Yavuz Sultan Selim Han’ın Lokumları ( Tarihi bir Hikaye )

 

 

Bir varmış bir yokmuş. Allah’ın günü pek çokmuş. Vara vara varmak, varınca tebessüm etmek, ele güne güzel görünmek ve dahi girerken destur eylemek adaptanmış.

 

Osmanlı ülkesinin başında Yavuz Selim Han adlı bir padişahı varmış. Mizacı sert mi sertmiş. Ona vezir dayanmazmış. Harbe giderken kar yağarken bile yakasını kapatmazmış. O kapatmayınca asker de kapatmazmış. Askerler bu yaka kapatma meselesini padişaha söylemesi için veziri azamdan istemişler. Veziri azamın kellesi anında gitmiş.

 

Bir de İran ülkesi varmış. İran ülkesinin şahı varmış ki Osmanlı ile sürekli rekabet edermiş. Bir taraftan da kendi ülkesinin dini inanışını Osmanlı ülkesine yaymak istermiş. Şia denilen mezhebleri İslam’a aykırı çok şeyi bünyesinde barındırıyormuş. İşin aslı şah İsmail’de Türk asıllıymış. İki Türkün rekabeti üzülerek gittikçe artıyormuş. Osmanlı’nın dini tarikatı Hanefi mezhebi imiş ki İslam’a uygun 4 mezhepten biriymiş. Uygulaması da çok kolaymış.

 

Bu tarikatlar savaşı gittikçe kızışıyormuş. Neredeyse doğu Anadolu elden gidecekmiş. Çünkü insanlar devletten önce tarikat liderlerini dinlerlermiş. Yavuz Sultan Selim Han artık doğu üzerine sefer yapmaya karar vermiş. Amacı bu yanlış tarikatın etkisini azaltmak imiş. Bunun için de bu devletin başı olan Şah İsmail’i ortadan kaldırması gerekiyormuş. Tam yola çıkarken Şah İsmail’den bir mektup ve bir sandık hediye gelmiş. Padişahın huzurunda sandığı açmışlar. İçinde onlarca kat sargı varmış.

 

Artık en son sargıya kadar açmışlar. Bir de ne görsünler en son sargıda bir pislik ve yanında bir mektup var. Mektupta şöyle yazıyormuş “bunu ye”.  Padişah bu pisliği ve yazıyı görüp duyunca gayet sakin sakin etrafındakilere şöyle demiş. Sizde bir sandık hazırlayın ve en tabanına bir paket lokum koyun ve yanına da “Herkes yediğinden ikram eder” diye yazılı bir mektup koyun der. Derken bu mektup ulaştığında Şah İsmail küplere biner. Morali bozulmuştur. Artık yürüyüş vaktidir. Herkese bağırıp çağırmaktadır. Gerginlik orduya yansımıştır.

 

Yavuz Sultan Selim Han kış kıyamet dememiş doğudaki tabii sınırlara kadar varmıştır. Şah İsmail ise kazanacağından emin olarak eşlerinin ve tahtini da savaş alanına getirmiştir. Derken savaş başlar. Asker padişahlarını yanında görürse morali yüksek olmaktadır. Yavuz Sultan Selim gerçek bir askerdir. Savaşta ön saflarda o da çarpışmaktadır. Askere şu taktiği vermiştir.

 

“Merkezden saldırıyor gibi yapıp sonra geri çekilin. Sağ ve sol kanatlarla da sararak çembere alıp derslerini verin.” Der. Çok geçmeden çembere girmekte olduğunu gören Şah İsmail bütün tahtını tacını bırakıp kaçar. Akşam olduğunda iki Türkün savaşının galibi Yavuz Sultan Selimdir. Savaş ganimetleri arasında İran Şahının tahtı, tacı, hazinesi de vardır. Bu hazineler ve tahtlar taçlar halen İstanbul’daki Topkapı müzesinde sergilenmektedir.

 

Yavuz Sultan Selim Han asıl amacı şia mezhebini Anadolu’dan uzak tutmaktır ve bunu başarmıştır. Fakat buna rağmen İran’ın Tebriz bölgesinde çok sayıda Türk yaşamaktadır.

 

 

aşık ahi kul ahmede nasib oldu.

25 Şubat 2014
Okunma
bosluk

Bitmeyen aşk ( İnsan sevince beraberdir ) ( Öykü )

 

 

Sema küçük bir çocuktu. Henüz 10 yaşındaydı. Sınıf arkadaşı Mehmetin kendine ilgi duyduğunu görüyor ve hissediyordu. Fakat bir gün nasıl olsa beni sevdiğini söyler diye bekliyordu. Derken yıllar birbirinii kovalıyordu. Liseye geçmişlerdi. Hala Mehmet’den bir kıpraşma yoktu. Gelir ders notlarını benden alır uzun uzun gözlerime bakardı. İçimden haydi söyle, şimdi söyle diye haykırır dururdum. Fakat nafile. O sürekli yeni bir konuya geçerek konuşmayı uzatmak isterdi. Aslında bu çok güzel bir davranıştı. İlgisi de giderek artıyordu. Fakat bazen ayrılırken gözlerinin dolduğunu hissederdim.

 

Bir gün onu kıskandırmaya karar verdim. Sınıftan başka bir arkadaşa ilgi duyduğumu ona da hissettirdim. Fakat o birdenbire ilgisini kesti. Hiçbir ders notu almaz oldu. Konuşurken de birkaç cümle ile cevap verip kaçmaya çalışır oldu. Bu tavır hiç de fena değildi. Kıskandığını belli etmişti. Fakat yine bir atak yapmıyordu. Oysa ilgi duyduğum çocuk peşimi bırakmıyordu bu kez. Onun adı Safa idi. Derken lise bitti ve Üniversite hayatı başladı. Aynı zamanda komşu da olmamıza rağmen hala beni sevdiğini ve istediğini söyleyemiyordu.

 

Bir gün yalnız kaldığımız bir anda öptüm onu. Bir anda çocuklar gibi oldu ve gözlerinin içi parladı. Hala aşkıma cevap vermiyordu. Üniversite biter bitmez Safa bana evlenme teklif etti. Bu teklifi Mehmet’e duyurup ondan son bir sevme cevabı bekliyordum. Ama nafile o yine benim onu öpmemi bekliyordu. Ama bu doğru bir yaklaşım değildi. Onun beni sevdiğini biliyordum ama evlenme teklifini de ben yapacak değildim ya.

 

Fakat o, benden habersiz Safa’ya gidip onun beni sevip sevmediğini sormuş. Safa da ona: “O beni sevdiği için bende onu seviyorum” demiş. Aslında bu Mehmet için iki türlü anlaşılması gereken bir cevap gibi görünüyordu. Birincisi benim sevmemin öncelikli olmasıydı. Ben, sevgimi en çok Mehmet’e de gösteriyordum zaten. Fakat o, bundan bir sonuç çıkarmıyordu Safa gibi. Neden böyleydi diye çok düşündüm. En son şöyle bir kanıya vardım. O evlenirse beni mutlu edemem diye korkacak kadar fazla seviyordu. Bu korku onu bana karşı bir atak yapmaktan alıkoyuyordu. Ben de bu istekliliği devam ettiremeyince her şey olduğu gibi kalıyordu.

 

İkinci olarak Safa’nın beni sevmesinden onun yerinde olmak istemesi de beni mutluluk ve gururla önemsemesinden geliyordu. Sanıyorum benim Safa ile mutlu olacağıma inanmış olmalı ki bu Sefa’nın evlenme teklifine fazla itiraz etmemişti.

 

Aradan yıllar geçti. İki oğlum olmuştu. Derken onları da tam evlendirmiştim ki Mehmet’in hiç evlenmediği haberini aldım. Hemencecik de onun evini bulup konuşmaya karar verdim. Elimdeki adres doğruydu. Büyük oğlum Murat beni bu adrese uçarak götüreceğini söylüyordu. Neden “uçarak” demişti hiç anlamamıştım. Sanki oğlum durumu biliyor gibiydi. Giderken de çok hızlı sürüyordu arabasını. Çok sürmedi bir kaza yaptık.

 

Sadece ben ağır yaralı idim. Hemen ambulans geldi ve yakın bir hastaneye taşıdı beni. Hastane de yatarken eşim Safa ziyaret sırasında bana o elimdeki adresi sordu. Kağıtta adres vardı ama isim yoktu. O da merak etmişti bu adrese neden hızlı gittiğimizi. Artık saklamanın bir anlamı yoktu. “Mehmet’in adresi “ deyiverdim.

 

Ertesi gün ziyaret saatinde Mehmet ziyaretime gelmişti. Fakat her gün gelen Safa bu kez yoktu. Sonra Mehmet nasıl duymuştu benim kaza yapıp hastanede yattığımı. Bunu anlamak zor değildi. Bu durumu Mehmet’in adresine giderek ona durumu söylemiş ve nasıl olsa Mehmet ziyaretime gelir diye Safa gelmemiş olmalıydı.

 

Gerçekten bu asil bir davranıştı. Mehmet geldiğinde yine o eskisi gibi gözlerini içi parlıyordu. Gelir gelmez bana sarılmış hatta yanaklarımdan şapır şapır öpmüştü. Daha bir iki hal hatır sormaya kalmamıştı ki “Biliyor musun seni çok seviyorum” deyivermişti. Şaşırmakla beraber “Biraz geç olmadı mı?” demek zorunda kaldım. O tekrar şöyle dedi. “Hayır geç olmadı. Anca seni mutlu edebileceğime inandım. Ve seni Allah’dan istedim. O da göndermedi ama getirdi. Gerçekten sana gelmem gerekiyordu. Ama gelemedim. Ve seni seviyorum diyemedim. Şimdi geldim yani seni sevdiğimi gelerek söyledim.”

 

Aradan bir ay geçer. Mehmet her gün ziyarete gelmiştir. Safa ise o ikisine görünmemek için ziyaret saati dışında kaçamak yaparak geliyordu.    

 

Müzmin bekar Mehmet’in getirdiği yemekler bir harikaydı. O bunları yaparken bile beni sevdiğini söyleyerek yaptığını söylüyordu. Bu bir ay su gibi geçti. Durumum hiç de iyi değildi. Vadem yetmek üzereydi. Artık ahiret hayatı başlamıştı. Dışarıdan beni kimse hissetmiyordu ama ben her şeyi görüyordum. Mezara indikten sonra herkes dua ederek ve toprak atarak gitmişti. Fakat Mehmet hala oradaydı. İmam ona artık buradan ayrılıp dünya hayatına dönmesi gerektiğini söylüyordu. Mehmet ise “biliyor musunuz onu çok seviyordum” diyordu. Gözyaşıyla geçen şu yeni bir ay bitiminde ise Mehmet abdest alırken yüksek tansiyon nedeniyle yüz üstü düşmüştü.

 

Artık oğullar eşler ve torunlar iki yan yana mezarı ziyaret ederken dualarını ikisinden de eksik etmiyorlardı.

Safa da…

 

25 Şubat 2014
Okunma
bosluk

İki dirhem bir çekirdek ( Bir demirci çırağının öyküsü )

 

Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken pireler berber iken ben anamın beşiğini tıngır mıngır  sallar iken, babamın kaptı maşayı, anam kaptı kaşağıyı, şu köşe yazı köşesi, bu köşe kış köşesi derken sabah oldu erken, bir demirci çırağı gün ışığında ilk yola çıkanlardanmış.

 

Bu çırağın adı Çerağ imiş. O erken kalkar ve “Ya Nasib” dermiş. Kimseler bilmezmiş ya nasib ne demekmiş. Erkenden işinin başında olurmuş olmasına ama sabah namazını kılmayı da hiç ihmal etmezmiş. Özellikle sabah namazındaki duası: “Allahım Rahmanım, Sübhanım, Sultanım, Zül Celalim Ya Rabbi Ümmeti Muhammed” diye dua edermiş. Kendine ise hiç dua etmezmiş. O duadan, yani bir buçuk milyar Müslümana ulaşandan kendine ne düşerse ona razı olurmuş. Bu yalnızca Çerağ çırakın kalbine verilmiş bir dua imiş. Ama o bu duayı her akşam 100 adet zikir olarak çekermiş. Bu onun ümmeti Muhammedi çok sevmesindenmiş. Bu merhameti yine Allahtan bilerek kibirli olmamak için her yüzde “Ya Rabbi, bu merhamet sendendir” dermiş ve bir miktar da estağfirullah dermiş. tevazu için.

 

O ibadeti kadar işine de çok düşkünmüş. Sabah erken dükkanı açar açmaz yapılacak işlerin demirlerini hazırlar, ocağa kömürü yerleştirir, ortalığı süpürür, camları siler dükkanın önüne tozmasın diye su serperek süpürürmüş.

 

Eski zamanın atları ve eşeklerini yerini artık şehir hayatı alıyormuş. Bu yüzden demircilerin işleri gittikçe azalıyormuş. O güzelim meyve bahçelereninin yerini iki katlı konaklar alıyormuş. Bu yüzden ağaç budama makasına bile ihtiyaç duyulmaz olmuş. Bir taraftan da atlara ve eşeklere nal yapmaz olmuşlar. Bu yüzden ustası, çerağ’a çok az bir ücret verebiliyormuş. Ustası onun harçlığını verirken “al bakalım, iki dirhem bir çekirdek” dermiş. İşin aslı bir dirhem 5 kuruşa denkmiş. O da iki dirhemin 10 kuruş olduğunu anlıyormuş ama bir çekirdek ne demek bunu bilmiyormuş.

 

Onların işleri azaldığı için Çerağ artan demirlerden küçük atlar, kızlara oyuncaklar yapar olmuş. Her işi olana da bunlardan birer tane hediye eder olmuş.

 

Bir gün veziri azamın yolu bu taraflara düşmüş. Tam geçerken pencerede dizili maketleri görmüş. Hemen içeri girip beğendiklerini fiyatını sorunca Çerağ cevap verir.

-Efendim bunların fiyatı yoktur. Değeri vardır. Kim değerini bilirse onundur. Vezir sorar.

-Peki değerini nasıl bilebilirim?

-İhtiyacınıza çok bedel ödeyerek

-Nasıl yani?

-Mesela evinizde bir çocuğunuz olmalı ve onu dövmeden çok sevmelisiniz. Eğer böyle olursa fiyatı iki dirhem bir çekirdek olur.

-İki dirhem belli ama bir çekirdek ne demek.

-Onu ustam bilir

-Usta, sen ne dersin bu işe.

-Ben çırağıma haftalık iki dirhem bir çekirdek veririm. Bir çekirdeğin anlamı berekettir. Yani aldığı ücretin bereketini beraberinde vermek içindir. Çekirdeğin yuvarlak oluşu Allah’ın cennette ay gibi parlayacağının, çekirdekler yaratılan mahlukatın çokluğunu ifade eder. İşte çırağım da sizden bereketini beraberinde istiyor. Eğer bir çekirdeğiniz yoksa bir iyilik dileğinde ona dua edin. Bu da yeter.

 

Vezir bu anlatılanlardan çok duygulanır ve ordunun bir kısım kılıç ihtiyacını yapmaları içi rıza eder. Usta da Çerağ’da yine bir çekirdek derler. Çünkü iki şirk olur.

 

Çerağ bir gün gelir rüyasında göklere çıkarılır. Ellerini kaldırır ve yay gibi olur. Tam o sırada karşısına bir kuşak gelir. Nurdandır ve o da yay gibi olmuştur. O ona o ona bakışırlar. Kuşağın iradesi vardır adeta konuşur gibi durmaktadır. Kuşak birden bire hızla Çerağ’a doğru gelir ve ayak tırnaklarından girip ellerinin ucundan ve saçlarının telinden çıkar. Hemen arkasından her taraftan gelen bir sesle melekler “Bu sağlıktı” derler. Çünkü o her gün ümmeti Muhammede dua etmektedir. Hem de kendine dua etmeden. Şimdi ise bu kılıç siparişleri için sağlığa ihtiyaç vardır.

 

 

Böylece anlaşıldı ki bu dünyada iş yaparken bu dünyanın sahibini de hesaba katmak gerekiyor.

Ve dahi kıçınızı kurtarmak için başkasını önce düşünmeniz gerekiyor.

Ve dahi, bir eşeğimiz olsun istiyorsanız komşumuza iki eşeği olsun diye dua etmeniz gerekiyor. Vesselam.

 

 

aşık ahi kul ahmede nasib oldu

25 Şubat 2014
Okunma
bosluk

Eski devirlerde insafsız esnafla nasıl mücadele ederlerdi?

Eski devirlerde insafsız esnafla nasıl

mücadele ederlerdi?

 

“Kasablar dahi, keçi etini koyun etine haltetmeyüb ayrı ayrı satalar, semizin saklayıp arıgun boğazlamayalar.”

 

Esnaf ile insaf, aralarındaki kafiye benzerliğine rağmen öteden beri birbirleri ile uzlaşamazlar. İstanbul efendilerinin eli sopalı şöhreti de gösterir ki, esnaf bi insaf damgası, pek de sebebsiz yere, onların alınlarına çakılmamıştır. Eski devirde insafsız esnafla mücadele, bugünküne hiç benzemeyen usuller altında cereyan ederdi. Esnaf, insaftan uzaklaştıkça, en hafif bir ceza olmak üzere falakaya yaklaştığını bilir ve ayağını ona göre denk alırdı.

 

Bal küpünden çıkan fareyi dükkan sahibine davul zurna ile yutturan; muhtekir değirmenciyi değirmenin kanatlarına bağlatarak, havada fır dolayı döndüren ihtisap ağalarını, tarih bize henüz unutturmadı. Geçende sayın bir zatın delaleti ile bana eski bir kanun kitabından alınmış bazı parçalar gösterdiler. Edirne lisesi yurd bilgisi muallimi Osman Nuri Peremeci tarafından kısım kısım kopye edilen bu elyazısı kitab, (1060) Hicri yılında İstanbul muhtesiblerinin mucibince amel ettikleri bir nevi zabıtsi belediye talimatnamesidir. Bazı maddelerini size okuduğum zaman, muhakkak ki benim gibi:

-Şaşılacak şey… diyeceksiniz, aşağı yukarı üç yüz sene evvel, ihtiyaçların bu kadar iptidai olduğu bir devirde, her şeyi nasıl da inceden inceye hesablamışlar! Esnafın sapabilecekleri hile yollarını ne güzel keşfedip, bunlara karşı ne isabetli manialar vücude getirmişler!..

Talimatnamenin gereği gibi tatbik edilip edilmediği bahsimizin dışandadır. Fakat müspet düşündüğümüz takdirde esnafın yamanmış hali!.. talimatnameden size gelişigüzel bir kaç madde okuyayım:

Kassaban – …… ve kasablar dahi, keçi etini koyun etine halt etmeyip – demek eski kasablar da o haltı ederlermiş! – ayrı ayrı satarlar ve semizin saklayıp arığun boğazlamayalar. Her zaman halka et yetiştireler, taallül edip et bulmıyan kasabın muhkem haklarından geleler… (haklarından nasıl gelineceğinin ihtisab ağasının keyfi tayin ederdi) ve hapsedeler. Ta et bulmağa rıza verinceyedek. Ve her kişinin muradı olduğu yerden kesip, özür ve bahane etmiyeler.

Talimatnamenin bir de yemek pişirenler, yani bugünkü lokantacılar hakkında koyduğu hükümleri gözden geçirelim:

Ve aşçılar pişirdiği et, çiy olmıya. Ve aş dahi tuzlu ve tuzsuz olmayı. Ve kapları pak ola. Ve kazanları kalaysız ve çanakları sırsız ve eski olmayı. Ve belinde futası pak ola. Zikrolunanlara muhalif olursa haklarından geline. Ve tava püryanını suya ıslatıp pişireler. Ve kokmuş eti menedeler.

Yaş yemişlere gelince talimatname, manavların fiatları yükseltmek için bulabilecekleri bahaneyi peşinden kestirerek itirazlarını derhal ağızlarına tıkıyor:

Ve dahi yaş meyvaya narh verildikten sonra, yatırıp çürüdü diye tekrar narh talep etmeyeler. Ve müşteri elinde, eksik nesneyi veznedip satanın hakkından geline. Yük ile gelen kavun, karpuz ve üzüm, ve nar, ve turunç da gözlene (teftiş olunsun manasına) ve Pazar yerlerinde gayri yerde satılmıya.

Devrin biricik ışık vasıtası olan mum için de talimatnamede şu kaydı buluyoruz: ….. Ve mumcular gözlene… mumları çirkli ve kokar yağdan olmıya ve fitili yoğun (yumuşak) olmayıp ziyası ziyade ola.

(Yirmi dört saatlik ömrü olmayın bozuk ve sakat ampul satanların kulağı çınlasın!)

Sonra, bir ara boyacılara geçiyor: ….. Ve boyacılar gözlene. Her ne renk boyarlarsa, iyi edeler. Kalp etmiyeler. Ve bezi taş üzerinde döğerken zarar etmiyeler ve boyalı bezi yol üzerine asmıyalar. (Yeni boyanmış 939 modeli elbiselerei, dükkanın önüne asan kumaş boyacılarının dikkat gözüne!)

Müşterilerinin kostümlerini gününde hazır etmiyen terziler de, şu satırları ibretle okusunlar:

…. Ve terziler de gözlene. Ziyade iş alıp vadelerine hilaf etmiyeler ve illa siyaset edileler. (Siyasetin bir manası da, ipe çekilmek olduğu unutulmasın! Ve eğer bir kişinin esvabını sakat edip ve yahut iyi dikmeseler, kadı marifeti ile hakkından geleler…

Talimatname esircileri de gözden kaçırmıyor:

…. Ve esirciler, cariyenin yüzüne aklık ve kızıllık sürmiyeler (anlaşılan satılık bir malı, asli heyetinden başka şekilde göstererek talibleri iğfal etmiş olmamak için…)

Değermenciler hakkındaki hükümler de bir değirmentaşı kadar sert:

Değirmenlerde tavuk besleyip halkın ununa ve buğdayına zarar etmiye. Vaktini bilmek için ancak bir horoz tutalar ve unu iyice öğütüp illet etmiyeler. Ve kimsenin buğdayını değiştirmeyeler. Ve adetten ziyade hak taleb etmiyeler. Ve illa muhkem haklarından geline..

(Bu satırları okurken 914 Umumi Harbindeki bazı değirmencileri hatırlamamak kabil olmadı. Onların vakitlerini bilmek için horoza ihtiyaçları yoktu ama, dört uzun harp senesi milyonlarca insanın tepesinde baykuş öttürmüşlerdi).

Hubbazan (ekmekçiler) faslında bir madde var, dikkatle okumağa değer. Diyor ki:

…. Ekmekçilerin ehlihibresi, kat’a kendilerinden olmaya. Yiyici tayfasından ola. (Yiyici tayfasının kimler olduğu malum: Halk!… Yani bir ekmeğin matlub evsafta yapılıp yapılmadığını tesbit edecek olan ehli hibre heyeti, ekmeği yapanların değil, ekmeği yiyenlerin arasından seçilecek. Güzel değil mi?)

Talimatname, böyle daha nice esnafa vazifeler ve mes’uliyetler tayin edip her birine, kabahatinin cinsine göre cezalar kestikten sonra, şu neticeye varıyor:

…. Zirolunanlardan gayri Haliki müteal her nekim yaratmıştır. (Muhtesib) in ana nazarı lazımdır ve illa mes’ul ve muateb olmak mukarrerdir.

Allah her kimi yaratmışsa, Belediye Reisinin gözü onun üzerinde olacak!

Hele şükür ki, o zamanki devlet icraatının çoğu, kağıt üzerinde kalmağa mahkumdu. Yoksa, İstanbulun bir milyon şu kadar nüfusile ayrı yarı uğraşmak, hangi ihtisab ağasının haddine düşmüştü?..

(Cumhuriyet: 3/10/39)

 

24 Şubat 2014
Okunma
bosluk

CUMA SOHBETİ – 8 ( Kötüden iyiye göçerek ihrama giriniz )

Bismillahirrahmanirrahim

 

 

Kötülükten iyi davranışlara hicret

 

İnsanı Kamile doğru yol alabilmek için ilk yapılacak iş kovadaki pislikleri boşaltmak gerekir ki yerine iyiliklere yer açılsın. Kötü huyları çıkarıp iyilik ihramına bürününüz. Kötü 8 huy çıkmalı veya terkedilmeli ve yerine 7 iyi haslet geçmelidir. Kötü huyları terk, Hicret demektir. İyiye göçmek demektir. Bunlar olmadan Muhsin olunmaz.

 

İhsan şuuru Allah’ı görüyor gibi ibadet etmektir. Bir mana itibariyle güzellikten anlama şuurudur da denilebilir. İnsanların takva sıralaması hadislerde geçen özelliklerine göre şöyledir;

 

Müslim isen zarar kılma komşuna    =  Müslim

Mü’min olup güven eyle her kime    = Mü’min

Müttaki dur sakındığın şüpheye        = Müttaki

Dost bilip de muhsin kulda sır ister   = Muhsin

                  

Sıddık Kimse

 

Sıddık makamı için Allahü Teala Kuran’da sadıklarla beraber olunuz demiştir. Fakat şöyle sadık olunur dememiştir. Bu sadıkları Allah’ın seçeceğine işarettir. Bu makamlar için önce Allah’ın o kişiyi sevmesi ve kalbine bir sevgi tohumu atması gerekir. Kişi kendi gayretiyle yeterli yükselmeyi sağlayamaz. Fecr suresi ayet 27-30’da önce Allah’ın sonra da kulun seveceğini belirtmektedir. Bu yüzden sevap ticaretiyle uğraşan kişi kendini Allah’a sevdiremez.

 

Allah’ın rızasının olduğu şeylerde feta düzeyinde ilahi rıza ve fedakarlık aranmalı ve Allah çok sevilmelidir. Rızık veya benzeri olaylarda Allah’a güven terk edilip, sebeplere takınılıp kalırsa kişi güveni kaybeder ve aşağı düşer. Sevmek güveni de beraberinde ister. Bu yüzden sevmek çok önemlidir.

 

Niyetlerinizi Düzeltiniz; Müslüman kendi kulvarında koşarsa hır gür çıkmaz

 

Müslüman kendi kulvarında koşar ve yarışır. Yarışı kendi iledir. Başka insanlara kıyas etmez. Kıyas daima sorun çıkarır ve toplumu yıpratır. Sadece maneviyatta kâmil kişilere, maddiyatta kendinden aşağı kişilere bakabilir. Yani fakirlerle oturmayı bilmek de gerekir. Sadece avam kendi haline gerekçe örnek arar. Kâmil kişi sevap ticareti yapmaz, ilahi rızayı düşünür.

 

Niyetleri yükseltmek ve düzeltmek önemlidir. Bu iki yönden önemlidir. Birincisi kime yönelip niyet ettiğinizin belli olması gerekir. Allah’a yönelirken bile cennet ve benzeri ikramlarla uğraşırsanız verilen ikramlar düşük kalır. Bu yüzden “İlâhî Rızâ”ya yönelinmeli ve hedefi yüksek tutmalıdır. Allah’a inanırken Allah’ın varlığını ve birliğini kabul edip onun sözlerini uygulamaya çalışmamak kişinin niyetinin bozuk ve küfür içinde olduğunu bilmek gerekir. Yani kişi ve Allah fikirleriyle de sevilmelidir.

 

 

Aşık ahi kul ahmede nasib oldu

24 Şubat 2014
Okunma
bosluk

Aşk-ı Tevhid – 2 (Şerhli – Açıklamalı – İlahi)

Bismillahirrahmanirrahim

 

Evvel ahir çekesi

Gönüller hediyesi

Dört kitabın diyesi

La ilahe illallah

 

Evvel ahir çekmek demek insanın gençliğinde ve yaşlılığında bu zikri yapması. İkinci mana günün evvelinde ve geç vaktinde zikretmesi. Üçüncü mana evvel dünyanın ahreti bu zikirle yaklaştırası.dördüncü mana evvel dünyanın ahreti taşıması deyu anladık.

Gönüller hediyesi Allah’tan olur. Allah bu zikri yapmayı gönle nasib  etmesi bir hediyedir. Çünkü gönül bu zikirle sakinleşir. Dört kitabın diyesi demek dört kitabın amacının da TEVHİD olduğunu belirtmektir.   

 

Kuran’da yazılıdır

Ümmet kim dokuludur

Aşıklar yangısıdır

La ilahe illallah

 

Kuran’da yazılıdır demek iki mana itibariyle olsa gerektir. Birincisi Kuran’ı Kerim içinde geçmektedir ki bu yazılıdır. İkincisi ise Kuran kainatın kitabı olup onda Evrendeki Tevhid mesajının evrenin her yerinde gerçekleşmiş bir yazı olduğunu bildirmesidir.

 

Ümmet kim dokuludur dan kasıt ise ümmet olacak kişilerin önceden dokunduğunu, ayrıldığını ve bunların uyum içinde ilmek ilmek yere serilmiş bir halı gibi tevazu içinde bir beden gibi olduğunu ifade eder. Beden ise ayrı ayrı organların bir uyum içinde aynı yönde çalışmasıdır.

 

Aşıklar yangısıdır dan kasıt aşıkların yangı içinde bu katlara kadar çıkabildiği ve bunun yanmaktan başka bir şey olmadığı ifade edilmiştir. Çünkü tevhid imanın en yüksek makamıdır..

 

Gönüllerin sırrıdır

Acizlerin kulpudur

Muhtac olmaz şerridir

La ilahe illallah

 

Gönüllerin sırrıdır demek bir gönüle girebilmek veya onu anlayabilmek için bu sırrı çözebilmek gerekir. Yani sizin de aynı yönde çabalamanız gerekir.

 

Acizlerin kulpudur demek acizlerin dua olarak tevhid’e asıldığını gösterir.

 

Muhtaç olmaz şerridir demek, her kim benim bu tevhide ihtiyacım yok derse, tevhid gider ve o kişiye şer olur, mücadele edip bela olur.

 

Sabah akşam okunur

Evvel ahir döşenir

Arşa dahi çıkılır

La ilahe illallah

 

Sabah akşam okunur demek, akşam  uyumayı sabah uyanmayı ifade etmekle her daim okunması gerektiğini, bunun yaşam boyu olduğunu ve yaşamın tevhid gibi yaşanması gerektiğini gösterir.

 

Evvel ahir döşenir demek, Allah’ın varlığı ve birliğinin her şeyin evvelide olduğunda ve her şeyin ahretinde de olacağına işarettir. Bir mana da her şeyin evvelinde de ahretinde de döşenmesi gerektiğidir.

 

Arşa dahi çıkılır demek, la ilahe illallah imanın en yüksek makamı olması nedeniyle bu makama gelenler arşa ulaşmış olabilirler. İkinci mana ise kişi Allah ile görüşmek isterse bu tevhidle arşa çıkabileceği bildirilmiş oldu.

 

Dostu dosta buldurur

Düşman olsa bildirir

Asan deyu yazdırır

La ilahe illallah

 

Dostu dosta buldurur demek, insana Allah’ı buldurur demektir (dostu dosta).

 

Düşman olsa bildirir’den kasıt tevhide düşman olanın düşmanlığını da düşman olarak bildirir, açığa çıkarır ve diğer dostlarına da bunu bildirir demektir.

 

Asan deyu yazdırır’dan kasıt ise tevhide yönelen kişiyi ahiret defterine sakin diye yazdırır diyor.

 

Bahası candır yane

Esma-ı tevhid hale

İsmi a’zam niyaze

La ilahe illallah

 

Tevhide aşkla yönelmenin ancak canı feda ederek yanabileceği ifade ediliyor.

 

Esma –ı tevhid  hale demek, tevhidin isimlerinin bir hal olarak yaşanması gerektiği, öyle olunması gerektiği deniyor.

 

İsmi A’zam niyaze, tevhid isimlerinden en büyüğü olan ismi a’zam’ın niyaz etmeğe vesile olduğu belirtiliyor. İsmi a’zam’ı biz Allah’ın HAYY ve KAYYUM sıfatları olarak gördük. Başka türlü diyenler de vardır. Gizlidir. Doğrusunu Allah bilir. Bizim şiirlerimizin Cenab-ı Hakk’ın hayy ve kayyum sıfatının tecellilerinden bir demet olduğunu gördük. Bir mana da la ilahe illallah kelamının ismi a’zam olduğudur.     

 

Ağlar günahkar ağlar

Kalpler paslanmış neyler

Bilse tevhidi oynar

La ilahe illallah

 

Ağlar günahkar ağlar’dan kasıt günaha batmış kişinin öncelikle bu günahlarına ağladığıdır ki pişman olmuş nefsin en önemli özelliği günahlarına ağlamasıdır.

 

Kalpler paslanmış demek çaresiz kalmış ve çok günah işlemiş demektir. her günahta kalbe bir leke düşer söylenen de budur.

 

Tevhidin günahların üstündeki temizleyici etkisini bilecek olsaydı o günahkar da kalkar oynardı kurtuldum diye.

 

Dağlar taşlar kül ola

Yazlar kışlar bir ola

Sultanlar kim kul ola

La ilahe illallah

 

Bu kıta kıyameti anlatır. O gün dağlar taşlar kül olup savrulacaktır. Yazlar kışlar bir ola’dan kasıt kıyamette artık mevsim bulunmayacağıdır. Orada sultanların da Allah’a diğer bütün insanlar gibi kul varacağıdır.

 

Gönül bu iner çıkar

Rahmet bir nice yağar

Aşk oluban denk düşer

La ilahe illallah

 

Gönül bu iner çıkar’dan kasıt, insanın yaşadığı ömür sırasında bazen aşağı bazen yukarı çıkacağıdır. Fakat kişi tevhid’den ilgisini kesmezse rahmetin çok yağacağını ve aşık olurken tevhidin de denk düşeceği bildirilmiş oluyor.

 

Erenleri alp kıldık

Kılıcını zor ettik

Baha diye aşk yazdık

La ilahe illallah

 

Erenler ilim erbabıdır. Alp ise savaşcı ruhtur kabiliyettir. Kılıcını zor ettik’ten kasıt, onu zorlu bir şekilde bahası bedeli aşk olan bir yola yazdık.

 

Yerin göğün direği

Dağlar taşlar mihengi

Yazın kışın çerağı

La ilahe illallah

 

Yerin göğün direği’nden kasıt Allah’ın hayy ve kayyum sıfatları gibi tevhidin de aynı işlevi gördüğü yerleri ve gökleri ayakta tuttuğu söylenmek isteniyor.

 

Dağlar taşlar mihengi demek, dağlar ve taşların sağlamlığı ile ölçü vermesidir ki bunu burada kelime-i tevhid yapmaktadır.

 

Yazın kışın çerağı, alemin karanlıktan aydınlığa çıkması. Kışın ısınma yazın aydınlatma gibi sebepler. Nur 35,

 36 ayetler..

 

Dünya için baş ola

Sözlerime can ola

Ahireti hoş kıla

La ilahe illallah

 

Dünya için baş ola demek, dünya için baş olmak isteniyorsa tevhidi hakikat kabul edip sebeplerin başına getirmek gerekir. İkinci mana bir vücutta baş nerdeyse kelime-i tevhid de dünyada o merkezde denilebilir.

 

Sözlerime can ola demek, sözlerime can vererek onu duyulabilir hale getiriyor demektir. bir mana da sözlerimi uzun süreli etkili kılıp onları yaşanan bir hayat haline getiriyor demektir.

 

Ahreti hoş kıla’dan kasıt, tevhid bu dünyada kişiyi günahtan korur ve ahretinin de hoş olmasını sağlar demektir.

 

Adem çıktı cennetten

Daim itti tevhidden

Kurtlar kuşlar ömürden

La ilahe illallah

 

Adem aleyhisselam cennetten çıkınca, daha önce cennetin kapısında gördüğü kelime-i tevhidi vesile kılarak dua etti. Allahü Teala bunu ona sorduğunda, nerede gördün onu deyince cennetin kapısında ya Rabbi dedi ve affını öyle diledi.

 

Kurtlar kuşlar ömürden demek, bütün mahlükat bir yaşam boyunca Allah’ı zikreder. Örneğin en az eşek zikreder ve bu 5 000 dir. Köpeğin ki 20 000 dir. Ve zikri biten hayvan ölür. Ömürden demek budur. Mahlükatın canını Allah alır. İnsanınkini Azrail’e emretmiştir.

 

Aşık ahmed biçare

Senden bana bi çare

Gönüllere bu çare

La ilahe illallah

 

Aşık ahmed biçare demek aşığın çaresiz olduğunu diyerek senden (Rabb’inden) kendisine bir çare vermesini istiyor. Bu çare öyle olsun ki her gönle de iyi gelsin. Bu da olsa olsa tevhid’dir. Doğrusunu Allah bilir..

Muhammedür rasulüllah

 

Hadis : İmanınızı la ilahe illallah (zikri) ile tazeleyiniz. 

 

 

Aşık ahi kul ahmede nasib oldu bunlar..

21 Şubat 2014
Okunma
bosluk

Vaz geçtim (Nasrettin hoca fıkrası)

YÜK BORCU

                                       BEN YÜKTEN VAZ GEÇTİM

-Nasrettin Hoca bir gün pazardan alış veriş yapar.

Hoca : Bu yük bizim eve gidecek. Haydi sırtlan da peşimden gel…

-Nasrettin Hoca önde hamal arkasında, evin yolunu tutarlar.

Bu arada hırsız, hocaya çaktırmadan küfeyi kaçırır.

Hoca : Bak işte geldik. Bizim ev burası. Artık yükü bırakabilirsin. hoca arkasına bakınca hırsızın kaçtığını anlar.-Aaa! hamal ortalıktan kaybolmuş.

-Hocanın  hanımı pencereden seslenir.

Hocanın Hanımı : Ne oldu efendi? Orada ne aranıp duruyorsun?

-Hoca pencereye doğru bakarak

Hoca :  Hamalla buraya yük getiriyordum. Ama adam ortalıktan kayboldu. Onu arıyorum.

-On beş gün sonra…Hoca o eski hamalla arkadaşıyla konuşurken karşılaşır.

Hoca : -Aaa! bu bizim hamal sırtında da hala benim yük var…

-Hoca bir anda hamaldan ve adamdan kaçmaya başlar.

-Ahbabı hocanın peşinden yetişip sorar.

Ahbabı : Mademki hamalı buldun hoca, ne diye yükünü istemedin neden kaçtın?

Hoca : Bırak Allah aşkına! Ben yükten falan vaz geçtim. Ya, on beş gündür senin yükünü taşıyorum ver bakalım paramı deseydi, ne yapardım?

21 Şubat 2014
Okunma
bosluk

Gülümse, Hep Gülümse, Sakın Unutma, Gülümse..!

Gülümsemek

 

 

Bir gülümsemenin insana çok bir maliyeti yoktur. Ama çok şey kazandırır taraflara. Hem de ikisine birden. Hiç bir zaman ödünç alınmaz veya ödünç satılmaz. Bazen bir anda oluşur fakat yıllar boyu anısı unutulmaz. Gülümseyeni fakirleştirmeden alanı zengin eder. Verene sadaka, alana itirazsız bir hoşluktur. Verenin evet’li gülümsemesi alana hayır dedirtmez.

 

 Bir orta yolda uzlaşmak gibi görünse de gerçekte bir makulde buluşmaktır aslında. Her gülümseme bir sevginin varlığına işaret eder. Her sevgi daima bir sevgiyi doğurur ya da hak eder. Size gülümsenmesini istiyorsanız önce siz gülümsemelisiniz. Mutlu olmak istiyorsanız mutlu etmelisiniz. Sevilmek istiyorsanız sevmeniz gerek. Gülümsemek o kadar saftır ki, şeytan bile buna müdahale edemez. İhsan şuuru, güzellikten anlama şuurudur ki her güzellikten anlayan mutlaka gülümser. Güzellikten anlamayanların gülümsemesi zordur.

 

İnsanların çirkinliği beğendiğine sadece çirkin gönüllerde rastlanır. İnsan kötü kalple kötülükleri de satabilir. İnanın kötülükler iyilikten daha çabuk yayılır. Öncelik kötülüğü temizlemesindedir. İyilik sonra gelir. Adalet ise hepsinden evla durur. Ehliyet ise adaletten de önce gelir. Kur’an böyle söylüyor. (Nisa ve Nahl 90. sureleri) Kötülük dışındaki diğer bütün sayılanlar bir gülümsemeyle sonuçlanır.

 

İyilik ve hakkın hakkı gülümsemektir. Gülümsemenin bir bedeli yoktur. Daima bir güzelliğe gülümsenir. Çirkinlik kötülerde gülümsemek iyilerde yaşar. Çirkinliğin zemini hep kötü hasletlerdir. Kin, nefret, hased, kıskançlık, dedikodu, gıybet çirkinliğin direkleridir. Fakat dayanıksızdırlar. Gülümsemeyi ise güzellik, iyilik, adalet, ayakta tutar. İnanın tatlı suyun başı kalabalık olur derler ve “ümmetin yanlışta ittifak etmez” buyurdu Allah’ın rasülü. “Allah’ı seviniz ve sevdiriniz” buyurdu ayrıca.   Allah ise “rahmetim gazabını örtmüştür, kuşatmıştır ” dedi.  Vedüd, Allah’ın sevgili anlamındaki çok önemli sıfatıdır.

 

Bu sevgiyi duyabilenlere Allah da gülümser. Allah’ın gülümsediği insan da O’na gülümser vesselam. Kötülerin kızgın yüzünü insanların beğendiği görülmemiştir. İnsan sadece kendini korumak ve Allah için gazaplı olabilir. Buna bir çeşit vakar denir ve yerinde yakışır. Fakat gereksiz gazap kişide çirkin düşer ve hiçbir gülümsemeyi hak etmez.

 

Gülümseme satın alınmaz. Rıza ve minnetle elde edilmez. Ödünç alınmaz, çalınmaz, emanet verilmez. Taş yerinde ağırdır. O geleceği gideceği yeri bilir. Kendiliğinden gelir. Zorla olmaz. Zorla kimsenin de işine yaramaz. Gülümsemek kişiye bir şey kaybettirmez fakat karşıya çok şey kazandırır. Bu noktada gülümseme cimriliğini  anlamak kabil değildir. Gülümsemek insanları kaynaştıran bir zamk gibidir.

 

Bilinçli ümmet olmak sevgiden gelen gülümsemeyle olur. Gülümseme cimriliğinde fitne çıkar. Toplum parçalanır. Huzur gider. Gülümsemek gerçekten huzur verir dostlara. Ve bütün dostluklar bittiğinde de insan ve toplumlar da biter. Gülümseme daima bir diyalogdur. Bir toplumu ifade eder ve bir teşekkür demektir. Bu bir fedakarlığa kadar gider. Bir içim su da gülümsemek yüzbin kazanç gibidir. Yalnız bir ömür sürecek kadar devamlı olmak gerekir:

 

Gülümse

Hep gülümse

Sakın unutma

Gülümse

Başına taş yağsa bile gülümse

Daha büyük yağmadı diye gülümse

İnerken de çıkarken de.. Gülümse

Hep gülümse ve insan ol

İnsan, insan oldukça gülümser gülünce…

Gülmek senden öte bir düşün

Sevince..

Sevdikçe gülümser

Gönüller bir olur

Gülünce…

 

 

aşık ahi kul ahmede nasib olmuştur.

21 Şubat 2014
Okunma
bosluk

Aşkın Dalı (Öykü)

Delikanlı her gün bir mektup ya da kart atıyordu sevgilisine. Oysa o da bu genci seviyordu. O göndermese de bir şey, genç adam göndermeye hala devam ediyordu. Her gün bir küçük çiçek alır ve sahilde iki kişi olarak sevinçle yürürdü.

 

Her günü böyle başlardı. Maaşının neredeyse yarısını çiçekçiyle postaya veriyordu.

 

Her gün sahildeki banka gelir ve beklerdi. Beş dakika, on dakika, yarım saat, artık işini bile umursamıyordu. Neden gelmiyordu sevgilisi. Olsun, o bu aşka sadakatle bağlıydı. Sevgilisi gelmeyince de artık o beklemekten zevk alır hale gelmişti.

 

Randevu saati yaklaştıkça kalbi daha çok atar olmuştu. Bu onun sevgisinin hiç azalmadığını gösteriyordu. Ama sevgili bir türlü de gelmiyordu. Aldığı güllerin üstü ıslak ıslaktı. Sanki onlar da bu aşka ağlıyorlardı. Her sabah denizi buğulu buğulu gözlerdi. Bir taraftan da bu buğunun neden her gün olduğunu düşünmek bile istemezdi. O, burada oturduğunda ancak gözlüklerinin buğulandığını fark eder ve silmesem mi acaba diye kendi kendine sorardı. Çünkü her silmede mazisi silinmiş gibi oluyor ve sevgisinin de azalacağından korkuyordu.

 

Derken “Biliyorum bu gene gelmeyecek” dedi ve artık ona gitmeye karar verdi. Artık sahile sırtını döndü ve karaya doğru yürüdü. Doğru muydu bu. Bir kucaklaşmak mıydı deniz kıyısında dalgaların karaya kavuşması gibi.  Toprakla sahil her dalgada kucaklaşıyorlardı ona göre. Yıllardır sahilde  yürümesi bu kavuşmaya şahit olmasındandı. Ne büyük bir güzellikti. Kucak kucağa… Ne hasretlik ne randevu hep ama hep beraber yaşamak.Kucak kucağa.. Biz de böyle olur muyuz derken önüne çıkan ilk çeşmeden bir abdest alıp Rabbini de hatırlamak istedi.

 

Tam ayaklarını yıkarken tansiyonu fırladı ve yüz üstü biriken sulara yapıştı. Her şey oracıkta olup bitmişti. Hem sevgilisine hem de Rabbine birlikte kavuşmuştu. Üzerinde kimlik yoktu. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu.

 

Sadece oranın bekçisi belediye yetkilisine şunları söyledi. “Bu şahıs şu mezarı, her ay yeni çıktığında gelir ziyaret ederdi. Bu yaklaşık 10 yıldır böyle dedi.” Belediye yetkilileri her ikisini de araştırırlarsa da bulamadılar izlerini. Ve bu mezarın yanına bu şahsı defnetmeyi uygun göndüler. Yan yana. Bekçi her ikisinin üstüne gül dikmeyi ihmal etmedi.

 

Ve bu bekçinin duaları hep ikisine birden oldu. Emekli oluncaya kadar bu böyle sürdü gitti. Artık kimsesi kalmayanlara Müslümanların ettiği dualardan bir kısmet geliyordu. Tanımak ya da tanımamak fark etmiyordu. Bitmeyen aşk gerçek dosttan âri devam eder olmuştu…Bu dost aşkın dalı idi. Kesretten vahdete…

 

Dost dosta değil dosttan dosta bakar

Alır rahmet döner halka nur saçar

Yad ellerde sallanır da dost arar

Dost bilip de gördüğünden kul ister

 

 

aşık ahi kul ahmede nasibdir.

21 Şubat 2014
Okunma
bosluk

CUMA SOHBETİ – 7 ( Emri bil Maruf, Nehyi anil münker ve – Diklenmeden dik durmak-)

                                                          Bismillahirrahmanirrahim

 

 

Emri bil Maruf, Nehyi anil münker

( İyiliği emredip kötülükten sakındırmak )

 

 

Emri bil Maruf, Nehyi anil münker konusunda kişinin değil, yanlışının hedef alınması gerekir. Bir kişi haram bir işi irtikap etmedikçe onu eleştirmek doğru olmaz. “Mü’min Mü’minin aynasıdır” hadisi kişiye müdahale etmeyi değil, haram dışındaki şeyleri kendiniz üstünüzde yaparak “acaba doğru yaptım mı?” diye sormak daha doğrudur.

 

 

Emri bil mağruf adeta islamın altıncı şartı gibi olup çok önemlidir. Kişi bir yanlışı söylediğinde bir kar doğacaksa nezaketle söylemelidir.

 

 

Bir kişiye önemli bir hususu söylerken ilk önce mutlaka onun hatırı sorulmalı, selam verilmeli ve arkasından “bir şey söylememe izin verir misiniz?” diyerek konuşmaya başlanmalıdır. Zorla söylemekte zinhar bir yarar hasıl olmaz. Kişi isyana hatta namazı bırakmaya kadar gider. Bu meseleyi en iyi kâmil insanlar yapar. Bu yüzden talebelerin bu işten bir miktar geri durmaları uygun olur.

 

 Diklenmeden Dik Durmak

 

Toplum içinde diklenmemeli ve dik durmalıdır. Din adına bile olsa diklenmek daima zarar getirir. Çarpışınca omuzlar kırılır ve hidayet oluşmaz. Karşıdaki kişinin ayranı kabarır.

 

 

DİK DURMAK ise kişinin dinini düzgün ve kâmil yaşaması demektir. yani Doğru Temsil edilmelidir İslam. İşte bu insan şimdi örnek alınabilir. Yani bu kişi TEBLİĞ yapabilir artık denilebilir.  İnsan “İk’ra” emrinden başlayıp “lâ ilâhe illellah”a ulaşana kadar ilerlemesini sürdürmelidir. Her geçtiğimiz makamdan sonra mutlaka bir makam vardır denip çalışmasının ve ilmin sürekliliğini yaşamamız gerekir. Her ulaştım diyen yalan söyler. Bu dünyada kula vuslat yoktur. Bir İslam aliminin dediği gibi:

 

Arayanlar bulanlardır.

Bulanlar arayanlardır.

 

 

aşık ahi kul ahmed nasibidir

19 Şubat 2014
Okunma
bosluk
  • Page 1 of 2
  • 1
  • 2
  • >
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç