Bir Fransız Generalin Çanakkale Anıları. Yaraya ot tıkayan asker ve…

Çanakkale’de sol bacağını kaybeden Fransız General Guro şöyle diyordu daha sonraki Türkiye’yi ziyaretinde.

 

-Türklerle savaş yapmış olmam çok mert bir milleti yakından tanıma, sevme ve ona saygı duymama vesile oldu.

 

- Hiç unutmam, savaş sahasında dövüş bitmişti. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel, Fransız ve Türk askerleri süngü süngüye gelip ağır kayıp vermişlerdi. Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım.  

 

-Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeri kendi gömleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu. Tercüman vasıtasıyla şöyle bir konuşma yaptık:

 

-Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun?

 

Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi.

 

“Bu Fransız yaralanınca cebinden yeşil bir kadın resmi çıkardı. Bir şeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı. Benim ise kimsem yok. İstedim ki o kurtulsun anasının yanına dönsün”

 

Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamağa başladım. Bu sırada emir subayım Türk askerinin yakasını açtı. O anda gördüğüm manzaradan dolayı yanaklarımdan sızan yaşlarımın donduğunu hissettim.

Çünkü Türk askerinin göğsünde  bizim askerinkinden çok daha büyük bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutam ot tıkamıştı. Az sonra ikisi de öldüler”. Ruhları şad olsun. Allah Rahmet Eyleye.

 

Ya Günümüz İnsanı???

 

Soruyorum sevgili okuyucularım size. Bu fedakarlığı bu nesil yapar mı?

 

 İyilik Kolay adalet zordur

 

Otobüste diyorum ki “sen de iki lira veriyorsun ben de iki lira veriyorum. Sen ilk duraktan bindin diye neden hep sen oturuyorsun. Yarı yoldan sonra benim hakkım. Kim olursam olayım bu bir hak. neden bu hakkı vermiyorsun” cevap yok. İnsanların adalet damarları tıkanmış. Toplum uyuşmuş. Sağırlaşmış. adaleti merhameti duymuyor. Allah korusun iktidara karşı halk bir adalet deyiverirse her şeyi kaybedebilirdi.

 

 Diyanet Koltuk değneği

 

Diyanet de iktidarın bir koltuk değneği idi.  Halkı dinen uyandırmaması gerekiyordu. Cihatla ilgili şeyler sakın ha gündeme gelmemeliydi. Cihadı gerekiyorsa hükümet yapardı. Elmalılı Hamdi Yazır bile tefsirinde bu kritik konulara değinmemişti. çünkü sipariş öyleydi. milletin kafasını bulandırmamak gerekiyordu.  Cahil bırak yönetmesi kolay olur diyorlardı. Zaten Osmanlı’da Mevlana’dan Yunus’tan hoşlanmamış böyle hürriyet olmaz deyip her ileri çıkanı kesmişti zaten. Bu gün de aynı politikanın farklı versiyonu vizyona konuluyordu. İşte bu savaşı bilmeyen de cahil bırakılmış olmuyor muydu?

 

 Acizler Hakkını bilmesin

 

İslam’ın ilk geldiğinde önce acizler, fakirler ve güçsüzler iman etmişti. Çünkü en çok onların adalet ve yardıma ihtiyacı vardı. Din ise adalet getiriyordu. İşte şimdiki İslam adalet madalet getirmiyordu. O zamanki dini ve hakları herkes bildiği gibi yöneticiler hem hakkını söylüyor hem de hakkını veriyordu. Şimdi ise hem hakkını öğrenmesin hem hakkını vermeyeyim diyordu. İslam ise daima hak alma değil de görev ve sorumluluklara atıf yapıyordu. işveren işçinin hakkını vermeliydi. İşçiye git kavga et demiyordu. aile içinde de görev ve sorumluluklara atıf yapılıyordu.

 

Allah Zekatı Fakir İçin Sıkı Tuttu.

 

İşte İslam açık olsa asgari ücretin yetmeyeceği görülecek şu an ki sistem çökecek, menfaatler yer değiştirecekti.   Allah zekatı vermezseniz sizin sırtınızı dağlarım diyecek kadar fakirin hakkını sağlama almış ve fakirin  harcaması ya da sermaye edinmesi ile harcamadan zenginin işleri açılacak ve yatırım yapabileceğini Allah öngörmüş olmasına rağmen utanmadan “rekabet gücümüzü korumalıyız” sözü ile asgari ücreti kıstıkça kısacağını açık açık belli ediyordu.

 

Bir Hadiste Asgari Ücret

 

Halbuki bir hadiste “Kim bizim işimize girecekse bekarsa evlensin, hizmetçisi yoksa edinsin, evi yoksa ev edinsin. bineği yoksa edinsin.  Kim bundan fazlasını isterse ya hırsızdır yahut kötü niyetlidir” diyordu Peygamber efendimiz. Hadi bakayım bir işveren bunu gerçekleştirsin de görelim. Evlendirip, TOKİ”den evini,  arabasını alıp, avradını alıp sırtını sıvazlasın da görelim.  İşçileri şirkete devret daha bilmem  ne yap yap yap. Tavuk dönerciler bunun dışındadır… işçiyi düşman görüyor. halbuki İslam o işçiyi sana e4manet ediyor, seni sorumlu tutuyor. hey yavrum hey. 

 

Kurtuluş İlim ve İslam’dan geçiyor

 

Bu millete ilim olarak bir nokta koyandan Allah Razı olsun. Çünkü kapıları ilim açacak. Kuran ilmin derecesi üstündür demiyor muydu??? ilmin isteyene verilmesi onun meşakkatli bir iş olmasından olduğu gibi istekliliğin anlamayı kolaylaştırması ve isteklilik ilme sahiplik duygusuna yol açar ve o kişi ilmi cahillere sağa sola yola saçmaz sahip olur değerini düşürmez.  

 

Kuşkusuz herkes alim olamaz. Fakat ilmiyle amel eden ve Allah’tan korkan alimleri izleyebilirsiniz. onları gerekli gereksiz eleştirmeyiniz. doğru soru sorarak İslam’ı deşeleyiniz. ilim yapan çocuğa yardım etmek fakire yardım etmekten derece itibariyle daha üstündür. cami için para verdiğiniz kadar burs isteyen gençleri görmek daha önemlidir. Allah’ın nazargahı fakir ilim yapan gençleredir. Allah’ın evi 2 sene sonra olsa ne olur? fakat bir kız çocuğu aç kalırsa orospu olur. bu yüzden lütfen kız öğrenci bursuna öncelik veriniz vesselam..  

 

 

 

bir ahi sözü: iyilikle ad yapılır, adı olmayan yok sayılır. (Ahi Evran)

 

aşık ahi kul ahmed nasibidir.

31 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

251 000 Şehitlik Çanakkale’yi Küçümseyerek Bayram ilan etmeyip, bilmem neyi bayram ilan edip arkasından millete zoka yutturanlara bir SEYYİT ONBAŞI tokadı…

Seyit onbaşı Kilitbahir Rumeli Mecidiye tabyasında topçu eridir. İngilizlerin Queen Elizabeth gemisinden atılan 490 kg’lık bir mermi Seyyit’in topunun vincini bozar. Tabya komutanı Manastırlı yzb. Hilmi bey ve Niğdeli Ali Çavuş da yanındaydı. Kendi topunun mermisi 215 kiyye idi. yani  275 kg. Önce birini kucaklamak istedi. Mermi yağlıydı. Ellerinden kayıyordu. Hilmi bey oğlum seyit ellerine toprak sür dedi. Seyit hemen toprağın bağrını yırttı.

 

Topraklı elleriyle bir daha asıldı. Şimdi tamamdı. Mermi topa girmişti. İngiliz gemisi bu tabyayı da aşarsa artık Marmara’ya geçecekti. Burası son tabyaydı. Seyit bunu düşününce savaş gidiyor eyvah diye Rabbine bir dua daha etti. İlk mermiyi geminin arka tarafına denklemişlerdi. Öyle de oldu. Şimdi ikinci atışı geminin ön tarafına doğru atacaklardı. Seyit bunu da her zaman yaptığı bir iş gibi yapmıştı. Ön taraf da tam yerine düşmüştü.

 

Şimdi sıra bu atışların ortalamasını bulup mermiyi tam geminin göbeğine oturtmak kalıyordu. Seyyit onbaşı son mermiye “hadi gel kucağıma gel öpeyim seni sarayım seni gittiğin yerde göreyim seni” diyordu. Ali çavuş da Hilmi bey de Seyyit’e gülüyorlardı. Artık herkes emindi. Bu iş burada bitecekti. İngilizleri boğaza gömecekti benim Seyyit’im.

 

Önce toprakların karnını bir kez daha yırttı. Adeta kucakladı toprakları. Sonra ihtiyacı kadarını alıp fazlasını ayaklarının altına attı. Bununla bastığım yer sağlam dursun diyordu. Son bir hamle ile koca mermiyi sırtladı. Sırtında ve iki eli arkaya uzanarak tutuyordu. Hamallar da öyle tutmaz mıydı?

 

Beli kırılsa kırılabilirdi. Bacakları da kuvvetliydi ve parantez gibiydi. Boyu ise manga başı olacak kadar uzundu. Seyyit’im Seyyit’im aslan Seyyitim. “Seni buralara salan anan kurban Seyyit’im” diyordu Ali Çavuş. Artık aralarında kıdem farkı kalmamıştı.

 

Kardeş gibiydiler artık üçü birden. Komutan Hilmi Bey de Ali Çavuş da Seyyit’in gözüne bakıyordu. Hatta bütün Osmanlı Seyyit’in gözüne bakıyordu. Ülke, namus her şey artık bir namlunun ucundaydı. Seyidim bir daha asıldı topraklı elleriyle. Mermi namludaydı.

 

Ali çavuş önceki iki atışın ortalamasını da hemen hesaplayıp almıştı. Birlikte ateşlediler. Aman Ya Rabbi. İngiliz gemisi kıçından dümen aksamından yaralanmıştı. Dümen diye bir şey kalmamıştı. Dümensiz gemi artık gezelemeye başlamıştı. Orada akıntı da vardı. Ve gitti gitti Nusret gemisinin döktüğü mayınlardan birine çarpınca artık Allah canını aldı. Binlerce düşman askeri  boğazın soğuk sularında banyo yapıyordu.

 

Savaş bir anda dönmüştü. “Helal sana koçum Seyyit  helal sana” diyordu komutan Hilmi bey. Olayı bütün birlikler tepeden görmüşler. Ertesi gün Alay Komutanı gelir ve bir de kendi huzurunda bu mermiyi kaldırmasını ister.. Ne mümkün? Mermiyi kaldıramaz.

 

Ve der ki “komutanım sen dünkü imanımı bana geri getir ben de sana bu mermiyi kaldırayım” der. Seyyit onbaşı daha önce Balkan harbine de katılmıştır. Bundan sonra Kurtuluş savaşına da katılacaktır. Ruhu Şad olsun. Allah Rahmet Eylesin..

 

Bu savaşta bir can da ben verdim

 

Bu savaşta bir can da ben verdim. Dedemin babası ama hafızın Ahmet dedem önce Bitlis’e askere gider. Çanakkale’de cephe açılınca bütün birlikler Çanakkale’ye kaydırılır. O da Çanakkale’ye gelir. Ve orada Rahmet-i Rahman’a kavuşur.

 

Alimin mürekkebi şehitin kanından ağır geldi 

 

Benim adım bu şehite atfen Ahmet olarak konmuştur. Ben de bu ismi aşık, yazar, hattat ve iyi insan olarak daha ilerilere taşımağa çalışıyorum. Tek güvendiğim “alimin mürekkebi şehitin kanından üstündür” Hadisidir. Değerleme ise Rahman’ın terazisindedir. 

 

400 000 Türk 600 000 yabancı asker savaştı. 

 

Bazı Askeri rakamlara göre 167 000, yabancılara göre 251 000, Genel Kurmay Askeri Harp Dairesi Çanakkale Cephesi 3. Kitap kaynağına göre  213 882 şehitlik bir Çanakkale dururken 9500 şehitlik kaçaklarla 10 500 kişilik birilerinin  bayram savaşını bayram ilan edenlerin saar ve şekerli kahveli kulaklarına duyurulur.

 

Çanakkale’yi öğretmemek Büyük Günahtır. 

 

Bu millet Çanakkale’yi öğrenmezse inanın çok cahil kalacak… fedakarlığı anlamayacak, kulağından metalica’yı çıkarmayacak, ülkem için ne yapabilirim bunu bilmeyecek, yabancılar üstündür sen Avrupa’sına bak diyecek, ve inanın kelerin yılanın yuvasına girdiği gibi Avrupa’nın arkasından onun yuvasına girecek, ve kışın yılan acıkınca keleri çıtır çıtır yiyecek, yani bizi yiyecekler, bizi çıtır çıtır yiyecekler.. Bunu Bir Peygamber ümmeti için söylüyor. Bunu bir de savaş kazanmış komutan aşık konuşuyor.

31 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

Kayserilinin İneği, Boyacı, Kıbleyi Kaybetmişler, Alvarlı Efe (Hikayeleri)

KAYSERİLİ’NİN İNEĞİ

 

Kayserilinin ineği hastalanmış. İyi olursa 10 gün oruç tutarım demiş. İnek sabaha iyi olunca 10 gün oruç tutmuş. Fakat 11. Gün inek ölmüş. Rabb’inin karşısına geçmiş başlamış konuşmaya. “zannetme beni kandırdın. Önümüz oruç 10 gün eksik tutarım. İneği de kurbana sayarım” demiş..

 

KIBLEYİ KAYBETMİŞLER

 

Çocuk yan kesiciydi. Küçük mescide girdi bir seyler götürmek için. Arkasından bir adam namaz için içeri girdi.

-         Kıble nerede evladım?

-         Ne biliyim amca

Çocuk dışarı çıkınca arkadaşı sordu;

-         Ne oldu orada?

-         Ne biliyim? Kıbleyi kaybetmişler, benden biliyorlar.

 

AYAKKABI BOYACISI

 

Kocatepe’ye doğru gidiyordum. Cumaya henüz vakit vardı. Bir otelin duvar kenarında ayakkabıcılık yapan birine selam verip ayakkabı boyatmak istedim. O boyarken şöyle dedim.

-         Bak sen de gecikiyorsun namaza, belki yer bulamazsın

O dalgın başını kaldırıp bana bir soru sordu.

-         Sana göre Kocatepe Camii kaç kişi alır?

-         Otuz bin kişi alır

Bunun üzerine o cevap verdi.

-         Senin sözüne göre otuz bin kişiden sonra gelenler yoldan çevrilecek demektir. Bu yüce bir ev sahibine yakışmaz. Camiiye ne kadar insan gelirse o kadarını alır. Yani camii genişler ve her geleni alır. İste onun şanına bu yakışır dedi.

Çok utanmıştım…

 

ALVARLI EFE

Sevgili arkadaşlar;

Erzurum’da yaşamış çok kıymetli bir alim zat vardı. Ona Alvarlı Efe derlerdi. O, okadar sabırlı bir insandı ki kendisini inciten insanlara hiç aldırış etmezdi. O kişiler belki ilerde yaptıkları hatalardan dönseler bile onun yanındakiler bunu pek kabullenemezlerdi.

Avlarlı Efe çok nükdedan bir insandı. Baktı ki kendi adamlarını yola getirmek mümkün olmuyor. Oturdu şöyle bir şiir yazıverdi.

Aşık dar incitenden

İncinme incitenden

Kemalde noksan imiş

İncinen incitenden

Gördüğünüz üzere bir kimse kendisini inciteni incitirse ondan daha büyük hata yapmış olur ki bu da daha büyük eksiklik sayılır diyor. Söyleyin bakalım arkadaşlar sizi birisi incitirse siz de onu incitebilir misiniz?

 

YATIRIMI NEREYE YAPMALI?

 

Adam yolda giderken birden önüne bir kedi yavrusu çıkar. Yol yağışlı ve kaygandır. İşin aslı başka bir hayvan olsaydı tepeler geçerdi. Fakat karanlıkta bu hayvanın gözleri de parlamış ve sürücüyü şaşırtmıştı. Araba önce kaymış, sonra birkaç takla atmış ve sırtüstü kalmıştı. Adam ağır yaralıydı. Etrafta kimse yoktu. Epeyce baygın kalmış. Kendini şöyle bir toparlayıp bağırmayı denedi. Kimse kendini duymuyordu. Bağırmaktan bitap düşmüştü. En sonunda birden birkaç kişi onu görmüş yanına gelmişti.

-         Beni çıkarmıyorsanız hemen bir ambulans çağırın lütfen. Telefonunuz yoksa yere düşen telefonumu kullanın.

-         Telefonunuz çekmiyor

-         O zaman bagajda ilk yardım çantası var onu alın

-         Bagaj sıkışmış açılmıyor.

-         Arka koltukta el çantam var. Onda kredi kartlarım var

-         Beyim burada kart geçerli olan bir yer yok.

-         O zaman çantanın gizli bölmesinde epeyce nakit para var. Onu alın ve bir helikopter kiralayın.

-         Efendi burası ormanlık ve taşlık bir arazi. Buraya helikopter falan inemez.

-         Bana yardım edecek yoldan geçen hiçbir insanda mı yok?

-         Bey kardeşim. Burada senin tedbirlerin geçmez. Anlıyor musun? Manevi hazırlığın varsa sen ondan haber ver. Şu an kabre girdin. Sana senden başka yardım edecek kimse yok. Anlaşılan hep kendini sevmişsin. İnsan sevdiği ile beraberdir demedi mi peygamberin? Sen de elinden tutacak bir Allah dostu sevseydin ve izleseydin ya gözüm! Adam şöyle bir söz söyledi.

-         Eyvah, burası için bira yatırım yapsaydım ya…

Dedikten sonra konuştukları adamlardan şöyle bir ricada bulunur.

-         Beni geri götürseniz de Rabbimin emri üzere yaşasam.

-         O iş geçti.

-         Peki bir hafta gitsem.

-         Olmaz.

-         Peki bir saat gitsem

-         Olmaz

-         Peki bir dakika gitsem

-         Olmaz.

-         Peki bir an gidip geri gelsem

Deyince;

-         Bir an gidip ne yapacaksın?

-         “La ilahe illallah” deyip geri geleceğim

Sen yapsaydın yetmiş  senelik yaşamında yapardın. Artık o işler geçti..

Kulağının tozuna bir topuz. Bir topuz daha. Yandım anam…   

 Adamı toprağa doyururlar!!!

 

 aşık ahi kul ahmede yazmak nasib oldu

29 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

Ah şu gözlerin (Koşma)

Ah şu beni yakan gözlerin

Divanedir dertten âri kulların

Söyle gadrini canıdır sözlerin

Divanedir dertten âri kulların

 

Nice yollar kıldın cana yar olmaz

Bela kılıp sadrı yare zar olmaz

Meram düşe varı yoğa kâr olmaz

Meccanedir halden âri gözlerin

 

Baha mıdır canda tüten sevince

Kime düşmüş sende yiten halince

Kulu yazmış gözde döken olunca

Biçaredir senden âri canların

 

Akıl ermez mihengime yaredir

Altun astap döşer gider çaredir

Gönül düşer elim ermez paredir

Sevda nedir dertten âri başların

 

Çeker oldum nazlarını yolunda

Merak ettim almasını döşünde

Üç gün yattım beş gün soğur koynunda

Ilgıt eser kardan âri yellerin

 

Sala verdim vara yoğa derc’olur

Nice yanık bana sana herg’olur

Karar düşer ince hale caz’olur

Kadı şerhi bundan âri sözlerin

 

Yare düştüm yar uğrunu çekerim

Ele düştüm yar gülünü dererim

Bela kıldım yar ününü yazarım

Mestanedir sözden âri boyların

 

Meram saldım kara donlu yarime

Niza eder yaza kışa nazire

Deva olmaz yare düşe gönlüme

Cefasıdır puldan âri düşlerin

 

 

Vardım yüğseğine seyran eyledim

Açıl sunam senden bana boyladım

Nere varsam medhin evla gözledim

Meramıdır  belden âri soyların

 

Alam dedim alamadım kadrine

Açık düştüm zalimlerin hışmına

……………………………………………

Tamamlayabilirsiniz….

 

 

aşık ahi kul ahmede bu kadarı nasib olmuştur.

 

26 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

BİR DOKTORUN ANILARI (“Yakîn olmasa yakın olmaz” = Yakın olmasa yakîn olmaz”)

Annesi kaldırmaya uğraşıyordu. Okul saati gelmişti. Her zaman kalkmak bir sorundu bu evde. Annesi oğlum ders çalışsın diye televizyon bile seyretmiyordu. Babası emekli bir maden işçisiydi. Ucu ucuna getiriyordu ay sonunu. Bir de dersane ücretleri binmişti sırtına. Onun da oğlu için yapamayacağı yoktu.

 

Tuğrul işin aslı derslerinde başarılı bir çocuktu. Fakat ailesinin durumunu toplumdan biliyordu. Herkes eşit paylaşsa biz böyle olmazdık diyordu. Sınıfta kendisi gibi düşünen 5 kişi daha vardı. Bir taraftan da niye herkes benim gibi düşünmüyor diye de kendini zaman zaman sorguluyordu. Böyle düşünmek inancımı götürür mü diye de korkuyordu.

 

Dersanenin sınavlarında ilk üçe giriyordu. Bu iyi bir sonuçtu. Belki iyi bir yere girebilirdi.  Rehberlikçi hoca bize son öğütlerini veriyordu. Bakın dedi. sakin olan sınavı kazanır diyordu. Sakin olmak için iman gerekir diyordu. İman Allah’a güveni getirir. Allah’a güven kişide suküneti sağlar.

 

Ben hemen atıldım. Desene hocam bu sınavı inananlar kazanacak değil mi? Hayır dedi. İnanmak sınav ortamını kişiye kolaylaştırıyor dememiz daha uygun olur dedi. Allah yanında çalışma esastır. Normalde Allah çalışana verir. Sonra mesela bir eve misafir gitseniz orada ikram görmez misiniz? Allah’ın inananları sevdiği de bir gerçektir. Sonra iman ile bazı buluşların bulunduğunu da biliyoruz. Örneğin Einstain görecelilik teorisini bulurken önce “ben Allah’ın yerinde olsaydım kainatı nasıl yaratırdım” demiş ve bu buluşunu bulmuştur.

 

Ben hemen atıldım. Peki hocam bu söylediklerinizi ispatlayan bir bilimsel deney var mı dedim. Hoca önce bir durdu. Ve ilave etti. “Eğitimde bilimsel deneylerin yapılmasına ve yayınlanmasına Tıp örgütleri karşı çıkıyor ve dava açıyorlar. Bu yüzden biraz çekinerek söylüyoruz” dedi. ben de hocam rahatlıkla söyleyin, rahat olun, bizden sır çıkmaz” dedim. Yanımda başka arkadaşlar da vardı. Onlar da lütfen anlatın hocam deyince hoca rahatladı ve başladı tekrar anlatmaya.

 

Amerika’da yapılan bir deneyde sabah okula gelen çocuklara önce birer tane lokum verilir. Sonra “eğer 15 dakika daha beklersen bir lokum daha vereceğiz” denir. Bazı çocuklar bekler bazıları beklemez. Sonra bunları 20 yıl boyunca ayrı ayrı takibetmişler. Görülmüş ki 15 dakika bekleyenler diğerlerinden %20 daha zeki olmuşlar. Yani bekleyenler sabırlı insanlar olarak değerlendirilmiş. Din ise sabrı artırdığı için inançlı olanlar öne çıkıyor demektir.

 

Filistin’de geçen sene liseyi bitirenlerden ilk ona girenler eşit puandan dolayı 28 kişi olmuşlar ve hepsi hafızlardan oluşuyor.

 

 Çocuklar eğer anne babanız çok inançlı, namaz kılan, takva insanlarsa onların hatırına 2 veya 3 soru fazla yapmanıza müsade edilebilir belki.

 

İnançlı bir genci rahatlatan bir başka unsur da Allah’a itimadıdır. Bu itimadı canlı tutmanın bir yolu da sınavdan önce farz bir namaz kılmaktır. Güvenecek bir dalı olmayan çocuk ya kaybedersem der ve telaşa kapılır ve soruyu anlaması bile güçleşir. Tanıdığım bir öğrenci ben dersane sınavlarında başarılıyım. Benim öğüde ihtiyacım yok diyerek kibirlenmişti de sınavı panikleyip terk etmişti.

 

Benim yerime annem namaz kılmıştı. Sınavdan başarı ile çıktım ve tercihimi tıp olarak yapmıştım. Günler çabucak geçiyordu. Bir, iki, üç, derken dört ve beşinci sınıfı göğüsledim. Ailem de çok yorulmuştu. Sonra tıpda uzmanlık sınavını da aşmıştım. İki yıl da uzmanlık çalışması sürdü. Ankara’daki bir hastanede görev almıştım. İnsan vucudunu gittikçe anlamaya başlıyordum.  Zaman zaman bizim lisedeki rehberlikçi hoca aklıma geliyordu.

 

Benim incelediğim insan bedeni soyut bir imanla nasıl olur da daha çok etkili olabilirdi? Bunu sık sık düşünür olmuştum. Ya annemin dualarına ne demeli. Ağızdan çıkan birkaç kelime insanda şifaya yol açıyordu. Halbuki biz mutlaka bir maddi ilaç tavsiye ediyorduk.  Mana vücutta maddi bir etki yapıyordu. Madde ile mana anlaşamıyorduk. Ben her şeyde maddi ilaçlar yeterlidir diyordum. Fakat o hoca hala beni mahvediyordu. Ne inanabiliyordum ne inkar edebiliyordum.

 

Çalıştığımız hastaneye bir cami çok yakındı. Ezanı işitiyorduk. Gittikçe ezan dinlemeğe başlamıştım. Arada bir de annemi arardım. Aslında yalnız onun hatırını sormak değildi maksadım. Onun inanç dolu sevecen sesinden medet umuyordum. Birgün telefonda şöyle bir laf etti annem. “oğlum yakîn olmadan yakın olmaz”demişti. Bu ne demekti? Şimdiye kadar hiçbir hastama “Allah şifa versin” gibi bir söz söylememiştim.

Annemin sözünü hastanedeki kendi odama yazıp asmaya karar verdim. “Yakîn olmadan yakın olmaz” mutlaka manası derin olmalıydı. Aklıma lisedeki hocam geldi. Acaba hala aynı yerde miydi? Belki ona sorabilirdim. O bize bazı sırları verecek kadar samimi bir insandı. Önce okulu arayıp hocaya ulaşmak istedim.  Hoca hasta dediler. Yattığı hastaneyi öğrenip Zonguldak’a gitmeğe karar verdim. Hastanenin en kötü odasında yatıyordu. Önce kendimi tanıtıp sessizce hasta dosyasını görmek istedim. Kanser hastalığı görünüyordu. Vaziyet üzücü idi. Hocam tedavi de kabul etmiyordu. Dosyasında bunlar vardı.

 

İlk defa tedavi kabul etmeyen bir hastaya rastlıyordum. Herkes daima bir tedaviyle de olsa daha uzun yaşamak istiyordu aslında. İşin gerçeği ise kanserin tedavisi yoktu. Sadece ilaç firmaları yüksek paralar kazanıyordu. Doktorlar da elimizden geleni yaptık diye altı boş öğünüyorlardı. Sonuç daima mezarlıktı.

 

Hocamı ilaca yöneltmek istemiyordum. Bu kutsal insanın kararına saygı duymalıydım. Yine aklıma annemin  “yakîn olmadan yakın olmaz” sözü geldi. Böyle acıklı bir durumda nasıl soracaktım? Sükunetle odasına geldim. Uyuyordu. Sandalye bile almadan uyumasını beklemek istedim. Belki bir vefa örneği sayılır mı diye?

 

Bir saat kadar sonra sakince uyandı. Onu kurban gibi görüyordum. O ise çok sevgi ile etrafa bakıyordu. Sanki bize sınav öncesi sözlerini şimdi kendine söyler gibiydi. “tanıdınız mı hocam” dedim. “Yakînler yakın olur” demez mi? Sanki annemle sözleşmiş gibi..  Bir anda üzerine atıldım ve döşünden sarıldım. Öylece ne kadar kaldık hatırlamıyorum.

 

En sonunda belki rahatsız olur diye usulca geri çekildim. İşin aslı ben de yakîn olmuştum. Birdenbire kalbimde Allah sevgisinin yükseldiğini hissettim. Sanırım asıl yakînlik şimdi başlıyordu. Sorularım da çözümlenmişti. Annem de inançlıydı ama onun inancı işaret kadarlık bir güce sahipti. Ancak imana bilgi ve kuvveti eklediğimizde bir çok kişiyi götürebiliyordu. O halde inanmak yetmiyordu. İmanınızı okuyarak kuvvetlendirmeniz gerekiyordu.

 

Çalıştığım yerden izin alıp hocamın yanında güzel saatler geçiriyordum. İşime döndükten 2 ay sonra acı haber bir zarf içinde geldi. Gönderen kendisiydi. “Davet geldi dosttan, gitmemek olmaz. Yakîn yakın oldu, eylenmek olmaz”diyordu. Ölmeden iki gün önce attırmıştı.  Hemen koştum. Namazında bir fazlalık görüyordum. Sanki fark edemediğimiz bir çok insan daha namaza katılmış gibiydi.  Yoldan gelen geçen herkes dönüp namaza iştirak ediyordu. Allah dostuna dostlarını gönderiyordu. Sonra kabristana götürdük.

 

Her yerde bir olağanüstü şey yaşıyorduk. Bedenini şöyle bir kaldırdım. Çok hafifti. Kabre indirdiğimde müthiş güzel bir koku yayıldı. Toprak attıktan sonra herkes usul usul uzaklaşıyordu. Ben ayrılmak istemedim. Bir hoca kaldı bir de ben. Sevgimden dolayı ayrılamadım ama Yakîn ne olacaktı. Asıl onu merak ediyordum. İçimden hocama “la ilahe illallah”de diye söyleyip bunu bir müddet tekrar ettim. Ne göreyim? Kabirin içinde hocam bütün hastalıklarından kurtulmuş olarak normal elbiseleriyle oturuyordu. Bu sefer öncekinin tersine şöyle dedi. “Yakın olmasa Yakîn olmaz”  dedi. bu sefer bilmediğim ikiye çıkmıştı.

 

“Yakîn olmasa yakın olmaz” =

Allah imanı vermezse O’na yaklaşamazsın.

 

“Yakın olmasa Yakîn olmaz”=

Sen Allah’a yakın durmazsan ahrette Allah’ın yakın dostu olamazsın.

 

Ben bunu böyle anladım. Siz böyle anlamak zorunda değilsiniz…

 

 aşık ahi kul ahmede nasib oldu.

25 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

Bir Bahar ve Allah’a sema eden Sütleğen Otu (Öykü)

Bu kış da ne kadar uzun sürmüştü. Gönüller daralmıştı kara kara bulutlardan gelen kara haberlerle. Yağmur da bırakmıyordu. Günlerce kararmak da neydi öyle. Bütün insanlar bunalmıştı. Camiye giden yaşlılar bile dua ediyordu bir baharın ucu görünsün diye.

 

Kimin duasının kabul olduğu tam olarak anlaşılmadan bir anda yağmur yağmaya başlayıvermişti. Yerlerdeki buzlar birdenbire bu yağmurla ermeye yüz tutmuştu. Bu güzel bir haberdi,. Allah bununla baharı mı müjdeliyordu. İnansak iyi olur muydu? Ya Allah’a güvensizlik daha kötü değil miydi? Ben en evvel inananlardanım. Hemen giyim kuşamlarımı usuldan usuldan değiştirmeye başlamıştım bile. Artık tek korkum şiddetli bir yağmura yakalanmaktı.

 

Bu tür hallerde babamın bir taktiği vardı. Sabahleyin pencereyi açar ve boynunu hafiften dışarı çıkararak havayı adeta koklardı. Burada yaptığı özel gözlem onun o güne nasıl bakacağını belirleyen şeydi. Eğer o gün yağmur havası yok diyor da yağmur yağıyorsa o yağmurda afiyetle ıslanırdı. Hiç zoruna gitmez ve kaçmazdı da. Allah’ım nasıl bir teslimiyetti bu? Sokakta ıslanarak ibadet etmek. Ben artık kendimi bırakmış her gün babamın ne yapacağını merak ediyordum. Babam adeta sokakta namaz kılıyor gibiydi. Artık yağmurlar artmıştı. Kırk ikindi yağmurları başlamıştı. Hemen hemen her gün öğleden sonra çok tatlı yağmurlar yağıyordu. Çayırlar çimenler canlanmış hatta biraz da boy atmıştı. Bir gün çiğdem çıktı mı diye şöyle yakın tepelere doğru uzandım. Az da olsa sarı çiğdem vardı. Daha çok mor çiğdemler sarmıştı.

 

Fakat onlar yenmiyordu. Tam tepelere doğru varmıştım ki sütlen adlı bir ot dikkatimi çekmişti. Bu otun uç dallarında Allah’ı zikreden semazenlere benzer biçimler vardı. Bu otun bu özelliğini bir makine mühendisi olan Ömer Çetiner 2007 yılında Kırşehir Seyfe Gölünde çekmişti. İnternetteki sitesinden görmüştüm. Bu yıl yani 2007 yılı ise Mevlana’nın 700. Doğum yılıydı. Bu beye mail atmıştım. Cevabında bu yıldan sonra bir daha çekemedim diyordu.

 

Bunlar güzel anılardı. Keşke ben de bunu görebilseydim ve fotoğraflayabilseydim. İçim kıpır kıpırdı. Eve dönünce babamdan bir fotoğraf makinası sözü almalıydım. Süratle eve döndüm. Babam gelince her zamankinden daha fazla yağcılık yaptığımı anlaması uzun sürmedi. Sadede gelelim sadede Dilan hanım demişti bile. Ben de aynı kararlılıkla konuştum. O zaman eğri oturalım doğru konuşalım dedim. Hadi bakalım dedi. Bak babacığım dedim.

 

Bugün evimize yakın tepeleri şöyle bir dolaşayım dedim. Gördüğüm ve beni gören her ne varsa Allah’ı zikreder buldum. Ancak bunların zikrinin en uygun zamanlarında değişik hallerle hallendiklerini gördüm. Eh bu durumlarının da istedim ki kalıcı hale gelmesi için fotoğrafının çekilmesi lazım diye düşündüm. Top bundan sonra sende babacığım.. Babam şöyle bir düşünür gibi yaptı. Sanırım evet diyecekti fakat biraz zorlamak istiyordu beni. 

Hangi otun hangi zikrini gördün dedi. Ben de ilave ettim. Sütlen otu dedim. Sen nerden biliyorsun onu dedi. Bir fotoğrafçı mühendisin albümünden dedim. Bak sen neler de biliyormuş benim kızım dedi. Çok uzatmağa gerek yok dedi. Niyet hayırsa akıbet de hayır olur. Sana değil ama ikimize aynı amaç için bir fotoğraf makinası alacağım inşallah dedi.

 

Artık benim için baharı gözlemlemek asla hobi değildi. Asıl işimdi canlı hayatla birlikte olmak. Benim vücudum da bir bahar yaşıyordu. Benim dışımda her şey de. İşte duy beni diyen baharın cıvıltısı kimbilir bize neler söylüyordu. Bir fotoğraf makinası bile bize hangi sırları verecekti. Aslında benim makinam değil bütün canlı hayat benim olmuştu…

 

aşık ahi kul ahmede nasib oldu

25 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

BİR HIRSIZIN ANILARI. Hikaye.

Akşam olmuş yatsı namazı da kılındıktan sonra bazıları evlerine çekilmişti. Bu küçük sokaktaki tekke basit bir yapıydı. Mevsim sıcak olduğu için kapı dahi kamışlardan yapılmıştı. Bu küçük tekkede bir hırsıza ne olabilirdi ki. Fakat her hırsız o günkü gideceği işe “Harekat” derdi ve önemserdi. Böyle de oldu. Usulca içeri süzüldü. Bir çok insan yerlere uzanmışlardı. Önce  sedirde uzanan kişiyi yoklamak istedi.

 

Usulca bir cep saati hiç fena sayılmazdı. Diğerlerinde pek bir şey bulamadı. Aklına mutfaktaki kalaylı kaplar geldi. Oraya yönelerek bazı kapları bulduğu çuvala doldurdu.  Artık çıkmalıydı. Bir de baktı ki kapı yerinde yok. Şaşırdı kaldı. Manevi bir hal mi oluyordu. Aldıklarını yere indirdi. Kapı yerine gelmişti. Bi estağfirullah dedikten sonra tekrar çuvalı yüklendi. 

 

O da ne kapı yine yok olmuştu.  Tekrar çuvalı indirdi. Tam o sırada bir el omzundan hafifçe dokundu. “yardım etmemi ister misin?” diyordu. telaşla “olabilir” dedi. Adam arkada hırsız önde çıkıp yürümeğe başladılar. Bir uzunca yol gittiler. Yıkık dökük bir evin önüne geldiler.  Adam şöyle dedi. “seni aydınlıkta bekleriz”

 

Hırsız o günden beri kendi ile uğraşır olmuştu. Neden o kapı tam çıkmak üzere iken yok olmuştu? Kapları bırakınca yerine gelmesi  ne demekti? Ya adama ne demeliydi. Elindeki kapları çaldığını mutlaka biliyor olmalıydı. Üstüne üstlük kapları taşımasına bile yardım etmişti. Aydınlıkta bekleriz sözü de neydi. Hem gece yani hırsızlığa gelme bir daha demişti. Hem de aydın ol da gel demiş olabilirdi. Hem de gündüz gel. Bizim aydınlığımızda gel de demiş olabilirdi.

Bu kadar karışıklıkta nasıl hareket edecekti? Onu oraya götürecek biri olsa iyi olurdu. Eğer aracı olmazsa çaldığı kapları nasıl affettirecekti. Üstelik bir de cep saati vardı. Değerli mi değerliydi. 10 kağıda okutmuştu. Ya o bakır kaplar. Onların üzerleri Arapça yazılıydı.  Çok kıymetliydiler. Yaklaşık 200 kağıt tutmuştu. Kendisi zaten cimri biriydi. Önceki harekatlarından da epey biriktirmişti. 5000 lira kadar vardı. Çok harcarım diye evlenmemişti. Bu köhne yer de çok tehlikeli olmuştu. Her an yıkılabilirdi.  Sokağa çıkıp amaçsızca yürümeğe başladı. Nere gittiğini o da bilmiyordu.  Bir hayli yürüdü yürüdü yürüdü… İçindeki yangın bir türlü sönmüyordu.

 

Bir an aklına geldi. Bu yangın bir kurtuluş olabilirdi. O halde yakmalıydı bir şeyleri. Ama neyi yakacaktı. Günahkar olduğunu herkesten daha çok biliyordu.. Ya parası. İnsan parasını yakar mıydı? Parasızlık zordu. Yoksa paraya güvendiği için mi Allah’tan uzaklaşmıştı. Para onun Allah’a ulaşmasında bir engel miydi?

 

Ya oturduğu yıkık yere ne demeliydi? Her türlü çalıp da okutamadığı bütün işe yaramaz parçalar odalar dolusuydu. Bu pis şeyleri biriktirmek de bir hastalık olmasın sakın?

 

Hızla bilmeden gittiği yerden geri döndü. Çözümü bulmuştu. Kararlıydı. Bir şeyleri yakacaktı. Hem Allah da yakmıyor muydu? O yanan evler, o yanan insanlar, o yanan ormanlar, o yanan orman içindeki kaçamayan hayvanlar neyin nesiydi? Hem sonra o yanan yerlerde yeniden bir hayat başlamıyor muydu. O yanan yerleri söndürmek de neyin nesiydi? Kim yaktıysa o söndürmeliydi. Yangın da yaşamın bir parçası olmalıydı. Bunu doğal karşılamak gerekirdi.

 

Bunları düşünürken bir anda o yıkık evin kapısına geldiğini fark etti. Önce geri çekilip yıllardır yaşadığı o eve canını taşır halde duygu dolu olarak baktı, baktı, baktı.. sanki arkadaşı gibi olmuştu. Dert arkadaşıydı belki. Fakat bu arkadaşına ihanet mi edecekti. Bu çok ağır bir duyguydu. Bunu nasıl yapacaktı. Gözlerini aşağı yıktı. Sanki suçlu gibiydi. Usul usul kitlenmeyen kapıdan içeri süzüldü. Ev iki katlıydı.

 

Genelde bir baskında kaçabilmek için alt katta yatardı. Fakat bu sefer üst katı canı çekmişti. Kırık merdivenlerden dikkat ede ede yukarı kata çıktı. Sahi bu evin sahibi kimdi. Onu da bilmiyordu. Bir başka sokak çocuğunu kovarak buraya yerleşmişti. Acaba o çocuk ne olmuştu, nereye gitmişti bilmiyordu. Ne kadar da zalimdi. Hayatının her anına birden çok günah düşüyordu. Şimdi bir de bu..

 

Artık bugün usulca uyumaya karar verdi. Buradan ayrılsa bile belki bir başka sokak çocuğu burada kalabilirdi. Hem zaten bu ev kendinin de değildi. Başkasının evini yakmak doğru olur muydu? İnsan yanacaksa ev niye yansın diye düşündü. Ve artık o evi yakmaktan vazgeçti ve nasıl yanacağını merak etmeye başladı.

 

Çok sürmedi tatlı bir uykuya daldı.  Uykusunda çok büyük denizler ırmaklar gördü. Sabah kalktığında bunu yorumlamaya çalıştı.  Zaten hiç dostu kalmamıştı. Mahalleli zaten onun ne yaptığını biliyordu. Belasından çekindikleri için kimse sesini çıkaramıyordu.

 

Rüyasında önce boz bulanık bir ırmak görmüştü. Irmak taşlara çarpa çarpa ve şiddetle akıyordu. Bu kendisinin bir ırmak olup akacağına mı işaret ediyordu? Nehir uzunca bir yoldan sonra bir denize kavuşuyordu. Denize kavuşmak da neydi? Oturdu uzun uzun bunu düşündü. Su görmenin aydınlık olduğunu rahmetli annesinden biliyordu. Bir an Annem babam ayrılmasalardı belki hırsız olmayacaktım diye düşündü. Günahının bir kısmı da onların olmalıydı. Ahirette onların yakalarına yapışacaktı. Bunu bir hocadan dinlemişti. Cuma namazlarına severek koşar ve vaizleri dikkatle dinlerdi. Zaten mahalleli onu Cuma namazlarında gördüğü için de dokunmazdı denilebilir.

 

Rüyasında gördüğü ırmak denize kavuştuğunda hem duruluyor ve hem de temizleniyordu. Ve ırmak bitiyordu. Sadece deniz vardı. Bir an kendini ırmağın yerine koydu. Suçlu ve günahkar olarak. Boz bulanık demek belki de buydu. Demek ki doğru bir yola girmek üzereydi. Fakat uzun bir yolu vardı. Irmağı denize kavuşur görmesi de neydi acaba?  Deniz çok büyük bir büyüklük olabilir miydi?  Olabilirse kimdi bu. Kendisine ne demek istiyordu. O halde şimdiye kadar  ondan uzak mı durmuştu? Biri kirli de olsa ikisi de suydu. Yani aynı türdendi. O halde ben ırmak isem o da bendendi. Sadece büyük ve temizdi.Bana yakın olup benden olan olsa olsa Allah olabilirdi.

 

Olaylar çok hızlı akıyordu. Bir an başının döndüğünü fark etti. Bir vakit düşünmekten vazgeçti. Gözleri dolmuştu. Bir el onu kendine doğru çekiyordu. Olsun hiç de kötü değildi. Derken ağlamağa başladı. Yatağının içine girdi. Sanki kimse varmış gibi kimse duysun da istemiyordu. Fakat bu bile bir şeydi. Hiç kimse yokken bile biri var gibi hareket etmek bir iman alameti olabilirdi.

 

Ne kadar ağladı, ne kadar uyudu hiç belli değildi. Sabah olmuştu. Bugün sabah namazına gitmek geldi içinden. Sıcak su olmadığı için soğuk suyla naylon bir leğenin içinde yıkanmaya çalıştı. Yıkanırken yine ağlıyordu. Bu neyin nesiydi? Özellikle günahlarına ağlıyordu sanki. Bunlar bütünüyle kul hakkıydı. Nasıl ödeşecekti?

Derken gusül abdestini de alıp kurulandı. İki rekat sabah namazının sünnetini kıldı. Tam bir huşu ile. Rabbi’im bu nasıl bir huzurdu. Üstüne biraz para alıp çıktı. Camiye gidiyordu. Sokaklarda hiç kimse yoktu. Namaza gelen kimseleri de göremiyordu. Herkes uyuyordu demek ki. Bu, toplum uyuyor sayılabilir miydi?  Ne acı şeydi. Aslında daha düne kadar kendisi de namaza gelmiyordu. Fakat neden böyle düşünüyordu? Acaba herkes kendi seviyesine göre mi görüş söylüyordu? En üst kattan bakmak ile bodrumdan bakmak bir olur muydu? Yani insan doğru ve eğriyi birlikte bünyesinde barındırmıyordu. Bu çok tehlikeliydi. İnsan eğer eğriyken doğrudan uzaksa ona doğruyu hatırlatacak doğru insanlara ihtiyaç vardır denilebilir miydi? Bence denilebilirdi.

 

Camiye girdi ve sabah namazının farzını yine sessiz bir gözyaşı ile kıldı. Namazdan sonra ağıtının bittiğini fark etti. Cemaate şöyle bir baktı. Her biri bir nur parçası gibi birbirine gülümsüyorlardı. O da öyle yaptı. Birkaç kişiyle tokalaştı. “Allah kabul etsin” dedi. Kimse ona ilk defa geldiğini sormadı. Farklı bir yoldan o eve tekrar döndü. Sabah güneşinin doğmasını bekledi. Ne kadar enteresandı. Adeta bu anda tatlı latif bir rüzgâr esiyordu. Şimdiye kadar bu güzelliklerin hiç farkına varmamıştı.  Vakit biraz daha geç olup hayat başlayınca doğruca o kaplarını çaldığı tekkenin yolunu tuttu.

 

O da nesi? Tekkenin kapısı yine yoktu. Aynen kapları çalarken ki gibi. O zaman içerden dışarı çıkıyordum. Şimdi ise dışarıdan içeri giriyordum.  Bastığım adımlar o kadar sağlamdı ki, anlatamam. Adeta doğru yolda olduğumu söylüyorlardı. Artık kapı olmadığına göre kapı çalmağa da gerek yoktu. Kapı çalınınca kim o diye sormazlar mı? Bunun anlamı ise “kim olursan ol gel” idi demek ki. Ben de bir kimdim ve içeri sorgusuz sualsiz girebilirdim. Öyle de yaptım. Kimse bana bakmıyordu. Herkesin bir meşguliyeti vardı. Fakat kimse de hareket etmiyordu.

 

Birden mutfak kapısında bir genç belirdi. “hoş geldiniz, bir şeyler alır mıydınız” “bilmem ki henüz yeni yemiştim” “o halde size şerbet ikram edelim. Fakat çaydanlığımız çalındığı için kazandan bardakla almanız gerekecek” “ tamam.” Bir an bu tekkeden çaldığı kaplar aklına geldi. Evet hatırlıyordu. Çaldıklarının içinde çaydanlık da vardı. Çok üzüldü. “Acaba ne yapabilirim” diye düşündü. İkram edilen çayı iki dilim kuru ekmekle içtikten sonra usulca dışarı çıktı. Doğruca bakırcılar bedestenine doğru gitti.

 

Tam da çaldığı çuval dolusu kadarlık bakır kaplardan aldı. Hepsini sırtlandı getirdi. Ne kadar ağırdı. Halbuki çalarken ne kadar hafifti. Yoksa günahın heyecanından mı hafif gelmişti. Halbuki şimdi iyilik yapıyordu. Neden ağır geliyordu? Yoksa evet yoksa Allah yapılan iyiliğe daha fazla sevap vermek için mi ağırlaştırıyordu. Bir an hayretler içinde kalıp Rabb’inin yüceliğini bir kez daha anladı. Yol ortasında yanlış anlaşılmasa hemen oracıkta secde edecekti..

 

Tekkeye yaklaşmıştı. Bu kapları teslim edecekti. Fakat bunu kendini göstermeden yapsa daha iyi olmaz mıydı? Kapları kapısız tekkenin kapı ağzına bıraktı gitti. Ertesi güne kadar görünmedi. Artık namazlarını 5 vakte çıkarmıştı. Cami cemaati artık usuldan usuldan kendini sormaya başlamışlardı. Hatırının sorulması ne kadar güzeldi. Yıllardır korkudan hep yalnız yaşamıştı çünkü insanlar hırsızı sevmiyordu. Aslında bu bile iyi bir şeydi.

 

Ertesi gün o tekkeye yine gitti. Kimse bir şey sormuyordu. Artık alışmıştı. Şerbetini iki dilim kuru ekmekle yedi. Bir saat sonra gelenlerin sayısı arttı. Çok kalabalık olmuştu.  Herkes yerde oturuyordu. Bir zat göründü. O da bizim gibi giyinmişti. Ve bizim gibi yerde oturdu. Halkı şöyle bir süzdü. Sanki bereket saçıyordu. Sohbetine Allah’ın adıyla ve Efendimize salavatla başladı. Her cümleden sonra duruyordu.  Sonra kul haklarına değinerek uzun uzun ondan bahsetti. Sanki bana söylüyordu. Ne yapın ne edin ödeşin diyordu. Kazara kolunuz bile çarpsa ona sırtınızı açın diyordu. “Bir dirhem gümüş borcu olan ahrette 700 kabul edilmiş farz namaz sevabı ödemek zorunda kalır”  dedi. Bu çok ağır bir ödeşme idi. Bir an hırsız olduğuma bin pişman oldum.  Kimden çaldığımı bilmiyordum. Bilsem bile nasıl ödeşecektim?

 

Artık hatırladığım birkaç evi ziyaret ederek özür dileyip bir miktar ödeme yaptım. Bir aile çok fakirdi. Onlara büyük bir yardımda bulundum. Bütün paramı iki günde bitirdim. Benden alacaklı olanlara sevabı olmak üzere. Hiç param yoktu. Artık o tekkede kalıyordum. Kimse de bana ne gel demişti ne de git diyen vardı. Anladım ki rızkım Allah’a ait olmuştu. Bir iş de yapmam gerekiyordu. Bakırcılar bedesteninde iş bulmuıştum. Her kazancımın bir kısmını hayra veriyordum.

 

Ruhum da karnımda o tekkede doyuyordu. Hiç telaşım kalmamıştı. Candan geçmiştim.  Gören bu can benim sanmayacaklardı.

 

Bana söylediklerine göre ben gecikirsem şeyhim beni sorarmış. Umarım Allah da kendi dergahında kul borcuma kefil olarak beni sorar. Gönlüm ister ki Rabb’im beni sorduğunda şu emanet canı da ona vermiş olurum….

 

O öyle düşünüyordu ama müritlerden birinin kızı oya ördüğü yerde kader kısmet çekiyordu. Ahireti düzeltenin dünyası da düzelirdi…önemli olan NASUH TÖVBE denen yürekten tövbeydi. bir güzel için tövbe etmeğe gerek yoktu.

 

25 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

İmam (öykü)

 

İMAMIN SABRI

 

Yüksek dağ köylerinin birinde bir tekke ve mescidi vardı. Köylüler bunların ahiler tarafından yapıldığını bilirler ve temiz tutmaya çalışırlardı. Köy nüfusu yirmi iki hane kadardı. Mescidin imamı da yoktu. Zaten beş vakit namaz kılan üç beş yaşlı vardı. Vakit namazı kılınacağın da içlerinden biri imam oluverirdi. Cuma vakti gelince bu sayı biraz artar fakat bir safı yine geçmezdi.

 

Köyün zengini Haso ağa idi. Onun traktörü vardı. Kimin bir sıkıntısı olsa ona gidilir, fakat asık suratı yerine gelene kadar onun kahrını çekmek gerekirdi. Hem yola gideceği için kızar hem de kendine geldikleri için sevinirdi.

Yaralanan, hamile olan, derdi olan herkes ona varmak zorundaydı. Başka traktör veya araç da yoktu. Bir de Mahmut’un topal sütçü beygiri vardı.

Günler böyle geçerken birden köye bir arabayla birisi gelir. Gelen adam gençtir ve muhtarı aramaktadır. Hemen çocuklardan ikisi koşar ve muhtara ulaşır.

Muhtar amca, muhtar amca! Köye arabalı çok yakışıklı biri geldi. Seni soruyor.

Varalım bakalım, derdi neymiş?

 

Köy merkezine varır varmaz geleni buyur eder.

Efendi buyurun hoş geldiniz.

Buyurayım muhtar. Köyünüze imam olarak atandım.

Ooo, çok iyi, adınızı bağışlayın efendim.

Abdurrahman

Evli misin?

Bekarım.

 

Gel bakalım önce sana bir ev bulalım. Sanıyorum Haso ağanın yan tarafı boş idi.

Derken imam oraya yerleşti.

 

Günler geçer. Artık Haso ağanın zıp zıp zıplatan traktörü yerine imamın arabası daha çok ilgi görür. Bu durum Haso ağanın zoruna gitmeye başlar. O gece üşenmeden gider anahtarla ön kaputunu çizer. İmam sabah uyandığında bunu görür ve üzülür.  İmam tamir ederken de perde arkasından kıs kıs güler ve kimseye de bu yaptığını söylemez. Derken bakar her işi olan imama gidiyor Haso ağanın kıskançlığı iyice artar. Bu sefer işi iyice büyütür. Bütün lastikleri bıçaklayarak parçalar.

 

Sabahleyin imamın kapısı acı acı çalar. Banyoda düşmüş bir hasta vardır. İmam derhal hazırlanır gelir. Bir de bakar ki lastikler paramparça. Hastayı Haso ağanın traktörüyle götürsünler der. Başında bekleyen Haso ağanın kızıdır. Hasta benim babam imam efendi der. İmam bu sefer Mahmut’un topal sütçü beygiriyle gitsin o zaman der.

Kız bir türlü gitmiyormuş. Oğlan biraz utangaç bir tavırla

Yardım etmemi ister misin? Olabilir.

 

Derken Haso ağayı indirip Mahmut’un topal beygirine kadar taşımışlar. Taşırken kızla imam elleşmişler. İmam bu temastan çok etkilenmiş.  Birlikte hastayı ilçeye götürüp dört dikiş atmışlar. Tam da dört tekere dört dikiş gibi…

 

Daha sonra dönerken Haso ağanın kızı itiraf etmiş imama. Senin arabayı hep babam yaraladı demiş. İmam; “Biliyorum demiş. İnsan rekabet ettiğine zarar verir” demiş.

Peki, neden gelip de kendisiyle kavga etmedin.

 

Ben buraya kavga etmeye gelmedim. Hem şahsi malım için kavga edemem. İnsanlar bunu anlamazlar. Sadece Allah için kavga edilir. O da diklenerek değil dik durarak olabilir. Hepiniz Müslümansınız fakat bazı kötü huylarınız var. İşte benim işim bu… Sizleri çok seviyorum. Tabii ki seni de…

 

Anlamadım?

Ölüden diri doğar. Baban farklı ama sen ondan daha farklısın. Benimle evlenir misin?

Bilmem ki.

Gözler yalan söylemez.

Cimriler başkasına yorulurmuş.

Bu,  Allah’ın bulunmaz işidir.

Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.

 

aşık ahi kul ahmed ‘e nasib olmuştur.

 

25 Ağustos 2013
Okunma
bosluk

Hayat bir kaç hikayedir…

AŞKIN ÖNCELİĞİ

Delikanlı arkasında kız arkadaşıyla son sürat motosikletin de gidiyordu. Yaklaşan viraja karşı fren yapmak için fren pedalına bastı. Fren boştu. Hemen şöyle dedi “Hayatım benim kaskımı sen başına takar mısın? Beni biraz sıktı da” dedi. Viraj kasksız olan genci affetmedi. O ise kendi kaskını aşkı için vermişti zaten.

İKİ KÖR DOLMA YERKEN

İki kör dolma yiyormuş. Biri diğerine demiş ki. “ulan dolmaları çift çift yeme demiş. Diğer kör demiş ki “ulan sen kör ben kör, nerden biliyorsun benim çift çift yediğimi” deyince diğeri cevap vermiş. “ben çift çift yiyorum da ondan biliyorum” demiş.

 

ZAMAN DEĞİŞİR, DEĞERLER DEĞİŞMEZ

İnsanın ruhsal yapısında çocukluktan itibaren edindiği erdemlerin büyük etkisi vardır. İyi nitelikler, insanın düşünce ve davranış kalıplarını çok etkiler. Ayrıca mutluluğumuz da bu iyi değerlere bağlıdır. İnsan bu değerleri aile, okul, sokak ve ülkeden edinir. Şimdi bir anaokulu ile bir hayat okulunun kurallarını karşılaştıralım.

 

Anaokulunun 10 kuralı

1-     Eşyaları arkadaşlarınla paylaş.

2-     Başkalarına zarar vermeden oyna.

3-     İnsanlara vurma.

4-     Aldığın şeyi yerine koy.

5-     Sana ait olmayan şeyi alma.

6-     Kendi dağınıklığını topla.

7-     Birisini incitirsen özür dile.

8-     Dışarıda arkadaşınla el ele tutuş.

9-     Meraklı ol, her şeyi incele.

10-Akvaryumdaki balığın bile öleceğini unutma.

 

Hayat okulu versiyonu;

1-     İhtiyacından fazla olanı paylaş.

2-     Hakka ve adil olmaya dikkat et.

3-     Kimseye zarar verme.

4-     Emanete ihanet etme.

5-     Dürüst ve doğru ol.

6-     Düzenli ol.

7-     Gerektiğinde özür dilemeyi bil.

8-     Yardımlaşmanın kural, kavganın istisna olduğunu unutma.

9-     Merak bilimin hocasıdır.

10-Yaşamın sadece dünya yaşamından ibaret olmadığını unutma.

 

Yukarıdaki on maddeyi çocuğumuzun odasına asarken ikinci on maddeyi kendi odamıza asmamız gerekmez mi?

İşte bu maddelerde insanı insan yapan sosyal değerlerin özetini bulabilirsiniz.

 

 

aşık ahi kul ahmede yazmak nasib olmuştur.

2 Ağustos 2013
Okunma
bosluk
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç