Güzel ahlaka hoş geldiniz.. peygamber de sizi bekliyordu zaten..sakın kıçınızı dönmeyin…kar mutlak..

 

NEDEN GÜZEL İNSAN?

NEDEN GÜZEL AHLAK?

BU KİTAP BİR GÜZEL AHLAK KİTABI MIDIR?

EVET…

Cenab-ı Hak bir Hadis-i Kudsi’de bilinmeyi murad ettiğini (ahbeptu-muhabbet etmek) bunun için de kainatı yarattığını belirtiyor. Bu hadiste iki unsur göze çarpıyor. Birincisi muhabbet, yani aşk.. İkincisi ise bu aşkın hayat bulması için gereğini yaptığı yaratma fiili. Yani, iş..

İşte Cenab-ı Allah aşka uygun iş yaparken öylesine merhametli davrandı ki, suların tatlılığı, denizlerin orantısı, mevsimleri meydana getiren dünyanın eğimi gibi binlerce şeyi rahman sıfatı ile bezedi denilebilir. İşte bu Allah’ın merhameti ve yiğitliği sayılmalıdır. Bütün evrenin düzeninde büyük bir merhamet gizlidir ve mücadele diyenlerin aksine yardımlaşma mevcuttur mahlukat arasında. Dalgıçlık yaparken yaraladığım balığa diğer balığın gelip onu itikleyerek taşın altına sokmasını hiç unutmuyorum. Allah merhametle yarattığı dünyada insandan yine merhametli olmasını istemektedir aslında. Hadis’te bile “din merhamettir” buyrulmadı mı? Demek ki istediği yiğitliği dinin yani İslam’ın içine koydu ve bekledi. Bu onun bizi toplum olarak kaynaştırmasının da kaynağı idi. Ve “müminler kardeştir” deyince müminler namaz da kılması gerektiği için sevgili oluyorlardı.

ALLAH yine bir ayette Rasulüne “….. katı kalpli olsaydın etrafından dağılır giderlerdi…” buyurdu.

Bir hadiste “ insanlara ALLAH’ı sevdiriniz “ buyruldu.

Bir başka hadiste “ ….. ya ömer canından daha üstün beni sevmelisin” buyuruldu.

Bir diğer hadiste “ahrette bana komşu olanınız ahlakı güzel olanınız” buyruldu.

Bir hadiste “mizana ilk konulan şey güzel ahlaktır” buyruldu.

Sahabe zamanında İslam’ın 5 parçasından en önce gelen güzel ahlak idi.

“Şüphe yok ki sen büyük bir ahlak üzerindesin(Kalem 4)”

“Onun Ahlakı Kur’andı. Sen kuranda şüphe yok ki sen büyük bir ahlak üzeresin ayetini okumadın mı?(Hz.Aişe Müslim)”

“Ben güzel Ahlakı tamamlamak üzere gönderildim”.(Taberani)”

“İslam güzel Ahlaktır, Güzel ahlaktır.”(Beyhaki)

“Güzel Ahlak Dinin yarısıdır.”

“Mü’min güzel ahlakıyla gece sabaha namaz kılan, gündüz ise nafile oruç tutan derecesine çıkar.”

“Güzel Ahlak Hataları güneşin yerdeki kıravı erittiği gibi eritir. Kötü ahlak sarımsağın balı bozduğu gibi ameli de bozar.”

“Nerede olursan ol Allah’dan kork, her kötülüğün ardından hemen bir iyilik yap ki onu yok etsin. İnsanlarla güzel ahlakla geçin.”

“İman’dan sonra Aklın başı kişinin(güzel ahlakıyla)kendini diğer insanlara sevdirebilmesidir.”

“Sizin en hayırlısınız ahlakı en güzel olanıdır.”

“Allah’ım yüzümüde güzelleştirdiğin gibi ahlakımıda güzelleştir.”

“kıyamet gününde mü’minin mizanında güzel ahlaktan daha güzel bir şey olmayacaktır.”

“Allah Azze ve Celle Katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü ahlak sahibi bir günahtan kurtulur başka bir günaha düşer.”

Bugün artık ibadet daha önemli oldu. Namaz kılanın nasıl kıldığı önemsenmiyor ve güzel ahlak ise meziyet haline geldi.

İslam aslında güzel ahlaka ilişkin namaz ve zekat gibi ibadetleri ağır cezalara bağlamıştır. Namazda 32 defa emrin arkasından 20 sopadan eşinden boş sayılmaya, zekatta ise malın bereketinin kaldırılmasından zorla toplamaya ve nihayetinde ahrette sırtlarının dağlanmasına kadar sert tedbirlerdi bunlar. Bu cezalar ALLAH’ın insanları kötü ahlaka bırakmak istemediğini ve içindeki fakirleri de feda edip kimsenin serbest reyine bırakmadığını göstermektedir. Halbuki bozulan ilahi dinlerde iyilik ve ibadetler öylesine bir tavsiyeye dönüşerek ahlak ve içindeki fakirin haklarını korumaktan tamamen uzaktırlar. Adam simith’den makyavelle ve bilmem kime kadar fikri bozuk yeteri kadar fikir babası hırıstiyanlığın kucağına epey pislik bırakmışlardır.

Bunların ortak yanı sevgi üzerine olmalarıdır. Bu sevgiden beklenen ise sevilene itaattir. Allah’ın ve onun peygamberinin emirleri GÜZEL AHLAK üzerine olduğuna göre kişi severek güzel ahlaklı olması bekleniyor demektir.

Neden güzel ahlak sürekli bozuluyor?

Güzel ahlaktaki ilk bozulma Kabil’le oldu. O kendi batınındaki daha güzel olan kendi kardeşi ile evlenmek istiyordu. Habil ise onun “Seni öldüreceğim” sözüne karşılık “Ben sana hiç elimi kaldırmayacağım” şeklinde bir yiğitçe cevap veriyordu. İyi ve kötü aynı anda bir olayın içinde gerçekleşiyordu.

Zaman içerisinde Peygamber’lerin öldürülmesi bir kötülük, ancak onların her türlü tehdide rağmen canları pahasına dini tebliğ etmeleri ise bir yiğitlik olarak daima süregeldi.

Toplumların bozulması Peygamber’lerin gönderilme gerekçesi de oluyordu. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın bir islah etme operasyonu olarak Allah’ın bir yiğitliği ya da merhameti kabul edilmeliydi bunlar.

Eski Mısır’da zenginler fakirlere sadece ancak karnını doyuracakları şeyler veriyorlardı. Mülkler içindeki köleleriyle beraber alınıp satılıyordu. İnsan kendi kendinin bir kısmını köleleleştiriyor ve aşağılıyordu, yani ötekileştiriyordu.

Ancak Allah’ın farklılık olarak yarattığı şeyler gerçekte insanlara iş gördürmek amacıyla olmasına rağmen bunu insanlar kendilerine tanınan bir hak olarak gördüler ve övünerek başkasında olmayanları da aşağılama yoluna gittiler.

Dolayısıyla güzel ahlak olarak toplumlar içerisinde etkin olmamasına rağmen halen konuşulan ve arzu edilen ancak bir türlü ulaşılamayan ülvi hedeflerin temel kaynağı ilahi dinler olup o da İSLAM’dır.

İşte insanlar güzel ahlaklı olmak istemelerine rağmen bir türlü güzel ahlaklı olamamaktadırlar. Eğer siz öldükten sonraya inanıyorsanız ve bunu merak ediyorsanız size bu iyiliğinizin karşılığını kim verecek dersiniz? Elbette Allah değil mi? O halde geriye dönüp de kendisinden ikram beklediğiniz O Allah’a neden bu dünyada siz de iltifat etmiyorsunuz?

Bu sadece bir dürüstlük olarak ya da kadirşinaslık olarak algılanması gerekmez mi? O halde bu dünyada O’nun için bir şeyler yapacaksak eh onun gönderdiği din olan İslam’a giderek en temel emri olan, dinin direği Namazı kılmamız gerekmez mi?

İşte Namaz bir kadirşinaslık olarak düşünmekten öte sizi önce Allah’a yaklaştıran ve arkasında da sizin güzel ahlaklı olmanızı sağlayan en temel amel biçimidir. Bir ayette “namaz sizi münkerden korur” buyurulmadı mı?  Bu amelin gerçekleşmesi için sizin imanınızın çok yüksek ve fedakarlık yapabilecek düzeyde olması zorunludur. Bu zorunluluğu en saf  İHLAS  ile gerçekleştirip İHSAN seviyesine de çıkarmanız gereklidir. Aksi halde “yuraune”- (maun suresi)’nde olduğu gibi şekli olarak kıldığınız namaz sizi hiçbir güzel ahlaka götürmeyecektir.

Sonuç olarak ilahi aşk ile aşktan nasibinizi almanız, sonra bu aşkın etkisiyle bir amel (Salih Amel) yapmanız ve bu çerçevede de beş vakit düzenli, ihlaslı, ihsanlı namaz kılmanız gerekir. Elbette kalbin eğitimi de gerekli..

 

Peygamber ve Raşit halifelerden sonra bilgide bozulma başladı. Bu, ahlaka yansıdı. Yerel kültürlerin İslam’ın içine akması bütüncül sistemi bozdu. Müslümanların bağrına sızdı. İslam’a değil. “Sakınan korunur” kuralına uyulmadı. İnsanlar terbiyeden geçmeden İslam’a girdi. Hz. Ömer devrinde Mısır ve İran süratle fethedilince, oralar irfan ve hikmet ile doldurulamayınca felsefe ve mistisizm geldi doldurdu.

 

İngiliz ekonomisti Adam Smith kendisi bir ahlak hocası olmasına rağmen tuttu “Alçak gönüllülük ve yardımseverlik üretim maliyetini artırır” diyerek bir çok ahlaki değerin gözden düşmesine sebep oldu.

 

Günümüz dünyamızdaki temel sorunlardan biri insanın kendine büyük hedefler koyamamasıdır.

 

İnsan uğruna fedakarlık yapacağı bir amaç olmazsa hayatı anlamlandıramayarak gününü gün olarak yaşamak yoluna gitmektedir. Bu durum insanda bazı yanlış değerlerin ön plana çıkmasına yol açmaktadır. Hazzın sınırsız olarak kullanımı daima yeni haz arayışıyla neticelenmekte ve insana tatmin vermeyerek toplumsal anlamda huzur da bozabilmektedir.

 

Toplumda bilgi ve kararları etkileyen en önemli üç şey, önem, öncelik ve değer sıralaması olduğu artık günümüz insanınca da konuşulur oldu. Ahlaki akıl yürütme ise kararlarda önemli bir paya sahip olduğu ahlaki ilkel seviye kısa vadeli çıkarları düşünülerek karar alırken ortalama ahlaki akıl yürütme ise sosyal düzen görev niyetleri ve gelecek düşüncesine dayanır. 

 

İleri seviyedeki ahlaki akıl yürütme ise hakkaniyet merhamet, acıyı hafifletme, iç güdülere yenik düşmeme, baştan çıkarıcı unsurlara direnç gösterme, fedakar olma, başkaları için katlanma, başkalarının duygularına karşı hassasiyet, adalet ve kimseye zarar vermeme olarak sıralanabilir.

 

Toplumda belli değerlerin kaybolduğu bir normsuzluk havası varsa toplum kargaşa ve kaosa doğru gider. İnsan daima bir toplumun parçası olma ve öyle yaşamak ister. Hiç kimseye karşı sorumluluk duymayan çağımız sapık insanları toplumdaki değer eğitimin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Karl Marxın  söylediği “ yıkıcı dürtü, yaratıcı dürtüdür.”   bakışı da toplumları ister istemez olumsuz yönde etkilemiştir.

 

Toplumda oluşturulan değerler arasında bazı doğrusal korelasyonlar vardır. Toplum bunu zaman içerisinde bazen de argo bir biçimde oluşturur ve yaşatır. Bu değerlerin gerçekten sağlıklı olduğunu düşünmekte pek fazla bir yanlış yoktur. Bu adeta bir şeyi bir şeyle tartmak veya sonucunu onunla oluşturmak seklinde bir mizansene bağlı olabilir. Bunlardan bazıları şunlar olabilir.

 

“Ne kadar ekmek o kadar köfte.”

“Ne kadar özgüven o kadar başarı”

“Ne kadar adalet o kadar huzur”

“Ne tembellik o kadar esaret”

“Ne kadar samimiyet o kadar ikna”

“Ne kadar bilgi o kadar güç”

“Ne kadar kanaat o kadar zenginlik”

“Ne kadar edep o kadar mutluluk“

“Ne kadar merak o kadar ilim”

“Ne kadar erdemlik o kadar insanlık”[1]

 

İnsanlar bunları adeta bir ahlak terazisi gibi düşünüp bunun dışına çıkanları ayıplamaya hazırdırlar. İşin aslı bu değerlendirme yöntemi çok da yanlış bir sonuç vermez. Zaten doğruluğu toplumca da kabul edilmiş demektir. Bunların daha da yaygınlaştırılmasında demokratik ortamda iyilikler daha çok kâr eder.

 

GÜZEL AHLAK

GÜZEL TOPLUM

SEVGİ İLE OLUŞUR

 

İnsandaki olumlu duyguların başında sevgi gelir. Bunlar genel olarak sevgi, ümit, güven, şefkat, iyimserlik, mutluluk şeklinde temel duygulardır.

 

Sevgi, insanları birbirine yaklaştıran ve sevişmesini sağlayan “görünmez bağ” dediğimiz en temel duygudur.

Bir gün 15 kişiye bir camide imamlık yapmak üzereyken tam elimi kaldırmışken sağ omzumun arkasından bir nur içinde peygamber efendimiz geldi ve “Ahmet tekbirlerine sevgi kat” dedi ve gitti. Bunu takip eden 15 sene güleryüzlü davranışların ardından 2009 da aşıklık verildi diyebilirim. Bu büyük bir imtihandı ve kazanmıştım.

Normal yaşamda sevginin ümit duygusuyla beslenmesi gerekir. Bu takdirde kişide harekete geçme duygusu belirir ve aktif hale gelir. Eğer sevgi ümitle beslenmezse çaresizlik, umutsuzluk duygusu baş gösterir.

 

Sevilen kişi karşıda olursa empati meydana çıkar ve dostluğu artırır. Bir kişiye bağlılık ile sevgi birlikte bulunursa bunu aşk denir ve kişi sevdiğine bağlılığından onu düşünmesi ve arzulaması baskın olur. Bu aşk ilerde tutkuya yani kendini sevdiği için feda etmesine dönüşebilir. Bu nedenle ateşe atılmaktan, yanıp kavrulmaktan, hastalanmaktan bahsedilir ve insan sevilene doğru göç etmeye başlar. Tasavvuf’ta ölmeden evvel ölmek kavramı da bu manaya yakındır. Aynı zamanda benliğin yok olması da sevgilide birliği ifade eder.

 

İnsan daima güzele ilgi duymuştur. Onu gelişim sürecinde ilerleten şey güzeli sevme duygusudur. Karşılık görmeyen sevgi sönebilir. Bu yüzden sevilenlerin de bu sevgiye cevap vermesi önemlidir.

 

Çocuktaki sevgi son derece saf ve temizdir.. Çocukların kullandıkları lisan daha az kelimeyle ancak büyük bir içtenlik söz konusu olduğu için büyüklerin yapamadığı ya da söyleyemediği şeyleri büyün çıplaklığı ile çocukların söylemesi muhtemeldir.

 

Farklı yerden ve temiz olan kişilerin fikirlerinden istifade etmek bir amaç olabilir. Bu amaç işletme körlüğü dediğimiz hastalığa bir ilaç olabilir.

 

Sevginin yayıldığı alan farklı farklıdır. Sıradan kullanımı diyebileceğimiz eş, aile, yemek sevgisi örnektir. İkinci grupta sayabileceğimiz insanlar yaşadıkları toplum ve dünyayı sevenlerdir. Üçüncü gruptaki ise dünyalıkla ilgili şeylerin yanında kainatı ve kendisini yaratanı da sevenlerdir. Böylece ahreti de düşünürler ve bunlar imanı sağlam güçlü kişiliklerdir.

 

Sevgiyi insanın kişiliğine yöneltmek daha kalıcıdır. Karşı tarafa yönetilen sevgi onun sıfatlarına iken bu sıfatlar kayba uğrarsa bu sevgide biter. Evlenme gibi özellikli durumlarda insanlar akıldan ziyade duygularıyla hareket etmek isterler. Sevginin davranışlarda gerçekten büyük önemi var. Duygusuz bir iletişim dahi sorun yaratabilir. Reklamlarda duygulara hitap edilmesinin temel nedeni budur.

 

Değer verdiği kişiyi insan, harcamaz dost kabul eder. Sevginin azlığından ise düşmanlık hasıl olur. Karşı taraftan zarar göreceğini düşünen kişi savunma durumuna geçer. Nefret edilen kişinin kusurları artmış görünür. İyi taraflarını siler.  Bunun tersi olarak seven kişi sevdiğini hayali olarak abartarak da sevebilir. Bu yüzden aşırı iyimserlik muhtemel zararlara karşı kişiyi savunmasız kılar. Sevgiyle beraber olumsuz bir düşünce beraberinde oluşmuşsa iyi tarafını severken kötü yönlerinden dolayı da sevgide azalma olur.

 

Kısa vadeli sevgiler anlıktır. Uzun vadeli olan ise gelecekteki mutluluğu için zorluklara katlanması anlamına gelir.

 

İnsan günlük hayatı hoşlandığı kadar ömür süreci ve ahiret boyutunda da mutlu olmayı hedeflemelidir. Bu bir sevgi yönetimidir diyebiliriz. Olgunlaşmak adeta sevgi yönetimi ile tanımlanabilir diyebiliriz. Peygamberlerin bile kırklı yıllardaki kişilerden seçilmesi çok manidardır. Bu yaşlarda hissedileni doğru tanıtıp doğruya yönelme beklenen şeydir. Toplumların zayıflayarak sevgilerin azaldığına çare olmak için güçlü aile bağlarına ve arkadaş ilişkisine yatırım yapılmalıdır.

 

Sevgi içine girdiği kişide biçimlenerek kişiyi düz mantık ve salt kuru bilgiden uzaklaştırır ve kişinin duygularına biçim verir.

 

Sevgi eşler arasında gidip gelirken çocuklarla beraber kadındaki sevgi çocuğuna erkeğin sevgisi ise işine kayar. Ailenin bireylerinin sıkıntılı zamanı aşıp aile ve çocuğun önemsenmesiyle sevgi ve bilgi beraberliği oluşur. Böylece bilgi ve sağlıklı düşünce tarzı önemli olarak ortaya çıkar. Kaybedebilme ihtimali seven insanı korku içine atar ve yıpratır. Bu yüzden doğru insanı seçmek ve bu hissi yerinde kullanmak bir marifet sayılmalıdır.

 

Akıllı insan her şeyi kendi ölçüsünde sever. Seven sevdiğine tabi olur ve onun yararını düşünür. Böylece diyalog başlar ve toplumdaki iyilikler artış gösterir. Bu konuda Mevlana Hz. Şöyle söylüyor.

 

 

Kim ki canın için cananı sevdi; canın sevdi

Kim ki canan için canın sevdi; cananı sevdi

 

Halbuki sevgide cömert olabilmek paylaşıldığında paradan farklı olarak verildikçe artmasıdır. Sevgi sonsuz, maliyeti ve vergisi bulunmayan fakat değeri çok yüksek bir hazine gibidir. Bunu elde etmek kişinin iradesiyle çalışmasına bağlıdır. Kuyu suyu nasıl ki kova sarkıltıp çekildikçe gelmeye devam edecektir.

 

EĞİTİMDEKİ

BOZULMA

AHLAKİ

OLUMSUZ

ETKİLİYOR

 

Bilmenin bir tevhid eylemi olduğu, bilginin ahlaktan ayrılmaması gerektiği, bunun amacının ahlak olduğu, bunun da Allah’ı işaret ettiği söylenebilir.

 

İlmin işlev olarak faydalı da olması gerekir. Hz. Rasulüllah “fayda vermeyen ilimden ya Rabbi sana sığınırım” buyurdu.. Hammadde bilgi ise, mamul ahlak olacak. Yoksa faydasız bilgi oluyor.

 

 

Modern Eğitimin Üç Ana Zaafı

 

Modern eğitim;

- Bilgi ile bilgi ahlakının arasını ayırdı.

Akılla kalbin,

Duygu ile düşüncenin,

Eylemle bilginin arasını ayırdı.

 

- Bilenle bilginin arasını ayırdı.

Bu, bilginin üstadsız aşırılabileceğini,

Bilgi ile bilenin arasındaki bağı kopardı.

 

- Alim ile ahlakın arasını ayırdı.

Alim; ahlak ile bilgiyi sindirmiş olana denir.

Hayata uygulayandan alınır = İlmi ile amil olmak.

 

SONUÇ

 

Neden güzel ahlak ve neden güzel insan?

 

Gerçekten bu sorunun cevabı o kadar şumullü ki bu dünyayı kapladığı gibi ahreti de kapsıyor denilebilir. Ferdi olarak kendi ruhi yapınızın buna ihtiyacı olduğu gibi toplumun da sizin güzel davranışınıza ihtiyacı ve hakkı var. Allah’ın da onun peygamberinin de bizden istediği bu değil mi?

 

Dünyada kötülükler iyiliklerden daha çabuk yayılır. Bu yüzden Allah günahların açıktan işlenmesini istemez. İslamın belki de 7 şartı diyebileceğimiz “emri bil mağruf, nehyi anil münker” görevi var. İşte toplumlar bu emri hem fert olarak hem de örgütlü olarak yapmazlarsa doğrular meziyete dönüşür ve kokar.  Demokrasi var deyip kaçınamazsınız. Bu emir mutlaka yerine getirilmelidir. Sınırsız toplumların demokrasi ve özgürlük adına geldiği tatminsizlik, sex ve uyuşturucu batağı bu işin eğitimle bile olmayacağını göstermiyor mu? Onların %70’i artık sakinleştirici kullanıyor. Ne olursunuz iyi olun diyen ve Allah’a şirk koşarak onun yetkilerini alan bir papazlar cumhuriyetlerinin güzel ahlakı koruyup kollayamayacağı artık anlaşılsın. İyilik kazığı sıkı tutulmazsa kötülük başının çaresine bakar zaten. İyilik imanın, kötülük şirkin içinde.

 

Halkın genel yaşayışında aranan iki unsur vartdır. Birincisi evine sadık olması. İkincisi ise işinde doğru davranması. Bu ikisini yaparken makul bir ölçüde de ibadetlerini yapabilirse bu insan artık güzel ahlaklı güzel insan olarak anılır. Artık ondan takva beklenmez. Bu bir asgari standarttır. Ve tasavvufi değerler aranmaz. Biz de bu amaçla normal halka GÜZEL İNSAN derken bunu kasteddik.

 

İnsan imanını kaybedince ne zalim. Nerde hak ve adil güç sahipleri

 

İnsan iman edince ne kadar güzel ahlaklı, güzel insan.

 

İyilik galip ne güzel ve mutluyuz..

 

Kötülük galip, kim hakkı koruyacak.

 

peygamber,

 

Yahut peygamber yolunda siz!

Şimdi ilahi adaletten konuşabiliriz.

Sizde başkaları da varsınız.

Siz yolda yoksanız

Başkaları da yok,

İnanın siz de yoksunuz.!!!

 

aşık ahi kul ahmede nasib oldu bunlar


[1] Güzel İnsan Modeli “Prof. Dr. Nevzat TARHAN” 2012 Sf.18

22 Nisan 2013
Okunma
bosluk

Eskimeyen bir haber; Said-i Nursi TBMM’de Atatürk’e bağırmıştı; “Paşa! Paşa! İslamiyette imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur (= dinden çıkmış) ”

Said-i Nursi TBMM’de Atatürk’e bağırmıştı

Erdoğan’ın açılım konuşmasında andığı SAİD NURSİ, TBMM’de Atatürk’e bağırmıştı: PAŞA PAŞA namaz kılmayan haindir..

05.10.2009 – 22: 00

 

ENSONHABER.com / ÖZEL Başbakan , 3. Olağan Kurultayı’nda yaptığı birlik konuşmasında,Nazım’lı, Ahmet Kaya’lı, Said -i Nursi’li birlik mesajı verdi.SAİD-İ NURSİ’SİZ TÜRKİYE’NİN MANEVİYATI NOKSAN KALIR
Erdoğan, “Bu ülkenin tarihinden, Ahmet Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Pir Sultan’ı, Hacı Bayram Veli’yi çıkartmaya kalkarsanız, onları görmezden gelirseniz, onları yok sayarsanız bu ülke öksüz, yetim, köksüz kalır. Yunus Emre’siz bir Türkiye dilsiz kalır. Mevlana’sız bir Türkiye ruhsuz kalır. Sabahat Akkiraz’a kulak vermeyen, dinlemeyen bir Türkiye türküsüz kalır. Tatsoy Efendi’yi yok sayan Türkiye’nin besteleri yarım kalır. Cem Karaca bu ülkenin hasretini çektiği kadar, bu ülke de Cem Karaca’nın hasretini çekti. ‘Hoşçakalın İki Gözüm’ diyen Ahmet Kaya’ya vefa göstermeyen bir Türkiye’nin şarkıları eksik kalır. Nasıl Mehmet Akif’siz bir Türkiye tahayyül edilemezse, Nazım Hikmet’siz bir Türkiye eksik sayılır. Seversiniz, sevmezsiniz, beğenirsiniz, beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz, etmezsiniz Ama Ahmedi Hani’siz, Bitlisli Said-i Nursi’siz bir Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır. Biz bu ülkenin tüm renkleriyle, bütün çiçekleriyle, bütün kokularıyla, dağları, taşları, ırmaklarıyla Türkiye’yiz. ” dedi.
ATATÜRK’E BAĞIRDI: PAŞA PAŞA
Peki Erdoğan’ın açılım konuşmasında adını andığı isimlerden biri olan Bitlisli Said-i Nursi kimdi? 1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelen Said-i Nursi’nin Atatürkle yaptığı konuşma Türk siyasal hayatına damga vuracak cinstendir. Said-i Nursi Atatürk tarafında ‘ya davet edildi. 1922′de ‘ya giden Said Nursi için Millet Meclisi’nde ‘hoş geldiniz’ töreni yapıldı. M. Kemal Atatürk çok sayıda Milletvekilinin hazır olduğu bir ortamda Said-i Nursi’ye dönerek “Sizin gibi kahraman bir hoca bize lazımdır. Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri yazdınız, aramıza ihtilaf verdiniz” der. Onun bu sözlerine karşı Bediüzzaman, daha şiddetli ve daha kararlı bir ses tonuyla şu cevabı verir: “Paşa! Paşa! İslamiyette , imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.”
MUSTAFA KEMAL ODASINA ÇAĞIRIR
Pek çok şahidin huzurunda M. Kemal’in bilahere onu odasına çağırması ve orada üstadın ona üç saat nasihat etmesiyle münakaşa son bulur. Bu ders ve özür olayını Said-i Nursi şöyle anlatır: “Bir zaman dünyanın büyük bir makamını işgal eden bir küçük adama bu dersi verdim. Fakat ben enaniyetten nefsimi kurtaramadığım içindir ki, çok sarstı; fakat intibaha gelmedi. Mektubattaki Desise-i şeytaniyeyi ona ders vermiş, konuşmamız üç saatten fazla sürmüştür. Bana ilişemedi ve tarziye vermeye mecbur kaldı..”

 

BENİMLE ÇALIŞ dediler
Bu olaydan sonra ‘dan ayrılır. “Gittim, gidişatları benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi. ‘Bizimle beraber çalış’ dediler. Dedim: Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor. Sizinle beraber çalışamaz.” diyerek Van’a doğru yola çıkar..

 

30 Mayıs 2012
Okunma
bosluk

Levhe yazılan aşk

Hakk fermanı ulaştı kudret elinden

Düştüm dipsiz denize yüzmek zorundan

 

Kadir-i mutlak ferman eyledi ânâ

Elhamdülillah salim çıkardı câna

 

Beş yaşında okudum elif ba’ya er

Altı yaşında şakıdım Yunus derler

 

On yaşımda içtim şarab pir elinden

Mevlana derler aşk-ı canan kulundan

 

On dördümde Hakk’ı sual ettik biraz

Hakikat vücud buldu iman et aymaz

 

Yirmiye erdim ömrüm gitti uçmuşum

Bağrım açtım aklım şaştı düşmüşüm

 

Çok vuruştum nefs ve şeytan hasım dura

Sabır ve rıza er durdum makam ola

 

Yirmibeş tam karışmağa meyil oldu

Meyil kim her yanım aşka zeyil oldu

 

Otuzumda çevrilmedim sağ yanıma

Öz nefse bekçi durdum fakr ve rızana

 

Otuz beşte “bela” diyen ruhlar kelam

Sır şerbetinin sakisi Rasul Selam

 

Kırkta daldım derya ne Rahmete bandım

Cevher-i Marifete ol sırdan erdim

 

Mum gibi eridim pervaneye döndüm

Aklım zayi oldu divaneye şaştım

 

Kırk beşte cehle çiğnetir toprak gibi

“Hu, Hu” aşkına döküldüm yaprak gibi

 

Bin paralık kıymeti bir pula sattım

Anka olup kaf dağına kanat çırptım

 

Ellide paralandı döndü dergaha

Her ne günah var ise şeytandan yana

 

Tövbekar oluptur Hakk’a boyun sundum

Ol günahı sevaba Kerim’i buldum

 

Hakk Rasul’ün vahyi Cebrail oluptur

“Zikr edesin” dedi Rahman, “kul” oluptur

 

Mevlana, Habib-i Neccar ve Hakk Rasul

Elli beşte tamam oldu üç el husul

 

Onca rahmet çoğ idi saldım ümmete

Kim dahi sıkışa koşturdu ahmed’e

 

Şeriat evladır bostan yaptım cevlan

Tarikat âlî oldu gülizar seyran

 

Hakikat anka’dır uçarmış kaf’larda

Marifet eşiğin geçermiş “kul”lar da

 

“Elest” bir şaraptır Mürşidi verirmiş

Kararınca içenler mürşid olurmuş

 

Canla canan bir oldu deyu harında

Aşkımı levhe yazdı “kul” der arşında

 

İmdi ahmed yandıkça can mı canan mı

Bir olmaya vardıkça candan geçen mi

 

Perdeler hicap senin gülün gülşen mi

Gül olmağa kim vardan yoğa göçen mi

 

Çok tamah kılma dünya çeker seni de

Sert düşersin hem cehle yazar teni de

 

ahi kul ahmed senin kararın nedir

Bir kararın yoktur aşkda zarın nedir

 

Ahi ahmed için dışın yanıverdi

Yanmak ne ki saç üstünde pişiverdi

 

not: dün Samsun’a hayırlı işe (Kız istemeğe) giderken ulusoy otobüsünde yazıldı sevgili dostlar. kız çok zorda çok zorda…

ahi kul ahmed

9 Ocak 2012
Okunma
bosluk

ahiler ve ahilik hakkında çeşitlemeler

Her sabah beslemeyle açılır dükkanımız Hakka iman ederiz müslümandır şanımız Eğrisi varsa bizden, doğrusu elbet sizin, Hiylesi, hurdası yok, helalinden malımız Müşterimiz velinimet, yâranımız, yânmiz Ziyadesi zarar verir, kanaattir kârımız.

Kızına talip olan delikanlıya kız babası damadı olacak erkeğin yâran meclisine katılıp, o dostluğu, kardeşliği tadıp tatmadığını, o terbiyeyi alıp almadığını sorarmış.

Bundan dolayı da:

Kız anadan öğrenir sofra düzmeyi

Oğlan babadan öğrenir sohbet gezmeyi

Sözü darb-ı mesel haline gelmiş..

Osmanlıda para vakıfları vardı. Bunlar hakkında biraz söz edelim.

Osmanlı’da vakıfların vakfetme nedenleri çok kapsamlı idi. Örneğin parayı ihtiyacı olana faizsiz bir müddet sıkıntısını gidermek için vakfeden vakıflar vardı. Bugün esnaf sandıkları var fakat güçsüz ve yeterli değil. Büyük işletmeler için ayrı ve etkin bir sandık hiç yok. doğrudan bankaların kucağına.. ve bedeliyle..

Fakirler için parasını vakfeden kimseler vardı.

Yalnızca dul kadınlar için parasını vakfedenler vardı.

Varlığını vakfetmek isteyen kişiler Kadı’ya giderlerdi. Kadı bir vakıfname hazırlardı. Ayrıca bir de tüzüğü olurdu.

Fatih döneminde bazı para vakıfları kendi kaynaklarını hem nemalandırmaya ve hem de ondan bir kısmını  hayır işine kullanmaya başladılar.

Sıkıntıya düşenler için kurulan vakıflardan para alıp da işini bitirdikten sonra geri ödemeyenler için tazir cezası uygulanırdı.

Selçuklu ve özellikle Osmanlı’da temel toplum birimi aileden sonra ikinci siırada mahalle idi. Toplumda az çok birbirini tanıyan insanların oluşturduğu bu temel ikinci birim de bir bilinç oluşturulması düşüncesine dayanırdı. Batı bunu bugün yeni keşfediyor. Biz ise gittikçe kaybediyoruz. Örneğin mahallenin namusu, mahalle baskısı, mahallenin kabadayısı, mahallemizin zengini, mahallemizin dulları ve benzeri kavramlar bu düşünceden kaynaklanarak oluştu. Devlet bu konuda  çok akıllı davranarak kendi fakirinizi kendiniz doyurun, kendi hırsızınızı kendiniz yakalayın, kendi ahlaksızınızı kendiniz barındırmayın gibi adı konmamış bir politika izledi. Bunlar zaten din temelli argümanlardı. Elbette mahallenin bir bekçisi, şehirde bir kadısı , şehir emini vardı.

  • Ahilerde ise mahalle yerleşimleri de benzer sanat kollarının belli mahallelere temerküz etmeleriyle oluşuyordu. Her mahallede tekke vardı. Bunlar zaviyeye göre biraz daha küçük tarikat uygulamaları şeklindeki dini ağırlıklı yerlerdi denilebilirdi.

 

  • Mahallelerde muhtesiplar vardı. Bu muhtesipler mahalledeki sorunları tespit ve çözmekle görevliydi. Büyük sorunlar konusunda kadı bu muhtesiplerin tespitlerinden yaralanırlardı.

 

Konya Şer’iyye Sicilinden elimize geçen bir kaydı size aktaralım örnek olay olarak.

Hicri 1117 yılı yani 1700’lü yıllar ediyor. bir mahallede sarhoşun biri bir zimminin (ehli kitap fakat müslüman hakimiyeti altında yaşıyor) evini gece yarısı bağırarak kapıyı kırarcasına tokmaklıyor. Kapıya çıkan ev sahibini başlıyor dövmeye. Adama bu arada diyor ki “getir karını bu gece senin karınla yatacağım” diyor. Boğuşma esnasında adamı da bıçak darbesiyle öldürünce, kadın evin bir odasına kaçıp kapıyı arkadan kilitliyor. Sarhoş içeri girip o kilitli kapıyı kırmaya çalışırken o arada mahalleli bu bağırtıları duyup yetişiyorlar. Derken o sarhoşu yakalayıp önce zabitana ertesi günde kadının huzuruna çıkarıyorlar. Bu adamın eski suçları da oldukça kabarık olduğu ortaya çıkınca sarhoşun asılmasına karar veriyorlar ve asıyorlar. Buradaki ilginç olan şey mahallelinin olaya geç de olsa müdahalesidir. Bu yüzden her şeyi devletten beklemek insanlardaki sorumluluk duygularını öldürüyor, yardımlaşma duygularını öldürüyor. Fakiri belediye doyursun, kömürü devlet versin, versin versin versin, oldu olacak çocuğu da devlet yapsın, vergiyi de devlet versin, denizde boğulanı da devlet kurtarsın, kavga edenleri de devlet ayırsın.. uzat gitsin. Devletin önemli konularda müdahil olması anlaşılabilir bir şey olabilir. Ancak zamana dayalı işlerde, hayırlarda da insanların güçlerini bu yöne kanalize etmek gerekir. Merhamet, hayır yapılınca insan üzerinde etki gösterir. Merhamet eden merhamet bulur hadisinin manası budur. Yani hayır yapmanızdan sonra merhametli olursunuz.

Bacıyan-ı Rum

Bacıyan-ı Rum’un kurucusu Ahi Evren’in hanımı Fatma bacı (kadın ana, kadıncık ana)dır. Ahilerin ilk ciddi yerleşimleri ve sanayi sitesi kurmaları Kayseri’de olduğu için Bacıyan-ı Rum’un kuruluşu da o tarihlere rastlar. Temel felsefeyi Ahi Evren verdiği için aynı prensipler onlar için de geçerlidir. Din ahlak ve çalışma ve hizmet…

Bacıların asıl işleri örgücülük, dokuma ve benzeri keçecilik gibi el sanatları ağırlıklıdır ve sanayi sitesinin ayrı bir bölümünde toplu çalışma şeklindedir. Bir ustadan el almadan bu iş yapılamazdı. Dini eğitim zorunlu idi.

Bacıların askeri faaliyetlerde de önde olduğu görülüyor. Ravendi, Harezmlilerle  Irak’lılar arasındaki savaşı anlatırken 1197 (594) “Harezmli kadınlar zırhları giydi ve her kadın elli Irak’lıyı önüne katıp sürüyordu” diye bahsediyor.

Moğolların Kayseri muhasarasında da önemli görevler ifa etmişlerdir.(1243) ancak kadıncık ana bu savaşta esir düşmüş ve uzun yıllar moğolların elinde esir olarak kalmıştır.

Osmanlı Beyliğinin genişlemesi sırasında bazı Bizans kalelerinin için askerleri sokmak için küfelerin içine askeri koyup erzak getiren köylü kılığında savaştıkları bilinmektedir.

Bacıların misafir ağırlama işleri de vardı…sürekli gelen göçler bir çok insanı zaten misafir konumuna düşürüyordu. Bu sebepler zaten ahi teşkilatını hazırlayan sebeplerden biriydi.

Hacı Bektaş-ı Veli Menakıb-name’sinde fatma bacının o tarihlerde genç kız olduğunu erenler meclisine yemek pişirmek ve sofra düzmekle meşgul olduğunu haber vermektedir.

İbn-i Batuta da gezdiği bu illerde ahilerin misafirperverliğine şahit olduğunu, misafir-hanelerde Türkmen kadınların hizmet, izzet ve ikramlarda bululnduğunu yazıyor. Yoksulların barındırılması, misafirlerin ağırlanması kızlarla imece usulü bazı işlerin yürütülmesi de buna dahildi diyor Batuta.

Bacıların bir de dini tasavvufi boyutu vardı.kendilerini tam bir tarikat olarak nitelemek zor olsa da genellikle onlar Evhadiye tarikatına mensubtular. Fatma bacı ve kız kardeşi Amine Hatun birer mürşide idiler. Babaları şeyh Evhadüttin-i Kirmani’nin tarikatını temsil ediyorlardı. Hatta 16 asrın başlarında İstanbul’da “Ayşe Bacılar” diye bir tasavvufi kadınlar cemaatini Rus bilgini Gordlovsky’nin tespit ettiği biliniyor. Bu bir Bacıyanı Rum teşkilatıdır ve başı da Ayşe Bacı’dır. Bu tarikat şeyhlerinin hanımlarına Anadolu’da “Ana-bacı” denirdi.

Hanımların kurduğu vakıflar ve zaviyeler de vardı. Mesela Mihrimah Sultan, Mihrimah Camiini kendi kurduğu vakıf arcılığı ile yaptırmıştır.

İran, İslam orduları tarafından fethedildiğinde Medai kendtindeki erkekler ta Hindistan içlerine kadar kaçtılar. Fakat kadınlar ve çocuklar orada kaldı ve müslümanların eline düştü. Komutan Sad İbn-i Ebi Vakkas bir mektup yazarak Hz. Ömer’e sordu. Hz. Ömer’de verdiği cevapta “o dulları ve genç kızları müslümanlarla evlendir ve ganimetten da paylarını ver “dedi. Böylece varlıklı birer hanım oluyorlardı. Müslümanlar müslüman olmayanlarla evlenebilirlerdi.

Bacılar bugünkü mutfaka Matbah diyorlardı. Evlenme işlerini çok rahat konuşabiliyorlardı. Bazen şeyhler ya da ustalar “sen şu kızını şuna ver” diyebiliyordu. Bazen de kız babaları benim kızım var. Gel senin oğlanla bunları evlendirelim diyebiliyorlardı.

Köy hayatındaki Türkmenlerin komşu erkeklerle konuşması ve yarenlik etmesi şakalaşması şehre göre daha farklı ve rahattı. Belki de köyde konuşacak insan sayısının azlığı bunu onlara mecbur bırakıyordu.

Gelin elbisesi

Onların elbiseleri tarlada çalışmaya göre daha elverişliydi. Her tarafı kapalı feraceler giymezlerdi. Bindallılar çok yaygındı. Nişan ve düğünlerde gelinler bindallı giyerlerdi. Bugünkü moda pahalı ve milyarları bulan beyaz gelinlikler batıdan bize geçmedir ve ta bir israftır. Bir kayınbaba gelinine rahatlıkla şunu diyebilmelidir.”kızım senin beyaz gelinliğin kaç paraysa bu parayı olduğu gibi sana vereceğim. Fakat senden ricam kendine düğün için en iyisinden bir bindallı alacaksın ve onunla düğününü yapacaksın ve geriye kalan parayla da fakirleri giydireceksin” diyebilmelidir. Gelinlik 1,5 milyar, bindallının en iyisi 400 lira. Fark 1 milyar fakire. Ne kadar güzel olmaz mı?

Ahi müesseselerinde ilk girişe Talip deniyor. Ahi Evran’ın Ağaz Encam (başlangıç ve sonuç) ve Metailül İman adlı eserlerinde çocuklarla ilgili bölümler var. Buna göre 10 yaşına gelmiş bir çocuğu hemen ustaya teslim etmek diye bir şey yoktu. Önce o talipin dini bir eğitimden geçmesi gerekiyordu. Bu ahlaki ve dini bir formasyon eğitimi idi ve bunu zaviyelerde Ahi Muallimleri gerçekleştiriyorlardı. Bunun süresi 3-5 aydan az olamazdı. Ancak bundan sonra sanata başlayabilirdi.

Şed kuşatmada “bu insanı nasıl bilirsiniz”diye sorulunca “Salahına şehadet ederiz” derlerdi. Bunun anlamı ahlaki olgunluğun tasdik edilmesi olması ilginçtir.

Yemek yeme adabı

Yemek yeme adabı diye bir adab vardı. Eller önceden yıkanırdı. Hane sahibi buyur etmeden kimse sofraya oturamazdı. Aksi adaba mugayir sayılılrdı. Herkes kendi önünden sağa sola bakmadan ağzını şapırdatmadan sessizce sakince, başkasının da o kaptan eşit yemesine fırsat vererek yemeliydi. Yemekler ayrı ayrı tabaklar konmazdı. Tek ve büyük bir bakır veya toprak çömlekten yenirdi. Tek kaptan yemenin manası ahi kardeşiyle bir şeyi paylaşabilmeyi öğrenmek ve bunda hakkaniyete dikkat edebilmesini sağlamaktı. Kaşıklar tahta şimşir kaşıklardan olurdu. Yerken bu kaşıkların sizden tarafından ağzınıza götürmeniz ters tarafından ise yemek ya da çorbaya batırmanız gerekir idi. Böylece ağzınızdan bir miktar bulaşığın yemeğe girmesi de önlenmiş olurdu. “ye kürküm ye” benzetmesi Ahi Evren’in Letaif’inde de geçiyor. Yani sofrada bile adamına göre muamele etmeyeceksin demek istiyordu. Aşırı yemek yememek gerekiyor ve iştahı varken  çekilmek gerkliydi. Ekkel (obur) olmamalıydı ahi..

Yemekten sonra hane başkanı dua ederdi. Onların geleneksel duaları şöyleydi:

“Rabbim Teala yedirsin içirsin. Yahşilarla tanıştırsın, yamanlardan uzaklaştırsın (kötülerden), yiyenlerin yedirenlerin üstünden belaları aştırsın, cennet nimetleriyle tanıştırsın, cehennemden uzaklaştırsın, kabeyi dolaştırsın, zemzeme kavuştursun, artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin”

Ahi ocakları bugünkü köy odaları şeklideydi. Ramazanda oralar da şenlenirdi. Oralarda da ahi edep ve usulleri uygulanırdı.

Zaviyelerde yemekten sonra dua edilir. Ortalık temizlendikten sonra bir güzel sesi olan kuran okurdu. Daha sonra kısa bir süre tefsir dersi başlardı. Arkasından hadis izahı yapılırdı. Daha sonra kadı veya bir müderris belli bir konuda sohbete başlardı. Daha sonra ustalar kendi çırak ve kalfalarına meslekin inceliklerini anlatımlarda bulunurlardı. Sohbetlerden sonra sazlı sözlü türküler söylenirdi. Zaman zaman kassas denen kişilerin bir olayı abartılı bir şekilde anlatarak oradakileri duygulandırdığı olurdu. Artık vakit ilerleyince yaşlı ve ustalar çekilir evlerine giderlerdi. Gençler geç saatte yaran sohbetine geçerlerdi. Artık oyunlar oynanır, şakalar yapılırdı. Yaran odalarının ayrı yerlerde olduğu da olurdu. Bugün bile hala Çankırı bölgesinde devam ettiğini haber almaktayız. Yaran odalarında bir başağa olurdu. Herkes onu dinler ve kahveyi nasıl tutar ve içerse herkes da öyle içerdi. Biz de bir yaran şakası olarak şu iki dörtlüğü karalayıverdik ve uygulamaya koyduk..

Birisi bize dost olmak istemiş. Biz de onun hakiki güvenilir bir dost olup olmayacağını öğrenmek için önce çok güzel bir şiir gönderdik.

               ***

Nemrud kim İbrahime

Bostan yap ateşine

Hakkın gül didarına

Halilim diyen menem

            ***

Kırdım nefsin çerisin

Giydim takva libasın

Pak eyledim odasın

Gel gönlü yuyan menem

               ***

Adıma “kul”u takdım

Sırrı aleme çaktım

Levhi kalemden yazdım

Dilde söylenen menem

                 *** 

Bunlar senin kulların

Günahı çok bunların

Sal bunları Ahilerim

Postta oturan menem

           ***

Bırak beni yanayım

Kül olup savrulayım

Muhammed’e post olayım

Var bak tebaan menem

 ………………………….

Yazıldı çizildi pek çok

Kalanı sen anla bak

Libası muska ettim

Ahilerim kalbe tak

               ***

Ceset değil kalp gülü

Gökte muska cübbesi

Takva olur giyesi

Ahilerim güldür bak.

Bu şiir çok güzel bir karşılık buldu ve “gözlerinden öperim” diye bir mesaj geldi. Arkasından şu şiiri yolladık:

Olmaz bu kadar ucuz olmaz

Hak kelamı elbet satılmaz

Keşke yüküm himmet olaydı

Bu sekleme eşşek bulunmaz

                   ***

Vardım at pazarına eşşek diye

Eşşek osurturlar bana at diye

Gördüm ademini kır eşşek diye

Bu seklemi ademe eşşek dayanmaz

                  ***

Bu okkayı çekmediyse sıklet

Unut bizi hasan oku lanet

Selamün en güzel aleyküm

Bu kez tık yok. böyle olunca anladık ki bundan bize mürid çıkmayacak. Nitekim aynı kişi 20 gün sonra önemli bir sözünden çarkederek kendini belli etti.

Kargayla toplanan kavarayla dağılır

Bu denemenin asıl izahı şöyle: Bir buçuk (bir erkek bir kadın) müridi olan bir zat varmış Ankara ilinde. Müridler bir gün  demişler ki “hocam bir keramet gösterseniz de müridlerniz artsa demişler. Hoca gerek yok dediyse de dinletememiş ve bir gün Pazar yerinde bir karganın başını kopardıktan sonra tekrar yapıştırmış ve uç demiş o da uçmuş. Bunu gören ahali o zata mürüd olmak için akın etmiş. Evler almamış yeni mürüdleri. Fakat bunları bir gün imtihan etmek kaç tanesi gerçek ihlaslı mürid olabilir diye kavara denen kuru bağırsağı beline dolayıp cemaat olarak namaza durmuşlar. Hoca rukuya eğildikçe bağırsaktan ossuruk sesleri çıkınca yeni müridler “bu abdestsisiz arkasında namaz kılınmaz deyip hepsi de müridliği terketmiş. Aynı eski birbuçuk müridi kalmış geriye. Onlar şöyle düşünmüş: “bir bildiği olmalı”demişler. Hoca onları yanına çağırıp demiş ki: gördünüz mü kargayla toplanan kavarayla dağılır demiş. Bizimkisi de o hesap işte..

Zaviyelerde geleneklerin etkisi olarak halk şairleri de gelirdi. Halk türküleri söylerler, saz çalarlar, şairlerin atışmaları olur, yahut acı bir ölme veya öldürme olayı ağıt şeklinde anlatılırdı. Bu ağıtlar Pazar yerlerinde de bir taşın üstüne çıkıp anlatıldığı olurdu. Son zamanlarda bile örneğin benim simitçi ahmet emmi ahirmen mahallesindeki konağına ziyarete gittiğimizde Aşık Veysel’ in iki yaprak dört sahifelik şiirlerini çarşıdan bu adamlaradan satın alır ve bana okuttururdu. Ben ilkokuldaydım o zamanlar. Sene 1962 falan.

Değirmenci oyunu

 

Zaviyelerde bazan halk tiyatro niteliğinde ortaoyunu da oynarlardı. Örneğin bir değirmenci ortaoyunu vardı ki kırar geçirirdi. Şöyle: köylü eşeğine biner gelir. Yastıklar sırtta ya da adam adamın sırtında. Değirmenci bunlara git sonra gel der. Bir daha bir daha tekrar takrar gelir  giderler. Değirmenin çalıştığını göstermek için sopalarla birbirine vurarak insanların önlerinden geçer. Değirmencinin dediği sıra çok diyerek aslında rüşvet istemektedir. Birisi birinin kıçının altından bir sopa vurur ve elini uzatır avucuna örnek un düşürüp kontrol etmek  istemiştir aslında. Derken kadıya şikayete giderler. Kadı yaşlı biri olur. Fakat kadı namazdadır ve namaz bir türlü bitmemektedir. Çünkü kadı da rüşvet istemektedir. Derken oradan da eli boş dönerler. Sonrasında bu düzenin bozukluğuna ilişkin taşlama mahiyetinde şeyler söylerler.

Fuzuli’nin bir sözünü hatırımıza geldi. Diyor ki:“dert çok, derman yok, düşman kavi, talih zebun”

Baki ise önce ahi ocaklarına katılmış. Daha sonra zeki bir çocuk olduğu fark edilince medreseye gönderilmiş ve okuması sağlanmış. Harçlığını da ahiler vermişler.

Bazı padişahlar da şiir severdi. Örneğin halife Muktedir her şaire yazdıkları güzel şiirler karşılığında kese kese altın verirdi. Onun çok akıllı bir cariyesi vardı ve perde arkasından huzurda okunan şiirleri dinlerdi. Bir gün bir şairin “bunu daha dün yazdım” dediği şiiri okuyunca “nasıl olur bu şiiri bana da dün cariyem okumuştu” der. Adam şaşırır. Hele bir daha oku şu şiiri der ve tekrar okuttururur. İki defa okunan şiiri anında ezberleyen cariyeyi hemen çağırır. Mahpeyker oku şu dünkü okuduğun şiiri der. Ve cariye de ezberden hemen okur. Şair şaşırır kalır. daha sonra halife bunun şaka olduğunu anlatır ve bahşişlerle yollar.

Zekat konusunda bilindiği üzere Muaviye ile zekatın devlet tarafından toplanması olayı bitti. Sahabi korkusundan konuşamadı bile. Başınızın çaresine bakın der gibi konuşan sahabiler oldu ve herkes kendi zekatını bulunduğu yer ağırlıklı olarak vermeye çalıştı. Disiplinli olmadığı için birçoğu vermedi ve fakirlerin hakları kaybolup gitti. Toplumun köprüleri yıkıldı barış ortamı gelmedi. Sonuçta herkes kendi yöresinde kendi zekatını versin diye icma oldu diyenler var ama biz buna katılmıyoruz. Ortada Kuran’ın emrettiği nas’ın olduğu bir durumu icma ile farklılaştıramazsınız. Bu yük devleti yönetenlerin sırtında bir günah olarak daima devam eder. Fakat fert olarak zekatınızı doğru hesap edip de doğru  yere verdiyseniz başka sorumluluğunuz kalmaz inşallahü alem. En doğrusunu Allah bilir.

Fakat buna rağmen bazı vakıfların zekat toplama ve yerine ulaştırma işini yaptıklarını görüyoruz. Tabii ki ihtiyari olarak kendi zekatını vermek isteyenlerden topluyorlardı. Yardımlaşmalarda ferdi olarak sadaka taşları vardı her mahallede. Ve fakir de sadece ihtiyacı kadarını alır geri kalanını bırakırdı. Fakirin kanaati daha başka oluyor değil mi. sonra örneğin bir mes satıcısı zengine farklı fakire farklı orta halliye farklı fiat uygulardı. Öncelikle fiat arz ve talebe göre belilrlenmezdi. Gerçi Ahi Evren “nefs için asgari tüketim, halk için azami üretim” demişti aslında. Fakat bunu kanaat ve fiat kontrolü yanında ihtiyaçların tespit edilerek o miktara göre atölye açılması sağlanıyordu.. mes satan zengine 5 akçeye verdiği malı orta halliye maliyetine 1 akçeye ve fakire de bedava veriyordu. Zengin ödediği farkın fakire gideceğinden  çok emindi. Sormazdı bile.

İslami anlamdaki sigorta Muhammed Hamidullah tarafıından pakistanda uygulanmış. Fakat İngiliz’ler bunu ortadan kaldırmışlar. O bunu “İslam Ekonomisi ve İktisadı” adlı eserinde anlatıyor. Aslında bu sigortayı bu ülkede kurabiliriz. Sadece katılım ortaklığı şeklinde olacak. Gelirleri faizsiz olarak ahlaki bir şekilde nemalandırılacak, kimse kar payı almayacak, bunun getirisi 1’e 4 oranında ve müthiş. Sen şirketten karı alıp götürürsen ne kalır geriye. Bunu inşallah bu fakir ilerleyen yıllarda yapmaya çalışacak.

Bir Türkmen olan Pir Sultan Abdal’a bir yol verelim..

                    ***

Bu yıl yaylanın karı erimez

Eser badı saba yol bozuk bozuk

Türkmen çıkıp yaylasına yürümez

Bozulmuş aşiret el bozuk bozuk

                       ***

Elim varmaz güllerini dermeye

Dilim varmaz hasta halin sormaya

Dört kitabın manasını yormaya

Sazım düzen tutmaz tel bozuk bozuk

                        ***

Pir Sultanım yaratıldım kul diye

Zalimlerin elinde mi öl diye

Dost name göndermiş durma gel diye

Gideceğim amma yol bozuk bozuk

                          ***

Türkmen Mutasavvıfları ile Mevlana ve diğer tarikatların anlayışı arasındaki farklar.

Sofi anlayışı dönme, raks, cezbe ile Allah’a ulaşma, seyri sülüki enfüsi, kendi benliklerini ne kadar iyi tanırsa Allah’ı da o kadar iyi tanır. İnsan ruhunun derinliklerine nufus etmek onları keşfetmeye dayanır. Bunlarda tabiatı tasavvur eden hiç bir şey yoktur. İnsan ruhunun kötü eğilimlerini iyiye yönlendirmeye çalışır.

Türkmen Mutasavvıfları ise seyru süluki afaki’dir. Tabiata yönelir. Neden? Çünkü Türkmen tabiatta yaşıyor. Yağmurla, davarla, yaylayla, çimenlerle, dağlarla, güneşle, gecede ayla, soğukla, sıcakla birlikte yaşıyor.  O eşyaya tabiat kanunlarını nasıl yarattığını ve insanın nasıl yaratıldığını, onun yaratılışındaki azameti düşünüyor ve tabiatı keşfederek Allah’a ulaşmaya çalışıyorlar. Ahi Evren ve Hacı Bektaş-ı Veli Türkmendir. İşte Ahi Evren’in aynı zamanda bir şeyh olmasına rağmen akşam ders gösterip sabahlayin iş başı yapması, fikirlerinde eşari mezhebini taklid etmesine rağmmen anlattığımız şekilde yine farklı bir yol izlemesi, onun bir şeyhten ziyade filozof olması gibi bir çok neden hayatla iç içe bir din ve ahlak ve çalışma anlayışının doğup gelişmesine yol açmıştır. Bu tenasub ahiliğin kısa sürede köylere kadar yaygınlaşmasındaki ana amil olduğu gibi aylakları ve suçluları içine almamasının da etkisiyle 800 sene uzun bir hayat sürdürebilmiştir. Hayvanlar aleminde bile güçlü olandan ziyade uyum sağlayabilen hayatta kalır. aynı hikaye…

Biraz yaraları deşelim..

 

Alaattin Keykubat’ın Mevlana’nın babasını geldiğinde davet etmediğini görüyoruz ilginç olarak. Hatta bu adamlar kimdir, gidip bir soruşturun der ve adamlarını gönderir. Kanuni devrinde Mevlana’nın babasının ayağa kalktığı rivayetiyle sandukası ayağa kaldırılır. Böyle bir olayın vuku bulduğu varid değildir. Çok sevilen insanlara halk uydurma hikayeler düzer. Örneğin Yunus 50 yerde ölmüştür ve 50 mezarı vardır. Bunlar kısmen anlayışla karşılanabilecek tatlı hezeyanlaradır. Fakat kendi kendine 50 yerde ölen birisinin bu hali kimseye yadırganmış bir hava vermez. Lakin baba saygısı şeriatla kuranla sabitken böyle bir uydurmaya insanların sokulması insanların dini duygularındaki sıralamayı tehdit eder niteliktedir. Bu hususu biz sağlam kaynaklardan araştırarak bu iddiayı söylüyoruz. Yorum değildir. Ayrıca Mevla kelimesi Cenab-ı Hak için söylenen bir kelimedir. Bu kelimenin rastgele kullanılması da uygun olur mu size bırakıyorum.

Şemsi Tebrizi İranlı ve mecusidir. Onlarda da Allah inancı ve sevgisi vardır. Kitabları Avesta’dır (Zerdüştün kutsal kitabı) Pehlevi kültürüyle geldi ve Mevlana’yı teslilm aldı. Onu çok etkiledi. Allah aşkı baskındı. Melana da zaten o kültürden gelme olduğu için yadırgamadı.. fakat daha sınra ilerleyen yıllarda bunların ilişkileri yönünden yaygın dedikoduların çıktığı ve Mevlana’nın ailesini ihmal ettiği bir zamanda Şems kendi genç karısını öldürdü ve Şam’a kaçtı. Bir yıl oralarda saklandı. Mevlananın oğlu ile yaptığı yazılı davete binaen gizlice geri döndü. Hala saklanıyordu. O sırada Ahi Evren Konya’da vezirdi . katlin katli kısas olarak şeriat gereğince ölüm olduğu için Ahi Evren ve adalet nazırı Nusredüttin Ahmet emir verdi ve şehrin muhafızı Ahi Bedrettin Gühertaş  icra etti. kaçmaya çalışan Şems’i hançerlediler ve bahçesindeki kuyuya attılar. Bu durum önce Mevlana ile Ahi Evren’in arasının açılmasına yol açtı. Ayrıca bu durum Moğolları da rahatsız etti. Zira Şems onların ajanıydı. Bir süre sonra Moğollar o kuyuyu türbe yaptılar. Adamı olmasa yapar mı?

Moğolların Naibi Sultan Celalettin Karatay’ın icazetiyle Ahi Evreni görevde aldırmaları üzerine Mevlana’nın oğlu Allaeddin Çelebinin de bu öldürme olayında payı olduğu için bir yerlere gitmeleri artık zorunluluk haline geldi. O sıralarda Kırşehir’de Seyfetin Tuğrul adlı Türkmen bir vali vardı. O bunları duyunca bu ikisini Kırşehir’e davet etti. Yaklaşık ömrünün ahir 15 senesini burada geçirdi. Bu süre içinde bu vefakar valiye bir hediye olmak üzere Men Ahice Seyfi (Seyfettin Tuğrulun yolu) adlı bir kitap yazdı. Şimdilik bu kadar yeter…

Mevlevi ayini yaparken yakalanan Mevlevi Tahir hakim sorunca “Mevleviydik döndük” demiş. Hakim de artık bıraktı zannıyla affetmiş…

Kırşehir’in adının;

AHİ KIRŞEHİR

AHİŞEHİR

AHİŞEHRİ

‘den birisi olmasını teklif ediyoruz. Ancak bize AHİ KIRŞEHİR daha cazip geliyor. Çünkü Kırşehir ismini oraya Türkmenler verdi. Bu ismin korunması uygun olur. Bu yolla Kırşehir’in Ahiliğe daha güzel hizmetler yapması umulur.

EVRAN mı EVREN mi? çatallaması hala sürüyor. Osmanlıcada ra harfi yanına elif alır fakat ra okunmaz. Re okunur. Mesela gelan yazılır fakat gelen okunur. Gidan yazılır fakat giden okunur. Sonra EVRAN lügat karşılığı olmayan anlamsız bir kelimedir. Halbuki EVREN kıvrılan demektir. Yani yılanı ejderhayı tarif ediyor. Zaten bu ismi de bundan geliyor. Bizim Ahi Evran Mahallesi dememiz bir galatı meşhur olsa gerek. Laki ilim galata uymaz vesselam…

Aki mi ahi mi?

Türklerde akinin iyilik cömertlik anlamlarında kullanıldığı ahilik gelmeden önce bu tür fedakar kişilerin bu isimle anıldığı doğrudur. Ancak ahilik teşkilatı kurulup da fütüvet teşkilatı elemanları birbirine kardeş gibi yakın olunca aki gitti yerine ahi geldi. Herkes aki’yi terketti.

Bunun gibi alp de gazi oldu. Eren de ahi oldu. Ahilik bu mana da 4 kolla ifade edildi.

Ahiyan-ı Rum

Gaziyan-ı Rum

Abdalan-ı Rum

Bacıyan-ı Rum

Bugünkü halkların doğruları bulup yanlışlar üzerinde toplandıklarını yanlışa destek verdiklerini söylesek yanlış olur mu acaba? Örneğin yemek yiyelim diyoruz geliyor ilim yapalım diyoruz kaçıyor. Şu kadar adam öldürülmüş bunu şunlar öldürmüş diyorum. Gidip onlara oy veriyor onlar olmazsa ülkemiz perişan olur diyor memlekette başka adam yok gibi kişide geleceğini arıyor, zalimleri savunuyor ve Allah’ı unutuyor. Halbuki islamda kişinin putlaşması yasaktır.

Mısır’ın fethine gidilecektir. Ve halk arasında Halid Bin Velid olmadan bu fetih olmaz diye bir şayia çıkar. Herkes halidin ordusuna yaz beni demeye başlamıştır. Hz. Ömer bunu duyar duymaz hemen Halid Bin Velid’i görevde alir ve yerine peygamber efendimizin azadlı kölesinin oğlu Ubeyde bin Zeyd’i atar. Halid Bin Velid de bir er olarak onun yanında o sefere katılır ve fetih tamamlanır. Zaferi Allah’tan bilmek için buna ihtiyaç vardır..

İnsanda bir sevme tapınma ihtiyacı daima yaratılıştan vardır. Bu duyguyu tam manasıyla bütünüyle ve şeri sınırlar içinde Allah’a yöneltecek bir imanla kişiyi mücehhez kılamazsanız benim idolüm şu kişidir şu artistir şu yazardır gibi abuk subuk adamların partilerin başkanların peşinden koşar durur. Tabii olarak da Allah onları onlarla beraber haşredecektir.  Allah muhafaza. Bu yüzden kimi seveceğinize iyi karar verin. Hadiste “kişi sevdiği ile beraberdir” denmesi boşuna değildir…

İşte bu beladan korunmak için ahiler bir dua ederlerdi. Bu dua bir hadistir ve Ahi Evren’in Letaifi Gıyasiye kitabında da yer almaktadır. Şöyle ki:

Hadis dua:

“Allahümme erinel hakka hakkani,  verzukna ittibaehü. (Allah’ım bize hakkı göster (tanıt) ve o hakka uymayı da nasib et)

 

Allahümme erinel batıle batılen, verzukna ictinabehü (Allah’ım bize batılı tanıt ve o batıldan uzak olmayı da nasib et.)

 

Ve erinel eşyae kema hiye hakkahü (Eşyayı da nasıl ise öylece bize tanıt”. Amin…

Ahilere ve ahiliğe büyük önem veren ve sed kuşanan destek veren devlet eliyle sanayi sitesi kuran ahiliğin köylere kadar yayıllmasında büyük emeği olan Selçuklu Sultanı Alaettin Keykubat akliyeci bir Sultandır. Zaten bu yüzden ahiliği aklıyeci bulmuş ve desteklemiştir. Ayrıca rasyonalist akılcı alimleri de etrafında toplamış ve onların toplumu bu görüş çerevesinde etkilemesini istemiştir. Ahi zaviyelerinde sokaklarında dergahlarında evlerinde mekteplerinde tekkelerinde hep halk türkçesi konuşulurdu. Ancak İran üzerinden gelen alim takımının da etkisiyle farsça saray dili olma yolunda bir hayli yol katetti. Mevlana dahil bir çok ilim adamı eserlerini Farsça olarak verdi. Ancak daha sonra gelen Kırşehir’deki Aşıkpaşa, Ahmed-i Gülşehri gibi alimler ise Türkçe’de israr ettiler. Garipname ve felekname zor şartlarda bir israr sayılmalıdır. Bir süre de olsa Karamandan gelip Konya’yı ele geçiren Karamanoğlu Mehmet Bey yayınladığı bir fermanla “bundan böyle dergahlarda, mekteplerde, sokaklarda, meydanlarda, çarşılarda, pazarlarda, hanlarda, hamamlarda, çadırlarda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır” deyince bir hayli düzelme oldu. Onun hayırla yad etmek gerekir.

Ahiler ünivesiteye kadar olan bir alt yetiştirme okullarında zimmileri de müslüman edip bu okullarda yetiştiriyorlardı. Hanikahlardan sonra Gulemhaneler gelirdi. Örneğin Konya Gulemhanesi üniversite seviyesinde subay yetiştiriyordu. Ahi Evren bir Gulemhane müderrisi idi. Celalettin Karatay bir devşirmedir ve gulemhanede yetiştirilmiştir. Her iki yerde de müsbet ilimler bir miktar dini ilimlerle birlikte verilirdi. Ahlaki olgunluk çok önemliydi. Ders bir alimin dizinden alınmalıydı. O zaman o ilim alim tarafından amel edilerek onun nefesiyle birlikte verilince alan kişi de onu hem iyi anlayabilir nüfuz edebilir ve amele dönüştürebilirdi. İlmi fikri sorulardaki serbestiyetler çok yüksekte idi.Her mahallede olan tekkeler ise genelde mahallelinin buluşma yeri idi. Ancak orada ise tasavvufi bir eğitim de yapılırdı. Zaviyelerin ahi muallimleri buralara da zaman zaman gelirdi. Anadoluda bir çok kadiri nakşi melamilik ve benzeri tarikatlar vardı ve halk içinde çok yaygın bir hürmet görüyorlardı. Osmanlı döneminde ise tarikatların bir güç olarak ortaya çıkıp yaygınlık kazanması padişahları ürkütmüyor değildi. Tarikat şeyhinden bir talep geldiği zaman padişah “her istediğu verile lakin gözden ırak edilmeye” der ve kontrolü elden bırakmak istemezdi. Öyle ki zaman zaman tarikatları birbirine karşı kullanmaktan da çekinmez, ağaların kontrolünü de onlar eliyle yaptığı olurdu..

Osmanlı fethettiği topraklarda da benzer usulleri uygular ve Katolik halka Ortadoks vali atardı. Böylece onun onu kontrol etmesini otomatik olarak sağlardı. Kişiyi düşmanına kontrol ettirmek…

Savaşlara tarikat şeyhlerinin vekillerinin müridleri ile katıldığı da olurdu. Yolda bile tarikat usulleri uygulanır gaza için sohbetler teşvikler yapılırdı. Yahya Kemal Beyatlı’ya “Biz Viyana’ya nasıl gittik”diye sorulduğunda. “mesnevi okuyarak gittik” diye cevap vermiştir. Yahya Kemal şiirinde de “bin atlı o gün çocuklar gibi şendik / bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” diyecektir Mohaç için..

Ahilerin savaşçı koluna Gaziyan-ı Rum denir. Alpler İslam’dan sonra “gazi” olmuşlardır. Osmanlı’nın kuruluşundan tutun Fatih’e kadar ahilerin etkinliği su götürmez bir gerçektir. Osman gazi, bey olmadan önce onlar bir kaç kardeşken ahiler ve Şeyh Edebali dahil düşünürler ve derler ki “diğer kardeş çok bilgili. Bu kadar derin bilgi onu ani ve sert karar almaktan alıkoyabilir. Bu yüzden daha az bilgili ancak daha atak olan Osman’ı seçelim” derler. İlginç değil mi? Makul bigi ve cesaret birlikteliği…

Konya’nın kalkınması

Konya’nın iktisadi gelişmesini biraz merak etttik de şu sonuçlara vardık.

Konya’nın gelişmesinde vakıfların büyük önemi var denilebilir. Zengin inandığı zaman, o şey bir hayırlı işe hizmet ediyorsa keseyi açtığını müşahede ettik. Yeter ki samimi ve sadık bir müteşebbis iş başında oldun. Kişiler hem vakfın mütevelli heyetine giriyor ve hem de o vakıfın yaptığı işe ortak oluyor hatta gerekirse başka işleri varsa müşteri de oluyor. Yani iç içe geçme yöntemi. Bu hem kontrolü sağlıyor ve hem de üyelerin karını artırıyor desteklerini birbirine çeviriyor. Örneğin Ticaret Odası’nın Karatay Üniversitesi’ni kurduğunu görüyoruz.

Biz bu vakıf işinin asgari limiti olan 50 000 liranın tümden ortadan kaldırılarak her mahallede o mahallenin vakfının kurulmasının yararlı olacağını düşünüyorum. Mahalleler küçültülmeli. Muhtar geleni tanımıyor bu nasıl iş. Her mahalle kendi fakirini doyurmalı giydirmeli. Her işi belediyeye devlete havale etmek çok yanlış. Halkın sinerjisinden de yararlanmak gerek. Merhamet bireysel bir duygudur. Bu duygunun gelişmesi iyiliği yaptıktan sonra oluşur. Halk bakıyor sonra bana da bak artık demeye başlıyor. İş veriyorsun gitmiyor. Çünkü aldığı mesajlar çalışmaya yönelik değil.

   ahi kul ahmed

6 Eylül 2011
Okunma
bosluk
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç