ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

Kurban Kesen Medeniyetlerde Kurban Kültürü (Spor, eğlence ve oyunlar – Güreş ve hacivat karagöz oyunlarının insanlık çizgisine yakınlığı)


  • Anasayfa
  • Kurban Kesen Medeniyetlerde Kurban Kültürü (Spor, eğlence ve oyunlar – Güreş ve hacivat karagöz oyunlarının insanlık çizgisine yakınlığı)
Popüler Aramalar

Kurban kesen medeniyetlerde birçok farklılık olmakla beraber temsil bakımından en önemli temsili İslam medeniyetini oluşturan ülkeler temsil eder. Kurban kesmeyen medeniyetlerde ki ateş, kan, ölüm üçlemi kesen medeniyetlere göre daha belirgin ve baskındır. İslam medeniyeti çerçevesinde İspanyaya kadar ulaşmış Emeviler ve 10 milyon metre kareye varan genişliğiyle Osmanlı temsilcisidir.

1- Spor, Eğlence ve Oyunlar

İslam medeniyetinde bu spor konusundaki ölçü “tahripkar ve zararlı olmamak” gibi bir ölçü koymuştur. Bu ölçü insanı karşı da geçerli olan ölçüdür. İnsanı hayvana karşı silahı koymak yerine insanı hayvanla birlikte karşı karşıya dengeli bir karşılaştırma esas alınmıştır. Bunun en güzel örneğini cirit oyunu teşkil eder. Batıda büyüyüp gelişen ve o medeniyetin alamet-i farikası durumunda olan boks İslam medeniyetin temsilcisi sayılan güreş birbirinden oldukça büyük farklar gösterir. Bu nedenle zihinlerimizde beslenmesi gereken “ temel fikir” usül ve kaideleriyle esneklik gösterdiği hususun canlı kalmalıdır.

Örneğin güreşçiler güreş öncesi ve sonrası yaptıkları hareketler ile üzerinde durulması ilginç şeyler oluşturur. Öncelikle güreş Cuma günü başlayacaktır. Ve bu sebeple güreşçiler o semtteki ulu camiinde Cuma namazını kılıp daha sonra o semtteki defnedilmiş bulunan bir pehlivanın kabrini ziyaret edip birlikte dua etmekte güreş başlamış olacaktır. Güreş öncesi yapılması gereken peşrev güreşçilerin önünde uyulması icap edilen zaptu rap altına alınmış belli kaidelerden oluşan ciddi hareketlerdir. Töre gereği yapılması gereken karşılıklı tek diz üzerine çöküp ellerini yerden başlarına doğru götürerek – temenna ederek- birbirlerini selamlarlar. Bu selamlama üç defa tekrar edilir, eğilerek karşısındaki rakibin topuğuna dokunur ve kısbete değer ellerini öpüp başlarına koyarlar. Daha sonra cazgır ortaya gelir milletin inancına, değerlerine ve mukaddesatına dair kavramalar ve esaslar ile hitabetine başlar. Daha sonra pehlivanları metheden güzel cümlelerle bitirir. Artık güreş yavaş yavaş başlar.

Güreşteki mekan zaman usül ve kaideler batıya göre çok büyük bir farklılık gösterir. Mekanın çayır üzerinde olması iki efsafa denk düşer. Birincisi çok geniş bir alanda olmasından dolayı minder dışına kaçma tabiri asla söz konusu olmaz. Kaçma mefhumunu tanımayan bir medeniyetin bu değerlerinin spora yansımasıdır. İkincisi ise; çayır olması nedeniyle bir yumuşaklı söz konusudur ve güreşçilerin yaralanmaları ya da sakat kalmaları yer dolayısıyla söz konusu olmaz. Yani kan dökülmesi ve ölüm vakaları olmayacaktır.

Zaman yönünden konu ele alındığında güreşçiler zamanla mukayyed değildirler. Sınırlı olmayan bu vakit konusu güreşçinin minderden kaçamamak kadar zamandan da kurtulamamak şeklinde bir genişlik ve gerçek gücüm ortaya konmasına imkan sağlar.

Üçüncü boyut olarak öngörülen usül ve kaideler bütünü güreşçilerin birbirini ezmelerini bütünüyle önlemese de askeriyeye indirir. Örneğin; üstün tarafın ufak bir üstün hareketinden hemen onu galip sayarak ezme işini ortadan kaldırıp bertaraf eder. Mesela; taraflardan biri ötekini sırtı yere gelmeden iki eli veya iki dirseği üzerine yaslanacak şekilde arka üstü düşürse rakibini “ açık düşürmüş”, olacak ve galip sayılacaktır. Yine taraflardan biri ötekinin ayaklarını yerden kesmekle ve bu halde onu üç adım götürmekle “ayaklarını yerden kesti” durumunda olacak ve yine galip sayılacaktır. Sonuç olarak güreşteki açık düşürme, ayağını yerden kesme gibi benzeri tabirler diğer medeniyetlerde ki bokstaki “ dövdü- dövüldü” kavramlarına denk gelmesine rağmen ne kadar büyük bir şiddet farkı olduğu umarım anlaşılıyordur. Buna ilave olarak “ çift boyunduruk ile çift sarmanın aynı anda rakibe vurulması” yasaklanmıştır. Ayrıca rakibi havaya kaldırıp baş üstü yere çakma ihtimaline binaen çift dalma gibi oyunlar men edilmiştir.

Güreşlerin bitmesiyle de yeni durumlar ortaya çıkar. Kurban kesen ve kesmeyen medeniyetler arasındaki en önemli fark burada kendini belli eder. Şayet galip gelen ve mağlup olan birbirinin yaşıtı ise güreşin bitmesiyle beraber karşılıklı kucaklaşılır ve birbirlerini hafifçe kaldırırlar. Buna karşılık mağlup olan daha genç ise yaş ve tecrübe, kuvvet bakımından kendisinden üstün olanın elini öpecektir. Galip gelende buna mukabele edecek ve onun alnında öpecek ve beraberce meydandan ayrılacaklardır. Bunun aksine şayet yaşça küçük olan büyük olanı mağlup edecek olursa töre icabı yine kalkacak büyüğün elini öpecektir. Yaşına ve güreşteki emeğine hürmeten yenilende bu genç güreşçiye duyduğu takdir hissini ifade etmek için onun alnından öpecek ve yine beraberce meydandan ayrılacaklardır. Bu hareketler seyircilerin taşkınlığını önleyen çok önemli hareketlerdir ve sporla verilmek istenen mesaj toplumsal değer yargılarıyla iç içedir. Şimdiye kadar hiçbir zaman seyircilerin ifale kapılmaları veya sokaklarda önüne geleni dövüp kırmaları söz konusu olmamıştır. Ve seyircilerle güreşçiler arasında futbol da olduğu gibi herhangibir engelde bulunmamaktadır. Yani seyirci güreşçiden kopmuş ya da koparılmış değildir. Ayrıca güreşler ve güreşçiler üzerine kumar oynamak ve oynatmak söz konusu olmamıştır.

Özellikle Osmanlıda spor bedeni ve ruhi bir disiplin olmaktan öte dini bir hüviyet içinde de telakki edilmiştir. Pehlivanlar güreş öncesinde aynı ibadet neşesini idmanlarında duymuşlardır. Pehlivanlar nerede ve ne zaman olursa olsun abdest alıp iki rekat namaz kılmadan ve dua etmeden güreşe çıkmazlardı. Cazgır güreş meydanına gelip sözlerine kelime-i tevhid ile başlar ve daha sonra milletin değerlerine ve imanına dair ifade ve mefhumlarla sözlerine devam etmesi konunun ibadet yönünü ortaya koyması açısından son derece önemliydi. Daha sonra güreşçilerin üstün vasıflarını bahseder onları över teşvik eder ve onunla sözlerini bitirirdi. Bunlar güreşçilerin musabaka esnasında ve sonrasında doğru olmaları, dürüst davranmaları ve kuvvetlerin son noktaya varıncaya kadar kullanmalarını telkin içindi.

İnsanın ruh halinin bedeni kuvvetlerin üzerindeki tesiri konusunda küçük bir araştırmaya bakalım; Amerikalı yazar Dale Carnegie’nin İngiliz psikolog J.A. Hadfield’de atfen yaptığı nakle göre üç adam kuvvetleri bir dinamometre ile ölçülerken ruhu tekniatları dinamometreyi var kuvvetiyle kavramaları istenildiğinde önce normal uyanıklı halinde 45 kilo, kendilerine hipnotize edilerek çok zayıf oldukları söylendiğinde 13 kilo ve hipnotize halinde çok kuvvetli oldukları söylenince 64 kilo vasati kaldırdıkları görülmüştür. Kendisi buna ruh haletimizin kudreti inanılır şeylerden değil, demekten kendini alamamıştır.

EĞLENCE :

Eğlencede ki temel unsur zaman bilimini tespitidir. Zira gece, insan şahsiyetinin kendisini en az kontrol altında tutabildiği devreye rastlar. Şuur, şuur-altını baskı altıda tutabilmek hususunda bir hayli zayıflamıştır. Bu medeniyet şuurun, şuur-altının baskıdan kaçışını hızlandırmak için, bu eğlencelere bir yan kuruluş olarak içkiyi almıştır. Yine buna ilaveten bu medeniyet, bu eğlencelerde şuur-altı dinamiklerini tahrik edecek konuşlalar, tanışmalar, harekete ve davranışlarla meseleyi daha tehlikeli boyutlara sürüklemiştir. İçilen içkilerle, şuur-altında kontrolden kaçan ve şuurlaşan eski düşmanlıklar, kırgınlıklar, genç ve güzel hanımlara gösteriş merakı ve sevdasıyla beraber, bu insanlar arası ilişkileri bir kat daha sertleştirecektir.

Buna mukabil Osmanlı medeniyeti’nde, eğlence gayeli toplantılar, büyük bir ekseriyetle gündüzleri yapılagelmiştir. Şurası muhakkaktır ki, eğlence için en uygun olmayan zaman sabahtır. Bunu gibi, bozulmalara ve kötülüklere en uygun olmayan zaman yine sabahtır. Sabahleyin vücut zinde, sinirler sağlam, şuur uyanıktır. Bu husus önemlidir ve bizlere iş hayatını beklediği prensipleri hatırlatır. Gerçekten, iş hayatında, har zaman ve daima iş prensibi öndedir ve şuur, kontrolü, kendisi kendi üzerine almıştır. Sonuç olarak sabaha almakla ve bu medeniyet, eğlence için aynı prensipleri hakim kılmak istemiştir. Halbuki eğlenceler her zaman disiplinli, katı ve sert prensiplerden kaçınmışlardır. Böyle olunca, şuur-altı dinamiklerini kontrol altına tutabilmek hususunda ciddi bir sorumlulukla karşı karşıya kalmıştır. Bu itibarla, artık sabahın seçilmesiyle, kişi kendini daha iyi kontrol edebilecektir. Bu zamanlarda insanlar, ağızlarından çıkanları, yaptıklarını ve ne yapacaklarını geceye nispetle daha iyi bilirler, Şuurla berraktır ve duygular saptırılmamıştır. Uzun bir günü yorgunluğu insanın üstüne henüz çökmemiştir.

Buna ilaveten, bu eğlencelerden eğlenceyi oluşturan alt birimler, kişiyi tahrik edecek türden değildir. İnsanları fevri hareketlere itecek kadın-erkek ilişkileri de yine ölçülü ve dengelidir.

Netice itibariyle, alt yapıyı oluşturan prensipleri sebebiyle ki, bu toplantılarda sert çizgilerle ifade edilen hareketler kendilerine müsait bir zemin bulamamışlardır. İnsanlar beşeri münasebetlerinde belirli ölçüler içinde kalabilmeyi başarabilmişlerdir. Birisini hareketlerine sınır tanımayıp aşırılıklara düşmesiyle ortaya çıkacak olan felaketler ve kötülükler, ötekini ölçülü davranması sonucu tehlikeli boyutlara varmadan akim kalacaktır. Sabır tahammül ve müsamaha birçok vakanın zuhuruna engel olacaktır.

Bunun böyle olduğunu tespit sadedinde, şunu söylemek mümkündür.: bu çeşit toplantılarda insanlar arası ilişkilerde vaki aksamalar, bir seviyenin altında kalmamış olsa idi, bu toplantılar muhtemel çatışmaları belli bir noktada tutabilmek maksadıyla kendi bünyesine içinde düello, harakiri… vs. gibi, birtakım ek müesseselerin doğmamış olması, bunlara ihtiyaç duyulmamış olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Bu husus, yanı zamanda bu nevi toplantıların, muhtemel çatışmaları önlemede yardımcı müesseslere ihtiyaç bırakmayacak kadar kendi içinde sağlam ve tutarlı olduğunu göstermesi bakımından değer taşır.

Netice itibariyle, kurban kesen medeniyetlerin tertip ettikleri eğlenceler, kurban kesmeyen medeniyetlerde yapılan eğlenceler kadar kendi içlerinden hakaret, alay, küçük düşürme gibi gayri ciddi unsular taşımaz. Bunu tabii sonucu olarak da, bu toplantıların Ateş-Kan–Ölüm gibi felaketlerle bitmesi gibi bir tehlike de bahis konusu değildir.

Osmanlı’nın son devirleri dahil Türkiye Cumhuriyet döneminde bütün gayri milli ve gayri dini unsurlar toplumumuza eğlence yolu ile girmiştir . Bu nedenle eğlence ithali konusu üzerinde önemle durulması gereken bir husustur. Eğlence, insan zihnini disiplinli düşünceden en fazla kaçtığı zamana tekabül eder. Kişi eğlenebilmek ve dolayısıyla rahatlayabilmek için kendisini duyguların akışına terk etmek mecburiyeti içinde olacaktır. bu durumda eğlencenin fonksiyonu bir kat daha artmış demektir. Aklın kendi fonksiyonlarını en fazla icra ettiği bu dönemde kişi, eskisine nispet ile çok daha fazla telkine açıktır. Bu vasıf eğlencenin dış tesirlere karşı daha hassas olduğu manasına gelir. Bu gerçek, eğlencenin daha çok kontrol altına tutulması zaruretine işaret eder. Aksi takdirde eğlence, yabancı unsurlar için müsait bir vasat oluşturacaktır. Bu mühimdir ve bütün kötülüklerin cemiyet içerisinde yerleşmesi bakımından, eğlencenin hep bunların mihveri durumunda olduğu manasını taşıyacaktır.

Bu tespit ve yorumların bizleri getirdiği bu noktada şu husus önem kazanır ki, cemiyetlerde bu tür oyun, eğlence ve benzeri kuruluşların gösterdiği farklılıklardan hareketle, onlar arasında birtakım mukayeseler yaparak, kendilerine göre birtakım neticelere varmak isteyecek her kimseni dikkatlerine behemehal kabul etmesi gereken noktalar vardır.

Medeniyetler üzerine yapılacak kısa vadeli bir çalışma olsun, zihinlerimize hemen hep aynı imajı verecekti: Hiçbir Medeniyet, diğer Medeniyet’i taklit etmek, ona benzemek ve onun gibi olmak mecburiyeti içinde değildir. Bir medeniyetin başka bir medeniyete benzemediği için suçlamak, bir insanı bir başka insana benzemediği için suçlamak kadar manasız ve yersizdir. O, insan olarak ancak kendisi kendi içinde bir bütündür ve asıl o bir başkasına benzemediği için insandır. Bu itibarla, her bir Medeniyet de, kendi içinde bir bütündür ve bir başka Medeniyete benzemediği ve hatta bezemekten kaçcındığ4ı için bir bir Medeniyettir. Taklit etmeye başladığı andan itibaren kendisi olmaktan çıkacak, kendini inkar edecek ve artık bir taklitler topluluğu halini alacaktır.

Bir medeniyet, ihtiyacı ölçüsünde ve nispetinde başka medeniyetlerden aldıklarını kendi bünyesinden sindirip, onu kendi değerlerine göre yoğurup, kendi dehasına göre yeniden şekillendirdikten sonra, ancak kendi mensuplarına takdim etmek hakkına sahiptir.

Pek tabiidir ki, burada kurban kesen medeniyetlere mensup fertlerin, beşeri zaaflardan kurtulmuş olduğu şeklindeki bir iddia da, her zaman mesnetsiz kalacaktır. Medeniyetler için asıl olan, bu insanları, bu zaaflarından kurtarmak değil, belki bu zaafların önüne sağlam prensipleri ve ciddi engellemelerde çıkıp, bu zaafları, en az zarar verir bir seviyede tutmaktadır.

OYUNLAR

Kurban kesen medeniyetler de oyunlar medeniyetle bağlantılı bir paralerlik gösterir. Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinde kukla, karagöz-hacivat, hokkabaz ve orta oyunu şeklinde bir sıra izlerler.

Kukla: Küçük bebeklerin küçük sahnelerde iplerle idare olunduğu bir oyundur. Genellikle çocuklara hitap eder.

Karagöz-Hacivat: sinema tarzı bir oyun türü olup deve derisinden kesilmiş karagöz- Hacivat şekillerinin mum ışığı vasıtasıyla beyaz perdeyi düşürülmesi sonucu bir nevi gölge oyunudur.

Hokkabaz: Karagöz ve Hacivat’ın perdeye düşen hallerini gerçek dünyada karşılıklı iki kişi arasındaki konuşmasından oluşur. Birini elinde ince tahtadan yapılmış ucu açık iki cetvel bulunur. Ve çeşitli vesilelerle diğerini omzuna vurur. Cetvel iki parça olduğu için ses daha çok çıkar böyle devam eder gider.

Orta oyunu: Bu oyun iki veya daha fazla kimseyle karşılıklı oynanır. Kuklanın canlısıdır denilebilir.

İnsanlar normalde başka insanlara karşı onların üstünlüğünü sıfırlayıcı ya da aşşa görücü tavırları seyretmeye daha yatkındırlar. Batı medeniyetlerinde insanlar kan görmeye ve kan akıtmaya doymamış oldukları için trajedi ve dram türünden vurma, kurma, asma, kesme, yakma ve yıkma gibi sahneler ilave tatmin için gereklidir.

Halbuki kurban kesen medeniyetlerde örneğin Osmanlıda bu tür sahnelere rastlanmaz. Daha çok çocuklara hitap etmesi nedeniyle fazla teferruatlı değil ve espriler çocukların anlayabileceği gibidir. Genellikle söylenen şeyi yanlış anlama esasına göre bir espri oluşturmayı amaçlar ve kelime oyunu tekerlemeler ve vb espriler daha yaygındır. Bu oyunların hiçbirinde yazılı metin yoktur. Oyunlar irticalen oynanır ve oyuncuların hazır cevaplılığı zeka gücü ve nükte kabiliyetlerine göre şekillenir ve gelişir. Osmanlıda seyirci sayısı azdır. Dekorlar az ve kıyafetler sınırlıdır.

İslam medeniyeti şaka, ciddi ya da rol icabı veya daha başka sebeplerden olsun karşısındaki ile alay edilmesini onun küçük düşürüp şahsiyetiyle, şeref ve haysiyetiyle de oynanmasını doğru bulmamıştır.

Sonuç olarak kurban kesen medeniyetler de ki oyunlarda şeref ve haysiyet kırıcı sahneler insanların şeref ve haysiyetiyle oynayan hakaretamiz sözler, alay ve hakaret dolu benzeri küçük düşürmeler yoktur. Namus meseleleri ise gündemden uzak tutulur. Adam öldürme, adam kaçırma, işkence etme gibi konulara yer verilmez. Özet olarak vurma, kırma, asma, kesme, yakma ve yıkma gibi motiflere yer yoktur. Böylece insanların kafaları o çeşit vakalarla ve kavramlarla doldurulmaz.

At yarışları düğünlerde ve toplantılarda sık sık yapılır. Fakat ödül verilmesine rağmen müşterek bahis hiçbir zaman oynanmaz. Ciritlerde aynı şekilde kumardan uzaktır. Hindistan’da ki Müslümanların ciride benzer bir oyunu olan Gûy-u Çevgân oyunu da kumardan uzaktır. İngilizler buraya geldikten sonra bu oyuna Polo demişlerdir. Bu oyun çevgan denen ucu eğri bir çubukla yerdeki topu karşı tarafa geçirmeyi amaç edinen bir ekip oyunudur.

TOPLUMSAL SINIFLAŞMA

Kurban kesen ve kesmeyen medeniyetlerde efendi-köle münasebetleri olarak kendini takdim eden beşeri tavır, bir aşağı seviyede daha organize omlaş ve daha genel-geçer bir hüviyet kazanmış olarak insanlar arası ilişkiler bütünü içinde kendisine daima bir alt-yapı bulmuştur.

İnsanlar dünyaya geldiklerinde birtakım iç-güdülere sahiptirler. Cinsiyet ic-güdüsü, saldırganlık iç-güdüsü gibi, bunlardan her ikisi ve bilhassa saldırganlık iç-güdüsü, daha ilk günlerden itibaren dış dünyada kendisine hedefler aramaya başlar. İlk zamanlarda, bu yönelişler fazla önemli değildir. Fakat daha sonraki devrelerde bu iç-güdü, insanları hedef seçecek ve taşıdığı potansiyel ölçüsünde onlara yönelecektir. Bu durumda mesele ciddi ve tehlikeli boyutlara kazanmış olacaktır. bu itibarla, bu insanlar, bu iç-güdüye tatmin vermek isterken, doğabilecek tehlikelere karşı kendilerini emniyet altına almak isteyeceklerdir. Bu durumda, tabii olarak bu insanlar, bu gibi hallerde zarara uğramak istemedikleri için, arkalarını kuvvetli zümrelere dayanmaya çalışacaklardır.

Netice itibariyle bu iç-güdü tatmin bulmak maksadıyla tezahür etmek isterken, cemiyet içerisinde daha güçlü, kuvvetli ve kudretli kimselerin daha zayıf ve daha aciz kimseler üzerinde ki otorite tesis etme, onları idare etme, onlara hükmetme ve böylece kendilerini imtiyazlı kılma ve bu şekilde iç-güdülerine tatmin bulma istek ve gayretleri sonucu, bu insanların kendi aralarında bir araya gelip organize olmalarıyla, kuvvetli ve kudretli kimselerin temsil ettikleri sınıflar içerisinde daha zayıf kimselerin, yığınlar halinde aşağı sınıfları teşkil etmeleri neticesini verecektir.

Gayet tabii olarak cemiyet içerisinde ortaya çıkan bu sınıflaşma, kesin ve net çizgileriyle birbirlerinden ayrılıncaya kadar, önemli ve ciddi hadiseler vuku bulacaktır. Nitekim bu sınıflaşmalar oluştuktan ne kadar zaman sonra bile yine bu sınıflar arası rekabetin beslediği mücadele, büyü hadiselerin zuhuruna ve büyük ihtilallerin vukûuna sebep olmuştur.

Bu sınıflaşmalar, taşıdıkları bunca mahzurun yanında, cemiyet içerisinde bozuk bir ekonomik alt-yapı üzerinde,fizyolojik ve sosyo-kültürel hüviyetiyle çarpık bir yapılanmamın oluşmasına müsaade etmiş olacaktır.

Açıktır ki, sınıflaşmaların teşekkül ettiği cemiyetlerde, aşağı sınıflar, daima yığınlar tarafından temsil edilecektir. Gayet tabiidir ki, bu yoğun halk kitlelerinin çocukları da ebeveynleri gibi, soysa/ekonomik-kültürel açılardan sınırlı imkanlar içinde kalacaklardır. Böylece, aşağı sınıflara mensup bu kimselerin, daha az beslenmeleri ve diğer imkanlarını sınırlı kalması yanında, bu insanların üst sınıflara mensup kimselerle evlenmemeleri de, doğacak çocukların zeka seviyelerini gittikçe düşmesine ve bunu tabii sonucu olarak, bu insanların içlerine kapanmalarına ve böylece nesillerin dejenerasyona uğrayıp bozulmalarına müncer olacaktır. Bu şekilde, her geçen gün büyük halk kitleleri bedenen, ruhen ve zihnen zayıflarken, yerde de çoğalarak yığınlar halini alacaklardır.

İngiliz matematikçisi ve filozofu Bertrand Russell, bu hususu net bir şekilde açıklıyor ve tehlikeler dikkat çekiyor: “İngiliz, Fransız ve Almanlar durmadan azalıyor, kendi içlerinde ise çoğalan aşağı sınıflardır. Bugünü zekaca geri yeteneksiz sınıfları ile bugünün barbarları, Avrupa uygarlığını yıkacaktır.

Gayet açıktır ki, sınıflaşmaların bulunmadığı bir cemiyette, bu sınıflaşmaların yapısından gelebilecek mahzurlar ve cemiyete getireceği problemler de olmayacaktır. Bu durumda, sağlam bir mantık, cemiyet içerisinde sun’i birtakım tehlikelere zemin hazırlama durumunda bulunan sınıflaşmalara müsaade etmemek olduğunu hemen fark edecektir.

Sonuç olarak, zihinlerimizde uyana çağrışımların, burada söylenilenler ile birinci bölümdeki tesbitler arasında kuracağı beraberliğin, düşüncelerimizi getirdiği şu noktada hemen fark edebiliriz ki, Kurban kesen Medeniyetleri temsil eder durumda olan İslam Medeniyeti ve onu oluşturan cemiyetlerin hiçbirinde sınıflaşmaların hiçbir nevine tesadüf edilemez.

Bu durumda, bir soru, kendiliğinden önem kazanmış olur. Gerçekten İslam Medeniyeti, cemiyet içerisinde her zaman doğup gelişmesi muhtemel bu sınıflaşmaların teessüsünü, sadece kendi imkanlarıyla nasıl ve ne şekilde önlemiştir? Bu bahsin içinde kalarak, bu sorunu cevabını bulmak fazla güç olmayacaktır. Bunun için, evvel emirde şu hususu hatırlamak icab eder: Bizler, daha önce, cemiyet içerisindeki sınıflaşmaların, insanlarda mevcut “Saldırganlık İç-güdüsü’nün organize olmuş ve böylece daha meşruiyet kazanmış bir halde kendisine tatmin aramak istemesi sonucu ortaya çıkmış bulunduğu hususunda ittifak etmiştir.

Böyle olunca, mesele bu saldırganlık iç-güdüsüne tatmin aramak gibi bir hüviyet kazanır. Bu itibarla, İslam Medeniyeti, Kurban Müessesesi ile nasıl ve ne gibi hedefleri gerçekleştirmek ve dolayısıyla ne şekilde bir cemiyet oluşturmak istemiş olduğu husus açıklık kazanır. Nitekim İslam Medeniyeti, Kurban müessesesiyle, bu iç-güdüyü süfli hedefler peşinde koşmaktan alıkoyup onu eğitmek ve daha sonra ona ciddi ve önemli hedefler göstermek suretiyle, bu iç-güdüyü mukaddes emellere yönlendirmek ve böylece mükemmel bir cemiyetin oluşmasını istemiştir. Daha sonra emirleri, yasakları, teşvikleri ve engellemeleriyle, bu iç-güdüyü, bu aynı hedefler istikametinde desteklemiş ve bu yönde onu programlamıştır.

Sonuç itibariyle, sınıfsız ideal toplum oluşması hususunda tavır koymuştur. Her kabiliyet, artık cemiyet içerisinde değerini bulacaktır. Hiçbir kabiliyetin önüne engel konulmayacaktır. Sınıflaşmanın bulunmadığı bir cemiyette, insanların ellerin kollarını bağlayacak kurallar artık olmayacaktır. Her kabiliyet, kendi dini gösterme imkanına erişecektir.

Özet olarak, İslam Medeniyeti’nde sınıflar, oluşabilmek için muhtaç oldukları potansiyeli, kendilerine temin edecek gerekli alt-yapıyı hiçbir zaman bulamamışlardır. Bilakis bu medeniyette mevcut alt-yapı, insanlar arası ilişkilere, daha esnek ve daha yumuşak bir hüviyet kazandıracak bir mahiyet göstermiştir.

Sonuç itibariyle, sınıflaşmaların teşekkülün ve bu sınıflar arası ilişkilerin tabi olduğu ölçüleri göstermesi bakımından, cemiyet içerisinde birbirine zıt kutupları temsil etmesi ve bin yıllar boyu devamedegelen sürekliliği ifade etmesi açısından Efendi-Köle münasebetleri, bu konuda sağlam bir mukayese zemini oluşturacaktır. Nitekim köleni sahipsiz olması ve kölelik müessesesinin bir hukuka malik bulunmaması itibariyle Roma Hukuku’nda olduğu gibi bu insanlara karşı takınılacak tavırlar ve onlara reva görülecek muameleler, büyük bir belirsizliğin ne derece giderilmiş olduğu hususu, bu medeniyetlerin gerçek yapılarını ifade etmesi bakımından kesin ölçüler oluşturmuştur.

Meseleye bu açıdan bakılması halinde Kurban Kesen Medeniyet olarak İslam Medeniyeti’nde Efendi-Köle münasebetlerini ifade etmesi bakımından, bu Medeniyetin bu konudaki emirleri, yasakları, teşvikleri ve karşı çıkışları bir yana, bu emir yasakların ne derece yaşanılır olduğunu göstermesi bakımından gerçek hayattan verilecek misaller önemlidir.

Bu durumda bu emir ve yazakların kamu vicdanında ne kadar makes bulduğu ve yine bu ilkelerin ne ölçüde hayata geçmiş olduğunu göstermesi bakımından ilk merhalede kendi medeniyetimize ait Tecrid-i Sarih Tercümesi’nde Ahmet Cevdet Paşa’ya atfen yapılan bir iktibas önemlidir: İslam’da köle almak, köle olmak demektir.

Tarihin bu devrelerine dair merak ve tecessüslerimizi, bu medeniyet’e karşı olması daha çok ihtimal dahilinde bulunması bir müsteşrıkın kaleminden giderebiliriz.

Müsteşrık Th. W. Juynboll bu konudaki çalışmalarını yine bu konuda kendisi gibi araştırmalar yapmış bulunan diğer müsteşrıkların görüşlere, tesbit ve müşahedeleriyle birleştirmiş olarak İslam Ansiklopedisi’nin “Abid” maddesinde toplamıştır. Bu maddeye dair seviyeli ve semereli makalesini ilk bölümünde İslam’ın köleliğin sınırlarını ne kadar çok daraltmak sitediğni göstermesi bakımından pek az biline iki hususun mukayesesine yer vermiştir. O, bu irtibatı şu şekilde kurmuştur: “ Roma kanunlarında caiz olduğu gibi, bir Müslüman alacaklı, borçlusunu esir gibi satamaz”. Konu bu şekilde, bu mevzudaki hükümlere bina olunarak devam ediyor. Fakat daha sonra artık yine bu aynı yazı, nazari olmaktan ziyade tatbiki sahaya intikal ediyor.

Nitekim Juynboll, bu makalesini son bölümünde, bu konudaki müşahedeler, tesbitler ve teşhisler ve bütün görülenleri, “Şimdiki Müslümanlarda esaret, esirlere yapılan muamele” başlığı altında toplamış olarak bu husustaki mevcut emir, yasak, teşvik ve müeyyidelerin ne kadar hayata geçmiş olduğunu yaşanan örnekleriyle göstermek istiyor:

“ Kur’an, Allah’a ibadet ediniz ve kullarınıza dahi iyi muamelede bulununuz, diyor. Birçok bitaraf şahidlere göre, İslam’da esirlere umumiyetle fena muamele edilmez ( krş., E. W. Lane)…

Peygamber esirlere iyi muamele edilmesi hususunda kuvvetle ısrar etmiş ve esirlere yediğinizi yediriniz, giydiğinizi giydiriniz ve onlara kudretleri fevkinde bir şeyi emretmeyiniz, diye buyurmuştur. Bu düsturlara tamamen yahut geniş ölçüde riayet olunmaktadır. Bütün erkek veya kadın esirlere umumiyetle iyi muamele edilir. İşleri hafiftir. Şarkta seyahat edenlerin ifadelere, Müslümanların ekserisini esirlere insani muamele ettiklerine şahadet ediyor.. Bugünkü şartlar içinde onlar için esir olmak bir saadettir. Denemek için, kendilerine benimle birlikte yurtlarına dönmelerini teklif ettiğim esirlerin hemen hepsi, bu teklifimi, ancak kendilerini tekrar Mekke’ye getirmekliğim şartı ile, kabul ediyorlar. Bu esirler, umumiyetle, sahiplerinin aileleri içine giriyorlar, birkaç sene hizmetten sonra da hür insanlar gibi, cemiyet içerisine kabul ediliyorlardı; hatta bu esaret sayesinde adam sırasına geçtiklerine inanmış bulunuyorlardı… velhasıl vaziyeti yakından gördükten ve meseleyi etrafı ile mütalaa ettikten sonra, şu kanaate vardım ki, esaret alehinde yapılan propogandalar hiç de beğenilecek şeyler değildir (krş. Snouck Hurgronje.)

Esirlerin umumiyetle hayat şartları ağır değildir, yemekleri boldur. İşçi köleler, sahiplerin evlenmelerini müsaade etmiş ise, köleliklerini devamını tercih ederler…. Hizmetçi köleler hemen daima yarmiş yaşlarında azat edilirler…. Hal ve vakit yerinde olan köle sihib, mümkün olduğu takdirde, sadık hizmetkarını ev-bark sahibi etmek mecburiyetini hisseder; biresirin aza delimesi haddi zatında sevablı bir iş telakki edilir. Azattan sonra aile bağı da, eskisi gibi kuvvetli kalır.

Azatların için her iş ve mevki açıktır. Hür doğmuşlarla manevi şartlar dahilinde, hayata atılırlar ve neticede bu mücadele için, diğerlerinden daha az mücehhez olmadıkları görülür…

Çölde bir hayli erkek ve kadın siyahi esir görülür. Kendilerine lütufla muamele edilir… bir müddet geçtikten sonra azat olunurlar… bu zenci köleler bedevilere kolayca bağlanırlar ve nihayet adeta kabilene efradından olurlar…

Arabistan’da esirlerin vaziyeti daima tahammül edilemeyecek gibi değildir ve kendisi ekseriyetle mes’uttur. Eğer esirin sahibi Allah’tan korkarsza esiri azat etmek için, uzun senelerin geçmesini beklemez ve azat ettiği zaman da, eli boş göndermez. Arabistan yaylalarında ki oralarda yalnız hali vakti yerinde olanları esir sahibidir hayır sahipleri azatlı köle ve cariyeleri evlendirir ve kendi mallarından onlara ya da deve veya hurma ağacı gibi şeyler verirler… Bunun için Afrikalılar’ın gönüllerinde esir edildiklerinden dolayı, hiçbir kin yoktur. Onlar ekseriyetle kendi aralarındaki muharebelerde esir olmuşlardır. Para ile kendilerini satın alanlar, onların kendi aileleri içine sokmuşlar ve erkekleri sünnet ettirmişlerdir… Allah onlara felaketlerin lütfetmiştir; onlar, bu Allah’ın lütfudur, diyebilirler; çünkü onlar bu sayede hak dinine girmişlerdir. Esirlerin yeni vatanları onlara eskisinden daha güzel görünür. Orada onlar Allah’ın hür kullarıdır, orası onlar için daha yüksek bir medeniyet diyarıdır… Bu cihetle, esaret düştüklerinden dolayı, Allah’a şükrederler.

Müsteşrık Juynboll’un, kölelikle ilgili olarak, diğer müsteşrıklarla beraber üzerinde ittifak ettikleri fikirler, tesbit ve yorumlar burada bitmiş oluyor. Ancak şu kadar var ki, bu tesbit ve yorumları, yabancılar tarafından yapılmış olması onların tafrasız kalmalarını daha az ihtimal dahilinde bulunması itibariyle, İslam’ın kölelik hususundaki tutumunun ne kadar taviz tanımaz, kökten ve temelden olduğunu göstermesi bakımından, kendi mensuplarını beyanlarına nisbetle daha inandırıcı ve ikna edicidir.

İnsanların şeref ve haysiyetlerine önem veren bir Din’in yine aynı şekilde kölelerin de şeref ve haysiyetlerine riayet edeceğinden şüphe etmek, onun hesabına bir çelişki olurdur. Nitekim, zayıfı tutmanın getireceği felaketleri ve hatta belaları biliyorken, böyle davranmanın en azından küçümsenme sebebi olacağının farkında iken, yine de bu sahipsiz ve kimsesiz insanları cemiyetin ileri gelenlerine karşı müdafaa etmek ve bununla yetinmeyip onları bu insanlarla işet tutmak, gerçek dünyada mevcut eşitsizliğe ve sınıflaşmalara karşı oluşmuş ve ancak bu Medeniyet’e mahsus tavrı temsil ediyordu.

İNSAN DAVRANIŞLARI

1- Kişinin Kendisine Yönelmiş Tavrı : – İntihar

Kurban kesen topluklarda intihar ve alkol gibi hususlar baskın değildir. Öyle ki hanlarda, kervansaraylarda içki içilecek yerler yoktur ve yüzyıllar boyunca içki işiyle iştigal edenler de genellikle zımmi denilen Müslüman olmayan İslam toplumunda yaşayan kişilerdir. İslam bir yandan kan akıtma ve can yakma gibi hareket ve davranışlara karşı ikaz geliştirerek emir ve yasaklar koyarken bir yandan da bu emir ve yasakları uymaları hususunda onları kan akıtmaya karşı isteksiz kılmak, kaçındırmak, sakındırmak ve nefret ettirmek gayesi ile kurban müessesesini getirmiştir. Bu paraler de içki ve uyuşturucuda yaygınlık kazanmamıştır.

Netice olarak İslam toplumlarında içki mimarisi gelişebilmiş değildir. Anılarını yazan seyyahlar Müslüman ülkelerde içki, uyuşturucu ve intiharın salgın olmadığı hususunda ortak bir kanaate sahiptirler.

2- Kişinin Kendisi Dışındaki Varlıklara Yönelmiş Tavrı

İnsan çocuk olarak dünyaya gelmesiyle beraber bazı iç-güdüleri de beraberinde getirir. Bu iç-güdülerin bazıları da ıslah olması gereken sert bir yapı gösterebilir. Bu yüzden zamanında ailede sevgi olarak yahut eğitimde ve toplumda birey olarak makul bir çizgiye gelmezse ileri yaşlardan imkanlarının da artmasıyla kontrol edilemez bir hale dönüşebilir. Bu ıslah etme için de en büyük payı din alır. Dinin en önemli amaçlarında birisi kişiyi Kemal bir ahlaka ulaştırmak ve toplum içerisindeki yaşamını da uyumlu hale getirmektir.

a- Kişinin Tabiat, Bitki Ve Canlılar Alemi Karşısında Tavrı

Hiç kimse bir Kızıldereli’nin çevreye verdiği önem kadar bir önemi veremez. Onlar için çevre bir yaşam alanı. Ancak bugünkü insan sadece başını sığacağı alanı düşünüyor yaşamının diğer parçasını asla düşünmüyor. Bu yüzden çevre kirlenmesi ve çevreyi koruma gibi tanımlamalar önem kazanır oldu. Çevre kirlenmesi tabiri bitki örtüsünün bozulduğunu ve canlı türlerinin varlıklarını tehlikeye düştüğü hususunun açık bir itirafı oldu. Osmanlı ve Selçukluda bazı vakıfların doğayla çok yakın olduğunu örneğin; vakfı laklakan (yaralı leylekleri koruma vakfı) aç kurtlara et götüren vakıflar olduğunu biliyoruz.

Kuranı Kerimde geçen Ashab-ı kehf (mağara arkadaşları) tanımlaması oldukça ilginçtir. Burada insan mağaraya izafe edilmiştir. Bununla taşa, toprağa dikkat çekilmiş ancak idealist insanlar gibi bir ifade kullanılmamıştır. Bu tanımlamada ayrıca yaratılışta en üste olan insan ile en altta olan taş, toprak birlikte isimlendirilerek iki zıt uç birleştirilmiş olmaktadır. Bununla insanı da madde aleminde bir sorumluluk verilmek istenmiştir. Son bir ilave olarak bu iki zıtlığı birleştirmekle ilişkilerde bir bütünlüğü hedeflemiş olmaktadır.

İnsan davranışlarına muhatap olarak bitkiler alemi de payını alacaktır. Bir hadisi şerifte “ elimizde bir fidan bulunsa ve bir saat sonra kıyametin kopacağını bilseniz, yine de onu da kurumaya terk etmeyin ve dikin” burada anlatılmak istenen dikilecek fidanın bir saatte meyve vereceği değil hayatın önemli olduğu ve ona saygı duyulması gerektiği kavramıdır. Hiçbir karşılık da gözetilmemeli ve ona sahip çıkılmalıdır. Kültürünüzdeki yaş kesen baş keser tabiri insanın bitkilere karşı hor ve hakir davranmasıyla yetinmeyeceğini insanlara da aynı kaba ve haşin davranışı göstereceğini ifade etmektir.

Geçmiş Müslümanlar ait oldukları imanın icaplarını ve mensubu olduğu medeniyetin gereklerini bizatihi kendi nefislerinde yaşamışlardır. Böylece onlara kendi hayatlarından bir hayat vermişler, onları duygularıyla ve düşünceleriyle zenginleştirmişlerdir. Bununla sanata malzeme olarak duygularını vermişler ve müeyyidelerini cemiyete mâl etmişlerdir.

Yunus Emre’nin

“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü,
Yaratılanı hoş gördük, yaratandan ötürü”

Beyit’i bütün yaratılmışlara karşı duyulan sevginin ifadesi değil midir? Bu sözler Türk İslam Medeniyetin varoluş gayesini açıklamıyor mu? En üst seviyede bulanan insanda en alt kademede bulunan kaya, taş, toprağa varıncaya kadar bütün “Varlık Alemi’ni içine alır. Varlığı, onu Var Eden itibariyle bir bütün olarak görür ve aralarında ayırım yapmaz. Var olan her şeye karşı duyulan sevgi ve saygının, aslında onu “Var Eden’e karşı duyulan sevginin ve saygının bir eseri olduğunu vurgular. Varlığı tek başına bırakmaz, onu sevgi saygı, takdir ve hayranlıkla zenginleştirir.

b- Kişinin Başka İnsanlara Karşı Tavrı

Kontrol edilemeyen bir iç-güdü son noktada daima bir kendisinden olmayan bir insanı hedef seçecek ve ona yönelecektir. Ancak kurban kesen medeniyetlerde diğerlerine nispetle cemiyetin değerlerine sığınıp karşı olarak kullanılabileceği düello, linç gibi sosyal müesseseler yoktur. Hatta bu isme karşı gelen bir isim dahi yoktur. Demek ki toplumda ilişkilerin sert düzeye götürecek herhangi bir müessese yok demektir. Buradan çıkan sonuca göre kurban kesen medeniyetlerdeki insanlar arası ilişkiler esnek ve yumuşaktır. Aksi olsaydı mutlaka kendini kurumsallaştırırdı. Kavga ve dövüş gibi sıradan basit şeyler dahi toplum hayatında yer bulmamıştır. Toplum daima kana ve nefrete karşı daima tavır koymuştur. Elbette bunda İslam dininin büyük bir etkisi vardır. Bu konuda Yunus Emre:

“ Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan
Şer’in evliyasıysa hakikatte asidir”

Diye söylemektedir. Bu sözü yalnızca bir kişiye mi mâl edeceğiz yoksa bir medeniyetin yaklaşımı olarak mı kabul etmeliyiz belki burası tartışılabilir. Bize göre bir medeniyete mâl etmek kendi içinden çıkan biri olarak daha uygun görülüyor. Şayet bu görüşler yanlış olsaydı birçok Mollo Kasımlar elbette çıkardı. Ancak batıdaki aforoz müessesesi bizde yoktur.

Sonuç olarak bu beyitlerin teklif ettikleri davranış kalıpları bu Medeniyet’le bir bütünlük kazanmıştır. Şöyle ki;
- Kime ve neye ait olursa olsun tabiata, nebatata, canlılara ve bütün yaratılmışlara iyi davranmak, onları “Hoş Görmek”, bunları “Yaratan”, onları “Var Eden”e karşı duyulan sevgi ve saygının bir ifadesi kabul edilmiştir.
- Bunun gibi hangi dinde, dilden, renkten, mezhepten, ırktan ve milliyetten olursa olsun herkese adil ve eşit davranmak ve yine herkese bir insan gibi muamele etmek İslam’ın bir icabı ve imanın bir gereği sayılmıştır.

İslam, mensuplarına bu kadar mükemmel davranış kalıpları teklif etmiş olmakla ve bunu gerçekleştirmiş bulunmakla erişilmeyecek ve hedefi gerçekleştirmiş oluyordu. Hatta harplerde, insanlar, üzerinden her türlü baskının kalktığı bir ortamda mensuplarını göstermiş olduğu tavır karşısında düşmanları bile takdirlerini gizleyememişlerdir.

c- Kişinin Kendi Medeniyetinden Olmayanlar Karşısındaki Tavrı; Harpler

kurban kesen ve kesmeyen medeniyetler açısından harp dışındaki günlük hayat daima bir sosyal baskıyı üzerinde hissettirir. Halbuki harplerde durum tamamen farklıdır ve sosyal baskı tamamen kalkmıştır. Hatta keyfilik söz konusu da denilebilir. Ancak kurban kesen medeniyetlerde harp sırasında daha esnek daha yumuşak daha anlayışlı ve daha insani tutum gözümüze çarpmaktadır. Bunu müeyyideler kadar tarihi belgelerde ortaya koyar.

Tarihçi yazar Max Kemmerich’in bu konudaki fevkalade ilginç tesbit ve yorumlarına bakalım.

“ 1078 yılında Rudolf Rheinfelden, kral IV. Heinrich ile Neckar Nehri kıyılarında yaptığı bir harpte galip gelince, alınan esirleri hafif bir ceza olmak üzere hadım ettirmiştir.”

“ Frederich Barborossa, Tortana kapıları önünde, esirlere şehre karşı emen asmak üzere darağaçları kurdurmuştur. Otto Morena’nın verdiği bilgilere göre bu kral, iki yüz Veronalı’nın burunlarını, dudaklarını kestirdi; geri kalan iki yüz kişiyi de astırdı.”

“1159’da Milanoya karşı açtığı savaşta Friendrich, her tarafı yaktı, yıktı, bağları ve meyve ağaçlarını söktürdü. Karşı tarafta aynı şeyleri yapınca tarihçi Rahewin karşı taraf için barbarlık dedi fakat kendi tarafını görmedi.”

“ Frederich Barborossa, Crema şehrini muhasara edince esirleri astırdı rehineleri idam ettirdi. Çağdaş yazarları onu çok şefkatli ve insani bir hükümdar buldu??? “

“Chroniques des ducs de Normandie isimli eserde yazıldığına göre İngiltere kralı Eldred, esir ettiği Danimarkalı kadınları soyarak toprağa gömdürdü ve yırtıcılara terk etti.”

“ İskoçyalılar 1138’de İngiltere’de hatta gebe kadınların karınlarını yardılar ve rahipleri kürsülerin önünde paraladılar.”

“ Bütün Ortadoğu’da hele çağın ikinci yarısında Hıristiyan Avrupa’daki cezalar zerrece insani şeyler olmayıp dört bin yıl önceki Hammurabi Kanunları’ndaki cezalardan; Hindistan’da, Çin’de, İran’da ve başka yerlerde gördüklerinizden daha vahşiceydiler. O zamanlar Avrupa kanunlarında şu cezalara rastlanıyordu. Dörde bölme, çarktan geçirmek, kazığa çakmak, yakma, suda boğmak, etrafına duvar örüp öldürtmek, diri diri toprağa gömmek, bağırsaklarını deşmek, dilini kesme, gözlerini oymak, su ya da zeytinyağında kaynatmak, derisini yüzmek vs…vs. bu cezaların çoğu XVIII. Yüzyılda bile devam etti. Kilisenin bu cezaları hafifletmesi şöyle dursun, iğrenç engizisyonlarıyla daha korkunç hale getirmesi, hiç değilse, işkenceyi kaldırmaya teşebbüs etmemesi dikkate değer bir keyfiyettir…”

Yukarıda görüleceği üzere batının merhametsizliği büyük bir envarter oluşturuyor. Onların savaşı hala bitmedi. İki dünya savaşını ardından soğuk savaş ve arkasından da küresel mücadele adı altında yeni savaş biçimlenmeleri devam ediyor. İslam’ın dinde zorlama yoktur görüşü batıda öldürülmesi gereken dinsizlerdi V. Karl( şarlken)’nın zamanında bile en az yüz bin kişi öldürülmüştü.

Biraz da İslam ülkelerinde uygulanan savaş sonu uygulamalarına bakalım;

- İspanya’da Endülüs Emevileri ( Araplar ) tabileri bulunan Hıristayan ve Yahudilere tam bir din ve vicdan özgürlüğü vermişlerdi. Onlara her türlü ibadet özgürlüğü verilmiş ve Müslüman olmaya zorlanmamışlardı. Ancak onlar yüksek kültür olan İslam’a kendiliklerinden geçiyorlardı.
- Birinci halife Hz. Ebubekir Suriye’ye göndereceği askerlerine şu on emri veriyordu:

Ey nâs, size harfi harfine riayet etmeniz gereken on tavsiyede bulunuyorum: kimseyi aldatmayınız, hırsızlık yapmayınız, hainlik yapmayınız, kimseyi hadım etmeyiniz, çocukları, ihtiyarları, kadınları öldürmeyiniz, hurma ağaçlarını ne yakınız, ne de kabuklarını soyunuz, meyva ağaçlarını kesmeyiniz, ekili tarlaları harap etmeyiniz, yiyeceğiniz kadardan fazla koyun sığır, deve, öldürmeyiniz. Başları yuvarlak tıraşlı keşişler göreceksiniz, kılıçlarınızla başlarına hafifçe dokunup geçiniz; hücrelerine çekilmiş târik-i dünyalarla karşılaşacaksınız, Tanrı’ya olan adaklarını yerine getirebilmeleri için onlara ilişmeyiniz.

Sonuç itibariyle kurban kesen medeniyetleri temsil ettiğini varsaydığımız İslam medeniyetinin, kurban kesmeyen medeniyetler gibi olmayıp kan akıtmaktan kaçınması ve insan haysiyetine yakışır bir tutum göstermesi onun daha kurulurken iken aldığı kavramlar ve bu kavramların içini dolduran ilahi muhtevası ve harbin gayesi hususundaki telakkilerinin bir terkîb oluşturması sonucudur. Bu terkîb, 1500 yıl öncesinden günümüze gelinceye kadar geçen zaman içinde vuku bulan harplerde, İslam ordularının hareket ve davranışlarını insani ölçüler içinde tutmuştur. Bunun neticesi olarak İslam orduların yaptıkları harplerinde imanlarının kendilerine yüklediği sorumluluğu daima üzerlerinde hissetmişlerdir, zulüm ve eziyetten hep kaçınmışlardı.

SONUÇ

Kurban konusu akla geldiğinde ilk hatıra gelmesi gereken şey hususiyetleriyle
insandır. Daha sonra hatırlanması şey ise insanların karşısındaki tavırlarıyla medeniyet kavramıdır.

Psikolog, Tarihçi ve diğer ilim adamlarının çalışmalarına göre insanlar kendilerine dokunulmasa bile etrafındakilere karşı saldırgan bir tutum alabilmekteler. Davranışlarında iç-güdülerinin etkisi oldukça büyüktür. Bu nedenle konuyu bir yönden iç-güdülerinin tatmini olarak ele alınması mümkündür.

Medeniyetler yönünden ise bir sınırlama söz konusudur. İnsan gerçeğiyle beraber değerler sistemi içindeki şartlar, imkanlar bir sınırlama getirmiştir. Medeniyetlerde anlamak ve kabul etmek ile yorumlamak ve çözüm getirmek cevap bulunması gereken sorulardır. İnsanlara yine genç insanların kanı daima cazip olmuş ve onları herhangidir nedenlerle kurban etmenin yollarını aramışlardır. Engizisyonlarda ise günahsız insanlar Hıristiyanlığın ilahi adına kurban edilmişlerdir. Rönesans ile yanlış dinin etkisi azalmaya başlayınca insanlar uğruna kurban adayacakları ve onlarla insanları itiraza mahal bırakmayacak şekilde susturabilecekleri yeri ilahlar aradılar. Para, şöhret, mevki, itibar, rütbe gibi. Böylece genç, tecrübesiz, fakir, saf insanları bunlarla veya bunlardan biri ile kandırarak, onları ellerini sürmeden ringlerde birbirlerine öldürttüler. Bu olanları memnuniyetle seyrettiler. Yine bunun gibi arenalarda toplanmış on binlerce insan, omuz başlarına saplanan şişlerin açtığı yaralardan akan kanlarıyla şaşkınlık içinde oradan oraya koşan boğaların, iki kürekleri arasında saplanan kılıç darbesiyle, düz üstü çöküp ağızlarından, burunlarından kan boşanarak nasıl can çekiştiğini oley çığlıkları arasında zevkle, heyecanla temaşa ettiler. Keza otomobil yarışlarında arabaların ateş alması ile beraber, nasıl diri diri yandıklarını, büyük bir iştiyakla ve susamışlıkla seyrettiler.

Sonuç itibariyle bütün bu sahneler, asırlardan beri yakılan, kesilen parçalanan bu daha başka yollarla öldürülen insanların, onların şuur-altlarında oluşturdukları birikim ile irtibatlaşarak, daha derin boyutlar kazandı ve daha tatmin edici bir hüviyete büründü. Böylece Ateş-Kan-Ölüm üçgeni, insanları celbeden bir beraberlik oluşturdu ve bir tutku halini aldı.

İslam medeniyeti ise insandaki mevcut iç-güdüyü anlamış ve kabul etmiş olduğunu dini nasslarla ortaya koymuştur. Ancak bu yönüyle diğer medeniyetlerle beraber ortak olmasına rağmen bu iç-güdüyü yorumlamak ve çözüm getirmek konusundan teklif ettiği yollar ve usuller daima farklı olmuştur. Nitekim bu iç-güdüye gerçek objesi olarak insan kanıyla tatmin yerine hayvan kanıyla karşılık vermek bir yolu benimsemiştir. Eski toplumlarda insan kanı dökmek için kullanılan ilahi otoriteyi İslam hayvan kanı dökmek istikametinde değerlendirmiştir. İsmail (as) kesilmesi teşebbüsünü ilahi takdir doğru bulmamış ve koyun kesilmesi şeklinde kararı tashih etmiştir. Bir anlamda iç-güdüyü hayvan kanına şartlamıştır. Saldırganlık iç-güdüsü aynı zamanda bir öldürme ve bir yaşama iç-güdüsüdür. Bu iç-güdünün makul bir seviyeyi açması halinde kendinden başka hiç kimsenin yaşamasına imkan vermeyecek şekilde bir davranışa itebilir. Tersine olarak bu iç-güdünün doğurduğu gerilimin belli seviyenin altına düşmesi halinde yaşama şartlarını yerine getirmek için gerekli gücü kendinde bulamayacak ve müdafaa yapamayacağı için hayat duracaktır. Yani birinci halde kişi başkasın için zararlı, ikinci halde ise kişi kendisi için zararlı durumdadır. İşte ihtiyaç olan şey bu noktada bir dengenin sağlanmasıdır.

İnsan kanı üzerine kurulu olan daha önceki bölümlerde anlatmış olduğumuz spor ve eğlenceler temelde insan kanı dökülünceye kadar bir heyecanın zirve noktasını oluştururlar. Fakat insan kanı döküldükten sonra ortalığı bir sessizlik kaplar. Adeta bir çözülme gibidir bu. Özellikle boks maçlarının günü 24 saati içinde çoğunlukla geceleri yapılması insanların artık günün tamamlayacak kadar mecali bulamayacak olmalarındandır. Konuyu zulüm yönünden ele alırsak işin işine aktif olarak giren herkesi zalim olarak nitelememiz gerekir ki zalimlerin zulümden sonra ki psikolojik bozukluğu mazlumların psikolojik bozukluğundan daha fazladır. Özellikle Kuranı Kerimde firavun ve kavmi için anlatılan şey firavunun zulmettiği ve halkının da o zulme itiraz etmeyip kabullendiği şeklindedir.

İslami medeniyetlerde kurban kesiminden önce çılgınlık, eğlence ve tezahürat gibi şeyler yoktur. Tam tersine kesimin içine merhamet gizlenmiş eziyet etmemek önemli hale gelmiştir. İnsanlar da bu kesimden sonra herhangi bir bitkinlik ve pörsümüşlük söz konusu değildir. Planlı, programlı gayretle çalışma devam etmektedir. Sonuç olarak kan dökme iç-güdüsü İslam da insan kanı olarak kabul edilmemiş karşılıksızda bırakılmamış ve hayvan kanına yöneltmiştir.

Kurbanın gündüz kesilmesi insanda geri kalan enerjinin aktiveye sağlamak ve bu dönüşüm esnasından ortaya çıkacak faaliyetler bütünü ile kişiyi kendisinden gecenin karanlık olması ve dolayısıyla beklenmedik kazaların vuku ihtimaline binaen değildi. Sabahleyin güneş doğduktan ve her yer aydınlık olduktan sonra yine de “ Bayram Namazı Vakti” girmeden kurban kesilmemesi, cemiyette mevcut “Sosyal Müesseselerin, “Hizmet Almaya” hazır vaziyete gelmesine müsaade etmek içindi.

Sonuç olarak şu iki husus ağırlıklı olarak dikkat çekmektedir.

Bunlardan bir tanesi kurban müessesinin sonuç olarak iktisadi bir tavır göstermiş olmasıdır. her ne kadar kurbanlar takva için kesiliyor olsa da etleri çürümeye terk edilecek değildir. Dağıtılacak etler dostlukların yeniden canlanmasına, insanlar arası sevginin saygının kuvvet bulmasına muhtaçların unutuldukları düşüncesine karşı düşünüldükleri ve dolayısıyla yeniden ümitleneceklerdir.

İkinci olarak; düşünülmesi gereken şey İslam medeniyetinin insan kanı dökmekten uzaklaşılmasını temin için şükür gerekirken diğer taraftan milyonlarca koyun boğazlamayı başka bir sorun veya katliam olarak mı görmek gerekiyor denilebilir. Bu soruya cevap olarak öncelikle koyunun bir yaşının doldurmuş olma şartı bulunduğu hatırlanması gerekir. Ne olursa olsun kuzu kurban etmek mümkün değildir. İbadet maksadıyla bile olsa o hayvanın yaşama hakkı elinden alınmış olmamaktadır. Hamile olan hayvanlarında bile bile kurban edilmesinin yasak olduğu düşünüldüğünde açık bir şekilde o hayvanın yaşam hakkı tanınmış olmaktadır. Bu hayvanların ömür süreleri 1-5 yaş arasında olduğu düşünülürse zaten kesilecekleri hayvanın makul bir sürede kurban edilebileceği anlaşılmaktadır. Zaten hiçbir hayvan yaşlandı diye meralara bırakılıp ölünceye kadar serbest bırakılmamaktadır.

Madem insandan bu iç-güdüyü çekip almak kabil değilse neden zahmetli külfetli tehlikeli yollar ve usuller denemek yerine bu iç-güdüye “yalancı” hedefler göstermek ve onu bu hedeflerle avutup oyalamak toplum açısından çok daha kolay ve külfetsiz ve emin olmaz mıydı? Bu soru gerçekten sıkıntı yaratabilecek bir sorudur denilebilir. Zira cinsiyet iç-güdüsünü insanlarda kandırmak ve oyalamak için yalan yanlış hedeflere yönlendirilmesi halinde birçok mahsurlar zaten bilinmektedir. Batının seks konusunda bunu bir ihtiyaç olarak görmeye kadar vardıran anlayışında toplumun bugün geldiği nesepsiz çocuklardan tutun temel itibariyle hazza yönelmiş bulunduğundan asla tatmin olmamakta ve daima bir sevgiliden bir başkasına geçmekte ve toplum “sevgi” kavramının erdeminden yoksunlaşarak sevgiyi sadece uçkur için beraber olma olarak algılama başladı. Toplum böylelikle gittikçe derinliği olmayan bir duygusallık yaşamaya yöneldi.

Bu iç-güdülerin tatmin edilememiş olması sosyal bir gerilim olarak ileri aşamalarda da sosyal patlamalara verebilir diye düşünülebilir. Kurban kesen medeniyetler bu gerilimi kurban keserek telafi etme yollarına gittiler. Ancak kurban kesmeyen medeniyetler ise daha büyük felaketleri önlemek için daha az insanı feda edilmesi çıkar yol olarak göründü onlara. Onlar kurban kesen bizleri suçlarken kendilerini haklı göstermeleri nasıl mümkün olabilir? Hem siz kurban kesimini katliam diye nitelendireceksiniz, hem de bir kısım insanları kendiniz kurban ederek toplumun gerilimini hafifleteceksiniz ve iç-güdüleri daha az insanı öldürerek tatmin edeceksiniz. Bu yaptıklarına göre İslam medeniyeti takdir etmeleri gerekirken ve kendilerine eksik olduklarını kabul etmesi gerekirken kendilerini haklı gösterme gayreti içerisinde asıllarında mevcut ve bu eksiklik bu kusuru İslam’a atfetmek yoluna gitmişlerdir.

Psikolojide insan zihninde müdafaa mekanizmaları vardır. kişi bu mekanizmalarda kendini korumak ve hayatını sürdürmek ister. Bunlardan biride yansıtma, projeksiyon mekanizmasıdır ki kendinde bulanan eksiklik kusur ve noksanlar dolayısıyla başarısızlığa düştüğünde bir gerilim yaşamaya başlar ve bu gerilimden kurtulmak için kendi hatalarını görmek yerine bu hataları başkalarının üzerine atmak yani onlara yansıtmak ister. Çünkü insan çelişki ile birlikte uzun süre yaşayamaz. Ya başaralı olmalı ya da başarısızlık başkasına atılmalı yani yansıtılmalıdır. İşte kurban kesmeyen medeniyetlerin kendi gerilimlerini kamufle etmek amacıyla kurban kesen İslami medeniyetleri suçlamasını altında yatan neden budur.

Sonuç olarak kurban kesmeyen ve buna karşılık değişik gerekçelerle insanları öldürmekten bir türlü vazgeçmeyen medeniyetlerin bu yaptıklarından dolayı büyük bir suçluluk içine girmeleri tabii olarak görüyor. Bu durumda yaşadıkları bu sıkıntının ileri de kendilerinin suçluluk psikozuna çekmesine müsaade etmemek için ondan kurtulmaları gerekiyordu. İşte bu yanlışlıkları atabilecekleri toplumlarda doğal olarak karşı fikre sahip olan kurban kesen toplumlar olacaktı. Çünkü kendisine benzemeyen medeniyet bunlardı ve insan kanı üzerine var oluşunu kurmamış hatta daha da ileri giderek konuyu merhamet çizgisine merhamet taşımış ve “av hayvanlarını suya indikleri zaman öldürmeyin, güneş battıktan sonra yuvalarına baskın yapmayın” gibi benzeri prensiplerle hayvan kanı dökmeye karşı direnen İslam medeniyetine hedef seçtiler. Yani kendilerini hainlik, gaddarlık, zulümle kendilerine suçlayacakları yerde İslam’ı suçladılar.

Bu suçlamaların daha ziyade Batı ağırlıklı olması ve zaman içerisinde gittikçe yoğunluk kazanması üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Acaba neden bu yoğun saldırı devam etmektedir. Yalnızca kurban meselesinden dolayı mı yapılmaktadır yoksa başka nedenleri var mıdır?

Her şeyden önce Batı hiçbir zaman bitmeyen istilacı emellerinin karşısında en büyük engel olarak İslam medeniyetini görmektedir. Asırlar öncesinde de aynı nedenle haçlı seferleri ve daha başka adlar altında harpler başlatmıştır. Ancak daha sonra biraz daha akıllanmış ve bu mücadeleyi propaganda ile yürütme yöntemini kendi çıkarlarına daha iyi bulmuştur.

Eskiden yapılan savaşlar propaganda aletleri etkin ve yaygın olmadığı için acıları daha dar bir alanda kalıyordu ve çoğu kitleler gerçek durumunu bilemiyordu. Fakat son asırda iletişim araçlarını gelişmesiyle dünya çok daha küçük seslerin duyulabileceği küresel bir yapıya dönüştü. Böylece yapılan kötülükler ve haksızlıklar daha kısa yoldan dünyadaki geniş kitlelerce bilinmeye ve gerçekleri anlaşılmaya başlandı. Böylece Batı yaptıklarını hesabını bütün dünyaya bir nebze olsun vermek mecburiyetinde kaldı. Bu özellik onu suçluluk kompleksinden kurtarmak ve bir yerde kendisine yönelecek suçlamaları başka hedeflere yönlendirmek için bu iletişimi kendi çıkarları doğrultusunda propaganda adı altında yaptığı basın-yayın faaliyeti ile kullanmaya girişti.

Batı böylece kendisini temize çıkarmak için suçunu ve günahını, kendi yaptığı ile hiç de ilgisi olmayan ancak kendisinin muhalif gördüğü İslam medeniyetine çekmeye çalışırken bir başka haksızlık daha yapmış oluyordu.

*
ahi kul ahmed

Kurban Kesen Medeniyetlerde Kurban Kültürü (Spor, eğlence ve oyunlar – Güreş ve hacivat karagöz oyunlarının insanlık çizgisine yakınlığı) ile Benzer Yazılar:

26 Kasım 2011 Saat : 12:26
  İslam

Kurban Kesen Medeniyetlerde Kurban Kültürü (Spor, eğlence ve oyunlar – Güreş ve hacivat karagöz oyunlarının insanlık çizgisine yakınlığı) Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç