektir. Gittikçe zayfılamak tükenmek vücudun da daha çok darbenin net bir şekilde indiğinin görülmesi seyredenlerin zevkini artıracaktır. Neticede taze kan kokusu ve arkasından gelen beyin sarsıntısı onun arkasından kayan gözler ve donuk göz bebekleri ve çaresizliği görmek ve diz üstü çöküş sırasında kişinin kendini galip olanın yerinde hissetmesi doğrusu büyük bir zevk. İşte ringe yakın olmanın kutsal gerekçeleri.

Buradaki felsefe tamamiyle üstün insan kavramına uygun bir tanımlamaydı. Çünkü batı medeniyetinde zayıfa yer yoktu bütün hak kuvvetlinin ve bütün itibar kuvvetliye idi. Bütün gözler ve gönüller omuzlarda ki kahramana idi. Halbuki yolda ve başka bir yerde bir kimsenin bir başka kimseyi öldürmesi ceza alıyor fakat on birlerce kişi önünde insanı gurur ve haysiyetini on paralık edercesine bir saat eze eze, acı çektire çektire, döve döve, öldüren kişi kahraman oluyordu.

3-Diğer spor dalları :

Otomobil yarışları ateş, kan ve ölüm üçgeninden oluşur. Bu spor grek-roma medeniyetinde az çok farklarla benzeri tablolar daima tekrarlanır. İnsan davranışlarındaki kan akıtma, can yakma, vurma- kırma şeklinde tezahür edilen içgüdüler bulunur. Şekilden ziyade bu ifadelerin amaç olarak meydana gelmesi esastır. Grek medeniyetinde birde insan hayvan ilişkisi şeklinde aç bırakılmış hayvanların eline hiçbir şey verilmeyen insanları parçalamaları büyük bir zevkle seyirciler tarafından seyredilirdi.

Eski Roma’da birde yağlı mermer üzerinde yağlı güreşler tertip edilirdi. Güreşirken ayağı kayarak dengesini kaybedip düşen öbür esnada eli, ayağı, kolu, bileği kırılan güreşçiler olurdu. Bazen da güreşçilerden birisi diğerine kaldırıp beyin üstü vurarak kafa tası yağlı mermer üzerinde kan revan içinde parçalanırdı. Yani kan ceset ve insan ve bundan büyük bir zevk alan seyirciler, insanlar… insanlar.

Pankreas güreşçileri bu anlatılanın en önemli günümüzdeki temsilcileridir.

Çıplak yumruklarla yapılan Tayland boksu güreşin ve boksun bütün dehşetini üzerinde toplar.

Roma’da esirler ellerine silah verilerek birbirlerini öldürmek zorunda bırakılırlardı. Bundan başka altında ateş yanılan yağlı direkler üzerinde insanlar birbirlerini öldürmeye zorlanırlardı. Bunun devamlılığı için gladyatör okulları meydana getirildi.

Bir Roma vatandaşı sevdiği kadına kendinden bir şey vermek istediği zaman onunla bu okullardan birine gider, gladyatör tutar bunları dövüştürürdü. Bunlardan öleni sevgilisine kurban olarak adamış olurdu. Boğa güreşlerinde matadorun boğayı öldürdükten sonra kulağını kesip ithaf ettiği kimseye vermesi gibi.

Roma’da ayrıca araba yarışları yapılırdı. Kazanmak için her yol mübahtı.

– futbol, gergin takım, gergin seyirci, seyirci ulaşamayınca küfür hakaret, el kol , şişe, taş, ne varsa fırlat. futbolcu var gücüyle yüklenir, fileyi yırtmak ister, gittikçe kontrolden çıkar, sakatlamaya başlar, çaktırmadan serbest hareketlere yönelir, bunlar seyirciyi tahrik eder, seyirci kimseye vuramayıp ulaşamayınca setlerden dolayı, en yakınındakine sataşmaya başlar, maçtan sonra da suçlu suçsuz ayırmadan saldırı devam eder, takım tutmak aslında hangi cani guruptansın anlamına gelir. hakemin adaletsizliği bir tırmanışa vesile de olur. asıl amaç ezmektir. takımı galip gelirse üstün ırk kavramının prototipi yaşanır ve ezmakten sadistçe mutluluk duyulur. ezilenler kişil,ik kaybına uğrar. kesin bir suçlu bulunarak seyircinin taraftarlığının devamı sağlanır. bunu medya yapar. medya satacağı gazete için seyirciyi korumak ve gazeteyi satmak zorundadır. bu yüzden başarısızlık antrönöre, başkana, bir tek kaleciye, şeklinde somutlaştırılır. futbolda temel argüman vurmaktır. daha hızlı vurmak..

yukarıda sayılan oyunların hiç biri İslam’da yoktur. islamda yoktur, islamda yoktur..İSLAMDA YOKTUR…

bu yüzden ahi kul ahmed HİÇ BİR TAKIM TUTMAZ….

iyi oynayan kazansın demek bile bir suçun bir tarafından tutmakla eş anlamlıdır. bu dünyaya sizden önce futbol geldi diye illa birini tutmak zorunda hissetmek örneğin kendi şehriniz takımı ne kadar masum görünüyor değil mi.. asla doğru değil, suçun hafifi olmaz, içkinin azı gibi…

hiç kimse şu takım taraftarlığının kaç insanda şizofreniye yol açtığını araştırmıyor… kimbilir kaç kişi şizofren şizofren aramızda dolaşıyor??? doğası vur kır öldür olan bir oyunu islah etmek aslanları şehrin içine salıp birlikte otobüse binin demek gibidir.

Kuran’ı Kerim’de Firavun için o zulmediyordu ve halkı da o zulme rıza gösteriyordu diye ifade edilir. işte bu tür insan tabiatı ile bağdaşmayan adı spor olan bu işlerde her yenene oynayan firavun değildir elbette lakin onun hazzını duymadığını kimse söyleyemez.. her yanilen de devamlılık göstermesi ile orantılı olarak mazohist bir duyguyu gittikçe yaşar aslında.. bu ülkede üç tana takım sürekli galip getirilir ve her büyümekte olan çocuğun bu üç takımdan biri olması sağlanır. bu takımlar sürekli galip getirildiği için bu takımların galibiyetleri yenilgiye göre daha fazladır ve gençler adı konmadan SADİST YETİŞTİRİLMEKTEDİR denilebilir… işte bu duyguları baskın olan gençlik artık tutulamaz hale gelir ve fair play gibi artistik sloganlarla kendi vahşileştirdiği kaplanlara suhulet şarkısı söylemeye kalkarlar…

ilginç olan şu ki galip gelenin psikolojik bozulması mağluptan daha fazladır aslında. cenabı Hak insanı fıtrat olarak kardeşlik ve dayanışmaya uygun yarattı. dinin insana uygun bir fıtrat olması bundandır. işte her galibiyeti eğer Allah’ın bir rızasına bağlamazsanız bundan nefis hem de haddini abartarak aşarak pay almaya kalkar ki sonu karşıyı önce ezmek sonunda da öldürmektir. bunlar nefsin temel özelliğidir.

bu yüzden biz şiirimizde şöyle dedik.. “dost dosta değil, dosttan dosta bakar… alır rahmet döner halka nur saçar” dedik..

sorarım size hangi maça giderken Allah rızası için gidiyorsunuz??? bütün bu sayılanlar insan fıtratına aykırıdır.. kişinin dozu kaçırması halinde imanı bile zedelenebilir. çünkü iman kardeşliği gerektirir. “….. birbirinizi sevmedikçe hakkıyla iman etmiş olazsınız” buyuruldu Hadisi Şerifte…..

ahi kul ahmed hepinizi kardeş bildiği için ümmeti zedeleyen her şeyden kendini beri tutar. o sizi çok sever çok sever çoooook çok..

31 Ekim 2011
Okunma
bosluk
  • Page 1 of 2
  • 1
  • 2
  • >
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç