Aşikare

Gizim ne ki sor aşikare
Rahmana dönen kullar yanar
Sevgim ne ki sor aşikare
Rahmana giden kullar düşer
*
Dokuzunda Mesnevi oldu
Mevlana aşk şarabı sundu
Rahman kalbe ol nazar etti
Vedüdu seven kullar beşer
*
On ikisi de namaz niyaz
On dördü hakkı sual biraz
Aklı selim kalbi selim yaz
Kalbini seren kullar uçar
*
Gençlik saradan bir şubeymiş
Muhammed dahi böyle demiş
Allah gençler hatasın bilmiş
Günahı seven toylar oynar
*
Baktım hanın kapısı açık
Seklem seklem günahları yık
Gözler yaşlı levvameye cık
Nefsini bilen kullar ağlar
*
İlham gele türkü hal ola
Kim gele kim söve kalp okuya
Zor zenaat nice sırlar bile
Sırrına eren kullar güler
*
*
ahi kul ahmed

26 Eylül 2011
Okunma
bosluk

Hasret

Sen gideli uyku görmez gözlerim
Ben son gördüğüm hayali özlerim
Sen gideli derdi bitmez sözlerim
Ben son gördüğüm serabı özlerim
***
Konuşurum anlaşılmaz sözlerim
Kalbi kırık gönlü hicran beklerim
Seher olmuş gece dinsin umarım
Ben son içtiğim şarabı özlerim
***
Senin yokluğun yalnızlığı geçti
Gür gür gibi varlığın nerde şimdi
Don biçtiğim şeyler kuş oldu uçtu
Ben sen sevdiğim hülyayı özlerim
***
Yalnızlığı her şeye bulaştırdın
Kimden medet umarım, kaçıp gittin
Noktalar mı dalmanın reçetesin
Ben son girdiğim deryayı özlerim
***
Dervişler yalnız kalmazmış dediler
Haktan uzak durmazmış dediler
Zikir bağlar sormazmış yediler
Ben, sen dediğin sevdayı özlerim
***
Canı mihnet ettin kara cahile
Şerre yazdı sıdkımı şeytan ile
Çelme taktı nefsin ah dünya diye
Ben, kör nefsimin rabbini özlerim
***
Uzaklardan esen rüzgar gibi gel
Davulumun tokmağı seslenir gel
Kırk türkü çaldım sana zurnamla gel
Ben, sen dediğin kulunu özlerim

26 Eylül 2011
Okunma
bosluk

Hak yoluna

Hak yoluna gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er eteğin tutanların
Kurban olsam tövbesine
***
Emmarenin yollarına
İsyan dolu hallerine
Zikir çekem dillerine
Şerhi yazsam ellerine
***
Bir ere dursam çırak
Yakın olur cümle ırak
Yazdığımı yapsam tarak
Yar zülfünün tellerine
***
Vücudumu sıksa cihan
Zikrin ile yumuş asan
Savuralar dane harman
Muhabbetin yellerine
***
Erler zikirle sohbetin
Ahmed sanar ki olmadım
Ummana akan ırmağın
Kafre olsam sellerine

26 Eylül 2011
Okunma
bosluk

Eyvallah

Bu sevdalar haktandır
Hak düşürür eyvallah
Bu sadalar sendendir
Hak bağırtır eyvallah

*

Sal katreler bendendir
Kaş ırmaklar sudandır
Nar deryalar durulur
Hak yüzdürür eyvallah

*

Kul eyvallah eyvallah
Kim müştalım eyvallah
Sor hicabım indallah
Hak canandır eyvallah

*

Bil edebin şeyhullah
Kul salat resulüllah
Hay diyesin cündullah
Hak yarandır eyvallah

*

Er olasın utana
Kul varasın rahmana
Gül resulün gülüne
Hak darendir eyvallah

*

Kul ahmedim olursun
Kim adetsiz bilirsin
Sen kimlerin gülüsün
Hak şerh eder eyvallah

*

Sev gülleri insanım
Duy aşkım civanım
Bu sönmeyen azabım
Hak çektirir eyvallah

*

Dost kusura kül atar
Dost hatıra kül yutar
Dost bakarsın aşk ider
Hak aşkındır eyvallah

*

Hey aşıkam el alem
Ben yanmışam gül badem
Kul dervişem ey rahman
Hak canandır eyvallah

*
ahi kul ahmed

26 Eylül 2011
Okunma
bosluk

“her aşk bir kıvılcımla başlar. kaç tane aşk başlattınız efem…” diyen kıvılcıma üç beş aşk kelamı…

sevgili kıvılcım…….”her aşk bir kıvılcımla başlar. kaç tane aşk başlatınız efem…” deyu facebooka mesaj atmışsın..
sıkı dur. sorup kaçma……;

**
ben yanarım yane yane.
aşkınla oldum avare.
bu fakiri yak bin kere.
kıvılcımın şavkı menem………
**
bin geline türkü dizdim.
kim he dese öldüm bittim.
en sonunda bire düştüm.
kıvılcımın aşkı menem………..
**
bu aşk bir kıvılcım imiş.
bunu çakan hakka kulmuş.
aşk olmasa ateş hiçmiş.
kıvılcımın kulu menem……..
**
ben ben derim yarim küser.
ben de yarin şavkı biter.
gün gelir de ömür yiter.
kıvılcımın kulu menem…………
**
var mı canı pazar eden.
candan geçip ölüp yiten.
bir güzelce cana sunan.
kıvılcımın canı menem………….
**
eller gülü güller aşkı.
sarıp durdum diken başı.
koka dursun ben’in haltı.
kıvılcımın bahtı menem…………….
**
atam ben’i satam malı.
bakan gözü söyler dili.
süre geldi aşkın seli.
kıvılcımın suyu menem………
**
yeter artık uzak gülüm.
aşkı içmiş aciz kulum.
eller horlar HAKK’tır dostum
kıvılcımın yadı menem…………….
**
say bakalım kaç olmuş aşk.
düşürdüğüm kullar bir şevk.
hakk’a yandım, dağlarla meşk.
kıvılcımın harı menem……….
**
yeter mi gari has gülüm.
ver zehiri içip ölim.
aşk adına yansın varım.
kıvılcımın derdi menem………..
**
aşıklar yanan ateştir.
kul olmak ona edeptir.
feta yoksa boş emektir.
kıvılcımın aki menem…………
(aki, Divanı Lügat-ı Türk’te yiğit, cömert olarak tanımlanır ki bu ahilerin islam öncesi adıdır.)

ahi kul ahmed

25 Eylül 2011
Okunma
bosluk

AHİLİK (AKHISM)

AHİLİK (AKHISM) targets HUMAN, very different from Protestan ethics of the Germans (saying “the person who produces quality goods will be a good slave to Allah”) and the principle of the Japanese (“working to death”) and it tries to create a SERVİCE CLIMATE, with all the people that will be pleased along the lines of a justice, based on Islamic ethics.

They worked saying “Allah”. All the Ahi (Akhi) organizations should be united in a single parent organization. Ethics can not be the virtue of only the shopkeepers and the poor. Large businesses and the wealthy must also go into the scope of the Akhism. Chambers of business are following the method of closing bad cases rather than the method of cutting them off. This is very inconvenient. People in each neighborhood should form a foundation to feed their poorest people there. The state should provide financial support according to the number of active members, the amount of work done and the scientific products produced.

Small organizations should be protected, large enterprises should be encouraged to give jobs to small-and-midium-size enterprises rather than combined production, the merchants should be encouraged to run rayons in supermarkets. All the moral principles sould be reformatted to be used effectively. The names of bridges, roads and apartment buildings should be the names evoking the good moral. In schools, the Akhi Branch should be established and selection of Akhi students should be plentiful.

Mevlana (Iran, seyru sülüki enfüsi) Sect Practice makes people go away from work, drives them into fallacies and can create psychological problems, listening to themselves. Ahi Evran Application (Turkmen, seyru sülüki afaki) aims to go to the writer from the written looking at the appearant structure of the universe, it is extroverted and it is based on the work purposes.

This method is most effective formula for the development of this country. The name of a city sould be “Akhi” so that everyone should pronunce the name very often.

This city should be Kırşehir and we offer that the name of the city should be AHİ KIRŞEHİR. An Akhi foundation to be established can make a standard practice such as Halal Food practice in the market. This should consist of the combination of several elements, from the quality to the price and from the price to the worker’s wage.

Zoning conditions of cities shall not exceed 25% of the construction areas. Single-storey straight home building should be encouraged. The Akhi lived straight houses with gardens. Block structures should be avoided. The size of a parcel shall not be less than 1000 meters. The distance of houses sould be away from each other and the windows of the houses should not see each other as much as possible.

The closeness of the distance between homes is the most dangerous bulding structure, breaking down the privacy. The sound of the sewage pipe above is breaking the shame of a person hearing this. The religion is based on the sense of shame. The Hadith says “Expect everything once the shame is broken”. To us, Akhism is an economic system. It is an alternative to second-class citizens, and slavery in history, it is also an alternative today to communism (insisting on production-sharing but ignoring production) and capitalism (idolizing production and investment but neglecting sharing). It is a development model.

Corporations and limited liability companies are not suitable for the Islam and the Akhism because they have limited liability. However, if the partners write “we are unlimited responsible” in their contracts or invoices, it will be a confidence-building application. When the Akhism becomes a brand, the Akhi medallion can be given to all the partners who have a share of at least 10%. There is an advertising ban in the Akhism. Advertising should be banned because it drives people to buy merchandise and its excessive repetition makes conditioning.

AHİ brand should be given to IHH and similar institutions. AKHI BUSINESS must be a brand. In the Akhism, an apprentice’ error is known by his master. This means that the master is graded. If you apply this to the education, you will understand that the teacher should be graded by his students. The teaching method (teaching by examples) in the Akhism, the method what Americans call “case study”, should also be used in education (like explaining the Quran with examples).

ahi kul ahmed

10 Eylül 2011
Okunma
bosluk

“La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” olumsuzlaması çağımızda ne anlama gelmektedir? Ahiler suçlardan bununla mı sakınmışlardı?

La ilahe (ilah yoktur) sözü ile insan çağın bütün sahte ilahlannı reddeder, onlan takbih eder, eliyle, diliyle ve kalbiyle onlan ortadan kaldırmaya çalışır. İşte bu sözle yapılan şahadetin anlamı budur. Her çağın birtakım sahte ilahlan vardı, bu çağın sahte ilahlan da servet, güç, iktidar, şöhret, itibar, makam-mevki’dir, tüketim çılgınlığıdır, sınırsız cinsellik ve cinsel sapmalardır, materyalizmdir, küreselleşmedir, yeni dünya düzenidir, vahşi kapitalizmdir, emperyalizmdir, vs. Bunlar çağın sahte ilahlandır, zira bunlar bizim içimizdeki en güçlü dürtüleri temsil ederler.

Işte ahilerin aşırı servet sahibi olmaktan hem men (daima ihtiyaç varsa mevcut işletmeyi büyütmez, sermayeyi artırmaz, yeni bir ustaya yeni bir şans verirlerdi. Ihtiyaç yine giderilir fakat tekelleşmeye de izin verilmezdi. Bugün siz ölçekler artmazsa ucuza imal edemeyiz diyorsanız kardeş kardeş çok ortaklı işletmeler kurmanızda hiç bir engel yok. Ancak siz kolay olan daireleri alır fakat 10 kişi ekmek yesin ve bu şehrin şu ihtiyacını ucuza imal edeyim demezsiniz. Parasız çıplak müteşebbis de gider faize para alır bankadan ve ya batış mukadderdir ya da halka kazık atarak ayakta kalmak isteyecektir. Ikisi de sakat. Halbuki ortaklık olsa hiç bir baskı altında kalmaz ve rahat çalışır. Batının zalim ve sadece %51’i koruyan ticaret, sermaye, merkez, ve benzeri kanunu ile adaletsiz hukuk düzeninde küçük sermayenin hakkını korumak mümkün olmayınca hiç kimse bir şirkette küçük olmak istemiyor. Illa büyük olacak. Ona da para yok. Git faize borç al.. borsa dersen üçkağıtçıların avukatlığı.. ülke hep bindiği dalı kesiyor aslında. Fakat anlamıyor yolun yanlışlığını bir türlü.. hep kanun değiştiriyor. Ancak ha ali veli, ha veli ali. Oyun aynı oyun. Sahnele dur. Başrollerdekiler hep aynı. Bunu müslüman bürokrat ve siyasetçiler de anlamıyor. Zira müslüman da olsa materyalist bir eğitim onun düşünce sistemini bozmuş. Namaz kılıyor fakat mevcut düzen konusunda hiç bir fikri yok. Düşündürültmemiş. Yaşadığını daima doğru zannediyor. Bir taşı şurdan şuraya koyacak fikir ve cesarete sahip değil. Tam bir afazi.. işte Batı’nın müslümanı teslim alması bu.. namaz kıl fakat benim gibi düşün ve beni taklit et. Sen duyma ama zaten benim yanımda olursun ve diğer müslümanlardan kop da gel, koçum benim..hikaye bu vesselam.

Bugün herkes servet peşinde koşmaktadır ve para-pul uğrunda hiçbir kural ve kanun tanımamaktadır, helal-haram ise çağın insanının lügatinden tamamen çıkarılmıştır, “dini imanı para” deyimi durumu mükemmel bir biçimde özet¬lemektedir. Para, döviz, borsa, hisse, repo, faiz, kaçakçılık, kara para, hayali ihracat, vergi kaçakçılığı, silah, kadın ve uyuşturucu kaçakçılığı, sahte ilahlara iman edenlerin amentüsünü oluşturur. Garaudy dini-imanı para olanların dini için “Pazar monoteizmi” tabirini kullanır. Ya da şöyle söyleyelim. Ankara’da 50’ye ulaşan AVM’ler için Kapitalizmin Mabetleri diyebiliriz. Bir tane belediye çıkıp da ben size 200 araçlık park mecburiyeti getiriyorum diyemedi. Bu mecburiyet bile yasa gerekmeyen sıradan bir encümen kararıyla hallolur ve bütün AVM’ler defolup şehrin dışına çıkardı, üç beş esnaf da birşeyler satabilirdi. Buna esnaf örgütleri de baskı yapamadı. Belediye encümenleri müteahhitlerden oluşuyor ve çıkarlar siyasileşti çünkü.. imar durumu bir felaket. 2 dörde, dört yediye kata %25 inşaat alanı %40’a çıktı. Önce şehirler ölüyor sonrada içindeki insanlar. Çünkü apartmanların yakınlığı hayayı kırıyor ve bu toplum gittikçe hayasını kaybettiğinin farkında olmayan ve dolayısıyla suçunun nedeni bir türlü anlaşılamayan insanlardan oluşuyor…

Bu sahte ilahlara iman eden bir başka kesimin peşinde koştukları ise iktidar, tahakküm, makam-mevki ve yönetme, emretme, boyun eğdirme, dikta¬törlük, hegemonya, sömürgecilik, emperyalizm tutkusudur.
Üçüncü bir grup ise şöhret ilahına tapanlardır. Onlar daima en yukarıda, meclislerin başköşesinde olma peşindedirler. Zira silik kişiliklerini böylece tatmin etmeye çalışırlar. Bu gibiler medyada sık sık görünmek ister¬ler. Sözüm ona rollerini-yerlerini sağlama almak için kamunun yararını göz kırpmadan feda ederler, hatta bulundukları toplumun geleceğini bile tehlike¬ye atar, ipotek altına alırlar.

Bunlara bir dördüncü grubu da ilave etmek gerekir ki, onlar da bastırılmış cinselliğinin veya cinsel doyumsuzluğun/tatminsizliğin rüzgârında savrulan¬lardır. Bunların da işi gücü kadın, kadın muhabbeti, cinsel fıkralar, pavyonlar, diskolar, barlar, gece kulüpleri ve fuhuş ortamları üzerine nefes tüketmektir. Bunlar kontrolsüz/başıboş cinsellikten yana oldukları için her türlü ahlakçı söylemden ve kamu ahlakını koruma teşebbüslerinden nefret ederler, bu çabaları “özgürlüklerin kısıtlandığı” iddiasıyla engellemeye çalışırlar. Bu çevrelerde her tür uyuşturucunun da yaygın olarak kullanım ve ticareti söz konusudur.

İşte insan “La ilahe” derken çağın bütün bu sahte ilahlarını da reddet¬tiğinde, onun bilinci ikinci aşamaya geçer ve “illallah” (gerçek ilah sadece Allah’tır) diyerek, pozitif bir gerçeği ortaya koyar: Gerçek bir ilah vardır ki o da Allah’tır, yani herkesin önünde eşit olduğu bir ilah! Herkes O’nun önünde eşittir ve kimse Allah’ı kendi şahsi çıkarının hizmetine koşamaz, çünkü Allah ilkesel olarak herkese eşit mesafededir, kulları arasında ayrımcılık ve taraf¬girlik yapmaz. Buna rağmen biri çıkar da Allah’ı kendi çıkarının hizmetine koşmaya çalışırsa, bu iddia ile yola çıktığında büyüklenip insanlara egemen olmaya teşebbüs eder etmez, kendisi de çağın sahte ilahlarından biri hâline gelir ki, onun da işinin bitirilmesi, sahte tahtından indirilmesi şart olur. İnsan kendisini nasıl ilahlaştırabilir!

O hâlde Müslümanm her gün tekrar tekrar “Lâ ilâhe illâ’llâh” demesi ve bunu söylerken de çağın sahte ilahlarını reddetmesi, güç ve serveti ellerinde bulunduranlann kendilerini ilah yerine koydukları mevcut statükoya başkaldırıp onu reddetmesi gerekir. Çağdaş bir dille konuşacak olursak, “Lâ ilâhe illâ’llâh”m anlamı, toplumsal eleştiri demektir, çağın hastalıklarını göz önüne sermektir, sonra da İslam ümmetinin tevhid, özgürlük, adalet ve eşitlik teme¬linde yeniden yapılandırılması yolunda çaba harcamaktır.

“Lâ ilâhe illâ’llâh”, insanın bütün kararlarında, yaşantısında ve eylemlerin¬de özgürleşebilmesi için, her türlü boyunduruktan vicdanını özgürleştirmesi demektir, toplumsal eşitlik demektir. Zira herkes Allah önünde birer insan olarak eşittir, siyah ile beyaz, yöneten ile yönetilen, büyük ile küçük, kadın ile erkek, güçlü ile zayıf arasında fark yoktur, insanlar bir tarağın dişleri gibidir. Ahilerin adalet ve eşitlik anlayışının temelinde de bu iman vardır. Ve onlar bu adaleti hiç bir nedenle akrabaları dahi olsa bozmadılar

“Lâ ilâhe illâ’llâh”, sosyo-ekonomik adalet ve eşitlik temeline dayalı bir toplumun inşası yolunda sürekli değişim (cihad-ictihad) demektir. Bunun İslam’ın ilk emri olan İkra=oku emri ile de bütünleştirilmesi gerekir.

Kelime-i Şahadet’in son kısmına, “enne Muhammeden abduhu ve Rasûluh”a gelince, burada da amaç sadece bir tespitte bulunmak değildir. Hele Rasûlullah’ı övmek, yüceltmek, şahsını kutsallaştırmak, faziletlerini sayıp dökmek, Rasûlullah sevgisinden dem vurmak, şefaatine nail olma peşinde koşmak, ona (sas.) bol bol salavat getirmek, onun babalarının atalarının kız olsun erkek olsun çocuklarının isimlerini, hane halkının, eşlerinin adlarını ezberlemek hiç değildir. Bu sözün söylenmesindeki amaç, tasavvuf ehlinin yaptığı gibi yerlerin- göklerin, denizlerin, ırmaklann, bitkilerin, hayvanlann ve insanların, kısacası, her şeyin kendisinden yaratıldığını iddia ettikleri Hakikat-ı Muhammediye’den dem vurmak ya da Nur-ı Muhammedi’ye inanmak da değildir, ya da mevlid kandillerini kutlamak da değildir. Kısacası Hz. Peygamberin (sas.) şahsını ön plana çıkarıp onun Allah’ın bir kulu olduğunu unutmak, Hz. Ebu Bekir’in “Kim Muhammed’e kulluk ediyor idiyse, bilsin ki o ölmüştür, ama kim Allah’a kulluk ediyor idiyse, yine bilsin ki o ölmeyen diri’dir” sözünü unutmak değildir.

“Enne Muhammeden abduhu ve Rasûluh” sözünü söylemekteki gaye bunların hiçbiri değildir, hatta bunların çoğunun dinde yeri bile yoktur. Peki, bu sözün söylenmesi ne anlama gelmektedir? Her şeyden önce bu söz, Hz. Peygamberin vahiy geleneğinin son halkasını temsil etmesi sebebiyle, artık insanoğluna yeni bir vahiy gelmeyeceği anlamına gelir. Yeni vahiy gelmeye¬cek olması ise, insanlığın aklının olgunluğa eriştiği ve aklı sayesinde vahyin kendisine sunduğu gerçekleri anlama, yorumlama ve hayata uygulamaya ehil ve kadir olduğu anlamına gelir.

Bu durumda, aklın yetersizliğini iddia etmek ve buna bağlı olarak rabbani hakikatlerin ancak keşf ilham, kalp gözü veya gökten gelecek diğer ilahi yar¬dımlar sayesinde doğrudan idrak edilebileceği iddiası da, insanların akıllarını ipotek altına almaya amaçlayan batıl bir iddiadır, Bu ipotek sayesinde onları istismar etme, sömürme ve egemen güçlerin kuklası hâline getirme projesinin bir parçasıdır. İnsanoğlunun artık bugüne kadar gelen vahiylerin ışığında kendi yolunu kendi aklı ile çizmesinin mümkün oluşu, aynı zamanda hurafe, büyü, sihir, fal ve kehanetlere de yer olmadığı anlamına gelir. Keza bu durum, cahilliğin, okuma-yazma bilmemenin, zanın, taklidin, şüphenin, şaşkınlığın, kararsızlığın sona erdirilmesi anlamına da gelir. Zira, artık akıl, vahyin haki¬katleri ışığında gerçeğe ulaşabilir, kesin kararlar verebilir, meseleleri çözebilir, yeni keşiflerde bulunabilir, yeni şeyler icat edebilir ve yaratıcı düşünceyi aktif olarak kullanabilir.

Bu tespitin tabii bir sonucu olarak “enne Muhammeden abduhu ve Rasûluh” sözünü söylemekle insanın, kendi hür iradesi ile yüklendiği “emanet (sorumluluk ve görev)i” taşımak ve yeryüzünde Allah’ın iradesini gerçekleş¬tirmek için kendi iradesiyle hareket etmek ve başarıya ulaşmak durumunda olduğu ortaya çıkar. Tıpkı Hz. Peygamber’in sadece “Hakk”a tanıklık/şahitlik etmekle yetinmeyip, bir İslam toplumu/düzeni kurmayı da başarmış olması gibi, bugünün Müslümanı da yeryüzünde Allah’ın halifesi olabilmek ve O’nun iradesini egemen kılabilmek için, her türlü beşeri boyunduruktan azade tam bağımsız bir aktör olarak hareket etmelidir.
Kısacası “Eşhedu en lâ ilâhe illâ’llâh ve eşhedu enne Muhameden abduhu ve Rasûluh” demek, “Ben Allah’a inanan bir insanın, hür, bağımsız, aklı ve ira¬desi ile yolunu çizebilen bir insan olduğuna tanıklık ederim, işte ben de böyle bir insanım” demektir. Bunun anlamı ise “yeni bir hayat”a başlamaktır.

İşte bu noktada tekrar dönerek İslam’ın adeta bir uygulama prototipini çizmiş olan ahiliğin size söyleyeceği çok şey olacaktır. bu nedenle ahiliğin temelinde işte bu anlattığımız tevhidi anlayışı anlamadan ahiliği anlamaya kalkmak ciğeri alıp tarifini almamaya benziyor. Ortada bugün de insan malzemesi var fakat onu nasıl eğiteceğinizi, onun müşevviklerinin neler olduğunu bilmeden ona diyorsunuz ki bak senin soyun ahi idi sen de ahi ol. İyi olayım da onun dışa yansıyan hareketlerini ben de kitaplardan okuyorum zaten. Dürüstmüş, doğruymuş, kanaatkarmış, edepliymiş, vesaire vesaire. Fakat onun kafasının içindeki neymiş acaba? Ve kafasının içindeki hangi şartlarda ve ne yaparak, nasıl oluşturul du. Dayandığı temel fikir neydi? İşte bunların konuşulması gerekir kanaatindeyiz.

Böylece ahilerin fikirlerinin temelinde TEVHİD inancı olduğunu gördük.

10 Eylül 2011
Okunma
bosluk

kelime-i şehadetin ahiliğin çalışma hayatına etkisi

Kelime-i Şahadet, Müslüman olmanın ilk adımı ve Müslümanların her gün namazlardan önce minarelerden ilan ettikleri sloganları, Müslümanların damgası olarak maddeye nakşettikleri, pek çok İslam devletinin bayrağının anlamı ve süsü olan Kelime-i Tevhid’in kabulünü ifade eder. Peki, Kelime-i Şahadet’in, “Eşhedu en lâ ilahe illâ’llâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasûluh.” demenin, bu sözü söylemenin bu çağdaki anlamı nedir?
“Ben Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve Rasulü (elçisi, peygamberi) olduğuna şahadet (tanıklık) ederim” anlamına gelen Kelime-i Şahadet,

1. “Şahadet”
2. “Allah’tan başka ilah yoktur.” ve
3. “Muhammed O’nun rasulüdür.” bölümlerinden oluşan bir cümledir.

İslam’a giriş ilanı olan “Kelime-i Şahadet”in şahitler huzurunda söylen¬mesi, bu ilanla manevi bir topluluğa intisabın ilanından ziyade, sosyopolitik bir cemaate girişin gerçekleşmesindendir. Çünkü sadece bir dine girmek için şahitlere lüzum yoktur, zira bu insan ile Allah arasında olan bir husustur.
İnsanların çoğu Kelime-i Şahadet’in sadece bu cümleyi dille söylemekten ibaret olduğunu ve bir insan bu sözü söylediği takdirde onun Müslüman oldu¬ğunu zanneder. Tarihte de taraflan bulunan bu yaklaşım, Kelime-i Şahadet’i, hiçbir bedel ödemeyi gerektirmeyen, bedava bir ilan, bir açıklama hâline getir¬mektedir. Üzerinde imal-i fikir etmeden, vicdanıyla hissetmeden ve eylemiyle de samimiyetini ispat etmeden bu sözü söylemek ne kadar da kolaydır!

Şu anda İslam dünyasının durumu genelde işte bu düzeydedir.

Biraz daha cesur, biraz daha dindar ve biraz daha aydınlanmış biri isek, o zaman bu sözü sadece dille söylemekle yetinmeyip, ona “fikir ve düşünce “yi de katarız ve Kelime-i Şahadet’i söyleyince “Allah’ın var ve bir olduğu”nu da aklı¬mıza getiririz. Ancak bu da içeriği olmayan ve Allah’ın sadece matematiksel ola¬rak “bir” olduğunu ifade etmekten öteye geçmeyen bir sözdür. Hepimiz Allah’ın “bir” olduğunu bilmesine biliyoruz da peki “Bu bilginin gereklilikleri nedir?”, “Bu bilgi insan bilinci ve insanın var oluşu açısından ne anlama gelmektedir?”, “Dış dünyada bu bilginin bir etkisi var mıdır?” sorularının cevabına gelince, bu düzeyde olanların verecekleri fazla bir cevap yoktur. Böyle bir bilginin kupkuru ve güdük bir bilgiden öte bir anlamı yoktur. Zira Allah’ın “bir” olduğunu sade¬ce bilmek yeterli olsaydı, kimse Allah’a ortak koşmazdı. Şirk sadece Allah’ın iki veya daha fazla sayıda olduğunu söylemek değildir, aynı zamanda amaçlar ve hedefler konusunda da Allah’a ortak koşmak (şirk) demektir. Allah’ın “bir” olduğunu bildiği hâlde, gayr-i meşru ve dinin asla tasvip etmediği işler peşinde koşan, rüşvetin, şöhretin ve şehvetin esiri olup sürüklenen sayısız Müslüman(!) vardır. Işte bunların bir çoğu bile ahiliğe girmeyi imkansız kılan şeylerdir. Kelime-i Şahadet’ı söylemenin -bu sözü söylemenin dış dünyada karşılığı yok ise- koca kan inancından bir farkı yoktur.

Daha da dinine bağlı biri isek ve daha ileri görüşlü ve daha şuurlu/bilinçli biri isek, o zaman Kelime-i Şahadet nispeten insanın yaşadığı ve hissettiği bir şey hâline gelir. Artık Allah’ın “bir” olduğu bilgisi insan hayatı ve vicdanı ile daha sıkı bir irtibata geçer. Böyle biri söylediği bu sözün manasını idrak eder, içeriğini derununda hisseder, etkisini benliğinde fark eder. Ancak bu anlayış da hâlâ koca karı inancı düzeyindedir, çünkü bu bilginin dış dünyada ger¬çekleştirdiği herhangi bir şey yoktur ve hâlâ insanın iç dünyasını aşabilmiş, onun ötesine geçebilmiş değildir. Zira Allah hâlâ insanın içinde gizli, saklı, hapsedilmiş, bloke edilmiş bir bilinç düzeyindedir, etkisizdir, hareketsizdir, dinamik değil statiktir, aktif değil, pasiftir. Bu düzeyde, hayatla doğrudan ilişkili dünyevi ilgiler ve motivasyonlar daha güçlü olduğundan, insan hâlâ (Allah bilinciyle hareket etmekten çok) para, şöhret, fuhuş peşinde koşar veya içinde gizli bu Allah bilincinin etkisiyle hareket etmekten çok, geçim derdi vb. günlük hayatın dertleri ile hareket eder. Bunu tersinden ahiler için düşünürseniz islami ve edepli ahlaklı bir hayat yaşayan ahilerin aslında tevhid ve şehadet inancını tamamiyle özümsedikleri için bu yüksek ahlaka ulaştıklarını anlarsınız. Ama siz hala çocuk var babası yok derseniz bu inkar anlayışı sizi bir yere götürmez ve ne ahilik ne de kafanızda oluşturduğunuz ferdi ya da toplumsal ahlak gerçekleşmez. Hatanızın nedenini bile anlayamazsınız. Sürekli araba değiştirirsiniz ancak gidilen yol yanlıştır halbuki.

Din’e bağlılığımız açık-seçik hâle gelip de, “La ilahe illallah” sözünün bedelini ödemeye hazır olduğumuzda, artık realite ile daha sıkı bir ilişki içerisine gireriz, toplumun problemleriyle yakından ilgileniriz, fedakârlık için daha hazırlıklı hâle geliriz, daha cesur olur, daha az korku duyarız, içimiz daha pak ve saf hâle gelir, rutin gündelik işlere daha az boğuluruz. Artık Kelime-i Şahadet içeriden dışarıya çıkmaya başlamıştır. Artık Kelime-i Şahadet, sade¬ce bir söz, bir mana, bir bilinç hâli değil, bu Kelime-i Şahadetin bilfiil ger¬çekleştiği bir eylem’e dönüştüğü bir hâldir. Artık Kelime-i Şahadet hayata aktarılmaktadır. Pasif bilinç, eylem ve aksiyona dönüşmektedir. Hapsolmuş enerjiler serbest kalmakta ve realitede, dış dünyada icraata girişmek üzere yola çıkmaktadır. Ahilerin cesaretli olmaları ve ülke savunmalarında moğollara karşı koyan tek birlikler olmaları bu idrakli imanın aktif hale ahilik sistemi içinde getirilmesindendir. Fetret devrelerinde de Ankara’da yönetimi ele aldıkları daha sonra kendisi de bir Ahi olan Murat Hüdavendigara yönetimi teslim ettikleri biliniyor. Bunlar da iman gücünün bir parçası olarak sorumluluk duyma ve toplumu ülkeyi çıkmazdan kurtarmaya yönelik hareketlerdir.

Bina yeniden inşa edilecek ve bu düzeydeki bireylerden oluşan toplumlar tarihinin mecrasını değiştirmeye koyulacaklardır. İşte bazı düşülürlerin naza¬ri/teorik Tevhid ile ameli /pratik Tevhidin sentezinden kastettikleri de budur. Müslümanlar teorik Tevhid ile yetinip pratik Tevhidi terk ettiklerinde çök¬tüler, darmadağın oldular. Bugün onların salah ve felahları, nazari ve ameli, teorik ve pratik Tevhidin sentezini tekrar gerçekleştirmelerine bağlıdır. Ahilerin yaptığı tevhid’i nazari halden ameli hale çevirmeleriydi.

O hâlde Kelime-i Şahadet sadece bir söz ve bu sözün sadece sürekli olarak dille tekrarlanmasından ibaret değildir. Aksine Kelime-i Şahadetin anlamı, insanın toplum içinde yerini alması, çağına tanıklık etmesi, “İşte insanlar açlıktan ve hastalıklardan kitleler hâlinde ölüyorlar! İşte bu zenginlerin bulun¬duğu bir toplumdaki fakirlik sefaletidir! İşte bu da Müslümanlann -insanlık sahnesine çıkanlmış en hayırlı ümmetin- ülkelerinin apaçık işgal ve istilasıdır!” demesidir. Çünkü “şahadet”, ilan etmek şahitlik etmek, hazır bulunmak, onaylamak ve Allah yolunda hayatını feda etmek anlamlarına gelir.

Peki ne ilan edilecek, neye şahitlik edilecek, ne onaylanacak ve ne uğurda Allah için hayatımız feda edilecektir? Kısacası “şahadet”in çağdaş anlamı nedir? Cevap basittir: Burada şahadetten kastedilen, çağın gelişmelerini görmek, göz¬lemlemek, takip etmek, bu gelişmeleri değerlendirip yargıda bulunmak, realite ile fikir, Allah’ın mesajı ile toplumsal şartlar arasındaki uçurumu gözler önüne sermek, ilan etmek ve bu uğurda bir ömür harcayarak ölmektir. Çünkü çağına tanıklık eden o çağın şahididir. Bir başka açıdan “şahadet” insanoğlunun olduğu her toplumda, her mekân ve zamanda iyiliği emretmek, kötülükle mücadele etmek demektir, her türlü kötülüğü/şerri de engellemek ve karşı mücadeleye girişmek için eyleme, sözlü protestoya, yazılı-sözlü-görüntülü iletişim teknolo¬jilerini kullanmaya ve bilincini kötülüklere karşı -nefsinin aldanma ve baskılara boyun eğmemesi için- koruma altına almaya yönelmek demektir. Kısacası (Venezüella devlet başkam Hugo Chavez’e atfedilen “Dünyada olan her şey beni ilgilendirir. Dünyada olan biten her şey benim için mühimdir.” sözüyle işaret edildiği üzere) etrafımızda cereyan eden bütün olaylar ve gelişmeler karşısında “tavır almak, konumumuzu, safımızı, duruşumuzu belirlemek” demektir. dünyadaki savaşlar ve terör olayları petrol fiatları üzerinde %20′lik bir artış etkisi yaratıyor. haydi siz ilgilenmeyin. gerçi bu maddeci menfaatçi bir bakış açısı olmakla birlikte asıl dikkat edilmesi gereken temel dayanak insanlık ve merhamet bağlamında olmalıdır.

10 Eylül 2011
Okunma
bosluk

Allah’ın ahiliği (Merhamet ve yiğitliği)

İnsanların ahiliği varken Allah’ın ahiliği de nereden çıktı diyebilirsiniz. Allahının mümin kulunun kalbine yerleşmesi bir birliktelik sayılabilir. Sonra elbette Allah’ın ahiliği onun kuluna merhameti, yiğitliği olarak anlaşılmalıdır. Şöyle düşünelim. Allah’ın yarattığı herşeyin yaratılış şekil özellik ve gayelerine baktığımızda bütün kainatın ortak bir merhamet noktasında birleştiğini görüyoruz. Galaksilerin arası o kadar açık ki hayatın olduğu bu ddünyamızın hiç bir başka gezegene çarpma olasılığı yok. güneş ile ısıtıyor, ay ile çekiyor ve makul bir gece örtüsü sunuyor. Gece karanlık haydi uyuyun ve işi bırakın diyor. bu sayede birlikte uyuyoruz. Kargaşa çıkmıyor. 23 derece eğiklikten mevsimlari yaratıyor. Neye ihtiyacınız fazlaysa o madde de fazla yaratılmış. Hava istemediğiniz kadar. Su yaygın, et yoksa baklagiller o eksikliği fakir için tamalıyor. Yağmur damlası düşerken fazla büyümüyor ve düşüşü yerçekiminin etkisini en aza indirerek yavaşca oluyor. Değilse kurşun gibi inmesi gerekirdi. Eisnstain diyor ki, kainatta herşey, en kolay, en verimli, en kısa yoldan, ve en mükemmel yaratılmıştır” diyor. bu kainatta kusur görebilecek olanın alnını karışlamak lazım.

Gelelim insana. İnsan da yaratılış itibariyle en mükemmel yapıdır. Motor verimi olarak insan %56 randımanla çalışır. Ama bizim bulduğumuz motorların verimi daima bundan düşüktür. Bir kalp bir ömür atar da hiç dinlenmez. O dinlenmesini iki farklı atışın ikincisinda yapar. Bir günde tonlarca kan pompalar. Sinirler, damarlar, yapının fiziki yararlılığı, ellerin parmakların durumu kavraması, yürümeye yatkınlık, yaralanmada kendi kendine tamir edebillmesi, kromozomlar, şifreler vesaire..

İşte bütün bu namütenahi özellkler Öncelikle Alla’ın müthiş bir ilminin olduğunu gösteriyor. İlim sıfatı. Ancak bu sıfatın nasıl ve ne yonde kullanıldığına bakıyorsunuz her incelik bir faydaya yönelik. Her fayda ise bir merhamet olarak açıklanamaz mı? Örneğin suda boğulmakta olan birisini gördünüz ve atlayıp onu kurtardığınızı düşünün. Bu bir can kurtarma yani fayda ve bu fayda başkaşsına karşı yapılmış yani merhamet. İşte bu bir ahilik sayıllması gerekmez mi?

Allah’ın bu noktadaki merhamet sıfatı RAHMAN sıfatıdır. Öyleki bu sıfatın şumulünü hiç kısmamış ve kendini inkar eden kafire dahi yaymıştır. Bu nedenle biz müslümanlar da maddi veya kol gücüyle bir yardım yapılması gerektiğinde kafirlere de yardımcı olmamız dinen gerekir. Sevmek ve dost tutmak ise yasaktır. Konuşulabilir fakat dostluk apayrı bir şeydir.

Cenabı Hakkın bütün esmai hüsnası tamamen merhamete zincirini oluşturur. Bir müslümanın cehennemde bir müddet Allah’ın gazap sıfatı sonucu yansa bile bu bir günahtan temizlenmedir ve arkası yine cennettir. Dolayısıyla sonu cennet olan şey merhemettir. Baba çocuğunu döver, doktor iğne vurur fakat hep faydaya yönelik geçici acılardır ve merhemet olarak değerlendirilmelidir.

Bu bağlamda insana namazın verilmesi de bir merhamettir. İnsan namazla ruhen bir rahatlamaya girer ve günün bütün streslerinden uzaklaşır. Tevekkülü insan namazla öğrenir. Bir insana tevekküllü ol demekle o insan tevekküllü olmaz. İşte ahilik prensiplerinde yer alan her türlü ahlaki prensibin uygulanabilmesi için temel malzeme namazdır. Adama diyorsunuz ki ahiliğin şu şu prensipleri var. Eee. O adam bu prensiplerin bir ahlak prensibi olduğunu zaten bilmiyor mu? Sorun ne? O kişi aptal mı? o da kendi kendine kalkıp bir kısmını uyguluyor zaten. Sizin ayrıcalığınız ne? İşte buradaki temel gıda maddesi NAMAZ’dır namaz.

Bu namazla dinlenmeyi sağlayan insanların normal işlerine döndüklerinde çalışmaları daha da kolaylaşır. Bedenen yogunluk bir miktar mola vermekle giderilebilir belki. Ancak kişinin fikirlerindeki bir yamulma, yodan sapma, kızgınlık, garaz, hiyanet, işyerine ve işe kötü davranma, makinayı kırmaya çalışma, ihmal etme, asık suratlılık bütün bunlar da kontrol ve öğütle aşıllması zor şeylerdir. Kişiyi işin başında her zaman kontrol edemezsiniz. Yada kontrol edilemez şeyler de olabilir. İşte o işçiyi her an kontrol etmenin tek yolu o kişiye ihlaslı namaz kıldırmanın yollarını aramaktır. Şahsen ben akıllı bir patron olsam namaz kılmıyor olsam bile işçilerime namaz kılmalarını öğütlerdim. Namaz kılmak bir uzlaşıya getirmek demek değildir işçiyi. Onu razı ederek çalıştırmaktır aslında. Son bir fayda da işçinin işine daha rahat odaklanmasını sağlar namaz. Bu işçinin doğru iş yapmasını sağlayan temel argümandır. Ve dürüst namaz kılan insanlar kılmayan insanlardan daha üstün bir verime sahiptir. Şeklen namaz kılanlar ise beş para etmezler. Onların da ihlas ve ihsan noktalarını yakalamaları gerekir. işte bir işletmenin hem fabrika olarak hem zaviye olarak çalışması gerekir ki ideal randımanı alan bir ahi işletmesi olabilsin. Dolayısıyla ahilerin akşam zaviyelerini ertesi günkü çalışma şevkinin bir parçası olarak telakki etmeliyiz. Ücretinde az bir ödeme dahi yapsanız onun dini işine ihanet etmesine izin vermez. Ancak din de işverene ücretini tam ve zamanında vermeyi emreder ki eksiği kul hakkında kalır ve işverenin ahirette boğazına düğümlenir.

ahi kul ahmed

10 Eylül 2011
Okunma
bosluk

ahiliğin ilahi kaynağı (aşk, kulluk ve namaz)

Değerli ahiler,

Cenab-ı Hak bir hadisi kudside bilinmeyi murad ettiğini (ahbeptu-muhabbet) bunun için de kainatı yarattığını belirtiyor. Bu hadiste iki unsur göze çarpıyor. Birincisi muhabbet yani aşk. İkincisi gereğini yaptığı yaratma fiili. Yani, iş..

İşte siz de sevdiğiniz birine bu sevgiyi bildirmek isteseniz yapmanız gereken şey bir fedakarlık ölçüsünde bir şeydir. Bir çiçek almak, yahut ona yardım etmek, fedakarlık derecesinde elbisesini temizlemek, çocuksa gece kalkıp ilgilenmek. Yani bir emek sarfetmek. Yani sevgi aslında bir emek denilemez mi?

İşte ahilere atfedilen ancak onların bu sözü söylediğine dair bir kanıtın elimizde olmadığı “ALLAH DER ÇALIŞIRIZ” sözü aslında aşk ve iş kavramlarını bütünüyle barındırıyor denilebilir.

Konuya bu açıdan bakıldığında aşk kavramının kaynağının ilahi olduğu düşünülmelidir. Ancak insan Cenab-ı Hakka karşı saygı bazlı ve edepli bir sevgi duyabileceği gibi insan olarak eş olarak da cinsiyet bazlı sevgiler duyabilir. İşte bu sevginin de üst seviyeye çıkabilmesi için Allah için kavramına dayanması gerekir. Aksi halde cinsi bir sevgiden öte geçmez. İşte ilahi sevgininin kaynağı onun gönderdiği sınırlarla belirlenmiş dindir, yani İslam’dır. Ortada, açıkta yanan bir ateş düşünün. Bu ateşin her an çevreye sıçraması ve ekinleri, evleri yakması mümkündür. Ama ahiler şöyle yaparlar. O ateşin etrafını küçük taşlarla çevirirler, üzerine iki demir atar ve bir toprak kap koyup içine de bir şeyler koyarak bir şeyler pişirirler. Bunun anlamı ilahi veya cinsi her ne ise sevginin taşlarla kontrol altına alınması ve üzerine konulan yemekle de yararlı hale getirilmesidir. Kontrolden mana edeptir. Hazreti Rasülüllah miraca çıktığında Cenab-ı Hakk’ın yaklaş nidasına karşılık yaklaşmış ancak bir yay aralığı kalınca durmuştur. İşte bu edeptir. Kulluktır. Arkasından verilen hediye ise 5 vakit namazdır. İşte bu üç şey olan aşk, kulluk, ve namaz aynı anda ve aynı yerde miraçta, huzurda verilen üçü de birbiriyle bağlantılı ana unsurlardır.
Bunun arkasından Cenab-ı Allah’ın iş olarak kendine edinip altı günde yarattığı kainata insanı gönderişiyle ilgili olarak baktığımızda insanın dünyaya gönderilişinde hanginizin daha iyi amel işleyeceğini sınamak olduğu belirtilir mülk suresinde. Bunun anlamı şudur: amel ederek sevginin ispatlanması sorgulanmak istenmektedir gerçekte. Şöyle de düşünebilirsiniz bunu. Birisi sizi sevdiğini söyleyip duruyor fakat bunu ispat edecek hiç bir şey yapmıyor. Ne dersiniz ona. Defol başımdan demez misiniz? Bir çocuğu seviyorum diyeceğinize onun yanına çömelmek ve elinden tutmak daha anlamlı bir sevgi aktarımı olmaz mı sizce? Ya da babasının yüzüne çıplak olarak yatıvermiş çocuk sevgiyi güveni nasıl hisseder?

İngiliz oyun yazarı sheaksper bir oyununda oyuncuyu şöyle konuşturur. “karının senin için yaptığı fedakarlığa bak” burada sözkonusu olan fedakarlığın sevme fiiline dayandığıdır.

Bu kitapçığın ilerleyen sayfalarında göreceksiniz. Birisi bize dost olmak istemiş de bir de önce keramet anlamında bir güzel şiir sonra da kötü bir eşşek şiiri gönderdik. Birincide hoşnut oldu fakat ikincide bozuldu. Yani iyime iyi kötüme kötü dedi. Halbuki kötüme de iyi demeliydi. Biz de hemen onu çizdik. 20 gün sonra sözlerinden cayarak kendini belli ediverdi. Buradaki incelik şudur. Aşk ya da sevme fiilinin bir bütün olduğu, parçalanamayacağı ve tam bir bağlanmanın sözkonusu olması gerektiği şeklindedir.

Japonlar çokça intihar eden bir topluluktur. 5 yıl Amerika’da master yapmış bir kız evine döndüğünde ailesiyle karşı karşıya geçiyor. 3 metre uzaktan ellerini kavuşturup eğiliyor ve selamlıyor böylece. Hiç bir temas yok. işte sevginin aktarımı için aslında temas önemli bir unsur. Bu olmayınca kişide sevgi eksikliği oluyor ve biraz da psikolojik faktörler devreye girince haydi bakalım intihar. Mesela bu fakir sulu zırtlak bir ademdir ve herkesin koluna girer öyle götürürür. Kimse benim insanları sevdiğim kadar onlar beni sevemez. Biz Allah’ı dost tutarız onlar kendi gelir bize dost olurlar.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız şey iş dediğimiz yada dini literatürde salih amel olarak geçen şeyler ve bunun yansımaları aşktan kaynaklanmaktadır. Bu sevme fiili öylesine bir ihtiyaç ki kişi eğer bu sevgiyi Allah’a yöneltemezse gider olmadık yerlere başını vurur. Kadına aşırı yönelir ilahım der, parti başkanına yönelir peygamber gibi görmeye başlar, onsuz ortada kalacağını düşünür, karizmatik liderler bu tür etkilerin artığı dönemleri oluştururlar, bilmem nereyi kurtardı der, bilmem şu savaşı kazandı der, o olmasaydı kurtulamazdık der, resminden heykelinden rozetinden medet umar. Halbuki İslam’da asla bir liderin ilahlaşması yoktur ve kendisi dahi kul diye hitap edin demiş ve mezarının ziyaret dışında imdat beklenen yer haline getirilmemesini hadisi ile emretmiştir. Bütün bunlar dinin iyi tanınmaması ve imanın güçlü olmamasındandır. Çünkü iman güçlü olmayınca önce yolunu şaşırıyor sonrada o iman sevgi eksikliğinden hareket noktasına ulaşmıyor, feda edeceği bir şey de olmuyor.

İşte burada ima etmek istediğimiz şey sevginin gücünün imanla kendini ortaya koyması ve bu sevgi gücünün iş veya amel dediğimiz hareket sahasına intikalidir. Mesela oğlan kızı seviyor ve masanın üstünden aşıp gidiyor. Ne derse alıyor, parası yok borca giriyor, nereye derse geliyor.

İşte sevginin gücü olarak imana yansıması, beraberinde merhameti tetikliyor, yiğitliği sağlıyor, cömertliği artırıyor, insan sevgisini artırıyor, iyi işleri getiriyor, doğal sonuç olarak namaz kılmasını sağlıyor, yani ibadetlerdeki üşenmeyi kaldırıyor ve kolaylaştırıyor, artırıyor da artırıyor….

İşte sonuç olarak gelmek istediğimiz nokta ahlak olarak nitelenebilecek temel argüman ya da fedakarlıkların temelde taa Cenab-ı Allah’tan başlayarak neşet ettiğini bir diğer adla ahlakın temelinin din olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Bugün bütün dünyada var olan kültürlerin tamamının temelinde bir şekilde ilahi dinler vardır. Bozulmuş ve şirke dönüşmüş Musevilik, Hırıstiyanlık, Budizm, Konfüçyüzm, Shintoizm (Japonya) gibi dinlerin hepsinde de ahlak ilkeleri hala vardır. Ancak İslam’ın mükemmel yapılandırması olmadığı için insanlar ahlaklı olmuyorlar. Avrupa ben eğitirim dedi sonuç felaket ve suç oranları düşmüyor. Bu kitapçığın sonunda merhametle ilgili makaleleri bulacaksınız.

İnançsız bir insan da merhametli ve ahlaklı olmaya çalışabilir şüphesiz. İnsanda doğuştan bir merhamet bazı insanlara biraz fazla verilmiş olabilir. Buna fitri ahlak diyoruz. Bu merhamet bütün kainatta dağılmış bir haldedir ve Cenab-ı Hakk’ın Rahman sıfatının bir tecellisidir ki bu merhamet müslüman kafir farkettirmeden verip dağıtır. Ancak bu merhametin dışında bir de idraki olan merhamet yada ahlak var ki, bunun kazanılabilmesi için İslam’a girip iman derecesini çokca artırıp namazdan ve hiç bir görevden üşenmeden severek ve isteyerek canını feda edercesine korkusuz, tevekküllü, nasibe inanmış, rızkına razı, okuyan, mesleğini düzgün yapıp doğru çalışan sonuç olarak tam bir müslüman olmakla elde edilir.. Bu ahlakı idraki düşük, formalite için namaz kılan, bencil müslümanlar edinemez.. Bugün müslümanların perişan bir yaşam sürmelerinin temel nedeni iman derecesinin düşüklüğüdür. Yani Kuran’ı terketmişlerdir. Camide müslüman desem ihlası ve ihsanı yok, yatıp yatıp kalkıyor, ne okuduğunun fakında değil, namaz idraki yok ki bu ibadet ahlaka dönüşsün. İşinde kafirle aynı işi yapıyor, faizci, işçi hakkını tam vermiyor, evinde mum tutturuyor zalim. Halbuki Allah ona eşini de işini de mallını da evladını da parasını da, evini de emanet olarak verdi ve geri alacak.. oysa o benim dedi ve mülkiyeti ilan etti. işte bütün sıkıntılar mülkiyet olarak görmekten kaynaklanıyor. Benim param diyor ve ihtiyacının değil canının çektiği onlarca ve pahalı şeyleri alıyor. Evler tıka basa çul çabut dolu. Ve fakire verecek şey kalmıyor.

En son varmak istediğimiz yer şurasıdır ki; Ahilik kurulurken islami bir ülkeden (Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah’dan) alınmıştır. Onun kurduğu Fütüvvet Teşkilatı’ndan. O tarihler zaten Türkmenlerin Anadolu’ya akın ettikleri ve müslüman oldukları bir döneme rastlar.

ahi kul ahmed

10 Eylül 2011
Okunma
bosluk
  • Page 1 of 2
  • 1
  • 2
  • >
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç