RAMAZAN VE ORUÇ RİSALESİ (ahi:,Okumadan bilmek, bilmeden amel, sevmeden ihlas, candan geçmeden aşk, yoğ demeden var olmaz, dünyayı terketmeden ahiret kazanılmaz, Hakk’ın rahmeti olmadan cennete girilmez, Arifleri sorgu etmez, Aşıklara huri vermez,Cahilleri iyi bilmez, Ölmeden ölenleri ateşe yakmaz, Zalimleri hayra yazmaz, Kafirlere cennet vermez, Cennette Allah rızası en yüce değerdir )

İÇİNDEKİLER

Sözbaşı………………………………………………………………………………….10

 

RAMAZAN VE ORUÇ RİSALESİ………………………………………………….12

I.BÖLÜM

RAMAZAN……………………………………………………………………………12

Merhaba Ramazan Şiir…………………………………………………………………13.

Kur’ân ayı Ramazan…………………………………………………………………….15

Okuduğun Kuran ola……………………………………………………………………17

Dua ayı Ramazan……………………………………………………………………….18

Zikir ayı Ramazan………………………………………………………………………19

II.BÖLÜM

ORUÇ RİSALESİ……………………………………………………………………..20

Oruç Kelimesinin Anlamı……………………………………………………………..21

Ramazan Orucunun Sağlıklı ve Mukim Olanlara Farz Olması…………21

Orucun Tarihçesi………………………………………………………………………22

Safa Geldin Ramazan şiiri.……………………………………………………………22

Oruç Hakkında………………………………………………………………………..25

Niyet………………………………………………………………………………….25

Oruç İftar Duası………………………………………………………………………26

Kabe’nin Kara Donu Şiiri…………………………………………………………….27

Orucun vakti………………………………………………………………………….32

Orucun sünnetleri……………………………………………………………………..33

Sofra adabı…………………………………………………………………………….33

Örnek bir sofra duası…………………………………………………………………34

Safa Geldin Ramazan Şiiri devamı…………………………………………………34

Oruç Tutma İle Fidye Verme Arasında Muhayyerlik………………………………36

Orucun Fecr-i Sâdık İle Güneşin Batması Arasında Tutulması Emri……36

Oruç ne zaman başlar ve bayram ne zaman olur?………………………………37

Oruç kimlere farzdır?……………………………………………………………………..39

Orucu terketmenin hükmü……………………………………………………………40

Oruç nasıl tutulur………………………………………………………………………40

Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Hâller……………………………………………….41

Orucu Bozup Bozmayan Şeyler……………………………………………………….41

Ramazan Coşkusu şiiri…………………………………………………………………44

Mazeretsiz Oruç Bozmak………………………………………………………………46

Mazeret Sebebiyle Orucu Bozmak……………………………………………………..47

Mazeret Sebebiyle Hiç Oruç Tutamayanlar……………………………………………48

Oruç ve Nefis Terbiyesi………………………………………………………………….48

Orucun farz olduğu bildirilen ayette şöyle buyrulmaktadır:………………48

Yüce Allah da hadisi kudside;…………………………………………………………..50

Ramazan Coşkusu şiiri devamı…………………………………………………………51

Teravih namazı…………………………………………………………………………..54

Kadir Gecesi……………………………………………………………………………..54

Kadir Gecesine Mersiyye şiiri……………………………………………………………56

Kadir Gecesine Mersiyye şiir……………………………………………………………59

Kadire Çaldı Gecem şiir………………………………………………………………….. 65

Bediuzzamanın kadir gecesi anlayışı…………………………………………………. 68

Kadir gecesinin alametleri……………………………………………………………. 69

İmam-ı gazaliye göre kadir gecesi……………………………………………………. 69

Ebu Hureyre der ki:…………………………………………………………………… 70

Bir hakikat sohbeti ………………………………………………………………………..71

İmanın beslenme kaynakları gittikçe zayıfladı…………………… ……….72

Niyetlere dikkat………………………………………………………………………… 73

Tefekkür…………………………………………………………………………………. 74

İnfak……………………………………………………………………………………… 79

ORUÇLA İLGİLİ MÜTEFERRİK KONULAR…………………………………………….. 81

Allah’a isyan. Ben kimim?…………………………………………………………………. 81

Eşek mi taşıyoruz, oruç mu tutuyoruz?………………………………………………81

Nefsini bilen Rabbini bilir……………………………………………………………… 83

Ramazan, oruç, teravih hakkında biraz sohbet edelim…………………………………84

İbadette fayda sağlamak için iman gereklidir………………………………………… 85

Uzak doğunun nefis terbiyesi…………………………………………………………………….86

Oruç Evrensel Bir İbadettir. Yahudi ve Hırıstiyanların orucu…………………………87

Farzı bırakıp sünnete koşanlar?……………………………………………………………..87

Vahiy mi önce, mutluluk mu önce? İbadete bakış açısı…………………………… 88

İlmi siyaset………………………………………………………………………………………….89

İslam bir yaşam biçimidir…………………………………………………………………….93

Fikir zamanla eskimez, çünkü insan aynı insandır. Akıl vahye muhtaçdır…………93

Ramazan Orucu; Gelenek olarak mı tutuyoruz? Yoksa Allah emrettiği için mi? Dikkat. ………………………………………………………………………………………….94

Oruç tutmayana müdahale doğru mu?……………………………………………………….. 95

İmam-ı Azamın namaz ve rüyası………………………………………………………………………….95

İbadette ihlas ve Allah’a güven…………………………………………………………………………….96

İyiliği yapmak kolay fakat korumak zordur………………………………………………………97

Her şey hizmet içindir………………………………………………………………………………………….98

Niyetteki sapmanın sonu cehennemde biter………………………………………………………..99

İ’tikaf…………………………………………………………………………………………………………………..99

SONUÇ……………………………………………………………………………………………………………..100

FITIR SADAKASI (FİTRE)……………………………………………………………………………..103

Bayram namazının sünnetleri…………………………………………………….103

NO’LA MUHAMMEDÎ ………………………………………………………….105

DİNİ BAYRAMLAR VE ADABI………………………………………………………………………108

Bayramların toplum hayatına etkisi………………………………………………………………………113

Bir Müslümanın Güzel Ahlaklı Davranışı Nasıl olmalıdır: İnsan-ı kamile giden yol

………………………………………………………………………………………….…………113

Sonuç………………………………………………………………………………………………………………….….116

III. BÖLÜM

ORUÇLA İLGİLİ KIRK HADİS……………………………………………………………………………………115

(1-40) Oruçla ilgili hadisler………………………………………………………………………………….115-129

 

 

 

 10

SÖZBAŞI

 

Sevgili güzel ahlâklı insanlar,

 

Elinizdeki bu risalede oruçla ilgili temel birçok bilgiyi bulacağınızı umuyoruz. Orucun İslam içinde ve Müslümanlar yanındaki değeri konusunda günümüzde bir yıpranmaya uğradığı muhakkak. Bu belki de İslam Alemi’nin içinde bulunduğu fetret devrinden de etkilenmiş olabilir. Her hikmeti akıllı bir sorunun arkasından dinin içinde aramak ve o hikmete binaen amel etmek kişinin amelinde bir makbuliyeti olur umudundayız. Bu yüzden orucun tek başına hikmetini aramak yerine dinin her alanında bu hikmetleri araştırmak inanın bize daha tatlı gelmiştir.

 

Allah’u Teala neden orucu farz kıldı? İnsan ile ilişkisi neydi? Toplumsal yansımaları neler olabilirdi? Orucun ahlak içindeki önemi neydi? Neden Allah orucu bu kadar önemsemişti? İnanın bunları düşünmek zorundayız.

 

Cenab-ı Hakk kâinatı yaratırken bir Hadis-i Kutsi’de “Ben, bilinmeyi murat ettim (ahpettu = Muhabbet ettim) ve kâinatı ve insanı yarattım.” dedi. Burada ilk görünen şey aşk olarak görünmektedir. Bu aşkın arkasından aşk için yaptığı şeyde de bunu gerçekleştirecek bir ortamı yaratmasıdır. Yani kâinatın ve insanın yaratılması işlemi = .

 

İşte Allah’ın aşk duyması kendi zatınadır. Dolayısıyla Allah bizden kendi zatına sevgi duymamızı istemektedir. Mülk Suresi’nin ikinci ayetinde “Hanginiz daha güzel amel yapacak diye ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” Buyurnuştur. Buradaki güzel amel bütün İslami amallerin girdiği en büyük torbadır. Öte yandan Zariyat Suresi’nin elli altıncı Ayetinde ise “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar ve bana itaat etsinler diye yarattım” buyrulmuştur. Bu ibadet bir kişinin bütün hayatını fasılasız bir şekilde kapsamaktadır denilebilir. Buna göre bir Müslüman oruç ve namaz gibi zamana ve sürece bağlı ameller yaptıktan sonra da ibadet etmesi gerekir bu ayete göre. O halde bu nasıl olacak dediğimiz zaman islamın şartları kelimesini öncelikle genişleterek unsurları deyip hem adet olarak hemde süreç olarak ibadetleri bütün hayatımızın içine yerleştirmemiz gerekiyor. İşte ilmi ve ameli sadece cami içinde algılayıp evinde ve işinde islamı terk eden Müslümanlar gibi olmamamız gerekiyor. Her yanlış anlama kişiyi önce ihlastan sonra amelden sonra faydadan ediyor.

 

Dinimizin bir güzel ahlak dini olduğunu unutmamamız gerekiyor. Efendimiz zamanında İslam’ın beş bölümünden ahlak en üstte yer alırken ne yazık ki bugün en altta yer alıyor. İşte orucun özellikle ahlaki tanımlamalarla beraber anılması onu İslam’ın şartları kavramından güzel ahlaka yükseltmektedir.

 

İnsan aklı “aklı selim “ olarak çalışmaya başladığında neyin doğru neyin yanlış olduğunu üç aşa beş yukarı bilir sorun olan şey iradenin kullanılması sırasında bir takım duygu ve ön yargıların devreye girmesidir ibadetlerin amacı kişiye bir tercih yaptırmak olmayıp kişinin kendi tercihini yaptıktan sonra iradesini güçlendirmek amacıdır ahlakın uygulama esaslarından var olan duyguları da törpülemesi orucun ahlak düzenleme özelliğini artırır kişinin kendi ön yargılarının korkularının veya meillerinin farkına vararak bunları bilinçli bir şekilde islah etmesi ibadetten beklenen faydayı artırır sorun olan şey aklı selimin emrettiğini kişinin irade edebilmesidir gerçekten nefisle mucadele dediğimiz şey ahlaki bir sorgulamadır bu sorguyu ibadet eşliğinde iyi yapan insanlar güzel ahlaka ulaşabilen insanlardır. Namazın da münkerden nehyettiğinin belirtilmesi bir davranış düzeltmesi olarak ön plana çıkar sonuç yine bir ahlak sorunudur

 

Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi’ndeki Ayet’lerde ifade edilen “nefsin ıslahı” mevzuu doğrudan doğruya kişinin ahlaki kazanımları yönünden de önemlidir. Bu yüzden oruç ağırlıklı olarak güzel ahlakın hazinesidir diyebiliriz. Bu hazineyi güzel tutup güzel faydaya dönüştürmek her Müslüman’ın amacı olmalıdır. Zira Allah rızası kavramı bu ibadet içinde çok önemli bir yer tutar. Günümüzde Müslümanların bir kısmının geleneksel tarzda oruç tuttuğu rastladığımız gerçekler arasındadır. Zira kişi dinin direği olan namazı kılmamakta ancak ramazan orucunu tutmaktadır. Bunu başka türlü ziah etmek gerçekten zor görünüyor. Ancak ümit ederiz ki riya olarak başlanan bir ibadetin zamanla İhlas’a dönüşmesini ümit ederiz. Oruç ibadetinin ramazan ayı bereketinin içine konulması onun tutulmasındaki kolaylıktan sağlanacak faydaya kadar güzelliğini artırmaktadır. Gerçekten Ramazan Ayı’na ulaşıp da affedilmemeyi beceremeyenin burnu sürtülsün.

Aşık ahi kul ahmed

Ahmet ATİK

Mayıs 2013

H.1434

 12

ORUÇ RİSALESİ

RAMAZAN

Peygamberimiz (s.a.s.)’in, “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden kurtuluş” olarak nitelediği, “….bu aya ulaşıp da –kendi kusurundan dolayı- Cennetlik olmayı beceremeyenin burnu sürtülsün.” dediği Ramazan ayı, ilahi rahmetin müminlerin gönüllerini doldurduğu müstesna bir aydır.

 

Bir ibadet ve mağfiret ayı olması dolayısıyle gelişi özlemle beklenen, o sayılı günleri ilâhî bir neşve içinde geçen ve tatlı bir hüzünle uğurlanan ramazan ayının sosyal hayatımızda ayrı bir yeri vardır. Şüphesiz ki her anının ibadetle dolu olması, insanın varoluş sebeplerini bu ayda daha fazla idrak etmesi, özümüzde yer alan ancak çoğu kere farkına varamadığımız iyi­lik ve feragat hassamızın bu ay içinde kendisini fazlasıyla göstermesi, dikka­timizi ramazan ayına rapteden sebepler arasında sayılabilir. Bunun içindir ki inanan inanmayan herkes ramazan ayından nasibini mutlaka alır. Çünkü bu ay farklı tezahürleriyle farklı kesimlere hitap etmesini bilir. Kimine ibadetin coşkun hâllerini sunarken, kimilerine de kendisine has fidesinin sıcaklığı ile yaklaşır. Kısacası ramazan herkesin hürmetini kazanan, bunu da fazlasıyla hakeden kutlu bir aydır.

 

Ramazan ve bu ayı güzelleştiren, özelleştiren, pek kıymetli hale getiren oruç sayesinde, tüm İslam âleminde müstesna bir heyecan yaşanmakta, unutulan manevi değerlerimiz hatırlanmakta, körelen vicdanlarımız yeniden hayat bulmaktadır.

 

Büyük bir coşku ile kılınan 33 rekatlık teravih ve yatsı namazı bir bayram havası estirmekte rahmet ve bereketin doruk noktası ise kadir gecesinde hayat bulmaktadır. Son günlerdeki i’tikaflara katılanların duasının da o yöredeki bütün müslümanlara sirayet etmesi umulmaktadır. Camiye girerken bile sadece o namaz süresi için i’tikafa niyet etmek güzel olur.

 

Cebrail Aleyhisselam her yıl gelir ve Peygamber Efendimizle karşılıklı mukabele yaparlardı. Son yıl ise iki defa yapmışlardı. Allah c.c. adeta “onu biz indirdik ve yine biz koruyacağız..” emrine uygun bir çalışmaydı bu. Nitekim Kuran bu sayede bu güne kadar da değiştirilemedi.

 

Ama hadisler için aynı şeyi söylemedi. Bu yüzden hadisler konusunda hem usul bilgisine sahib olmak ve hem de kesin sınırlar içinde düşünmemek gerekir. Güvenilir olduğu kabul edilen altı sahih hadis kitabında bile hala şüpheli sayılabilen hadisler yer alabilmiştir. Artık bu işi ehline yani müctehid alimlere havale ederiz.

 

HZ. ÖMER’İN (RA) RAMAZAN SELAMI

“Hz. Ömer (r.a) Ramazan ayı geldiği zaman, şöyle derdi:

-Merhaba! Bizim günahımızı temizleyen mübarek ay.”

 

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, Sh:372)

 

Bu ayda bol bol Kuran (lafız ve manasını) okumak, farz ve nafile namaz kılmak (gece, kuşluk, ebvabin), tevbeyi hiç geciktirmemek, zikir ve şükürle meşgul olmak, hem oruç tutup hem fidye vermek, zekat ve hayırları bu ayda daha çok gerçekleştirmek, dul ve yetimlerin ihtiyacını gidermek, “güleryüz sadakadır” hadisi mucibince herkese güleryüz göstermek, affedici olmak, sılai rahime dikkat etmek, el dil göz ve kulağı haramdan sakındırmak, kötü alışkanlıklardan Allah’ın emrine hicret ederek iyi davranış değişikliği yapmak çok güzel olur.

 

Aslında bir müslümanın kapıya gelen bir öğrenciyi (burs), fakiri, cami ve benzeri hayır derneklerine yardımı geciktirmemesi uygun olur. Verdiklerini yıl içinde hesaplayıp, yıl sonunda hesap ettiği zekat miktarından düşerek eksik ya da noksanını tamamlayabilir. Bir yıl beklemek şart değildir. Ölme eşşeğim ölme yaz gelince yonca biçeyim der gibi kapıya gelmiş ya da haber aldığınız bir fakiri, bir öğrenciyi, küçük bir miktarla geçiştirerek Ramazanda gel der gibi göndermek asla doğru olmaz. Sanki sevap ticareti…Böylesi bana daha sevimli gelir.

 13

Merhaba Ramazan

(Ve Nihayet Geldi Ramazan)…

 

Haktan geldi rahmet ile

Müşkil oldu asan ile

Ramazanın ilki ile

Ey Ah-ı Sultan merhaba

.

Allah verdi seni bize

Rahmet kıldı ümmet kime

Sultan oldu onbir kele

Ey Mah-ı Sultan merhaba

.

Haktan gelen ata sensin

Affın gani hadi şahsın

Cümle kullar Rabbi sensin

Ey Han-ı Sultan merhaba

.

Lütfun bize verdi safa

Gönül gözü gördü vefa

Beden çeker zül-ü cefa

Ey Bari Sultan merhaba

Mesrur ettin geldin bizi

Nura erdik namaz demi

İman ehli sever seni

Ey Naz-ı Sultan merhaba

.

Müjde etti recep hemi

Sala saldı şaban emmi

Konakladık ramazanı

Ey Can-ı Sultan merhaba

 

Yardımlaşma ayı Ramazan

 

Enes ibni Mâlik Radiyallâhu Anh rivayet ediyor:

Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Veselleme “Hangi oruç daha faziletlidir?” diye soruldu.

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Ramazan’a hür- meten Şaban a^nda tutulan oruç” diye cevap verdiler. Yine soruldu:

“En faziletli sadaka ne zaman verilendir?”

Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem, “Ramazan ayı i- çinde verilen sadakadır” buyurdu. (Beyhakî, 4:305)

Ramazan bir yardımlaşma ayıdır. Bu ayda kalpler yumu­şar, gönüller genişler, cömertlik hisleri canlanır. Varlıklı 0lanlar fakirlerin halini, ihtiyaçlarını, kendileri de aç kalınca daha iyi anlarlar. Oruç olmasaydı sadece kendi menfaatini düşünen bazı zenginler açlık ve fakirlik sıkıntısını bilmez, do­layısıyla ihtiyaç sahibi kimselerin yardıma ve şefkate muhtaç olduklarını akıllarına getiremezlerdi.

Böylece insan kendi cinsine karşı şefkatli davranmakla hakikî mânâda bir şükür kapısını açmış olur. “Hangi fert o- lursa olsun, kendinden bir cihette daha fakirini bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir.”

Eğer oruç vasıtasıyla nefsine açlık acısını çektirme mec­buriyeti olmasaydı, insan şefkat ederek yapmakla vazifeli ol­duğu yardımı yapamazdı. Çünkü açlık sıkıntısını bilmeyen insan başkasının derdini nasıl bilecek, nasıl yardımına koşa­caktır? Atalarımız bile “Tatmayan bilmez” demişlerdir.

Bu açıdan Ramazan, fakir fukaranın gözetildiği, yoksulla­rın yardımına koşulduğu, yalnız ve kimsesiz insanların elin­den tutulduğu bir mevsimdir. Oruçlu mü’minler bu ayda yardım etme, infakta bulunma, hayır hasenat yapma, insan­lar hangi şeye ve neye ihtiyaç duyuyorlarsa o konuda destek­te bulunmada bir yarış içine girerler.

Hayır yaparken, sadaka ve infakta bulunurken, bu işi ya­panlar bundan çok büyük bir haz duyarlar ve ferah dolu bir zevk alırlar.

Râşid ibni Sa’d Radiyallâhu Anhm rivayet ettiği bir hadis­te Resul-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellem infakta bulunan­ları şöyle tarif ediyor:

“Ramazan ayında bol bol infakta bulunun. Çünkü o ayda infakta bulunmak, Allah yolunda infakta bulunmak gibidir.”

(Kenzül-Ummâl, 8:464)

 15

Kur’ân ayı Ramazan

 

Abdullah ibni Abbas Radiyallâhu Anhümâ rivayet ediyor:

“Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellem, hayır, iyilik, yardım yapma hususunda insanların en cömer­diydi. Ramazan ayında da Cebrail Aleyhisselâmla buluştuğu zaman çok daha cömert davranırdı.

“Cebrail her Ramazan gecesi Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemle bir araya gelir, tâ aym sonuna kadar Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellem ona Kur’ân’ı okur, dinletirdi.

“Cebrail’le buluştuğu günlerde Resulullah Sallallâhu A- leyhi Vesellem hayır-hasenat hususunda esen rüzgârdan da­ha cömert olurdu.” (Beyhakî, 4:305)

Ramazan Kur’ân ayıdır. Kur’ân’ın indiği mevsimdir. Ra­mazan, kudsiyetini Kur’ân’dan alır. “Ramazan ayı ki, onda Kur’ân indirildi” (Bakara sûresi, 185) mealindeki âyet bu gerçeği ifade eder.

Ramazan, Allah kelâmının yeryüzüne inmeye başlaması­nın yıldönümüdür. Diğer vakitlere nazaran bu ayda Kur’ân’la daha çok meşgul olunur. Okunur, dinlenir, mânâsı tefekkür edilir. Kâinata, hâdiselere onun açtığı nurlu pencereden ba­kılır.

Her zaman Kur’ân’la iç içe olan Sevgili Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemin bu ayda Kur’ân’la meşguliyeti daha da artardı. Hayatta bulunduğu süre içinde Ramazan girdiğinde vahiy meleği Cebrail, Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Vesellemin huzuruna gelir. Birlikte Kur’ân’ı okurlar, mütalâa ederlerdi.

Bizler de bu mübarek hâli düşünerek Kur’ân’la meşgul o- lursak mânevi payımız o derece artacaktır.

Okurken, sanki Resulullah Sallallâhu Aleyhi Vesellemle birlikte okuyormuş gibi hayâlen o ânı yaşamak; sanki Kur’ân yeni inmiş de ilk defa biz okuyormuşuz gibi bir düşünceye dalmaktır.

Dinlerken de sanki Peygamberimiz Sallallâhu Aleyhi Ve­sellem okuyor da ondan dinliyor, sanki Cebrail Aleyhisselâm- dan işitiyor, hattâ Cenâb-ı Haktan duyuyor gibi bir huşû i- çinde bulunmak, bu hisseyi artıran duygulardır.

Her Ramazan’da cami ve mescitlerde ve evlerde mukabele okunur. Böylece Peygamber Efendimizle Hz. Cebrail’in oku­yuş şekilleri taklit edilir ki, kudsî bir hava yaşanır.

Ramazan’da yapılan ibadetlerin sevabı bire bindir. Başka vakitler okunan her Kur’ân harfine bir sevap verilirken, bu ayda sevaplar binleri, on binleri bulur. Kadir Gecesinde otuz bini geçer.

 17

Okuduğun Kuran ola

 

Ne âlâdır şöyle kişi, okuduğu Kuran ola

Rahman ona rahmet kıla, kalbi dolu iman ola

 

Kendin bilen Kuran bilir, Allah onu kulu saya

Yüzbin huri karşı gele, selam vere mahbub ola

 

Derviş isen Kuran oku, cümle kula öğüt kıla

Rahmet yağar baştan sona, kamu alem hayran ola

 

Gafil bilmez Kuran nedir, bilse bürhan delil ola

Haşır günü oku derler, okur çıkar makam ola

 

Bilmez cahil cehli sarar, cehli ona azab ola

Kuran okur hoca mıdır, her bir melek yakin ola

 

Kuran sevap yaza durur, inci mercan yakut ona

Nuru yanar nazar içre, bağ-ı irfan kelam ola

 

Cennet için tapu gerek, köşke irfan Kuran ola

Veli isen ağıt kıl sen, Kuran ile seller ola

 

Kuran oku ey dost ey dost, gülşen sana sefa ola

Münker nekir sual eder, Kuran ile asan ola

 

Kuran bilmez cahil kişi, her bir işi müşkül ola

Okur gider arif kişi, yazı kışı seyran ola

 

Yiğit koca bilmez hece, ol dirliği yaman ola

Bir kişi Kuran bilmedi,  sanki cihan gelmez ola

 

Kuran bilmez bahtsız kişi, her bir derdi batman ona

Kuran neyler dünya kulu, dünü günü pişman ola

 

Ey kul ahmed aciz kuldur, Kuran oku hayır ola

Günahların katır yükü, afuv kılan Rahim ola

 

 18

Dua ayı Ramazan

 

Ebu Hüreyre Radiyallâhu Anh, Resul-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellemin şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Her oruç tutan kulun iftar vaktinde kabul olunacak bir duası vardır. Duasının karşılığı mükâfat olarak ya dünyada verilir veya âhirette ebedî bir surette ihsan edilir.” (Kenzül- Ummal, 3:328)

 

Ramazan dua ayıdır. Mübarek gecelerde, üç aylarda, bil­hassa Ramazan’da edilen dualar kabule yakın dualardır.

İftar saati ise kulun Allah’a yaklaştığı, Onun emrini yerine getirmenin sevincini yaşadığı bir zaman dilimidir.

Mü’min oruç tutarak hata ve kusurlardan temizlenmiş, bütün kalbiyle Yaratıcısına bağlanmıştır. İşte bu anda kul e- lini açıp, Rabbine yalvarırsa eli boş dönmeyecektir.

Arzularına ya aynen dünyada kavuşacak, mükâfatını peşin görecek veya daha güzel bir surette âhiretine ve ebedî haya­tına bir nur olarak gönderecektir.

Çünkü Cenab-ı Hak, kulunun ihtiyacını daha iyi bilir; hakkında nasıl hayırlıysa, duasını ona göre kabul eder.

 19

Zikir ayı Ramazan

Hz. Ömer Radiyallâhu Anhm rivayetine göre Resul-i Ek­rem Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ramazan günlerinde zikirle meşgul olanlar mağfiret edi­lir, o günlerde Allah’tan dilekte bulunanlar da eli boş dön­mezler.” (Kenzü’l-Ummâl, 8:464)

 

Ramazan, zikir ve duanın bol edildiği bir mevsimdir. Ra­mazan boyu oruç tutan mü’minler, gecelerini ve gündüzlerini zikirle geçirirler. Hem hal ve hareketleriyle, hem de ağız ve dilleriyle Allah’ı anarlar, kalp ve ruhlarını dinlendirirler.

Bu arada hem dünyaya ait ihtiyaçlarını, hem de âhirete ait beklentilerini istemek için Rablerine ellerini ve gönüllerini açarlar. Bilirler ki, bu ay dileklerin kabul olunduğu, ihtiyaçla­rın karşılandığı, beklentilerin cevaplandığı nurlu bir aydır.

Bu arada zikrin değişik ve çeşitli şekillerini farklı zaman ve mekanlarda arttırmaya çalışırlar.

İbni Ömer Radiyallâhu Anhümânm rivayet ettiği şu hadis- i şerifte Resul-i Ekrem Sallallâhu Aleyhi Vesellem zikrin çe­şitlerini ifade ederler:

“Kim Ramazan ayında sessizlik ve sükunet içinde bir gün oruç tutarsa, tekbir getirir, kelime-i tevhit okur, Allah’a hamd eder, helali helal, haramı da haram bilirse, Allah onun bütün geçmiş günahlarını bağışlar.” (Kenzfii-Ummâl, 8:482)

Bu ayda oruçla melekleşen bir mü’min, meleklerin dille­rinden düşürmedikleri tekbirleri, kelime-i tevhitleri, hamd ve salavatları, teşbih ve istiğfarları tekrarlayarak hem manevî kir olan günahlarından temizlenirler, hem de Allah’ın rızasını elde etmeye çalışırlar.

Ayların efendisi Ramazan

Ebû Saîd Radiyallâhu Anhm rivayetine göre Resul-i Ek­rem Sallallâhu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ayların efendisi Ramazan ayıdır, günlerin efendisi de Cuma günüdür.” (Kenzü’l-Ummâl, 8:482) 

23 

 

II.BÖLÜM

ORUÇ

 

 

 

Nefis,

Tıpkı bir alev,

İçinde hem güzelliğin yüzünü

Hem de yıkıcı gizli bir huy barındırır.

Her ne kadar rengi çok çekici ise de,

Yakıcı mı yakıcıdır.

Sanki kişneyen azgın bir at.

İşte yuları oruç.

Onu iyi tut.

 

 

İslâm’ın beş temel esasından biridir.(müslim). Farz oluşu kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Yüce Allah, “Ey mü’minler! (Kötülüklerden ve haramlardan) korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” (Bakara, 2/183) buyurmuştur.

Peygamberimiz (s.a.s.) ise; “Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah ‘tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır(Buhari, Müslim). buyurmuştur.

 25

Oruç Kelimesinin Anlamı

Oruç kelimesi ayet ve hadislerde “savm” ve “siyam” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Bu kelime sözlükte kişinin kendisini yeme, içme, yürüme ve konuşma gibi herhangi bir söz, eylem ve davranıştan alıkoyması anlamlarına gelir. Kur’an’da bu anlamda kullanılmıştır. (Meryem, 19/26) Dinî bir terim olarak savm; mü’minin ibadet niyetiyle imsak vaktinden iftar vaktine kadar kendisini yeme, içme ve cinsel ilişkiden alıkoyması demektir(Rağıb el-Isfehânî)

 21

Ramazan Orucunun Sağlıklı ve Mukim Olanlara Farz Olması

“…Sizden kim hasta ya da yolcu olur (da orucunu tutamazsa daha sonra) tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar… ” (Bakara, 184)

 

“…(Bu ayda) kim hasta veya yolcu olur (da oruç tutamazsa) tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun (kaza etsin). Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. ” (Bakara, 185)

 

Bu ayetlerde yüce Allah, Ramazan ayına erişen sağlıklı ve mukim kimselerin oruç tutmaları gerektiğini, yolcuların ve hastaların daha sonra kaza etmek üzere oruç tutmayabileceklerini bildirmektedir.

 

Muâz b. Cebel, 185. ayetteki “Öyle ise sizden kim bu aya ulaşırsa oruç tutsun” emri ile Allah’ın, orucu sağlıklı ve mukim olan kimseler için farz kıldığını, hasta ve yolcular için oruç tutmama ruhsatı verildiğini, oruç tutmayıp fidye vermenin, oruca gücü yetmeyen yaşlılara özgü kılındığını bildirmiştir (Ahmed).

 

Bir mazeret sebebiyle Ramazan orucunu tutamayan kimse, orucunu kaza etmeden ölürse, bu kimsenin tutamadığı oruç sayısı kadar fidye verilir (Tirmizî).

 22

Orucun Tarihçesi

Sahabeden Muaz b. Cebel, oruç ibadetinin şu merhalelerde geldiğini bildirmiştir (Ahmed b. Hanbel)

 

a) Aşûra ve Eyyâm-ı Bîd Orucu

Hz. Âişe validemizin bildirdiğine göre İslâm öncesinde Mekke halkı ve Peygamberimiz “aşûra” orucu tutuyordu. Peygamberimiz Medine’ye geldiği zaman Yahudilerin “aşûra” orucu tuttuklarını gördü, kendilerine bu orucu niçin tuttuklarını sordu. Onlar, “bu gün hayırlı bir gündür, bu günde Allah İsrailoğullarını düşmanlarından kurtardı. Musa (a.s.), bu günde oruç tuttu” cevabını verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.), “Biz Musa’ya sizden  daha evlâ ve lâyığız” dedi ve aşûra orucunu tuttu ve ashabına da tutmalarını emretti (Buhârî, Müslim, Tirmizî)

 

Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da Peygamberimiz (s.a.s.), aşure orucunu tutmaya devam etmiş ve “Ramazan orucundan sonra en faziletli oruç, Allah ‘ın ayı olan Muharrem ayında tutulan aşûra orucudur” sözleriyle tutulmasını teşvik etmiştir (Tirmizî, Müslim, Ebû Davud). Sahabeden isteyen bu orucu tutmuş, isteyen de tutmamıştır (Buhârî, Müslim). Aşûra orucu, hırıstiyan ve yahudilere benzememek için Muharrem ayının 9-10 veya 10-11 veya 9-10-11 günlerinde tutulur (Tirmizî)

 

Ayrıca Peygamberimiz (s. a.s.), Ramazan orucu farz kılınmadan önce “eyyâm-i bîd” olarak nitelenen kamerî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde de oruç tutmuştur (Ahmed, Tirmizî) Peygamberimiz (s.a.s.) Ramazan orucu farz kılındıktan sonra da bu orucu tutmuş ve “Her ay üç gün oruç tutmak, bütün seneyi oruçla geçirmek gibi olur” sözleriyle bu orucun tutulmasını teşvik etmiştir (Buhârî, Müslim, Tirmizî, Nesâî)

 

Peygamber Efendimiz daha sonraları nafile olarak Pazartesi ve Perşembe oruçlarını tutmuş ve bunun için “ben amellerimin arzedildiği gün oruçlu olmayı tercih ederim” demiştir.

 

b) Ramazan Orucu

 

 22

Safa Geldin Ramazan

Ey ramazan ramazan

Safa geldin ramazan

Ey güllerim ramazan

Safa geldin ramazan

 

Çok özledik gelmedin

Recep şaban bekledin

Hayır umar ümmetin

Safa geldin ramazan

 

İlan ettik geldiğin

Çarşı Pazar gezdiğin

Cümle kula dediğin

Safa geldin ramazan

 

Hayır senin elinde

Oruç tutan dilinde

Gazap duymaz halinde

Safa geldin ramazan

 

Aman yedim bozulmaz

Allah verir kızılmaz

İlkin kaza sorulmaz

Safa geldin ramazan

 

Dilim dursun konuşmaz

Belim çeksin karışmaz

Elim haram kokuşmaz

Safa geldin ramazan

 

Kimler oruç tutmazmış

Sokak ayıp bilmezmiş

Tutan ondan utanmış

Safa geldin ramazan

 

Avrat açmış açılmış

Evlat saçmış saçılmış

Sokak şeytan doğurmuş

Safa geldin ramazan

 

İftar ettik elliye

Dua sunduk Hadi’ye

Haydi kullar camiye

Safa geldin ramazan

…………

 

 

Ramazan orucu, Bakara sûresinin 183-184. ayetleriyle hicretin ikinci yılında Bedir savaşı öncesinde şaban ayında farz kılınmıştır. Peygamberimiz (s.a.s.), hayatında dokuz sene Ramazan orucu tutmuştur.

 

183. ayette orucun mutlak olarak farz kılındığı bildirilmekte, ancak orucun ne zaman, nasıl ve kaç gün tutulacağı bildirilmemektedir. 184. ayette bu kapalılık kısmen giderilmiş, orucun “sayılı günlerde” tutulacağı beyan edilmiştir. “Sayılı günler” ile maksat Ramazan ayıdır (Taberî). Bakara sûresinin 184 ve 185. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

 

“(Oruç), sayılı günler (dedir)… “    “…Sizden kim bu aya ulaşırsa oruç tutsun… “

 

Allah, bu ayetlerle Ramazan orucunu tutmayı müslümanlara farz kılmıştır.

 25

Oruç Hakkında

Oruç, insana, tekliflerin en meşakkatlisi görünür. Bu sebeple, ilâhî hikmet gereği, önce tekliflerin en hafifi olan namaz, ikinci olarak zekât, üçüncü olarak da tekliflerin en zoru olan oruç teşri kılınmıştır. Hz peygamber Yemen’e vali tayin ettiği Muaz Bin Cebel’e, ya Cebel onlara önce namazı emret, şayet kılarlarsa bu kez zekatı emret demiştir. Üçüncü emir ise oruçtur.

Arzu ve ihtiraslarına esir olanlar, o kadar sabırsız, o kadar aç gözlü olurlar ki, bir gün aç kalmakla ölüvereceklerini zannederler; ve bu asılsız zanla, orucu za­rarlı imiş gibi telâkki ederler. Halbuki, oruç, ferdî ve içtimaî terbiyeyi sağlar. Mideyi ve bedenin diğer organ­larını dinlendirir. Tıbbî bir takım faydaları vardır.

Oruç tutan müslümanlar, genel olarak, Ramazan-ı Şerif’de çeşitli ve nefis yemeklerle hazırlanmış olan iftar sofrasına oturmakta ve diğer aylarda yemedikleri yemek­leri bu ayda yemeyi âdet edinmektedirler. Halbuki oruçtan maksat, takvayı gerçekleştirmek, dolayısıyla nefs-i emmâreyi terbiye etmek ve böylece aynı zamanda vü­cudun sağlıklı kalmasına zemin hazırlamaktır. Bu ise ancak az yemek suretiyle mümkün olur. Herkes birbirini nöbetleşe davet etmekte fakat sofralarda fakirler yer almamaktadır. Eskiden her mahallede hem zengin hem fakir birlikte otururdu. Şimdi ise toplum kastlara ayrıldı. Bir semt ya zengin ya da fakir insanlardan oluşuyor. Bu yüzden müslümana çok iş düşüyor. Yoldaki bir dilenciye üç beş kuruş atmak adeta nefsi bir tatmin. Araştırıp bulunmalıdır fakir. Zekat fakirin neden hakkıdır ve onun ayağında ödenmelidir bu düşünülmelidir. Gıda bankacılığı olsun diğer sivil toplum kuruluşları ülke sınırlarını aşıp yardımları ilgili yerlere ulaştırmaktadırlar. O kanallar denenebilir.

 25

Niyet

Oruca kalben (bilinç olarak) niyet etmek yeterlidir.

Oruç için sahura kalkılmış olması da otomatik olarak bir niyettir.

Niyetin dil ile de yapılması sünnettir.

Niyetin vakti, güneşin batışından kaba kuşluğa (öğle namazına yaklaşık yarım saat kala) kadardır. Bundan sonra niyetlenilemez.

Ramazan orucu için bir önceki günün iftarından itibaren niyet edilebilir.

de hatırlatan bir ibadettir. Hadis-i şerifte buyrulur:

 

“…Oruçlu için iki sevinç vardır: biri orucunu açtığı andaki diğeri de Rabbine kavuştuğu zamanki sevincidir…”

(Müslim, Siyam, 164)

 26

Oruçlarımızı açmadan önce yaptığımız iftar duasında:

 

“Ey ALLAH’ım! Senin için oruç tuttum. Sana iman ettim. Sana tevekkül ettim. Sen’in verdiğin rızıkla orucumu açtım.” diyerek Hakk’a iltica ediyoruz, iftar duası, esasen orucun manevi cihetini de izah etmektedir. Yani orucun nasıl bir halet-i ruhiye ile tutulması gerektiğini de bildirmektedir. Buna göre:

 

“Ey ALLAH’ım! Sen’in için oruç tuttum.” Derken, oruçtaki kalbi seviyemizi yani riyadan uzak niyetimizi belirtmiş oluyoruz.

 

“Sana iman ettim” derken, ibadetlerin ana zemininin iman olduğunu beyan etmiş oluyoruz. Yani namaz ve oruç gibi ibadetleri bedeni zindelik ve sıhhat gibi tali faydaları için değil, sırf imanımızın bir gereği olduğuna inanarak ifa etmek gerekmektedir. Zira Hakk’a ibadet ve kulluğun manevi derecesi, imanın gücü nisbetindedir.

 

“Sana tevekkül ettim.” demek suretiyle de acziyetimizi itiraf etmiş, Rabbin sonsuz kudret ve azametine teslimiyetimizi ifade etmiş oluyoruz. Demek ki, fanilere değil, Baki olan Rabbimize tevekkül hislerimizi de güçlendirmek suretiyle ibadetlerimize ayrı bir manevi kıvam kazandırmamız gerekmektedir.

“Sen’in verdiğin rızıkla orucumu açtım.” derken de rızıktan çok “Rezzak”a yönelme şuuruyla, Rabbimizin mülkünde yaşadığımızı ve rızkın Allah’tan geldiğini kalben de itiraf etmiş oluyoruz.

 

Makbul bir oruç tutabilmek için dikkat etmemiz gereken esasların başında riyadan korunmak gelir. Riya ve gösterişten uzak, kalbî bir kıvam ile edâ edilen oruç ibâdeti, en faziletli kulluk tezâhürlerinden biridir. Fakat dünyevî gayelerle bulandırılmış, gösteriş ve gafletle kirletilmiş oruç ve namazlar hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

 

Ramazan’da her günün orucu için ayrıca niyet edilmesi gerekir. Örneğin, Ramazan ayının başında “Niyet ettim bütün Ramazan’ı oruçlu geçirmeye” tarzında bir niyet geçerli değildir.

 

Oruçlu bir kişi orucunu bozmaya niyet etse ve fakat bu niyetini gerçekleştiremese, sadece bozma niyetiyle orucu bozulmuş olmaz. Yiyip içmesi şarttır.

Ramazan gününün sabah saatlerinde bayılan bir kişi öğle namazı vaktinden önce kendine gelip, oruca niyet ederse bu niyet geçerlidir.

Orucun geçerli olabilmesi için niyetin çok net ve kesin bir biçimde “ALLAH rızası” olması gereklidir. Rejim, sağlıklı olmak, zayıflamak gibi düşüncelerle tutulan orucun islami olarak bir geçerliliği ve değeri yoktur.

Bir kişi, Ramazan ayında ve Ramazan olduğunu bildiği halde kararsız kalsa ve oruca da, yiyip içmeye de niyet etmemiş bulunsa, tercih edilen görüşe göre, bu kişi oruçlu sayılmaz.

Bir kişi, geceden oruç için niyet etmiş ve sonra da fecrin doğuşundan önce bu niyetinden vazgeçmiş olsa, “ALLAH’ım! Bizim için bu ayda kullarından bizde kalacak insanlar kıl! ” Huriler de söyle dua ederler: ” ALLAH’ım! Kullarından bu ayda bize kocalar ihsan eyle!” Kim bu ayda kendini muhafaza edip de içki içmezse, iftira ve bühtanla bir mü’mini rahatsız etmezse, hata ve günahlardan da sakınırsa, ALLAH ona her gece, yüz tane huri verir, ayrıca ona altın, gümüş, yakut ve zebercedden bir köşk yapar. Bütün dünya biraraya getirilip de o köşke konsa, bir keçi bağlanacak kadar yer işgal ederdi. Kim de Ramazan ayında içki içer, bir mü’mine iftira ederse, bir senelik amelini ALLAH iptal eder. Onun için Ramazan ayına karşı dikkatli olun. Zira o, Allah’ın ayıdır. O ay da aşırı davranmamanız gerekir. Tam onbir ay yiyorsunuz, içiyorsunuz her türlü nimet ve zevkten faydalanıyorsunuz, bari Ramazan’da kendinize çekidüzen verip kendinize gelin. Nefsanî (kötü) arzu ve hevayi eğilimlerinizden (kaprisler ve kompleksler) uzak durun!”                                                                  (Taberani)

 

 27

Kabe’nin Kara Donu

 

Rabbim nasib kılsa varsam

Güzel kabe yandım sana

Hak nasib etse de uçsam

Güzel kabe varsam sana

 

Kara donun Kuran dolu

Hacdan Hacca çıkar onu

Sana varmak aşkın düşü

Güzel kabe ersem sana

 

Büründüğün kara nedir

Haktan yana düşen kimdir

Yollar dolu hacı ondur

Güzel kabe dersem sana

 

Dört bir yanın küptür düzdür

Düzlük birer adalettir

Altı üstü zemzem hoştur

Güzel kabe gelsem sana

 

Arşa çıktım seni gördüm

Yere indim kara buldum

Siyah nuru taşa verdim

Güzel kabe sorsam sana

 

Cennet nuru izler seni

Adem dahi tevekkeli

Havva için şükre döndü

Güzel kabe dönsem sana

 

Kara donu kimden çaldın

Siyah tüllü güzel m’oldun

Bağrı yanık kara yazgım

Güzel kabe yazsam sana

 

Para pulla olmaz hacı

Hakk çağıra gele ne ki

Gözü kara ahmed der ki

Güzel kabe koşsam sana

 

Levhe yazdı kimler gele

İbrahim’e çığır diye

Milyonları dostum bile

Güzel kabe çağrım sana

 

Sana gelmek büyük onur

Varamayan mahsun kalır

Gönül Hakka yanar durur

Güzel kabe yansam sana

 

Herkes döner senden yana

Namaz kılan gözden evla

Rahmet saçar kavi kula

Güzel kabe bağrım sana

 

Safa merve nişan olmuş

Gider gelir hacı dolmuş

Bir tavafta binler dönmüş

Güzel kabe dönsem sana

 

Seni diyen sana dönmüş

Hakk diyene kabe dönmüş

Aşka düşen kabe olmuş

Güzel kabe bahtım sana

 

Altunoluk bizden yana

Her bir köşe rahmet yaza

Kapındaki dua ile

Güzel kabe kalbim sana

 

Hacerü-l esved köşede

İstilam olur tavafta

Ömer, Rasül öptü derde

Güzel kabe aşkım sana

 

Umre diye derde düşen

Fakir sana demez işin

Görmez isen fakri zulüm

Güzel kabe gülsem sana

 

Yollarına yayan düşsem

Deve yoksa uçup varsam

Elden evla seni görsem

Güzel kabe duam sana

 

Dönüp dursam umre hacca

Sonra versem ruhu Hakka

Helal etse Rabbim başta

Güzel kabe hal’im sana

 

Kabenin çevresi dağlar

Körolası yükselmiş evler

Hürmet anca ecdat eyler

Güzel kabe kalbim sana

 

Yüzbin melek tavaf eder

Didar görmüş sular çağlar

Zemzem diye içen kullar

Güzel kabe canım sana

 

Dua etmez garip kulum

Çağırdığı hacda gülüm

Bir kadın öldüğü yerin

Güzel kabe buldum sana

 

Otuz güne çivi çaktım

Deli gibi tavaf kıldım

Rasul ile mahbub oldum

Güzel kabe yandım sana

 

Daim Hakka döndüm yüzüm

Kalbim zikri Allah için

Manadaki yakut taşım

Güzel kabe yazdım sana

 

Cümle millet kardeş oldu

Tevhid ile sırdaş bildi

Ümmet olup namaz kıldı

Güzel kabe bağım sana

 

Zengin isen durma hacca

Belki çıkar ahmed kula

Her bir sene umut taze

Güzel kabe sağım daha

 

“ibn Mesud (R.A.) : “ALLAH Rasûlü (S.A.S.) oruçlu günümde tertemiz ve bası taranmış olmamı vasiyet etti ve buyurdu ki: “Oruçlu gününde yüzü asık olma! “

(Taberani)

“ibn Mes’ud (r.a) şöyle der:

-Bir kimse, sessiz, sakin ve Allah’ın zikri ile oruç tutarsa, helâlini helâl, haramını da haram bilirse, açıktan bir günah islemezse, Ramazan ayından çıktığı zaman bütün günahları bağışlanmış olarak çıkar.”

 

(Ebu’l-Leys Semerkandî, Tenbîhü’l-Gâfilîn, Sh:374)

 

 32

Orucun vakti

Orucun vakti, ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar devam eden süredir.

Fecrin doğuşunda şüpheye düşen kişi yiyip içmeyi bırakmalıdır. Fakat yiyip içerse orucu yine de geçerlidir. Daha sonra fecrin doğduğunu kesin olarak bilirse o orucu kaza etmesi gerekir.

Güneşin batışını kesin olarak bilmeyen kişi iftar edemez. Şüphe ile hareket ederek iftarını açarsa o orucu kaza etmesi gerekir. Güneşin batışından önce orucunu açtığı kesin olarak anlaşılırsa ayrıca keffaret de (60 gün aralıksız) gerekir.

 33

Orucun sünnetleri

Sahur yemeği yemek sünnettir. Bu yemeği gecenin sonuna kadar geciktirmek de sünnettir.

Orucu akşam ezanı okunur okunmaz açmak sünnettir.

İftar sırasında aşağıdaki duanın yapılması sünnettir. “ALLAH’Im! Senin rızan için oruç tutum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin rızkınla orucumu açtım. Ey bağışlaması bol olan Rabbim! Beni, ana-babamı ve müminleri hesap gününde bağışla!”

Orucu hurma ile o yoksa su ile açmak sünnettir.

Oruç sırasında faydasız veya günah oluşturacak her türlü sözden sakınmak sünnettir.

Oruca kalp (bilinç) niyetinin yanısıra dil ile de niyet etmek sünnettir.

33

Sofra adabı

Sofraya besmele ile başlamalı, elhamdülillah ile bitirmelidir. Yamak öncesi ve sonrası eller yıkanmalıdır. Hadiste “ ben kulum kullar gibi yere oturup yerim” buyuruldu. Yerde sağ ayağı dikip sol ayak üstüne oturmak sünnettir ve mideyi küçülterek azla doymayı sağlar. Yine hadiste “sağ el ile yeyiniz, sağ el ile içiniz” buyruldu. Yemek öncesinde “ fel yenzuril insani ila taamihi” ayetini okuyup, yemeğin yada meyvenin Allah’tan verildiği (rezzak sıfatı), rengi, kokusu, tadı ve helal olup olmadığı konusunda kısa bir tefekkür güzel olur, şükrün uygulaması sayılır. İbadette kuvvet kasdı ile yemek de güzeldir. Katı yiyecekleri elle yeme konusuna insanlar tepki veriyorlar, zorlamamak uygun olur. Fakat tek kaptan birlikte yemenin ağız mikroplarının kişiden kişiye geçerek bağışıklık sağladığı ifade edilmektedir. Yani modern olmak her zaman faydalı olmayabiliyor. Masada oturmak da midenin genişlemesine ve çok yemeye yol açtığı hesaba katılmalıdır. “Hastalıkların evi midedir; perhiz ise baş ilaçtır” buyuruldu. Sofrada neşeli şeyler konuşulabilir. Hadiste çok yiyeni içeni Allah Teala sevmez buyruldu. Hadisi şerifte “Midenin üçte biri yemeğin için, üçte biri içeceğin için, üçte biri de teneffüs içindir” buyruldu. Ayette “…Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.”” buyruldu. Avamın doyduktan sonra yemesi, havvasın doyuncaya kadar yemesi haramdır. Sirke ne güzel yemektir buyruldu. Günahı çok olan su dağıtsın sözü de hadislerde yer aldı. Cebrail Allayhisselama sormuşlar dünyaya kul olarak gelseydin ne iş yapardın demişler. Demiş ki, hayrıma su dağıtırdım. Eşimin babaannesi Eşe Hala da bir testiyi anayolun kenarına koyar ve gelene geçene su ikram edermiş. Kadın bununla takvaya erişmiş. Çeşme yaptırmak sadaka-i cariyeden sayılır.Bir hikaye daha. Halkı bir sofraya oturtup ellerine uzun uzun kaşık vermişler, hadi yiyin demişler. Fakat kolları kaşıkları birbirine çarptığı dönmediği için bir türlü yiyememişler. Bu kez aynı sofraya ahileri oturtup aynı uzun kaşıkları onlara da vermişler. Onlar ise yemeği almış karşısındakinin ağzına uzatmış.

 34

Örnek bir sofra duası

 

Elhamdülillahillezi hedana li haza vema künna linehtediye  lev la en hedanallah. Vessalatü vesselamü ala rasülillah. Esteiyzü billah. Bismillah. “ve külü veşrabu, vela tüsrifü innehü la yuhibbul müsrifiyn” Sadekallahül Azim. Elhamdülillahüllezi etamaena  ve razekana vesakana vekesana vecealena müslimiyn. Ve rahmetullahü ve berekatühü ala sahibi hazattaami vel akiliyne vettabihiyne velhadimiyne. Allhümme etimna min taamil cenneti veeşfina min şarabil kevser. Ve zevvicna bi huril iyn. Ve ekrimna bi ru’yeti cemalike ya ilahel alemiyn. Devamı İslami devlet, haneye sofraya bereket. Ölenlere rahmet. Bakide kalanlara rahmet ve mağfiret. Allahümme zid vela tengus bi hürmetil fatiha.

 

 34

Safa Geldin Ramazan

……… devamı

Safra düzdük ahiye

Hoşaf koyduk tas ile

Güllaç gelsin beriye

Safa geldin ramazan

 

Artsın sofra taşmasın

Niyet halis bozmasın

Kadir Mevlam çok versin

Safa geldin ramazan

 

Çıplak gezip gezinsem

Üç beş kuruş dilensem

Bunla çorba iç’versem

Safa geldin ramazan

 

Obur paşa yumuldu

Börek çorba kazındı

Tatlı helva yok oldu

Safa geldin ramazan

 

Mahya yandı illallah

Safam olsun hayrullah

Gelen düşsün nurullah

Safa geldin ramazan

 

Haydi yallah camiye

Yedik içtik şükrüne

Kulluk etmek herkese

Safa geldin ramazan

 

Ramazanım ramazan

Sana gönül komazam

Bizi hakka çağıran

Safa geldin ramazan

 

Rahmet doldu taşmaz mı

Gönül yandı coşmaz mı

Nefsim öldü uçmaz mı

Safa geldin ramazan

 

Namaz kılıp duranım

Oruç tatan kullarım

Azad etsin rahmanım

Safa geldin ramazan

 36

Oruç Tutma İle Fidye Verme Arasında Muhayyerlik

 

Bakara sûresinin 184. ayetinde; “(Yaşlılık veya tedavi edilemeyen bir hastalık nedeniyle) oruca zor güç yetirenler, bir yoksul doyumu fidye verirler. Bununla birlikte kim bir hayır yayarsa (daha fazla fakiri duyurursa) bu, kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” (Bakara, 184) buyrulmuştur. Sahabeden Muâz b. Cebel’in bildirdiğine göre, bu ayetin hükmü gereğince Müslümanlar oruç tutma ile fidye verme arasında muhayyer bırakılmışlardır (Ahmed ). Sahabeden Seleme b. el-Ekva’, bu ayet inince isteyenin oruç tuttuğunu, isteyenin fidye verdiğini, 185. ayet inince bu muhayyerliğin kaldırıldığını söylemiştir (Müslim, Ebû Davud).

 

“Oruç tutmaya gücü zor yetenler” hükmü, çok yaşlı kimseler ile şeker ve kanser gibi tedavisi zor bir hastalığa müptela olanlar için geçerlidir. “Fidye” bir fakiri iki öğün doyurmak veya fakire iki öğün doyacağı miktarda ekonomik yardım yapmaktır.

 

“Kim bir hayır yaparsa” cümlesi, fidyeyi fazla vermeyi veya hem fidye vermeyi hem de oruç tutmayı  “oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” cümlesi ise fidye vermekten veya orucu kazaya bırakmadan daha hayırlıdır, anlamını ifade edebilir(Yazır).

 

 36

Orucun Fecr-i Sâdık İle Güneşin Batması Arasında Tutulması Emri

 

183, 184 ve 185. ayetlerde orucun Ramazan ayında tutulması gerektiği bildirilmekte, ancak oruca başlama ve bitirme zamanı ve orucun nasıl tutulacağı bildirilmemektedir. Muâz b. Cebel’in bildirdiğine göre Bakara sûresinin 187. ayeti inmeden önce mü’minler güneş battıktan sonra uyuyuncaya (veya yatsı namazını kılıncaya) kadar yiyip içebilirler, eşleriyle cima yapabilirlerdi. Uyuduktan (veya yatsı namazını kıldıktan) sonra artık yeme, içme ve cinsel ilişki ertesi günü akşama kadar yasak idi (Ahmed).

 

Bu kuralı ihlal eden sahabîler oldu. Meselâ Ensar’dan Sırma b. Kays adında bir mü’min Ramazan ayında oruçlu olarak akşama kadar çalışır, akşam evine gelir, namazı kıldıktan sonra yemek yemeden sabaha kadar uyuya kalır. Ertesi günü Peygamberimiz kendisini çok bitkin, halsiz ve oruca dayanamaz bir durumda görür, “ne oluyor, seni çok yorgun, bitkin ve halsiz görüyorum” der. Sırma da “Ey Allah’ın elçisi! Dün, gün boyu çalıştım, akşam eve geldim, namazı kılınca uyuya kalmışım ve bir şey yiyip içmeden oruç tutuyorum” diye cevap verir (Müslim).

 

Hz. Ömer, eşi ile ilişkiye girerek bu yasağı ihlal eder, sonra yaptığına pişman olur ve durumu Peygamberimize bildirir. Ashaptan bazıları da aynı hatayı işlerler. Bunun üzerine Bakara sûresinin 187. ayeti iner (Ahmed.). Bu hususa 187. ayette de işaret edilmektedir: “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah (Ramazan gecelerinde hanımlarınıza yaklaşarak) kendinize zulmetmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah’ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Şafağın aydınlığı gecenin karanlığından ayırt edilinceye kadar yiyin, için. Sonra akşama kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte siz mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah ‘in koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye ayetlerini insanlara böyle açıklar. “

 

Ayetteki  “Size  helâl kılındı”  cümlesi,  söz konusu  yasağın kaldırıldığını ifade eder. Bu yasağın ne olduğu yukarıda zikrettiğimiz hadislerde beyan edildiği gibi ayetin içeriğinden de anlaşılmaktadır. Cinsel ilişkide bulunma yasağı itikaf hâlinde iken de devam etmektedir.

 

Allah’ın koyduğu yasağın ihlal edilmesi, ayette “nefse ihanet” olarak ifade edilmiştir. Ayet, itaatsizlik ederek emir ve yasakları ihlal eden mü’minlerin günahkâr olduklarını, ancak günahlarına tövbe ettikleri takdirde affedileceklerini de beyan etmektedir.

 

 37

Oruç ne zaman başlar ve bayram ne zaman olur?

Hadisi şerifte “ayı gördüğünüzde oruç tutun, ayı gördüğünüzde bayram yapın, hava bulutlu olursa o ayı otuza tamamlayın” buyuruldu. Bazı müslüman ülkelerde özellikle Arap ülkelerinde fiilen ayın görülmesi aranmaktadır. Son iftardan sonra kulaklar radyo ve televizyonlarda yarın bayram olup olmadığı haberini beklemektedir. Sünnete en uygun olanı da budur. Fakat bizde ise ilmi olarak ayın 5 derece yükselmeden görülemeyeceği bir veri olarak öne sürülmekte ve bir yıl öncesinden takvimlerde hangi gün Ramazan orucuna başlanacağı ve bayram yapılacağı yazılmaktadır. Bu durum ülkeler arasında zaman zaman bir gün erken oruca başlama, bir gün önce bayram yapma gibi ikilikler doğurmaktadır. Bu ülkedeki Ulul Emir (yani Diyanet İşleri Başkanlığı) ne derse ona uyulması gerekir. aksi halde başka ülkelere uymak, takva değil fitneyi doğurur.

 39

Oruç kimlere farzdır?

 

Oruç, İslâm’ın beş temel esasından biri olup, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş, mukim ve sağlıklı kadın ve erkek her mü’mine farzdır. Adetli ve loğusa kadınlar oruç tutmazlar, tutmadıkları oruçlarını daha sonra kaza ederler. Oruç ibadetini yerine getiren Allah ve Peygambere itaat etmiş olur.

40

Orucu terketmenin hükmü

Hanefilere göre, orucunu terkeden kimse, orucu inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz, ancak günahkâr ve fasık olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tevbeye, kötü örnek olmaması için toplumdan tecrid edilir ve te’dib amacıyla dövülür.

Hanefiler dışındaki şafii, maliki ve hanbeli mezhep imamlarına göre ise, orucu özürsüz olarak terkeden kimse, mürted’de olduğu gibi İslâm toplumuna karşı gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır şekilde cezalandırılır .

40

Oruç nasıl tutulur

 

Oruç, fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiyi terk etmek suretiyle tutulacaktır. Ramazan ayı, 29 veya otuz gündür, 28 veya  31 gün olmaz (Müslim). Ramazan orucuna akşamdan niyet edilebilir. Uyuya kalıp sahura kalkamayanlar bir şey yiyip içmemek şartıyla kaba kuşluk vaktine kadar oruçlarına niyet edebilirler.

 41

Oruç Tutmamayı Mubah Kılan Hâller

 

İslâm dini, kişileri güçleri nispetinde sorumlu tutmuş, güçlerini aşan veya sıkıntıya yol açan durumlarda kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir. Buna göre aşağıdaki durumlarda kişiler, oruç tutmakla yükümlü kılınmamış, daha sonra kaza etmeleri veya yerine fidye vermelerine ruhsat tanınmıştır:

 

a) Bir kimse Ramazan ayında90 km. veya daha fazla bir uzaklığa Hanefî bilginlere göre 15 günden, Şafiî bilginlere göre giriş ve çıkış günleri hariç 4 günden az bir zaman için yolculuğa çıkarlarsa, Ramazan orucunu tutmayabilirler (Bakara, 2/183-184). Yolculuğa çıktıklarında sahabeden bazısı oruç tutmuş bazısı da tutmamıştır (Tirmizî). Bu kimseler, daha sonra tutamadıkları oruçlarını kaza ederler.

 

Geceden oruca niyetlenip de gündüz yolculuğa çıkan kimse, dilerse bu orucunu bozar, dilerse tamamlar. Ancak, ayette de belirtildiği gibi orucunu tamamlaması daha iyidir. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethi için sefere çıktığında oruçlu iken, Kedîd denilen yere varınca orucunu bozmuştur (Buharı).

 

b) Oruç tuttuğu zaman, hastalığının artmasından veya uzamasından endişe eden kimse ile hastalığı sebebiyle oruç tutmakta zorlanan kişiler Ramazan ayında oruç tutmayabilirler (Ebu Davud, Tirmizî). Uzman doktorlar (oruç tutan bir doktor olması tavsiye edilir), bir kimsenin oruç tutması hâlinde hasta olacağını bildirirlerse, bu kimseler de oruç tutmayabilirler. Daha sonra iyileşince oruçlarını kaza ederler. Ölünceye kadar iyileşmeyen, tedavisi olmayan bir hastalığı olanlar oruç tutmazlar, imkânları varsa fidye verirler. İmkânları yoksa bir şey yapmaları gerekmez.

 

c) Hamile ve emzikli kadınlar, oruç tuttuklarında kendilerine veya çocuklarına bir zarar vermesi söz konusu ise, oruç tutmayabilirler (Nesâî, İbn Mâce). Daha sonra oruçlarını kaza ederler.

 

d) Oruç tutamayacak kadar yaşlı olan kimseler, oruç tutmayıp yerine fidye verebilirler (Bakara, 184).

e) Oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı beden ve ruh sağlığının ciddî derecede bozulması tehlikesi ile karşılaşması hâlinde, orucunu bozup daha sonra kaza edebilir. Böyle bir kimsenin orucuna devam etmesi ölümüne sebep olacak nitelikte ise, orucunu açmaması haram olur.

 

f) Zor ve meşakkatli bir işte çalışmak zorunda olan bir kişi, oruç tuttuğu takdirde sağlığına bir zarar gelmesinden korkutuyorsa, orucunu tutmayabilir. Bu durumda olanlar, izin günlerinde veya müsait zamanlarda tutamadıkları oruçları kaza etmelidirler. Yıllık izninin bulunmaması ve haftalık izninin de yeterli olmaması gibi mazeretlerle buna da imkân bulamayanlar, fidye vermelidirler.

 41

Orucu Bozup Bozmayan Şeyler

 

Oruçlu iken bilerek bir şey yiyip içmek, cinsel ilişkide bulunmak ve isteyerek ağız dolusu kusmak orucu bozar (Tirmizî).

Unutarak yiyip içmek, kan vermek. Peygamber Efendimiz,

 

“Bir kimse oruçlu olduğunu unutarak yer, içerse orucunu tamamlasın, bozmasın. Çünkü onu, Allah yedirmiş, içirmiştir” (Buharı, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce). buyurmuştur. Unutarak yiyen içen kişi, oruçlu olduğunu hatırlarsa, hemen ağzındakileri çıkarıp ağzını yıkar ve orucuna devam eder. Oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur. Zayıf bir kimse orucunu bilmeden yiyorsa ona ses çıkarmamak, kuvvetli biri ise uyarmak uygun olur.

 

Oruçlu iken rüyada ihtilam olmak orucu bozmadığı gibi, gusletmeyi geciktirerek cünüp olarak sabahlamak da oruca bir zarar vermez (Buhari, Müslim). Ancak, zorunlu bir durum olmadıkça, hemen boy abdesti alınmalıdır. Nitekim Hz. Peygamber ‘in Ramazan ‘da imsaktan sonra yıkandıkları hadis kaynaklarında yer almaktadır.

Kendiliğinden kusmakla oruç bozulmaz (Tirmizî). Ancak kişinin kendi isteği ve müdahalesiyle meydana gelen kusma, ağız dolusu olması hâlinde orucu bozar. Nitekim Hz. Peygamber,

 

“Oruçlu kimseye kusmak gelir de kendisine hâkim olamazsa ona kaza gerekmez. Her kim de kendi isteği ile kusarsa, orucunu kaza etsin” buyurmuştur (Ebû Davud, Tirmizî).

 

Oruçlu kimselerin iğnelerini iftardan sonra yaptırmaları yerinde olur. Oruçlu iken iğne yaptırmak zorunda olanlar, tedavi ve aşı amaçlı iğne yaptırabilirler; oruçları bozulmaz. Ancak, oruçlu iken gıda ve vitamin iğneleri yaptırmak, damardan serum ve kan almakla oruç bozulur. Daha sonra bu oruç kaza edilir.

Ağız veya burnundan su girip yutmadıkça, oruçlu kimsenin yıkanması orucuna zarar vermez. Bu itibarla, ağız ve burnundan su kaçırmamak şartıyla oruçlunun yıkanmasında bir sakınca yoktur. Denize girilebilir fakat su yutmamaya özen gösterilmelidir.

Sprey kullanmak zorunda olan astımlı hastalar oruç tutmayabilirler ve tutamadığı günler sayısınca fidye verebilirler. İleride sağlığına kavuşursa, fidye vermiş olsa da, tutamadığı orucunu kaza eder. Ancak böyle bir kişi oruç tutmak isterse, kullanmak zorunda kaldığı sprey orucunu bozmaz.

Parfüm veya kolonya sürünmek ve koklamak orucu bozmaz. Genzi aşırı yakmamasına özen göstermek gerekir.

Oruçlu bir kimsenin morfinli veya morfinsiz olarak dişlerini tedavi ettirmesi veya çektirmesi orucu bozmaz. Ancak tedavi esnasında, kan veya tedavide kullanılan maddelerden herhangi bir şeyin yutulması orucu bozar.

Diş fırçalamakla oruç bozulmaz. Bununla birlikte, diş macununun, misvak parçalarının veya suyun boğaza kaçması hâlinde oruç bozulur. Orucun bozulma ihtimali dikkate alınarak, dişlerin imsaktan önce ve iftardan sonra fırçalanması uygun olur.

Günümüzde üretilen sakızlarda, ağızda çözülen katkı maddeleri bulunduğundan, ne kadar itina edilirse edilsin bunların yutulmasından kaçınılması mümkün değildir. Bu sebeple bu tür sakız çiğnemek orucu bozar. Ancak kenger sakızı gibi katkısı bulunmayan sakızlarla daha önce çiğnenmiş olup içinde hiç katkı maddesi kalmamış olan ve çiğnendiğinde hiçbir eksikliğe uğramayan sakızların çiğnenmesi orucu bozmaz. Bununla birlikte, oruçlu iken bu tür sakızları çiğnemek mekruhtur.

Kan aldırmak orucu bozmaz. Nitekim Hz. Peygamber, ihramlı iken ve oruçlu bulunduğu sırada kan aldırmış (Buhârî, Ebû Davûd, Ibn Mâce). Ve;

 

“Üç şey vardır, orucu bozmaz: Kan aldırmak, kusmak, ihtilam olmak” buyurmuştur.( Tirmizi).

Göz ve burna akıtılan ilaç, genze ulaşması hâlinde orucu bozar. Çünkü genze ulaşan maddeler boğaza, oradan da mideye ulaşır. Bu durumda oruçlu o günkü orucuna devam eder. Ramazan’dan sonra bir gün kaza eder. Kulak ile boğaz arasında da bir kanal bulunmaktadır.

 

Ancak kulak zarı bu kanalı tıkadığından, su veya kulak zarını geçmeyecek nitelikteki ilaçların kullanılması orucu bozmaz. Fakat kulak zarı delik olan kişinin kulağına herhangi bir sıvının akıtılıp boğazına ulaşması hâlinde orucu bozulur. Ayrıca kulak zarını geçip boğaza ulaşabilecek nitelikteki ilaçların kullanılması da orucu bozar.

 

 44

Ramazan Coşkusu

 

Sensin kerim sensin rahim

Allah sana verdim elim

Toprakta ki gonca gülüm

Allah sana arzu halim

 

Ramazanın rahmetiyle

Şeytanları bağlarıyla

Nefislerin ıslahıyla

Allah geldi ramazanım

 

Recepten vardık şabana

Hayır kıla müslümana

Ulaştıra ramazana

Allah nasib kıla hayrım

 

Evvelinde rahmet ile

Ortasında mağfirete

Cehennemden azad ede

Allah size affı yazdım

 

Teravihler doldu taştı

Sahurlarda uyku kaçtı

Afiyetle yedi içti

Allah verdi taştı rızkım

 

Hatim ile namaz kılam

Ayaklarım şişe ölem

Terler ile gömlek sıkam

Allah için miraç sayam

 

Fakir görsem sevinirim

Keşke ölsem sakınırım

Yokluk ile öğünürüm

Allah aça cennet kapım

 

İftarında fakir varsa

Bereketler dola evde

Yediğinden arta sofra

Allah kulun yazdı kerim

 

Ramazana erdi kullar

İbadetle uçtu ruhlar

Orucumuz nefsi kırar

Allah dedi giyin ihr

 46

Mazeretsiz Oruç Bozmak

 

Geçerli bir mazereti olmadığı hâlde, Ramazan orucunu tutmayan bir Müslüman Allah’a ve Peygambere isyan etmiş, pek çok sevap ve manevî nimetten yoksun kalmış ve büyük günah işlemiş olur. Mazeretsiz olarak tutmadığı bir günlük Ramazan orucunun yerine başka zamanlarda ömür boyu oruç tutsa telâfi edemez.

 

Peygamberimiz (s.a.s.);

“Kim hastalığı ve bir ruhsatı olmaksızın Ramazan ayından bir gün oruç tutmasa, bütün günleri oruç tutsa yine bu orucu yerine getiremez” buyurmuştur (Ebû Davud, Tirmizî, Ibn Mâce)

 

Kaza, gününe gün tutmaktır. Kefaret ise; peş peşe iki kamerî ay oruç tutmakla, buna gücü yetmeyenler ise akşamlı sabahlı bir fakiri 60 gün veya 60 fakiri bir gün doyurmakla yerine getirirler. Kefaret orucu ara verilmeden peş peşe tutulur. Âdet veya loğusalık hâlinde bulunan kadınlar, bu günlerinde keffaret oruçlarına ara verirler. Bu durumlarından çıkar çıkmaz ara vermeden keffaret orucuna devam ederek 60 günü tamamlarlar.

Orucu Bozan ve Yalnız Gününe Gün Oruç Tutmayı Gerektiren Hareket ve Davranışlar:

Çiğ pirinç, sade un, sade yoğurulmuş hamur ye­mek (Yağlı olursa keffâret de lazım gelir). Bir defada çokça tuz yemek, îtiyad halinde olmaksızın toprak yemek. Kiraz, zeytin çekirdeği yutmak. Kağıt, pamuk, çamur gibi şeylerden yemek. Ham meyva yemek. İçlenmemiş taze ceviz yutmak. Kuru cevizi, fındığı, fıstığı, bademi kabuğu ile yutmak. Buruna su çekerken bogaza veya genize su kaçırmak. Taş ve toprak gibi şeyleri yutmak. Buruna ilaç çekmek. Boğaza huni ile bir şey akıtmak. Kulağın içine yağ damlatmak.Uyurken ağıza su akıtılmak. Başkasının zoruyla istemeyerek iftar etmek. Dişler arasında kalan nohut kadar bir şeyi yut­mak. İsteyerek ağız dolusu kusmak, veya onu geri yutmak. Bile bile içe ve genize duman çekmek. Tan yeri ağarmışken, ağarmadı zanniyle sahur yemek veya cinsî münasebette bulunmak. Güneş battı sanılarak iftar yemek. Unutularak yenip içildikten sonra yine bile bile yiyip içmek. Ramazan orucuna niyet etmiyerek yemek veya gündüzün niyet vakti içinde niyet ettikten sonra bozmak. Oruca niyet edip onu gündüz bozduktan sonra hastalık, lohusalık ve âdet görme halleri gibi meşru bir mazeret   vâki olmak. Misafirler, gündüzün oruçlu iken ikamete niyet edip iftar etmek. Baş ve karın yaralarına konan ilaç içeri nüfuz etmek. Ağıza alınan bir şeyin boyası ile bozulan tükrüğü yutmak. Buruna su çekerken, boğaza veya genize su kaçırmak. Bu gibi hal­lerde bozulan oruçlar yalnız kaza edilir; yani gününe gün oruç tutulur.

Top atıldığında elinde kabı olan onu bitirsin diye hadiste buyurulmuştur.

Hem Kaza, Hem de Keffâreti Gerektiren Hareket ve Davranışlar:

Bile bile bir şey yemek veya içmek. Cinsî münasebette bulunmak. Ağıza giren yağmuru, doluyu, karı bile bile yutmak.

Sigara içmek, ud, anber tütsülenip dumanını içe veya genize çekmek. Enfiye kullanmak. Çiğ et, pastırma veya iç yağı yemek. Buğday tanesi, kavrulmuş veya başağından taze çıkarılmış arpa tanesi yutmak, veya çiğneyerek tadını almak. Susam tanesini veya o kadar başka bir şeyi ağıza alıp yemek. Kil denilen veya itiyad edilen bunun gibi başka bir şeyi yemek. Biraz tuz yemek. Sevdiğinin tükürüğünü yutmak. Gıybet ettikten veya kan aldırdıktan sonra bozuldu diye kasten orucu yemek. Bu gibi hallerde, bozulan oruçlar için hem kaza, hem de keffâret lâzım gelir.

 47

Mazeret Sebebiyle Orucu Bozmak

 

Yolculuk, hastalık gibi meşru bir mazerete dayalı olarak bozulan orucun, sadece kaza edilmesi gerekir. Ayrıca, kasıt olmaksızın yemek-içmek; beslenme amacı ve anlamı taşımayan, yenilip içilmesi mutat olmayan veya insan tabiatının meyletmediği şeylerin yenilip içilmesi orucu bozup, sadece kazasını gerektirir.

 

Ramazan ayında dînen geçerli bir mazeret olmaksızın oruç tutmayanlar, Allah’a isyan ve büyük günah işlemiş olurlar.

 48

Mazeret Sebebiyle Hiç Oruç Tutamayanlar

 

Şeker ve kanser hastalığı gibi oruç tutmaya mani olan ve tedavisi de mümkün olmayan bir hastalığı olanlar, oruç tutmazlar bunun yerine imkânları varsa her oruç için bir fidye verirler (Bakara, 2/184).

 

Fidye, fakir bir kişiyi bir gün akşamlı sabahlı doyurmak veya doyacağı kadar para vermek demektir. “Allah, size kolaylık diler zorluk dilemez” anlamındaki ayet, ibadetlerdeki kolaylığı ifade eder.

 48

Oruç ve Nefis Terbiyesi

 

İnsanların yaratılış gayesi olan ibadet görevi (Zâriyat, 56); ya namaz, oruç, zekât ve Hacc gibi belirli bir zamanda, belirli bir mekânda ve belirli kurallara uyularak yapılır (formel ibadetler), ya da herhangi bir zaman, mekân ve şekille kayıtlı olmaksızın yerine getirilir. Allah’ı zikretmek, ana babaya iyilik etmek, şahitliği, tartı ve ölçüyü dosdoğru yapmak gibi emirlerle; alkollü içkiler içmek, uyuşturucular kullanmak, kumar oynamak, hırsızlık yapmak ve cana kıymak gibi yasaklara uyularak yerine getirilir (informel ibadetler).

 

Formel ibadetlerin temel amaçlarından biri, informel ibadetlerin insan hayatında uygulanır hâle gelmesini sağlamaktır. Söz gelimi namaz ibadetinin temel amaçlarından biri insanı her türlü çirkinlik, kötülük ve haramlardan alıkoymasıdır (Ankebût, 29/45).

 

Formel ibadetlerden biri olan oruç ibadetinin Allah rızasını kazanmanın yanında temel amaçlarından biri de kişinin nefsini terbiye etmesi, söz, fiil ve davranışlarına çeki düzen vermesidir. Bu husus, hem Kur’an’da hem de Peygamberimizin hadislerinde açıkça zikredilmektedir.

 48

Orucun farz olduğu bildirilen ayette şöyle buyrulmaktadır:

 

“Ey mü’minler! (Kötülüklerden ve haramlardan) korunmanız için oruç tutmak, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ” (Bakara, 2/1 83).

 

Orucun kötülük ve haramlardan korunmak için farz kılındığının bildirilmesi, ibadetin insanın kişisel ve sosyal hayatındaki yerini ve etkisini bildirmeğe yöneliktir. Nitekim yüce Allah, günde beş vakit kılınan namazın insanı hayâsızlık ve haramlardan alıkoyduğunu bildirmektedir (Ankebût, 45). Aynı şekilde orucun da insanı haram ve kötülüklerden alıkoyması gerekir.

Peygamberimiz (s.a.s.);

 

“Oruç kalkandır. Biriniz oruçlu iken çirkin, kötü ve kaba söz söylemesin, bağırıp çağırmasın, kavga etmesin. Birisi kendisine söver ya da çatarsa ona “ben oruçluyum” desin” (Müslim, Buhârî). buyurmuştur. Orucun şehveti kıran bir özelliği vardır (Buhârî). Hadis-i şerîf, orucun gayesinin insanın edep ve ahlâkını güzelleştirmek olduğunu açıkça ifade etmektedir.

 

Eğer oruç, insanı kötü söz, eylem ve davranışlardan uzaklaştırmıyor, edep ve ahlâkını güzelleştirmiyorsa amacına ulaşamamış demektir, böyle bir oruçtan istenilen sevap da elde edilemez.

 

Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.);

“Kim yalan sözü ve yalan ile iş yapmayı bırakmazsa Allah ‘in onun yemesini ve içmesini terk etmesine ihtiyacı yoktur” (Buhârî, Ebû Davud, Tirmizî, İbn Mâce)

ve;

 

“Nice oruç tutanlar vardır ki onların oruçtan nasipleri sadece aç (ve susuz) kalmalarıdır. Nice geceleri namaz kılanlar vardır ki onların namazdan nasipleri sadece uykusuz kalmaktır” (İbn. Mâce) buyurmuştur. Dolayısıyla oruç tutan insan; yalan, yalancı şahitlik, gıybet, iftira, hile, aldatma, kötü söz ve benzeri davranışlardan uzak, iş ve işlemlerinde, söz ve sözleşmelerinde, alım ve satımlarında dürüst, sözünde durur ve dosdoğru olmalıdır.

 

Gerçek anlamda tutulan oruç, hem kötü söz ve davranışlara, hem de cehennem ateşine karşı perde olur; kişiyi fuhuş ve edep dışı davranışlardan alıkoyar. Çünkü “orucun şehveti kıran bir özelliği vardır.” (Buhârî). Oruç tutan insan sabırlı olmayı öğrenir. Çünkü Peygamberimizin beyanı ile, “Oruç sabrın yarısıdır” (Tirmizî).

 

İnsanın günah işlemesine genellikle iki şey sebep olur. Biri şehevî arzuları,  diğeri dili ve midesidir.

 

“Kim diline ve ırzına sahip çıkacağına güvence verirse, ben de o kimsenin cennete gireceğine güvence veririm” (Tirmizî). anlamındaki hadis, insanın şehevî arzularına, konuşmasına, yeme ve içmesine dikkat etmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır.

 

Orucun farz olmasının arka plânında, müslümanın cinsel arzularını, konuşmalarını, yemesini ve içmesini kontrol altında tutması, huyunu ve ahlâkını güzelleştirmesi ve nefsine sahip çıkabilme yeteneğini kazanması vardır. Bu sebeple Kur’an ve Sünnette Müslümanlar oruç tutmaya teşvik edilmiş, oruç tutanlar övülmüş ve onlara Allah’ın rahmeti, rızası, sevap ve mükâfatı va’d edilmiştir.

 

Ahzâb sûresinin 35. ayetinde on özelliğe sahip olan kadın ve erkeklere mağfiret ve büyük mükâfat olduğu bildirilmiştir:

 

Peygamberimiz (s.a.s.);

“Âdemoğlunun her ameline kat kat sevap verilir. Bir iyilik on mislinden yedi yüz misline katlanır.” buyurmuş,

 50

Yüce Allah da hadisi kudside;

“Oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatını da ben vereceğim, oruç tutan kimse şehvetini ve yemesini-içmesini benim için terk etmektedir” (Müslim, Tirmizi).

 

“Oruç hariç, Ademoğlunun her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, onun ödülünü ben vereceğim” (Buhârî) buyurmuştur.

 

“Cennette Reyyân adında bir kapı vardır ki buradan kıyamet gününde sadece oruç tutanlar cennete gireceklerdir” (Müslim) ve;

 

“Kim Allah için bir gün oruç tutarsa, Allah yetmiş yıllık bir mesafe kadar onu cehennem ateşinden uzaklaştırır” (Müslim) anlamındaki hadisler de orucun değerini ifade etmektedir.

51

Ramazan Coşkusu

…………. devamı

Gönül ağlar gözden akar

Namaz kılar sütre aşar

Secde eder yakın düşer

Allah bunla eyler kelam

 

Tövbe etti dağlar kaşı

Cümle eller horlar kişi

Dizgin elde nefsin atı

Allah vere burak uçam

 

Emmarenin isyanına

İsyan dolu hallerine

Tövbe eden dillerine

Allah yaşı gözler kulum

 

Pişman olsam günahlara

Yaşlar varır levvameye

Yazmaz hakkın hidayete

Allah çeke kendin kulun

 

Günahımı bohçaladım

Dürüsünü hakka savdım

Hayra döndü suçlar karım

Allah kerim kerim gülüm

 

Levvamede ağlar gözüm

Azgın nefsi ıslah ettim

Hidayeti anda buldum

Allah kapar gözler kulum

 

Ay parıldar gönül dahi

İhlas kılan etti karı

Muhammed’e verdi sözü

Allah ahir bayram gözüm

 

Rahmetime gir kullarım

Haslarını bağışlarım

Suçun katre rahmet deryam

Allah gülsün gül kullarım

 

Selam versin hurilerim

Cennetime gir kullarım

Bilmez kimse giz nimetim

Allah rızam er kullarım

 

Bil dedimdi evvelinde

Kul yarattım ademinde

Kim erişti rahmetime

Allah güler kul güllerim

 

Şeytan kurdu sofrasını

Kafir yedi zokasını

Çoktur çeri tapasını

Allah yakar künhün gülün

 

Kabil habil Nuh şamil

Söke geldi suçlar cehil

Tövbe kapında bu cahil

Allah güler af güllerim

 

Kul ahmed’im ümmet aşkın

Söyleşirsin Allah aşkın

Ümmete Muhammed düşkün

Allah bağış kılsın gülüm

 

Kul ahmed ağlar, gül ağlar

Muhammed ağlar nur ağlar

Ey kaçınan dağlar ağlar

Allah gülsün gül kullarım

 

Not: Bu şiir Hacı Bayram Camiinin bahçesinde Ramazandan 20 gün önce 18 kıtası 20 dakikada, diğer 5 kıtası Yalıkavakta ayakta beş dakikada yazmak nasip oldu. Tamamının manasını tam anlayana yemek ısmarlıyorum. Aynısından bir tane daha yazabilirsem bi daha ısmarlıyorum. Bir din ve ahlak hocası 5 yerde takıldı.                                                                                     

 54

Teravih namazı

Peygamber efendimiz Ramazanın ilk üç gününde teravih namazı kıldırdı. Baktı ki cemaat gittikçe çoğalıyor. Bunun üzerine odasından çıkmadı. Farz olmasından korktuğunu farz olursa buna bazılarının güç yetiremeyeceğini bildirdi. Böylece insanları serbest bıraktı. Hz Ömer ise kendi zamanında baktı ki herkes bir yerde kılıyor. Bunu cemaate çevirmeyi istedi. Artık farz olma sorunu da yoktu çünkü. Arkasından ne güzel bidat diyerek sevincini belirtti.

Bazı cemaat liderleri sekiz rekat da kılınabileceğini belirtiyorlar. Kuran’ın namazda okunması en faziletlisidir tavsiyesi gereğince hatimle kılınan yerlere gitmeye çalışmak gerek.. Fakat evinize bir misafir gelmişşe evde onları yormadan, usandırmadan sekiz rekat kıldırmak daha hoşuma gider.

54

Kadir Gecesi

Kadir gecesi malum, bin aydan daha hayırlıdır. O da yaklaşık 84 yıl eder. Bu, ümmete verilmiş bir lutüfdur. İyi değerlendirimesi gerekir. Her gün teravih ve sabah namazını cemaatle kılan o geceyi isabet ettirir ve yeteri kadar pay da almış olur. Son on günde gizlidir ve tek gecelerde aranması buyrulmuştur. Gizlilikten maksat her geceyi değerlendirmeye teşviktir. Cebrail ve meleklerin ne için indiği tam olarak bilinmemekte, fakat bir esenlik olduğu ayette belirtilmektedir. Bunu Allah’a havale ederiz.

Bu gecenin meşhur duası olup Ayşe validemizden gelen şekli sudur: “Allahümme afuvvun, kerimun tuhibbul afve fağfu anni / anna” Allah’ım sen affedicisin, affı seversin beni/bizi de affet.

Hz. Musa bir gün merak eder ve “Ya Rabbi en günahkar kulun kimdir?” diye sorar. Bir nida gelir ki, “Ya Musa sabah erkenden filanca tepenin arkasına saklan ve yolu gözetle”. O da öyle yapar ve bekler. Derken bir adam öküzü ve kağnısıyla ve çocuğu yanında olmak üzere uzaktan görünür. Adam bir meseleden dolayı kızmış, bir öküze kamçı vuruyor bir çocuğa. Anlıyor ki bu adam en günahkar kul. Bu sefer öğleye doğru tekrar merak ediyor, “Ya Rabbi bu kez en temiz, en saf, en günahsız kulun kim?” deyince. Yine bir nida geliyor ki, “Ya Musa aynı yere bu kez akşam git ve bekle…” öylede yapıyor. Bakıyor ki sabahki aynı adam yanında yine öküzü ve çocuğu olduğu halde bu sefer evine doğru neşe içerisinde geçiyor. Musa (a.s) şaşırıyor! “Ya Rabbi bunun hikmeti ne?” deyince. O gün onların yaşadığı olay gözünün önüne getiriliyor: Adam tarlasını sürmeye başlamış ve biraz yorulunca kumda oynayan çocuğun yanına gelir. Çocuk sorar “Baba ne kadar kum tanesi var burda? Bundan daha çok ne var?”deyince, adam; “bundan daha çok gökteki yıldızlar var.” der. Çocuk, “Peki ondan daha çok ne var?” deyince, adam: “Oğlum Allah’ın rahmeti var.” der. Çocuk: “Peki Allah o kadar rahmeti ne yapacak?” deyince, adam günahkar olduğunu biliyordur ve der ki, “Oğlum Allah o rahmeti benim gibi günahkar kullarının günahını örtmede kullanacak.” der. Bu söz Cenab-ı Hakkın çok hoşuna gider ve o kulunu oracıkta affeder.

Bu yüzden Allah ile bağlantıyı sağlıklı tutmak çok önemlidir. Makamınız müsaitse naz da edebilirsiniz. Karşılıklı konuşabilirsiniz de. Sizin sevgi derecenize kalmış bir şey. Kitabi olmaktan çok muhabbete önem vermeli.

 

 56

Kadir Gecesine Mersiyye

 

Ey Kadir hoş geldin buyur

Şöyle yukarı geç otur

Halin hatırın nasıldır

Ey Kaadir hoş geldin buyur

 

.

Çok bekledik de gelmedin

Gölde yoğurt da tutmadın

Haber saldım sır vermedin

Ey Kaadir pir geldin buyur

 

.

Cebrail sende inermiş

Suç ve takva kılarmış

Hayra yordum dersi sırmış

Ey Kaadir sır geldin buyur

 

.

Ya melekler ne iş düzer

Cümlesi inip kul arar

Kuran der ki bine katlar

Ey Kadir bin geldin buyur

Sana kadir emmi desem

Buyur edip hatrın sorsam

Ayağını suya soksam

Ey Kaadir has geldin buyur

 

.

Babamın adıdır kadir

Çığırırlar oğlu kadir

Sazım kadir sözüm kadir

Ey Kaadir denk geldi buyur

.

Cübbem hem sarığım kadir

Dostum dahi yadı kadir

Al kadir sat kadir kadir

Ey Kaadir baş karsın buyur

.

Düşüm kadir hülyam kadir

Ruhum kadir hülyam kadir

Yokluğa düşüren kadir

Ey kaadir yok dersin buyur

.

Okur üflerim kadirce

Yazar çizerim kadirce

Bu handa hakdır kadirce

Ey Kaadir naz geldin buyur

 

 

Kadir, 1- “Biz onu Kadir gecesinde indirdik.”

“Şüphesiz ki biz Kur’anı Levh-i Mahfuzdan dünya semasına Kadir gecesinde toplu halde indirdik. Bu izaha göre Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerimi, Kadir gecesinde toplu halde dünya semasına indirmiş ve oradan da yirmi üç senede peyder pey yeryüzüne indirmiştir.

 

“Kadir” kelimesinin manası, “Hüküm vermek” demektir. Allah Teâlâ o gecede bir yıl içerisinde olacak şeyler hakkında hüküm verdiği için bu geceye bu ad verilmiştir. Bu hususta diğer bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Her hikmetli iş, tarafımızdan emredilerek o gece tesbit ve tayin edilir.”

(Muhammed b. Cerir et- Taberi, Taberi Tefsiri, C:9, Sh:177)

“ Bu gece, işlerin ve hükümlerin takdir edildiği gecedir. Nitekim Atâ, ibn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Allah Teâlâ, bu yıl içinde yağmur, rızık, diriltme, öldürme vs. gibi olabilecek şeyleri, gelecek yılın bu gecesine kadar takdir eder.” Ki bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk’ın, “Her hikmetli is nezdimizde bir emr ile o zaman ayrılır…” (Duhân, 4) ayetidir.

Bil ki, Allah’ın “takdîr”i, bu gecede oluyor, meydana geliyor değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, olabilecek her şeyi; ta gökleri ve yeri yaratmazdan önce, ezelde takdir etmiştir. Tam aksine, bu ifadeyle, “Bunları Levh-i Mahfuz’a yazmaları sebebiyle, takdir edilen bütün bu işlerin o gecede meleklere açıklanması” kastedilmiştir. Ki bu görüş, bütün ulemanın tercih ettiği bir görüştür”

 

(Fahruddin er-İRazi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:28D

 54

KADİR GECESİ    

Kur’an’ın indirilmeye başladığı gece… bütün zaman dilimlerinin en mübarek olanı… dualar ve ibadetler bu gecede Rahmaniyetin sonsuzluğuna layık bir değere ulaşır.

Bu bir tek gece, içinde Kadir gecesi bulunmayan seksen seneden daha değerlidir.

Kadir gecesi Mü’minlere Rahmeti Sonsuz Rablerinden bir ganimettir

 

KUR’AN’DA KADİR GECESİ

Kadir, 1- “Biz onu Kadir gecesinde indirdik.” AÇIKLAMA:

“Şüphesiz ki biz Kur’anı Levh-i Mahfuzdan dünya semasına Kadir gecesinde toplu halde indirdik. Bu izaha göre Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerimi, Kadir gecesinde toplu halde dünya semasına indirmiş ve oradan da yirmi üç senede peyder pey yeryüzüne indirmiştir.

 

“Kadir” kelimesinin manası, “Hüküm vermek” demektir. Allah Teâlâ o gecede bir yıl içerisinde olacak şeyler hakkında hüküm verdiği için bu geceye bu ad verilmiştir. Bu hususta diğer bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Her hikmetli iş, tarafımızdan emredilerek o gece tesbit ve tayin edilir.” (Muhammed b. Cerir et- Taberi, Taberi Tefsiri, C:9, Sh:177)

” Bu gece, işlerin ve hükümlerin takdir edildiği gecedir. Nitekim Atâ, ibn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: “Allah Teâlâ, bu yıl içinde yağmur, rızık, diriltme, öldürme vs. gibi olabilecek şeyleri, gelecek yılın bu gecesine kadar takdir eder.” Ki bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk’ın, “Her hikmetli is nezdimizde bir emr ile o zaman ayrılır…” (Duhân, 4) ayetidir. Bil ki, Allah’ın “takdîr”i, bu gecede oluyor, meydana geliyor değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk, olabilecek her şeyi; ta gökleri ve yeri yaratmazdan önce, ezelde takdir etmiştir. Tam aksine, bu ifadeyle, “Bunları Levh-i Mahfuz’a yazmaları sebebiyle, takdir edilen bütün bu işlerin o gecede meleklere açıklanması” kastedilmiştir. Ki bu görüş, bütün ulemanın tercih ettiği bir görüştür.”

(Fahruddin er-İRazi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:28D

 

“Allah Teâlâ, su sebeplerden dolayı, bu geceyi gizli tutmuştur:

 

Allah Teâlâ, diğer şeyleri gizli tuttuğu gibi, bunu da saklı tutmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hakk, herkes bütün taatlara rağbet etsin diye, rızasını taatlarda; günah sayılabilecek bütün şeylerden sakınsınlar diye, gazabını masiyetlerde; herkese saygı duysunlar diye, iyi gözle baksınlar diye, evliyasını, insanlar arasında; bütün dualarda alabildiğine çaba sarfetsinler diye, kabul ve icabetini, bütün dualardan; bütün isimlere saygı duysunlar diye, tsm-i A’zamıni; her namaza, alabildiğine devam etsinler diye, “salât-ı vüstâ”yi; her çeşit tevbeye devam etsinler diye, tevbenin kabulünü ve her mükellef sakınsın diye de, ölüm vaktini gizli bıraktığı gibi, Ramazan’ın tüm gecelerini tazim etsinler diye de, bu geceyi saklı tutmuştur.

 

Cenâb-ı Hak sanki söyle demek istemiştir: “Ben sizlerin günahlara karsı ne kadar cür’etkâr olduğunuzu bildiğim için, Kadir gecesini muayyen ve belirli bir hale getirmiş olsaydım, sizin bu geceye olan güveniniz, sizi, çoğu kez günah işlemeye sevkedebilir, böylece de sizler günah işlemiş olurdunuz. Binâenaleyh sizin bile bile günah işlemeniz, bilmeyerek işlemenizden daha ağırdır. İşte bundan dolayı bu geceyi size saklı tuttum…”

Rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a.s), Mescid’e girdi ve uyuyan bir kimse gördü. Bunun üzerine, Hz. Ali’ye, onu uyandır, abdest alsın” dedi. Hz. Ali de, onu uyandırdı. Sonra da, “Ey Allah’ın Resulü, sen, hayırlar konusunda hep öndesin. O halde sen niçin uyandırmadın?” deyince de, Hz. Peygamber (s.a.s), “Çünkü, onun sana “Kalkmıyorum” demesi, küfür olmaz, iste bu sebeple, diretmesi ve itiraz etmesi halinde, onun suçunu gizli tutasın diye böyle yaptım” buyurdu. Şimdi, Peygamber (s.a.s.)’in rahmeti bu olduğuna göre, Rab Teâlâ’nın rahmetini var sen buna kıyas et, Buna göre Cenâb-ı Hak adeta, “Kadir gecesini bilip de, onda taat edersen, bin aylık mükafaat elde etmiş olursun. Eğer, onda günah islersen, bin ayın cezasını hak etmiş olursun. (Bunun için saklı tuttum…). Halbuki, cezayı savuşturmak, mükafaatı celbetmekten daha evladır” demiştir.

 59

Kadir Gecesine Mersiyye

 

Güllerim gül kadir kokar

Bostanı gül gülşen açar

Muhammede gülüm nazar

Ey Kaadir gül geldin buyur

.

Söyleşirim hu kadirce

Zikrim taatim kadirce

Varım Kaadirin kadirce

Ey Kaadir hu geldin buyur

.

Salat ettim kadir deyu

Azık kıldım emrun neyu

Muhammed var şafi deyu

Ey Kaadir nur geldin buyur

.

Hallerim kadir haliyse

Baktığım kadir gibiyse

Kadire Ahmed yahşiyse

Ey Kaadir can geldin buyur

.

Bu gün de her gün de kadir

Dolaşırım kadir kadir

Aradığım kadir Kaadir

Ey Kaadir han buldun buyur

 

Okurum yazarım kadir

Manasını veren Kaadir

İhlas kıla  amel dokur

Ey Kaadir yar oldun buyur

 .

“Mükellef, o geceyi araştırmada iyice gayret göstersin ve böylece de sa’y ü gayretine mukabil mükafaat kazansın diye, Ben, bu geceyi saklı tuttum” demektir.

Kul, Kadir gecesinin hangi gece olduğunu kesinkes bilmediği zaman, içinde bulunduğu gecenin Kadir gecesi olduğu ümidi ile, Ramazan’ın tüm gecelerinde taatta bulunmaya sa’y ü gayret gösterir. Böylece de, Cenâb-ı Hak bu kullarıyla meleklerine karşı övünür ve, “Siz, bunların yeryüzünü ifsad edip kan akıtacaklarını söylüyordunuz. Ama, bilinmeyen bir gece hususundaki gayretlerini görünüz; nasıldır!… Ya Ben o geceyi onlara bildirmiş olsaydım, o zaman gayretleri nasıl olurdu?!..” der. Bu durumda da, Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum” (Bakara, 30) ayetinin sırrı tecelli olmuş olur.

Alimler, bu gecenin gündüzünün de gece gibi olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak Şa’bi, “Evet, bu gecenin gündüzü de gecesi gibidir” demiştir.”

(Fahruddin er- Razi, Tefsir-i Kebir, C-.23, Sh:281)

“‘Ayette söz konusu edilen “o”, Kur’an’dır. Şöhreti, isminin açıkça söylenmesi yerini tuttuğu için zamirle yetinilmiş, ismi açıkça anılmamıstır. Sanki o, tüm zihinlerde hazırdır. Allah Teâlâ onu indirme işini Kendi Zâtına isnad etmek suretiyle onu yüceltmiştir. Oysa onun inişi, Cebrâil (a.s) vasıtası ile olmuştur. “Onu Kadir gecesinde indirmeye Biz hükmettik. Onu ezelde Biz takdir ettik” anlamındadır.”

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan,C:lO, Sh:l20)

“Sahih olan şu ki, o gecede her hikmetli iş ayrılır. Sene boyu olacak tüm işler ve hükümlerin idaresi yazılır, işte o gece, Kadir gecesidir. İşler o gecede takdir edildiği için adına Kadir gecesi denilmiştir. Kur’an-ı Kerim bu dediklerimize şahitlik etmektedir. Âyetin başında.-” Biz onu mübarek bir gecede indirdik.” (Duhân: 2) buyurulmuşken, sonra o gece söyle nitelenmiştir:” Her hikmetli iş o gecede ayrılır…” (Duhân: 3)”

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan, C:10, Sh:121)

 

Kur’an’ın gece indirilişindeki hikmet nedir?” diye bir sual sorulursa, cevabımız su olur: “Kerametlerin çoğu, lütuf ve bağışların inişi, semalara yolculuk geceleri olur. Gece cennettendir. Çünkü istirahat vaktidir. Gündüz ise, cehennemdendir, zira kazanç temini ve yorgunluk ondadır. Gecenin ibadeti gündüzünkinden daha efdaldir. Çünkü insan kalbi geceleyin daha toplu olur. Zaten ibadette gözetilen kalp huzurudur.”

(ismail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan, C:10, SM21)

Bu gecenin hangi gece olduğu sorulabilir. Ancak bu çok ihtilaflı bir konudur ve yaklaşık 40 görüş nakledilmiştir. Ama ümmetin büyük alimlerinin çoğunluğu, Ramazan ayının son on gecesinin tek gecelerinden biri olarak açıklamışlardır. Bu alimlerin çoğunun görüşü de 27. gece olduğu yolundadır. Bu konuda bazı sahih hadisler rivayet edilmiştir.”

(Ebu’l Al’â Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, C:7, Sh:186

Kadir, 2- Kadir gecesinin ne olduğunu sana ne bildirdi?

Açıklama:

“Ey Muhammed! Onun ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? Yani sen onun hakikatini bilemezsin. Çünkü onun kadrinin yüceliği, yaratıkların bilgi sınırının dışındadır. Onu, gaybleri bilen Allah’tan başkası bilemez. Bu ifade, Kur’an’ın indiği vakti yüceltmedir.”

(ismail Hakkı Bursevi, Ruhu’l Beyan, C:10, Sh:121)

Kadir, 3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Açıklama:

“‘Ayette zikredilen “Bin ay”ın hangi aylar olduğu hususunda müfessirler tarafından çeşitli izahlar yapılmıştır.

Mücahid’e göre bu ifade, Kadir gecesinde Allah’ı razı edecek olan bir ameli işlemek, o gecenin dışında yapılan bin aylık amelden daha hayırlıdır.” manasına gelmektedir.

Katade’ye göre ise Kadir gecesi kendisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan her yönüyle daha hayırlıdır.

 

(Muhammed b. Cerir et- Taberi, Taberi Tefsiri, C:9, Sh:178)

 

 

“Malik ibrı Enes de şöyle der: “Hz. Peygamber (SAV)’e, indirilen yaşama süreleri (liste halinde) gösterildi de, ümmetinin ömrünü kısa buldu. Böylece de, diğer ümmetlerin yaptığı hayırlı isleri, ümmetinin yapamayacağından endişelendi de, işte bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (SAV)’e Kadir gecesini verdi. Ve, Kadir gecesi, diğer ümmetlerin bin ayından hayırlı oldu…”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:285)

“Kadir gecesinin gündüzü de hayır açısından aynen gecesi gibidir.”

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan, C:10, Sh:122)

“Bu geceye, Kadir gecesi denilmesi konusundaki en dikkate değer görüş sudur:

işler o gece takdir edildiği içindir. “Her hikmetli iş o gecede ayrılır.” (Duhân: 3) âyeti buna işaret eder. Bundan maksat, takdirinin meleklere gösterilmesidir. Yoksa takdirin kendisi ezelîdir. Kadr, takdir anlamındadır. Takdir de bir şeyi hikmetinin gereğine göre özel bir şekil ve özel bir miktar üzere yapmaktır.

ibn Abbas’dan rivayet edildiğine göre, ALLAH Teâlâ, sene boyu yani ertesi yılki Kadir gecesine kadar olacak olan her şeyi, yağmuru, rızkı, dünyaya getirmeyi, öldürmeyi ve benzeri şeyleri bu gece takdir eder. işleri idare ile görevleri olan meleklere teslim eder. Rızıkların, ve yağmurların bir nüshasını Mîkâil’e; savaşların, rüzgarların, zelzelelerin, yıldırımların, ay ve güneş tutulmalarının bir nüshasını Cebrail’e; âmellerin bir nüshasını israfil’e, musibetlerin bir nüshasını da Azrail’e verir, insanlar ise bunun farkında değildirler.”

(İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-Beyan, C:10, Sh:123)

“Buradaki bin aydan murad, 83 sene gibi ifadeler değildir. Araplarda büyük bir sayı anlatılmak istendiğinde “bin” kelimesi kullanılırdı. Bu nedenle ayetin anlamı “bu bir gece içinde o kadar büyük iyilik ve hayır yapılmıştır ki insanlık tarihinde uzun bir zamanda bile bu kadar hayırlı iş yapılmamıştır.” (Ebu’l Al’â Mevdud:. Tefhimu’l Kur’an, C:7, Sh:187)

 59

Kadir Gecesine Mersiyye

 

Gülerim ağlarım kadir

Çalarım oynarım kadir

Nazlarım şikarım kadir

Ey Kaadir şevk verdin buyur

.

Medresede kadir okur

Döner döner bina okur

Muallimi hace kadir

Ey Kaadir has dersin buyur

.

Çeşmesi akar kadirce

Kızlar doldurur nazlıca

Oğlan yanmıştır kadriye

Ey Kaadir hoş yarsın buyur

.

Bağlar bozdum Kaadir deyu

Yollar aştım kadir boyu

Dağlar kadrin Ferhat bili

Ey Kaadir gül şirin buyur

.

Gecem gündüzüm hep kadir

İçerim su sulak kadir

Yayladaki oğlak kadir

Ey Kaadir şu hayat kadir

.

Çiçekler kadir açarmış

Kullar emri yaylaklamış

Arı binbir güzellemiş

Ey Kaadir bal şifan buyur

.

Dertlerim kadir devam da

Hem dahi gizim rüyam da

Kadirsiz olmaz dünya da

Ey Kaadir han acun buyur

.

Namazım kadir orucum da

İhlas sırrı bilişen de

Bir var iki yitsin O’nda

Ey Kaadir bir geldin buyur

.

Ahi kul ahmed ne kaadir

Kadri dostta kul sevidir

Dosttan gelen başa güldür

Ey Kaadir gül attın buyur

 

 

Kadir, 4- O gecede melekler ve Ruh, Rableritıirı izniyle herbir iş için inerler.

Açıklama:

“Katade bu ayet-i kerimeyi” Kadir gecesinde melekler ve Cebrail, Rablerinin izniyle ALLAH’ın takdir ettiği o yıla ait rızık ve ecel gibi hususları indirirler.” seklinde izah etmiştir.”

(Muhammed b. Cerir et- Taberi, Taberi Tefsiri, C:9, Sh:180)

“Bil ki meleklerin bakısı ruhlaradır; beşerin bakışları da geçici bedenleredir. Melekler ruhunu, şehvet ve gazab gibi kötü sıfatların bulunduğu bir yer olarak gördüğü için seni kabullenememis ve ALLAH Teâlâ’ya, “Yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan akıtacak kimseleri mi yaratıyorsun?” (Bakara, 30) demişler. Ana- baban da, bir meni ve alaka iken, tâ ilk başta şeklinin çirkinliğini görünce, seni kabullenememis, tam aksine nefretlerini ortaya koymuş; o meniyi ve alakayı kazûrât saymış; elbiselerini ondan temizlemek için yıkamışlar; hem sonra düşürmek ve hamileliği önlemek için nice çaba sarfetmişlerdir. Ama ALLAH Teâlâ sana güzel bir şekil verip ana-baban o güzel şekli görünce, seni bağırlarına basmış ve seni çok sevmişlerdir. Aynen bunun gibi, melekler de ruhundaki güzel şekli yani marifetullah’ı ve ALLAH’a taatı görünce, seni sevmişler ve tâ baştan (yaratılışta) söyledikleri o sözden özür beyan etmek için, sana kadar gelmişlerdir. İşte, “0 (gece de) melekler… iner de iner” ayetleriyle bu kastedilmiştir. Binâenaleyh onlar sana gelip, ruhunu, beden gecesinin karanlıklarında ve maddi kuvvetlerin karanlıklarında görünce işte bu noktada yine bu önceki sözlerinden özür dileyerek, ” iman edenler için istiğfar ederler” (Mü’min, 7).”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:288)

“Bu görüşü benimseyenler de değişik izahlar yapmışlardır. Bu cümleden olarak, meleklerin yeryüzüne indiğini söyleyenler şu izahları yapmışlardır;

 

1) Bazıları meleklerin, insanlığın ibadetini, ALLAH’a taatta ki ciddiyet ve gayretini görmek için indiklerini söylerler.

 

2) Melekler, “Biz ancak Rabbimizin emriyle inebiliriz” (Meryem, 64) demişlerdir, işte bu onların, bu “iniş” ile zaten emrolunmuş olduklarını göstermektedir. Dolayısıyla bu, alabildiğine bir sevgiye delalet etmez. Ama bu suredeki, “Rablerinin izniyle… iner” ifadesi, meleklerin Cenâb-ı Hakk’tan önce izin istediklerine ve bunun üzerine kendilerine izin verildiğine delalet eder ki işte bu, insanlara karşı son derece bir sevgilerinin bulunduğuna delalet eder. Çünkü onlar, biz insanlara arzu duymuş ve bizimle karşılaşmayı istemişlerdir. Fakat bunun için izin beklemişlerdir.”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:288)

“Bu gecede, yeryüzünün her tarafında ya secdeye kapanmış, yahut mü’min ve mü’minlere dua ile meşgul melekler vardır. Cebrail (a.s) ise, istisnasız herkesle musafaha eder (tokalaşır). Bu musafahanın alameti ise, onun musafaha ettiği kimsenin tüylerinin ürpermesi, kalbinin rikkate gelmesi ve gözlerinin yasla dolmasıdır. işte bu haller, Cebrail (a.s)’in o kimseyle musafahasından kaynaklanmaktadır.”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:289)

“En doğru olan görüş bu “ruh” ile Cebrail (a.s)’in kastedilmiş olmasıdır. Onun bu şekilde, diğer meleklerden ayrı olarak zikredilişi ise, son derece kıymetli olusundan ötürüdür. Binâenaleyh Hak Teâlâ, “Bir kefede tüm melekler, bir kefede ise Cebrail (a.s) var” demek istemiştir.

Ayetteki, “Rablerinin izniyle” kaydının, o meleklerin bizi görmeye arzulu olduklarına delalet ettiğini daha önce söylemiştik. Eğer, “Onlar bizim bunca günahımız olduğunu bilmelerine rağmen, daha nasıl bizi görmeyi arzuluyorlar?” denilirse, biz deriz ki: “Melekler, günahlarımızı ayrıntılı bir şekilde bilmiyorlar. Rivayet olunduğuna göre, melekler Levh-i Mahfuz’u gözden geçirirler ve orada mükelleflerin taatlarını tafsilatlı bir şekilde görürler. Günahları görmeye sıra gelince, araya bir perde çekilir ve böylece onlar günahları görmezler. Bu durumda da, “Güzel şeyleri ortaya koyan, çirkin şeyleri ise saklayan Zatı teşbih ve tenzih ederiz” diyorlar.

 

“Biz daha önce meleklerin inişlerinin fayda ve hikmetlerinden bahsetmiştik. Şimdi de diğer bazı faydaları zikredelim ki bunların neticesi de, o meleklerin yeryüzünde, gökler aleminde görmedikleri çeşitli taatları görmüş olmalarına varıp dayanır:

Zenginler evlerinden çeşitli yemekler götürür ve fakirlere ikram ederler. Fakirler de zenginlerin yemeklerini yer ve ALLAH’a ibadet ederler, işte bu gökler aleminde bulunmayan birtaat çeşididir.

Melekler asi ve günahkar kişilerin yalvarış-yakarışlarını duyarlar. Bu da göklerde bulunmayan bir taat çeşididir.

ALLAH Teâlâ bir hadis-i kudsi’de şöyle buyurmuştur:

“Günahkarların yalvarış ve yakarışları Bana, teşbihte

bulunanların avazından daha sevimlidir.” Meleklerde “Gelin, yeryüzüne gidelim ve Rabbimize teşbihlerimizin sesinden daha sevimli gelen bir sesi duyalım” derler. Bu ses nasıl sevimli ve güzel olmasın! Çünkü teşbih edenlerin çıkardığı ses, itaat edenlerin o mükemmel halini ortaya koymaktadır. Günahkarların iniltileri ise, göklerin ve yerin Rabbisini Gaffar oluşunu ortaya koymaktadır,”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:291)

” Ecellerin, rızıkların, Şaban ayının onbeşinde belirlenip taksim (takdir) edildiği rivayet edilmemiş midir? Ama sizler şu anda bunun, Kadir gecesinde olduğunu söylüyorsunuz” denilirse, biz deriz ki: Hz. Peygamber (SAS)’in, ” ALLAH Teâlâ olacak tüm şeyleri Berat gecesinde takdir eder. Kadir gecesi gelince de , bu şeylerin sahiplerine teslim eder” dediği rivayet edilmiştir. Şöyle denilmiştir. Berat gecesinde eceller ve rızıklar; Kadir gecesinde ise, kendisinde hayır, bereket ve selametin bulunduğu işler takdir edilir. Kadir gecesinde, sayesinde dinin güç-kuvvet bulduğu ve müslümanlar için büyük faydalar bulunduğu şeylerin takdir edildiği; Berat gecesinde ise, o yıl ölecek olanların isimlerinin kaydedilip ölüm meleğine teslim edildiği de söylenmiştir.”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebir, C:23, Sh:293Kadir, 5- O gece, tan yeri ağarmcaya kadar bir selamdır.

 

“Ayetteki “selam” ile ilgili, şu izahlar yapılır : a) Bu, “Kadir gecesi, fecrinin doğusuna kadar selamdır, yani melekler itaatkar kimselere selam verirler” demektir. Bu böyledir. Çünkü melekler, ta gecenin başlangıcından fecrin doğusuna (sabaha) kadar bölük bölük inerler. Bu inişin bölük bölük oluşu, selamın çokça verilmesini temin içindir.”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebîr, C:23, sh:293)

b) “Alimler meleklerin ve ruhun Kadir gecesinde, bütün iyi şeyleri ve mutluluk veren şeyleri indirip, o gecede hiçbir zararlı şeyi indirmediklerini söylemektedirler. Binâenaleyh o gecede inen herşey , sırf bir “selam” dır, yani mahza selamet, fayda ve hayırdır.”

(Fahruddin er-Razi, Tefsir-i Kebîr, C:23, sh:294)

“Şu da bilinmiş olsun ki, bu mübarek gecede dua sünnettir. 0 icabet vakitlerinden birisidir, imam Ahmed ve sahih diyerek Tirmizî, Nesaî, ibnü Mâce ve daha diğerleri Hz. Aişe’den söyle rivayet etmişlerdir: Demiştir ki: ” Ey Allah’ın Resul’ü, Kadir gecesine rastlarsam ne diyeyim?” dedim. Buyurdu ki:” Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle, de.”

Aynı şekilde namaz ve diğer ibadet şekilleri ile gayret ederek çalışmak da sünnettir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur’an okuyup da dua ederse güzel olur. Resul-i Ekrem (SAS) Hazretleri Ramazan geceleri gayretle çalışır ve tertîl ile Kur’an okurdu. Rahmet âyeti geçtikçe ister, azap âyeti geçtikçe Allah’a sığınırdı.

ibnü Receb de demiştir ki: En mükemmel olan namaz, Kur’an kırâeti, dua, tefekkürü toplamaktır.

 

Peygamber (SAS) bunların hepsini yapardı. Özellikle son onunda daha çok yapardı. Bazıları demişlerdir ki : Teravih ile kıyam meydana gelir. Beyhakî, Enes b. Malik (r.a)’ ten şöyle rivayet etmiştir: Resulullah buyurdu ki: “Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılarsKadir gecesinden birçok haz alır”. Malik ve Ibnü Ebi Seybe ve ibnü Zencûye, BeyhakîSaid b. Müseyyeb’den rivayet etmişlerdir ki: Kadir gecesi yatsı namazında cemaatte hazır bulunan ondan nasibini almış olur. ibnü Hacer Heytemî (rh.a) Tuhfetü’l Muhtâc’da der ki: “Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ’nın bildirdiği kimseler nail olur.”

 65

Kadire Çaldı Gecem

 

Gündüzüm geceye çaldı,

Bu gece gönlümün varı,

Göğnümün kâdiri geldi,

Bu gece gönlümün yâri.

.

Melekler ne iş işlemiş,

Cebrail ne düş düşlemiş,

Rahman ne murad eylemiş,

Bu gece ümmetin yâdı.

.

Her geceyi kadir bil sen,

Her geleni Hızır bil sen,

Her yananı kendin bil sen,

Bu gece rahmetin kârı.

.

Namazda ihlasın gerek,

Gözyaşıyla ahın düzek,

Cup diye atlayak ölek,

Bu gece kulların varı.

.

Biri bine katlar imiş,

Hangi gece saklar imiş,

Şol ümmete fazlı buymuş,

Bu gece tembelin kârı

.

Bir yıldır kılarım bitmez,

Kadir deyu sâla etmez,

Rahmet ne ki saklar açmaz,

Bu gece erlerin karı,

.

Bağım bahçem bostanım gül,

Günah keçem içtiğim gül,

Nefse bindim atlarım gül,

Bu gece güllerin yâri,

.

Ya Rahman affına geldik,

Saf saf olup namaz kıldık,

Salya sümük dua ettik,

Bu gece affet sen nâsı,

.

Benim gülüm solmaz galan,

Niza etmem ahraz galan,

Kafi gelir Rahman galan,

Bu gece rahmetin kârı.

.

Selam olsun ümmet kârı,

Duyan gelsin tarik eri,

Uça dursun hakikatli,

Bu gece marifet kârı.

.

Bir garip kulum alemde,

Şaki yazdı hem levhinde,

Düştüm aşkına kırkında,

Bu gece muhabbet kârı.

 

Kul ahmedim günüledi,

Ömrü çuval sokuladı,

Bir gecede yaylakladı,

Bu gece ahiler kârı.

.

Ya Muhammed salât ettim,

Salât deyu emrin tuttum,

Merhametle kulluk ettim,

Bu gece ahmedin kârı.

 .

Kadir gecesini görmek ne demek olduğu hakkında da âlimler hayli bahisler yapmışlardır. Alüsî’nin açıkladığı üzere açık olan budur ki: Onu görmek demek, ona mahsus olan nurlar ile meleklerin inmesi gibi özellikleri, ilmi ifade eden alametleri görmek yahut öyle bir ilmi ifade eden ve hakikati ancak ehlince bilinen bir keşfe ermektir.”

(Elmalılı M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C-.9, Sh:348)

“Alûsi’nin kaydettiği üzere Sofiyye ıstılahında Kadir gecesi, Allah yolunu tutanın, sevilen Hakk’a oranla kıymet ve mertebesini tanıyacağı özel bir tecelliye erdiği gecedir ki, o gece hak yolcusunun aynı toplantıya ve marifette yetişkinler makamına ilk girdiği vaktidir.”

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C:9, Sh:350)

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C:9, Sh:350)

 

“Kim Kadir gecesini faziletine inanarak ve alacağı mükafatı umarak ihya ederse, günahları bağışlanır. Kim Ramazan orucunu inanarak ve mükâfatını umarak tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”

(Buhari, Müslim)

“Rasulullah’a (SAV) kendisinden önceki insanların ömrü gösterildi de, sanki o ümmetinin ömürlerini kısa gördü. Diğer ümmetlerin yaptığı kadar amel yapamamalarından endişe etti. Bunun üzerine ALLAH (CC) bin aydan hayırlı olan Kadir gecesini verdi”

(imam Malik)

“Kadir gecesi bana gösterildi sonra unutturuldum. Onu son on gün içinde vş tek olanlarında arayın.”

(Buhari)

 

“Hz. Aişe (RA): “Ey ALLAH’ın Rasulü! Eğer Kadir gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?”

 

“Ey ALLAH’ım! Muhakkak Sen affedicisin. Affetmeyi seversin, beni de affet I”

(Tirmizi)

^”Ramazan’da öyle bir gece vardır ki, bin aydan daha hayırlıdır. Kim o gecenin hayrından mahrum kalırsa, Şüphesiz ki o mahrum edilmiştir.”

(Nesai)

“Kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar aksam ve yatsı namazlarını cemaatle kılarsa Kadir gecesinden alacağı manevi lezzet büyük olur.”

(Beyhaki)

 

“Kadir gecesinin sabahında güneş, ışınsız olarak beyaz bir şekilde doğar.”

(Müslim)

 68

Bediuzzamanın kadir gecesi anlayışı

“0 gece bin aya denktir” işaretiyle, (Kur’an’ın) bir harfinin o gecede otuzbin sevabı olduğu anlaşılır.”

(Sözler, 24. Söz 3. Dal)

“insanlarda veli. Cumada duaların kabul anı, Ramazan’da Kadir gecesi, Esma-i Hüsna’da ism-i Â’zam, ömürde ecel meçhul kaldıkça diğer fertler de (yani insanlar, dakikalar, geceler ve isimler…) değerli kalır, önem verilir.”

(Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, 83)

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

Evvela: Yarın gecenin Kadir gecesi olması ihtimali çok kuvvetli olduğundan (27. gece), bir kısım müçtehidler o geceyi kabul etmişler. Gerçekte olmasa da, madem ümmet o geceye o gözle bakıyor, inşaALLAH gerçek Kadir gecesi kabul edilir.”

(Şualar, 14. Sua)

 

“…Kadir gecesidir ki, (o gecenin gereğini yerine getirmekte) başarılı olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene gibi bitimsiz bir ömürdür.”

(Barla Lahikası, 27. Mektup)

69

Kadir gecesinin alametleri

 

“Kadir gecesinin bilinmesi için bu alametlere dikkat etmelidir:

O gece, açık ve rahat bir gecedir. Ne sıcaktır; ne de soğuk…

 

Denilmiştir ki:

Kadir gecesi, köpek uluması duyulmaz…

Kadir gecesinin sabahında, güneş doğduğu zaman,

biraz donuk doğar… Şuasız bir tepsi gibi çıkar…

 

Gönül sahiplerine, veli kullara, taat ehline o gece çok hayret verici şeyler meydana gelir. Bu manayı, ALLAH-Ü Teâlâ anlatılan sınıftan dilediği kullarına açar.

Ve… bu kesif, onların hallerine, kısmetlerine, Aziz Celil ALLAH’a yakınlık derecelerine göre olur.

(Abdülkadir Geylânî, Gunyet’üt Talibin, Sh: 619)

İmam-ı gazaliye göre kadir gecesi

“ALLAH ondan razı olsun, Enes Ibni Malik’in rivayet ettiği bir hadiste ALLAH’ın Resulü söyle buyururlar:

 

“Kadir gecesi gelince Cebrail (AS), meleklerden bir toplulukla iner. Namaz kılarlar, ayakta veya oturarak ALLAH’ı zikreden her kişiye selam verirler.”

 70

Ebu Hureyre der ki:                                                                                                                    

 

“Kadir gecesi gelince, çok sayıda melek yeryüzüne iner. Onların inişi için gök kapıları açılır. Nurlar yükselir. Büyük bir tecelli hâsıl olur. Melekler yayılırlar. Bu durumda insanların hali değişiktir. Kimisine göklerin ve yerin sırrı açılır, göklerden perdeler kaldırılır. Onlar, göklerde melekleri kıyam halinde, oturur halde, rükû eder, secde eder, zikreder, şükreder teşbih ve tehlil eder halde müşahâde ederler. Kimisine, bütün içindekilerle beraber cennet açılır; evleri, köşkleri, hurileri, nehirleri, ağaçları, meyveleri! Bu kimse ALLAH’ın arşını, peygamberlerin, ermişlerin, şehidlerin ve sıddıkların makamlarını müşahade eder. Bu ruhani âleme hayran olur. Rahmet deryasında gezer. Cenneti,

 

Cehennemi, Cehennemin derekelerini (azap çukurları) ve imansızların mekânlarını müşahâde eder, görür. Gene o gece mü’minlerden bir kısmına ALLAH’ın Cemali açılır. Perde kaldırılır. 0, sadece Onu müşahâde eder.”

 

ALLAH ondan razı olsun, Hz. Ömer’in anlattığına göre, bir defasında ALLAH’ın Resulü, bir topluluğa hitaben şöyle dedi:

 

“Kim Ramazan’ın yirmi yedinci gecesini sabaha kadar ihya ederse o, bana, Ramazan’ın diğer bütün gecelerini ihya edenden daha sevimlidir.”

 

Bu sırada Hz. Fatıma sordu:

 

“Ey babacığım, erkeklerden ve kadınlardan, o geceyi ihya edecek kudrette olmayan zayıflar ne yapar?”

 

Resulullah buyurdular:

 

“Yastıkları koyarak ona dayanıp bu gecenin saatlerinden bir saatte otururlar ve ALLAH’a dua ederlerse bu, bence ümmetimin, Ramazanın bütün diğer gecelerini ihya etmelerinden daha sevimlidir.”

 

ALLAH ondan razı olsun Hz, Aişe’nin rivayet ettiği bir hadiste ALLAH’ın Resulü şöyle buyururlar:

 

“Kim, Kadir gecesini ihya ederek o gece iki rekât namaz kılsa ve tevbe-istiğfar etse ALLAH onu mağfiret eder. ALLAH’ın rahmetine erişir. Cebrail onu kanadıyla sıvazlar. Cebrail her kimi kanadıyla sıvazlarsa o cennete girer.”

(Imam-ı Gazali, İlâhî Nizam, Sh: 6

 71

Bir hakikat sohbeti

Arapça bir atasözü vardır. “meşakkat miktarı meali tahsil edilir” diye. Bu ille de kendinizi zorlayın demek değildir. Farklı mahrumiyetlere bağlı bir sevap verme derecesi vardır. İnsan dejenere olmamışsa anne babaya bakınca hem kendindeki merhamet de artar. Anne baba ise ilahi olarak evlada karşı şefkatli yaratılmışlardır. Ancak evlatta anne babaya karşı aynı sevgi şefkat duygusu baskın olarak verilmemiştir. Bu yüzden Kuran uyarı gereği hissetmiştir. Bir annenin evladını doğurup da ona sevgisinin verilmemesi düşünülemez. Bu sevgi oranı peygamberlerde %14, annede %1, babada ise binde birler seviyesindedir. Toplumda peygamberlerden sonra merhamet timsali annedir. Dolayısıyla toplumdaki merhametsiz davranışlardan korunmak için annelerden yararlanmalıyız. Ancak şöyle bir hususu da göz önünde bulundurmak gerekir. anne duygusal olduğu için adalette kalamaz. Gider kavga edenler arasında kendi yavrusunu tutar. Baba ise daha basiretlidir ve  adalete daha yatkındır. Bu yüzden adaletin çok gerekli olduğu çalışma hayatında yönetim kademesinde erkeğin daha uygun olduğu söylenebilir.

 

İnsan tabiatında olan şeylerde Kuran hüküm serdetmez. “…ve bil valideyni ihsana” sürekli olarak Allah’a kullukta ara vermeden anne babaya ihsanı eşdeğer tutuyor. Ubudet, ihsan = civanmertlik. Ve bunu Allah’ı görüyor gibi yapmak gerkiyor.

İsra suresinde “… ve kada rabbuke”  Rabb kelimesine raci şeyler bunlar. Hemen arkadan anneye babaya ihsan diyor. Ayette onlara teklifleri karşısında üff bile deme buyruldu. Bir şeyin azı memnu ise

 

- Sesini yükseltemezsin

- Üzerine yürüyemezsin

 

Bu adeta “ bana çok şey vermiştiniz, şimdi ise bunu iade ediyorum demek gibidir. Bu hususun ibadetin yanında gösterilmesi işin ciddiyetini gösteriyor.

 

Ahirette en yakın olanlar çok salat edenlerdir diyor resulüllah sav. Bununla onun şefaat alanı genişliyor. Bununla siz de kendinize bir zemin hazırlıyor ve bir yatırım yapıyorsunuz. Ayette Allah ve melekler s alatü selam ederler siz de buyruldu. Bununla varlığı korumak amaçlanıyor, şefaat yetkisi için bir genişleme var ve rasulun elimizden tutması için bir ünsiyet peydah olması sözkonusu. Bidiğiniz üzere namazda bile salat etmek sünnettir ve önemlidir.

 

Ramazan ayı sulltan olduğuna göre 11 de hademesi var demektir. Osmanlı’da ulufei şahane herkese eşit dağıtılıyordu. Adeta yağma. Alan alsın diyor. Ramazan ganimet ayı. Annesinin babasının kıymetini bilmişse, salat etmişse, ramazanı idrak etmişse Rivanül Hamd’in altında bulacaktır kendini.

 

İnsan bu idraki duyuyorsa düşünün bir kere altınlar saçılırken siz gidip bakırcılarda bakır topluorsunuz? İşte ramazanın derinliği insanın derinliğine bağlıdır. Kişi münafık değilse oruçtan ve teravihten nasibini alır. Kişi derinse bunu daha da ileri götürür. Hiç kimsenin ibadetini hafife almamak gerekir. Bizler şu anı yaşayan müslümanlar olarak talihsiz bir dönemin talihsiz müslümanlarıyız.

 72

İmanın beslenme kaynakları gittikçe zayıfladı

 

Bu beslenme işi onun kaynağının durumuna bağlıdır. Aile cahil, çocuğuna hassas değil, sokak insafsız, cami şekilci formel olmuş, bir donukluk var ve formel yani şekilci müslüman tipine odaklanmış, onun iç hukukunu ihmal etmiş. Din hayatın her alanında olmalı. Sokakta elhamdülillah diyecek, allahü ekber deyecek, zıkka oynarken bismillah diyecek, aksırdığında elhamdülillah diyecek, kalşılaştığında selalmün aleyküm, ayrılırken yine selalmün aleyküm deyip daima Allah’ı hatırlatacak, okulda bismillahirarhmanirrahim diyecek, konferansta başlarken selam besmele ve kuran ile başlayacak ila ahir…

 

İşte beslenen kaynaklar kısırlaşmışsa açlığımız mukadder olacaktır. Aç olarak ise ramazan yaşanmaz. O halde formatlarla oynamak gerekiyor. Mesela teravihi hatimle kılmaya çalışmak olabilir. 2 ya da 4’teki şefte (ara) larda selatü selamu büyük bir iştiyakla okumak olabilir. İşin aslı o iki rekatı ne kadar zamanda kılıyorsanız arada da o kadar durmalısınız. Durunca hacet duası okuyabilirsiniz. Müslümanlara dua edin, müslümanlara karşı tavır alanları rüsvay et ya rabbi diye dua edebilirsiniz. Her gün bu duaları değiştirebilirsiniz. Böylece dolu dolu bir yaşam gerçekleşir ve bir tetiklenme hadisesi gerçekleşir. Akşam yorganı çekince bütün suçların ve ümmet için ağlamaya başlarsın artık. İşte bu bir canlılık getirir.

 73

Niyetlere dikkat

 

Niyetlere çok dikkat etmek gerekir. Örneğin sahura kalıyorsunuz. Allah’ım senin için kalkıyorum diyebilirsiniz. Sen bana kalk dedin kalktım, ruku et dedin ettim, secde et dedin ettim demeli insan.. böylece 1’i 1 000 yapabiliriz. Teravih asla aradan çıkarılır gibi kılınmamalı. Şayet hızlı okunursa buna melekler bile şaşar. Bu arapça kelimelerden oluşmuş, deforme olmuş bir şeyler haline gelir. Kuran’ın üç okuma usulunden sonuncusu olan “hıdır” bile belli bir netliği içerir. Elbette uzun uzun döktürülmeyebilir fakat tane tane olmaktan asla uzak olmamalıdır. Peygamber efendimiz dahi tane tane okurdu.

 

İftar yaklaşınca baş dönüyor, bulanıyor. Tam bu zaaf anında dualar kabule daha yatkındır. Ümmetin sağlık ve selameti, iman selameti için dua ederek insan kendi derinliğini bu şekilde değerlendirebilir. Elbette ramazan saygısını herkesten bekleyemeyiz.

 

Gayzını yudumlayan bir insan adeta kaktüs yutar gibi karşılık vermeden, bazıları zalimce üzerine gelse de öfkelenmenizi baskı altına almalısınız. Aksi halde Hadis’teki “nice oruç tutanlar var ki açlığı yanına kar kalır” durumuna düşersiniz. Diğer taraftan yine bir başka hadiste “nice ayakta duran insanlar vardır ki beyhude uykusuz kalmışlardır ve kıyamda kalmışlardır.” Buyruldu.

 

Eğer zulme uğramışsanız elbette eşit bir mukabele hakkınız olabilir. Fakat sabrederseniz daha hayırlıdır buyruldu ayette. Ramazanı bu açıdan bir fırsat sayabiliriz.

 

Mevlana’ya bir adam gelerek kızıyor ve diyor ki: sen kafire de bağrını açıyormuşsun, ona da acıyormuşsun sen kafirmisin deyince mevlana diyor ki gel sana da kucağım açık diyor.

 

Bir papaz  onu ziyarete geldiğinde ondan önce onun eline uzanarak bu ikramı ona bırakamam diyor.

 

Bütün bunlarla ehli iman muntazam bir ordu haline geçer. Böyle yüce bir kulluğa iştirak etmeyen insanlar insan ismine layık mıdırlar diye düşünmekten alamıyor insan kendini..

 74

Tefekkür

 

Ramazan’a başladığımız gibi mi devam etmeliyiz yoksa ileride daha da mı ileri gitmeye çalışmalıyız? Allah’ a hamd olsun bizi kavuşturdu. Güne nasıl başlıyorsak öyle başlamalıyız. Selamın bereketinden de istifade gerek.

 

Peygamber efendimiz Allah ramazanın orucunu farz kıldı, ben de kıyamını sünnet kıldım buyuruyor. İlk gün hızlı girip 3 ve 4 gün azaltmak olmaz. Teravih ramazanın sünnetidir, orucun değil. İmkan bulan mutlaka kılmalıdır. Bu cemaatle olmalıdır. Evde de cemaat olabilir. Fakat cami cemaatini tutmaz. Misafiriniz varsa 20 veya 8 rekat da olsa kılınabilir.

Ancak aslolan hatimle kılınan namazdır ki hasiste en faziletli kuran okumanın namazda kıyamda okunan kuran olduğu buyrulduğu düşünülürse bunun önemi daha iyi anlaşılır.

 

Anne baba… evlada

Ramazan…   ümmete

Efendimiz…  alemlere rahmettir. Bu hiç bir mevsimde kaybolmayan bir devamlı rahmettir.

 

Cebrail geldiği bir vakitte efendimiz hutbede iken üç defa amin dediği duyuldu. Sonra sahabe sordu. Ya Resulullah neden üç defa amin dediniz deyince dedi ki, birinci de cebrail anne ve babası yanında yaşlandığı halde cennetlik olmayı beceremeyenin burnu  sürtülsün dedi ben de amin dedim. İkinci de ramazana erişip de kendi amelindeki kusurdan dolayı affedilmeyi beceremeyenin de burnu sürtülsün dedi ben de amin dedim. Üçüncü de ise senin adın anıldığı bir yerde duyup da salat etmeyenin de burnu sürtülsün dedi ben de amin dedim buyurdu. Bütün bunlar kolay kazanılabilecek nimetler olup zayi edenleri tekdir içindir.

 

Ramazanı Kuran’ın o ayda inmiş olması taçlandırır.

Ramazanda nafilelere farz sevabı verilir. Farzlara da 70 farz sevaba çıkarılır. Allah verirse Allah’ca verir ve sınırı yoktur.

 

Normal günlerde 1’e 10

Recep’te               1’e 100

Şaban’da               1’e 300

Cuma’da             1’e 10 000

Kadir gecesinde  1’e 30 000  verilir.

 

Kuran ölçüdür, rehberdir, dengedir. Dünya ve ahiret iyi bir yol haritasıdır. Cennete cemalullaha ve Allah rızasına ulaştırır. Gece bir müslüman için vuslat zamanıdır. Kıyam zamanıdır. Tövbe zamanıdır. Dua zamanıdır.

 

Kuran hidayetin kaynağı olduğuna göre insanlığı hidayete açıyor denilebilir. Göklerin kapıları açılıyor ramazanda. Bunun bir diğer yorumu cennetin kapılarının açılmasıdır.

 

Bir hadisi şerifte Kuran Allah’ın size uzanan ipidir. Buyruldu. Bununla alayi illiyyune çıkabilirsiniz. Az uyku. Az ye. Az konuş. Böylece melekleşiyor insan. Amerika da yapılan bir araştırmada denekleri blok uyutmuşlar ve bir diğer denekleri de 4 saatte bir kaldırıp tekrar uyutmuşlar. Parçalı uyuyanların daha fazla uyku tatmini aldığı görülmüş.

 

Orucun bir de manevi boyutu var. Dil, kulak, akıl, göz de bu oruçtan nasibini almalı.

Ruhun orucu uzun emelli olmamaktır. Asıl gaye rızai ilahi olmalı. Dünya  ve dünyada çok daha ileride yapılmak istenen insan ömrünü aşan şeylere fazla itibar edilmemeli. Bu plansız hareket etmek anlamına alınmamalıdır. Elbette bir insan da bir devlet de uzun vadeli planlar yapabilir. Fakat burada eleştirilen husus bu amaçların insanı işgal etmemesinin istenmesidir. Yani başarı güzel fakat başarıya kilitlenmek kötü eddedilmiştir. Diğer amaçlar bu amaçları izlemelidir.

 

Aklın orucu; heva ve hevesten uzak durmaktır.

Bedenin orucu; yeme ve içme ile cinsi münasebetten uzak durmaktır. Ağız ve beden orucu birlikte olursa bir kamil orucu olabilir. Böylece bayrama her türlü kirlerden arınmış olarak çıkabilir insan.

 

Oruç bizi tutmalı ve rızai ilahiye bağlamalıdır. Şayet yaşayan kuran olabilirsek biz oruca oruç bize tutunmuş demektir. Şayet bize ahlaki ve muhammedi güzellikler kazandırmıyorsa “nice oruç tutanlar var ki kazandığı bir açlıktan ibarettir” hadisine denk düşer.

 

Yazın meşakkat artınca elbette sevaplar da artıyor denilebilir. Günler uzun deyip fidye vermeye kalkanların hiç bir affı olamaz. Keyfi olarak dayanamıyorum demek olmaz. Allah’ın sadakaya ihtiyacı yoktur. aksine bizim oruca ihtiyacımız vardır. Bu durum sadece ayakta duramayacak kadar yaşlı piri faniler, emzikli bacılar, hastalar için geçerlidir. Bu ise İslam’ın cana verdiği önemi gösterir.

 

Yahudiler firavunun boğulduğu günde 1 güne indirdiler. Hırıstiyanlar ise önce 30 idi, sonra 40 sonra da 50 yaptılar fakat hiç birini tutmayıp 1 günlük perhize indirdiler. Perhiz ise oruç sayılmazdı. Bunlar ibadetin ya da vahyin insana uydurulduğu hastalıklardır. Bizim de benzer hastalıklardan şiddetle kaçınmamız gerekir. Örneğin her bidat bir sünneti yok eder. Bunun üzerinde düşünmeliyiz. Her şeyi kendimize uydurursak ortada din kalmaz.

 

Oruç 29 veya ayın durumuna göre 30 çeker. Bu asla değiştirilemez. Hac belli aylardadır. İbadetin şekli ve zamanı ve mekanı bellidir. Bunu Allah ve rasulu belirlemiş. Bir insan gücü zayıf diye fidye veremez. Bayram sevinç ve sürur günüdür, bir hediyedir. Onun orucu ise haramdır. Ramazanın ilk bayram günü ve 4 gün kurban bayramı oruç tutmak haramdır.

 

Namazın, orucun, haccın bir ruhu vardır. Namazın ruhu “HUŞU”dur. Müminun suresinde onlar ki namazda huşu içindedirler buyruldu. Kişi rabbinin huzurunda olduğunu düşünmelidir.

 

Oruçta ise sen ibadet halindesin, Allah huzurundasın demeli. Ruhu bu. Akşama kadar Allah ile berabersin diye düşünmeli. Böyle olursa toplumsal huzur da gelebilir belki.

 

Ramazan ayı kuran ayıdır. Nasıl bir ilişki olmalı aramızda. Hakkıyla ilişki nasıl olabilir.

 

Mukabele bir sünnettir. Her yıl ramazanda peygamber efendimizle cebrail aleyisselam karşılıklı okurlardı. Peygamberimizin okumasına “arz” denilir. Cebrailin okumasına ise “mukabele”denilirdi. Son yıl iki defa tekrar etmişlerdi.

 

Her mümin günde en az bir cüz okumalı. Okuması zayıfsa 6 sahife olumalı. Hiç okuma bilmeyen bir dede ya da nine her satırına bir ihlas okuyarak da olabilir. Gençlerin ise mutlaka öğrenmeye çalışmaları gerekir.

 

Her mümin günde en az bir cüz okumalı. Zamanı varsa tefsiri bir mealle götürürse daha güzel olur. İnsanın zamanım yok dememesi ve zamanı müsait hale getirmesi gerekir. Bir hadiste “  kim emri altında çalıştırdıklarına kolaylık gösterirse Allah da ona ahrette kolaylık gösterir ve cennetle müjdeler” buyruldu.  Kuran altı cihetle ibadete vesile olur. Kuran’a bakmak, okumak, anlamak, yaşamak, anlatmak, ve nasıl yaşanacağını anlatmak birer ayrı ibadettir. Ancak manası tilavetinden evladır alimlere göre.  Kuran ruzi mahşerde şefaatçi olacaktır. Kuran bir nurdur. Bu aydınlığı mümkünse sabahleyin almak uygun olur.  Ancak günün her saati işte bile olsa boş bir zaman kuran için kaçırılmayacak bir fırsattır.

 

Bayan kardeşlerimiz de evlerde kuran sofraları kurabilir mukabele okuyabilirler. Kuranı kerim bize zaten evlerinizde kuran sofraları kurun diyor. Bir kimsenin mukabele takib yanında kendisinin tefekkür ederek bizatihi okuması daha makbuldür.  Örneğin dükkanında kimse yoksa okuyabilir. Hiç de gösteriş olmaz. Burada şeytan alıkoymak için türlü yollara başvurur. Şeytan en büyük hilesini kuran okuyana yapar. Onun için ayette euzü besmele çekin buyruldu. Buna rağmen dikkatli olmak gerekir. Sevabın çok olduğu yerde şeytan çok dolaşır unutulmamalı.

 

Zamanı iyi tanzim etmeli. Zamanım yok mazeret olmaz. Lüzumluları koyup lüzumsuzları terk etmelidir. Müslüman batılıların dediği gibi  “time is Money” “zaman paradır” demez. “time is all my life” der. Yani zaman benim bütün hayatımdır der. Buna göre hareket eder. Hadisi şerifte “bir insanın Müslümanlığının  güzelliği maleyaniyi terkine göredir” buyruldu.

Demirin paslandığı gibi kalplerde paslanır. Onu cilalamak gerekir buyrulunca sahabe i kiram sordu. Kalplerin cilası nedir ya resulüllah dediler. O da cevaben kuran okumak ve ölümü hatırlamaktır buyurdu.

 

Ölümde dünya elinizden çıkacak ve ahreti nasıl kazanayım diyecek. İşte bu malayaniyi sıfırlıyor.  Ölüm geldiğinde dünyayı sıfırlıyor. İman da yoksa ahret de sıfır demektir. Bu kişiye yazık değil mi?

 

Kuran Allah ile konuşmak demektir. Hadiste “Allah ile konuşmak isteyen kuran okusun. Allah’ın kendisi ile konuşmasını isteyen de namaz kılsın” buyrulmuştur. Allah ile konuşmaya çıkan oradan bir rahmet alacaktır kuşkusuz.

 

Bir mümin nisa 58 de belirtildiği üzere emaneti ehline vermeli adaleti sonra olmalı, nahl 90 da belirtildiği üzere de önce adalete sonra iyiliğe dikkat etmelidir. Bunlar da birer ahlak sayılır. Bu mesuliyet bizi öldürür.  Düşünün bir kere dünyada bir millet ölüyor bir millet milyarlarca dolar savunma harcaması yapıyor ve israf diz boyu.  Bunları, afrikadakileri ya da içimizde sesi çıkmayanları bulmak zorundayız. Hiç şansımız yok. Bir adam koridorda yürürken duvarda gürültü etmeyin yazıyormuş, adam gürültü ediyormuş. Biraz ilerde ayağınızı sürümeyin yazıyormuş, adam ayağını sürüyormuş. Fakat öyle bir yere gelmiş ki düşük bir kapının üstünde “başınızı eğiniz” yazıyormuş. Ve adam başını eğmiş…

 

Ramazan kuran o ayda indiği için sultan olmuş. İndiği gece de kadir olmuş. Sadece kuran okumak yetmez onu anlamak ve tefekkür etmeye çalışmak da gerekli. Elbette zihnin ve hayattan istifade onu anlamaya bağlı. Kuran, bilmiyorsanız onu bilenlere ehli zikre sorun diyor. Onu hayata taşımak, indirmek, mahallemizde, ticarethanemizde, komşularımızla ilişkilerimizde onu kullanmak zorundayız.

 

Hayatımızda yaşanan olmazsa olmaz ölçü bu olmalı. Sevap da böylece büyüyecektir inşallah. Bu ise bir şefaat edilme hakkı doğuracaktır.  Adeta ilave bir kazanç.

 

Aksi halde gelir geçer bir parlayıp sönen bir çıkarcılık, bir sevap ticareti olur ki bu kalıcı bir etki yaratmaz hatta şefaat edilme şansı bile doğurmaz denilebilir. Demekki meseleyi bir yaşam biçimine dönüştürüp kişiliğe de dönüşmesini sağlamak ve bir HAL’’e çevirmek gerekiyor. İşte o zaman ben böyleyim diyebilirsiniz ki ihlas da tam bu noktada doğar. Aksi halde riyadan çıkarcılıktan kurtulamazsınız.

 

Kuran hale dönüştürülemezse, yürüyen kuran olunamazsa şimdi milyonlarca meal var fakat din hayata bir türlü geçmiyor? Demek ki sorun okumakta değil tefekkür ve yaşamakta görünüyor. İşte Allah için atlayacak civanmertlere ihtiyaç var. Allah da zaten kuran da cundullah (Allah’ın askerleri) ensarullah (Allahın yardımcıları) Hizbullah (Allah’ın tarafını tutanlar) derken bunu kastediyordu ve la ikrahe fiddin diyerek gönülsüzleri defediyordu.

 

“li yünzire men kane hayyen” diyerek hayattakileri uyarsın diye indi kuran diyerek ilan ediyordu amacını. Raflarda kılıflarda tozlansın ölülerde okunsun diye inmemişti. Bir partinin milletvekili namaz kıldığı halde “bu kuranı şimdi bu gelişme ve bu toplumda nasıl uygulayacaksın, uygulanamaz bu kuran” diyordu. Sakın sizi bu fikre destek verirken bulmayayım. İşte bu mushafa inanıp Allah’a, onun emrine, kuranın içine inanmamak değil miydi? Nerde kaldı iman? Cebine koy götür, denize at…

 

Aksi halde bizim ehli kitaptan farkımız ne olacak? Kuranı hayata taşımak gerek. Habele yukabele mukabele. Biz kuran ile ve Allah ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.  Kuranı efendimizden, Cebrail’den dinliyor gibi dinlemeliyiz. Mütekellimi ezeliyi Cebrail Peygamberimize veriyor gibi dinlemeliyiz.

 

Namazda da efendimiz imam, bizler nefer gibi olursak ramazan bizi kurtarır. Oruçla ilgili ayette “…lalleküm tettkun” yani korusun kurtarsın diye farz kılındı denilmetedir.

Din, namaz ve oruç Allah’a ait bir projedir. Bize kalsaydı biz böyle bir şey ortaya koyamazdık. Peygamberin bile bu temellerde etkisi yok. Sadece dinin ruhunu bozmadan şari, zekatın oranı, namazın rekatı, sünnetleri gibi tali şeylerdir. Bunlar önemsiz demek istemiyoruz. Sadece asli şeyleri Cenab-ı Hak belirliyor diyoruz o kadar. Değilse kuranın insanı peygambere gönderdiği açıktır. Bu gönderme vazetmeden ziyade bir uygulamayı siz örnek alın ve izleyin diyedir. Bununla beraber bazı emir ve yasaklar koyma izni de verilmiştir elbette.

 75

İnfak

Ramazan biraz da infaktır. Ya inanmayanlar için nedir ramazan? Acaba ne?

Efendimiz alemlere rahmettir.  Müminlere rahmettir. Bunlar; iman,  şefaat ve duası, hikmeti, temizlemesi sayılabilir.

 

Münafıklara da rahmettir; çünkü açığa çıkarılmalarına ve öldürülmelerine izin vermedi. Kafirlere rahmettir; zira azapları bu dünyaya taşınmadı. Herkes hürmeti kadar istifade edecek böylece.

 

Ramazan kimine rahmet kimine azap da olabilir kuşkusuz. Zira Ebu Bekir’e rahmet, Ebu Leheb’e azap oldu. Günümüzde modern ağzı aliyyül ağla laf yapan lehepler, cehiller yok mu? Sürüyle. Allah şerlerinden bizi ve neslimizi korusun. Bizler biraz dikkatliyiz belki fakat neslimiz internette ve sokakta yakışıklı şeytanlar tarafından iğfal ediliyor. Aile bilinçsiz ve zayıf, eğitim de meslek yerine kültür öne çıkmış ve aç, bilgi olmadığı gibi o bilginin ahlakı da verilmiyor. Kaldık çaresiz.. Çok gayret gerekiyor çok, çok… sitemizde bulunan “vahiy ve sünnette eğitim” adlı makalemizi okumanızı tavsiye ederiz.

 

Ramazanda bir insan kadir gecesini bile bile inkar etse, inanan 84 senelik sevabı kazanıyorsa o da 80 senelik azabı hak eder. Nitekim Mekke’de sevaplar da katlanır günahlar da. Bu yüzden sahabenin bir çoğu Mekke’yi bu yüzden terk etmiştir. Kadir gecesi saklanmıştır. Çünkü birileri rağbet ederken diğer bazıları ihmal edebilecektir veya isyan edenin de cezası artacaktı. Bu saklama her gecenin kadir gecesi bilinmesi yönüyle de gayret sağlamak için bir rahmettir.  Bu geceler kendi gündüzlerine de bağlıdırlar. Bu yüzden bunların gündüzlerini de ihmal etmemek gerekiyor.

 

Bu geceler; gafletten, günahlardan, alıştığımız kötülüklerden, içki, zina, sigaradan kurtulmak için kesin kararların verilme zamanıdır. Örneğin biz sigarayı ramazanda bırakıp daha sonra bu bırakmayı uzatarak terkettik.

 

Kainat insan için yaratılmıştır. Her şey insana hizmet etmesi gerekirken bu dünyada dev dalgalar, tusunamiler insanın üstüne geliyor. İşte miraç gecesi, kadir gecesi ve ramazanla yukarıdan bir ip uzatılıyor adeta. Öyle ki ölmekle de kurtulamıyorsunuz. Din adeta intihardan bizi kurtarmak için gelmiştir diyebiliriz.

 

Yusuf aleyhisselam nasıl ki kendine kötülük yapan kardeşlerini affetti ve Allah’a yalvardı ise ramazan da diğer aylardaki suçların affına vesile olacaktır. Berat gecesinde olduğu gibi ramazanda da her gece affını isteyen yok mu? Diye ilan eder. Sahur bedenin gıdasıdır fakat seher ruhun gıdasıdır. Buradaki dua bu yüzden çok önemlidir.

Cenab-ı Allah bir memlekete bela dilemesine rağmen bu kararını

-benim evimi şenlendirenlere (camide ya da evde cemaat olanlar)

-benim rızam için birbirini sevenlere

-seher vakitlerinde istiğfar edenlere

Bakıp kararımı geri alıyorum diyor.

Teheccüt için sahura 15 dakika önce kalkmanız yeterli.  2, 4, 6,veya 8 rekat kılabilirsiniz. Bilindiği üzere gece namazı peygamber efendimize farz idi. Bize ise kuvvetli bir sünnettir. Gece ibadetine kalkan insan onun gündüzünde ferasetli olur, sözü etki eder. Bu yüzden tebliğci olan kardeşlerimizin bu namazı kılmaları uygun olur.

Yemeği yer yemez yatmamak gerek. Namazı beklemek, beklerken hadis ve dualarla dua etmek ve namaza cemaate gitmek uygun olur.

Ezan-ı Muhammedi gönül kapılarını açmağa yetebilir. Ezan her an Allah’ın hatırda kalmasını sağlıyor.

Allah ramazanın bereketinden varidatından hakkıyla istifade etmeyi nasip etsin.

 79

ORUÇLA İLGİLİ MÜTEFERRİK KONULAR

 81

Allah’a isyan. Ben kimim?

Hikayedir anlatılır. Cenab-ı Hak nefsi ilk yarattığında ona sordu: “Ben kimim?” Nefis cevap verdi: “Ben kimim?”. Bunun üzerine Allah’ü Teala onu 4000 sene aç susuz bıraktı ve tekrar sordu. “Ben kimim”. Bu sefer açlık ve susuzluktan bitab düşmüş, yerlerde sürünmekte olan nefis cevap verdi: “Ente Rabbi”= Sen Rabbimsin. İşte bunun için ayette oruç tutarsanız korunursunuz buyruldu. Yani Allah’a karşı gelmekten korunursunuz.

 

Eşek mi taşıyoruz, oruç mu tutuyoruz?

Bir derviş uzun bir yolculuk yapıyordu. Haftalarca yürüdükten sonra önünde tıpkı yüce bir dağ gibi dikilen dik bir tepeye denk geldi. Ellerini kaldırdı ve şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Biliyorsun, senin aşkına seyahat etmekteyim. Her şeyin ve herkesin dizgini senin elindedir. Lütfen bana bu tepeyi aşmama yardım edecek bir eşek gönder.” (Bilenler derler ki; ihlâs ile aşkıyla hareket edersek, Allah (c.c) ihtiyaç duyduğumuzda bize yardım edecektir).

 

O anda bir anırma sesi duydu ve çalılıkların arasından bir eşek çıktı. Allah (c.c)’a bu yardımından dolayı şükretti ve tam eşeğe binmek üzereyken bir Arap atına binmiş bir haydut çıkageldi. Haydut iriyarı, zalim bakışlı, kalın bıyıklı, kaslı bir adamdı ve belinde bir pistol ile bir pala taşıyordu.

 

Haydut gürledi; “Aha! Bir derviş. Dervişlerden nefret ederim! Daima dürüstlükten, tevazudan ve başkalarına yardım etmekten söz edersiniz. Siz kim oluyorsunuz ki benim yaşam tarzımı eleştirmeye cüret ediyorsunuz? Ve işte bak! Kocaman bir adamsın küçücük bir eşeğe binmişsin. Aslında eşek senin sırtında olmalı. Evet, buldum! Yüklen eşeği sırtına.”

 

Derviş dehşet içinde hayduda baktı; “Eşeği sırtıma mı alayım?”

Haydut elini palasına attı. “Sana eşeği kaldır ve sırtına al dedim!”

Derviş çaresiz uydu bu emre. Sonra haydut gürledi: “Şimdi, eşeği tepeye kadar taşı.”

“Tepenin başına kadar mı?”

 

Haydut tekrar palasına uzandı; “Eşeği tepenin başına kadar taşı” diye emrini tekrarladı.

 

Derviş sırtında eşekle tepeye tırmanmaya başladı. Her geriye bakışında, haydutun eli palasında beklediğini gördü. Sonunda, harap bîtap düşen derviş tepenin zirvesine ulaştı. Eşeği yere indirdi ve ellerini tekrar semaya kaldırdı: “Ya Rab! Biliyorum sen her şeyi görüyorsun ve her şeyi biliyorsun!”

 

Tıpkı zavallı derviş gibi, büyük bir kısmımız sırtımızda eşeklerimizi taşıyoruz. Onları kendimiz için çalıştırmak yerine, nefsimiz için, benliğimiz için çalışıyoruz. Allah (c.c) nefsin bize bir vasıta olmasını diledi ve elbette ki bunu tersinden anlayan biziz; Allah (c.c) değil.

 

İşte   bunu sağlıyacak olan en temel araç oruçtur. “Nefsini bilen, Rabbini bilir” buyruldu hadiste. Bu yüzden nefsi önce tanımak ve onun hastalıklarına ilaç olan orucu ona içirmek gerekiyor.

 

Kiminle aşşık atıyorsunuz?   Emmare nefsin galib sureti

Mana âlemi itibarıyla nefs-i emmârenin tâğûtu, ahlak ve tabiatiyle yaşadığı hayvanın suretine dönü­şür; maddi bedenin suretinin hakikatinden uzaklaşır.

Beyincik içerisindeki kirpi (1) suretinde nefsin istek ve arzularının = azimlerinin okları, fiile geçireceği azanın sinir sistemi içerisinde hükümran olmasıyla der­hal kalb, kendisine has suretinden çıkar = lekelenir. Azasının işlemesiyle de ruh mesh olup, işlediği işi ken­disine ğâlib olan hayvanın suretine dönüşür; gazab iti­barıyla köpek = tazılaşır, (2) şehvet itibarıyla domuzlaşır. (3)

İsteğine kavuşması için nifak ve riya = gösteriş vasıfları yüzünden bukalemun (4) ve yahud da maymunlaşır (5) yahud da tilkileşir.

Bütün bunlarda gâlib gelmesi için, helal haram demeksizin mideye celbettiği gıdalar sebebiyle diliyle otları karıştırıp yiyen inek (6) suretine girer.

Şeytâniyye nefsi itibarıyla her bir an başka başka hayvan suretine girer. Bütün bunlarda maksa­dına ulaşmadığı zaman sırtlan = kaplanlaşır. (7) Hırs, hased ve ihtirasından dolayı kurt olur. (8) Faaliyetinde başarısız olursa akrebleşir; (9) kendi kendini sokar = intihar eder. Başarılı olduğu takdirde, bir taraftan karga ve papağan (10) gibi kendini temize çeker; kırkayak (11) gibi onunla göründüğü güzel ahlakla kamuflaj yapar ve zehirli yılan (12) gibi sokar.

Şeriatin = İslam dîninin aleyhine döndüğü için kırkayak gibi onunla göründüğü güzel ahlakla kamuflaj yapar; inkarını gizlemekte timsah (13) suretine dönüşür ve ahtapot gibi gayrın kanını emmek için ona yapışır.

Ve artık  =  «Ben» der; kendi kendine tapar yahud en çok korktuğu yahud en çok sevdiği gayrına tapar.[1]

83

Nefsini bilen Rabbini bilir                                                   

Nefsin son tahlildeki amacı ilahlık iddiasıdır. Hadisi şerifte “nefsini bilen Rabbini bilir” buyuruldu.  Bu yüzden oruç nefsin belini kıran, eneyi yok ederek Rabbine yaklaştıran en önemli araçtır.

Müminde bu özelliklerin bir kısmı bulunur. Kafirde ise biraz daha fazlası bulunur. Mümin kalbe gelen bu istek ve arzuları dini emir ve telkinlerle (ve zikirle) karşı koyarak mücadele eder. Henüz temizleyemediği bazı nefsi özellikler dolayısıyla nefis şeytanla işbirliği yapar ve fiile dönüşür=günah. Çaresi de tevbedir. Tevbe ise insanı Nefsi levvame makamına iletir.

Nefsin son tahlildeki amacı ilahlık iddiasıdır. Hadisi şerifte “nefsini bilen Rabbini bilir” buyuruldu.  Bu yüzden oruç nefsin belini kıran, eneyi yok ederek Rabbine yaklaştıran en önemli araçtır.

Nefsi tümden öldürmek de yanlıştır. Önemli olan onu ıslah etmek ve yararlı bir hale dönüştürmektir. Eğer bütünüyle ölürse çarpışılacak düşman da kalmayacak ve hayatın bir şeye rağmenle kazanılan mücadeleli rengi sona erecektir. Bu ise hayatı hem yavanlaştıracaktır ve hem de sevginin tezahürü için “senin için şunu yaptım” diye bir sevgi dili olmayacaktır. Yani bir miktar heyecan lezzet katacaktır hayata.

84

Ramazan, oruç, teravih hakkında biraz sohbet edelim.

Beşerin küçücük bir parçası üzerinde yaşadığı bu eşsiz kâinatı yaratan Allah Teâlânın yapılmasını kesin olarak emrettiği vazifelerde, insanların sayısız menfaatleri vardır. Oruç da Allah Teâlânın kesin emridir. Orucun farz kılınmasının hikmeti, her şeyden önce, oruç tutan kimsede takvanın tecelli etmesini sağlamasıdır. Takva, insanı meleklik derecesine yükseltir. Allah Teâlâya bağlılık melekesini gerçekleştirir. Kişiyi, nefsânî arzulara uyma hastalığından kurtarır.

“Nefis doyarsa aza acıkır ve nefs aç kalırsa, aza tok bulunur” denilmiştir. Azanın açlığı, layık olmayan işleri yapmağa amade olmasıdır. Azanın tokluğu ise, uygun olmayan işleri yapmamasıdır. Nefse istedikleri verildikçe, azgınlaşır, doyacak yerde daha da acıkır.

Ayette “…Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder…” buyruldu. Bu sebeple oruç, nefsi en mükemmel bir şekilde terbiye eder; azanın tok kalmasını sağlar.

Oruç, beden ve ruh için bulunmaz bir ilaçtır.

Oruç, zihni berraklaştırır. Oruçta, maddî ve manevî sabır gerçekleşir.

Oruçlunun uykusu ibadet, sükutu teşbihtir. Oruç tutan kimseye, salih amelinin mükâfatı kat kat verilir. Duası ise, Allah Teâlâ tarafından kabul edilir.

Her ibadette Marifetnâme’de yer alan aşağıdaki mısralar ne kadar düşündürücüdür:

“Nur ve zulmetten yoğurmuşlar seni, Canını nur anla, zulmet bu teni. Ten muradı, ekl-ü şürb ve milk-ü mal, Can temennası, cemâl-i Zü’l Celal.

La cerem, ednâ yeri ednâ sever, Yani, ten dünya ve can Mevla sever.

Ariyet gömlektir on günlük tenin / Besle canı, ariyet nendir Senin.”

Azanın acıkmaması, takvanın gerçekleşmesi, kat kat mükâfat alınması, duanın makbul olması, sabrın tecelli etmesi, riyadan, gösterişten uzak kalınması, maddî ve manevî hudutsuz faydaların sağlanması için emredilen oruç vazifesinin yerine getirilmesi gerekir.

 

Hem seven sevdiğine tabi olur. Onun emrini en üstün tutar. Ayette “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın” diye boşuna buyrulmadı. Peygamberi sevmek de öyle. Onu sevmek, onun sünnetine yapışmakla olur. Fakiri acıyıp bir şey vermemek, karanlığı görüp bir şey yakmamak da ne demek? Sevmek bir eylemdir. Yoğun duygunun dürttüğü dans. Dans, sevginin dili. Aslında Beetoven, Mozart gibi dahilerin sevgi dili de kulaklarında bitiyor. Dede Efendi ve Itrı’ye ne demeli. Onlar kimsenin duymadıklarını duydular. Rahman’ın sevgi dilini onlar çözdüler ve insanlara elçilik ettiler. Vahyin bir başka tezahürü. Kalbden çıkan latifeler bazan dilde, bazen kulakta, bazen de el ve ayakların dansı olarak tezahür ediyor. Mevlana’nın dönerken derdi neydi? O bir aşk eri idi. Hem dili döktürüyordu, hem bedeni. Saçından tırnağa kadar her şeyini sarmıştı. Artık o bitmişti. İşte oruç size binecek bir burak sağlar. Onunla istediğiniz yere gider, Kabe’de namaz bile kılabilirsiniz.

Dervişin biri bir şeyi yesem mi? Yemesem mi? Diye tereddüt ederken yanında bulunan çocuk

Müdahale eder. Amca helal yedikten sonra istediğini ye, ne düşünüyorsun. Bu da var.

Yine riyaset yapan dervişin birinin canı lokantanın yanından geçerken bir şeyler çeker. Nefsiyle mücadele de etmektedir ve yememesi lazımdır. Ne yapayım derken bir kaç askerin başlarında bir çavuşla geçmekte olduğunu görür. Tamam şimdi ben bu çavuşa bir tokat atarsam askerler de seni döver sende gününü görürsün der. Gider çavuşun ensesine bir tokat atar. Askerler bunu yakalayıp dövmek isterlerken çavuş durun bir dakka der. Şöyle bir bakar, durumu anlar ve der ki, “ya hu seninki senden kebap istediyse sen benden ne istiyorsun”der. İçinden bir kazak çıkarır. O da riyaset yolundadır.

 85

İbadette fayda sağlamak için iman gereklidir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir. İnançsız birisi de oruç tutarsa Allah’ın varlığına ulaşabilir mi? Burada bunu söylemek zor. İbadette istenen faydanın sağlanabilmesi için bir bilinç şarttır. Niyetin ihlası ise bu faydayı iyice artırır. Onlar ki namazlarının farkında değillerdir ayeti ile bilincin önemine işaret edilmiştir. Fakat nefis terbiyesi anlamında kişinin kendine oruç dahil bazı zorluklar uygulaması ile bazı olağanüstü hallere vakıf olması mümkündür. Nitekim İslam’a zarar veren bir müşriki öldürmeye giden sahabe, bahçe kapısından seslenerek müşriki çağırmış, müşrik de balkona çıkarak ona elinde kılınç olduğunu, kendisini de öldürmeye geldiğini söyleyerek inmek istememiştir. Bu müşrikin nefsine açlık ve ağır işlemler uygulayan biri olduğu ifade edilmektedir. Buradan bizim çıkardığımız sonuç, kalpte bir inanç olmalı ki, bu oruçla istenen kıvama getirilebilsin. Nitekim sakat da olsa Hırıstiyanlar’da ve Yahudiler’de bir inanç vardır ve oruçlarının bu inancı kuvvetlendirmesi umulur. Ancak inançtaki sakatlığı, aklın yapacağı bir araştırma ve akabindeki bir düzeltmenin düzelteceği umut edilir.

Bu konuya benzeyen başka bir örnek de şudur. Bir Yahudi, Peygamber Efendimize gelerek inanmadığı halde zekat verirse kendi malının da korunup korunmayacağını sormuş ve korunur cevabını alınca zekat vermeye başlamıştır. Fakat bir zaman sonra koyun sürüsü çalınınca hemen Peygamber Efendimize koşarak gelir ve bu durumu şikayet eder. Peygamber efendimiz gayet sakin, “sürün filanca yerde git al der”.

İyilik olarak her kim ne yaparsa inançsız da olsa karşılığını görür. Malında bir artış, kendisinin ve evladının kazadan korunması, işlerinde bir kolaylık olarak mutlaka yansır. Fakat ahiret azabına çare olmaz.

 86

Uzak doğunun nefis terbiyesi

Uzak doğu ülkelerinde uygulanan bazı meditasyon uygulamaları bir düşünce ıslahı olarak karşımıza çıkmaktadır. O ülkelerde uygulanan bazı dini uygulamalar da genellikle iyi ahlak üzerine kurgular içermekte ve sporundan -yoga ve benzeri- zihin çalışmasına kadar bir çok yöntem önermektedir. Cenab-ı Hak her ümmete bir peygamber gönderdiğini ifade etmektedir. Bugün Buda’nın kitab verilmemiş bir peygamber de (nebi) olabileceği şüpheli de olsa ifade edilmektedir. Ancak tarih içinde kirlenmiş olan bu fikirlere baktığımızda temelde bir Allah İnancının varlığı görülecektir. Tevhid olarak bozularak şirke dönüşmüş, ancak, ahlak olarak toplumsal etkisini sürdürmektedir. Sokrates’in de Yunanlıların tanrılarına küfrettiği ve bu yüzden idam edildiği düşünülürse onun da müslüman bir alim olabileceği kanaati hasıl olmaktadır. Kuranı Kerim’de geçen Hz. İbrahim Aleyhisseelam’ın hikayesi, yani önce yıldızları sonra ayı sonrada güneşi tanrı sanması ve en sonunda da onu da batıyor diye reddetmesi dinin  ulaşmadığı bir yerde insanın Aklı ile Allah’ı bulabilecek olduğunu, sorumluluğunun bu olduğunu göstermektedir.

 87

Oruç Evrensel Bir İbadettir. Yahudi ve Hırıstiyanların orucu

Oruç ibadeti insanlık tarihi kadar eskidir. Yüce Allah, “Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” ayeti ile orucun Hz. Âdem’den Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar bütün insanlara farz kılındığını bildirmektedir.

Tabiîn müfessirlerinden Katâde b. Dâime, Allah’ın önceki toplumlara farz kıldığı orucun Ramazan orucu olduğunu söylemiştir (Yahudiler, Ramazan orucunu terk etmişler, yerine yılda bir gün oruç tutmaya başlamışlardır (Taberi). Orucu damardan gelen süt ürünlerini yememek fakat başka şeyleri tüketmek şekinde bir perhiz uygulaması olarak başlatmışlar ve bunu da İsrail oğullarının firavundan kurtuluş gününe denk getirmek istemişlerde de bu da olmamıştır. Çünkü o gün farklıdır ve  10 Muharremdir.

Hıristiyanlar ise sıcak sebebiyle orucu bahar mevsimine almışlar, bu değişimin keffareti  olarak 10 gün ilave yapmışlardır. Daha sonra salgın hastalık nedeniyle 10 gün daha ilave ederek orucu 50 güne çıkarmışlardır (Taberi,Yazır Hamdi). Onlar yer yatarlar, biz ise sahur yaparız (Hadis) fakat onlarda 1 güne indirmişlerdir.

 

Farzı bırakıp sünnete koşanlar?

Bazı kardeşlerimiz farz olan Ramazan orucunu tutmayıp sünnet olan muharrem ve aşura oruçlarını tutarlar ve tutarken de Hüseyin Efendimizin Kerbela’da susuz kalmasının hürmetine su içmeyip onun yerine sulu başka gıdaları tüketirler. Hz Ali namaz kılmış ve Ramazan orucunu tutmuştur. Fakat onlar ne farz olan namazı kılarlar ne de ramazan orucunu tutarlar. İçlerinde belli bir kısım namaz kılar oruç tutar, bazıları Hızır orucu (şubat 13-14-15) ve Ramazanda son on gününde 3 – 10 gün oruç tutarlar. İşte bu kardeşlerimizin de sorgulama yapmaları ve ana baba öğretilerinden kurtulup fikrin orijinaline  yönelmeleri gerektiğini düşünüyoruz.

Sevgi diline bir bakalım. Siz ne yapıyorsunuz sevdikleriniz için? Sheakspear bir diyaloğunda şöyle konuşturur oyuncuyu. “karının senin için yaptığı fedakarlığa bak!” = sevgi dili. Bizim orda da (Kırşehir’de) bir laf var “kuru kuru kurbanın olayım, yaş yaş gadan alayım” derler. Yani nasıl bir sevgi ki hiç bir işe yaramıyor? Her ne seviyorsanız, sevenlere duyurulur…

 88

Vahiy mi önce, mutluluk mu önce? İbadete bakış açısı..

Mutluluk ve huzur başta gelir ve önemlidir. Her şeyin üstünde tevhid vardır. Onun için tevhidin yükselmesine gayret etmek gerekir. Mutluluğu öne alırsak mutlu olmak için içki içmeye de başlayabilirsiniz. O yüzden iman ve ahlak önce gelmelidir. Mutluluk arkadan gelmeli bana göre. Mutlu olmaya çalışan bana göre bencilleşmiş, ferdileşmiştir. Ayrıca haz alma ile gerçek mutluluğu da ayırmak gerekir. İnsan ancak Allah’ı anmakla mutmain olabilir(Ayet). Doğrular için çalışan sonunda mutlu da olur. Örneğin mutlu olmak için namaz kılanın Allah’tan alabileceği hiç bir şey yoktur. Fakat Allah deyip de seccadeye düşenin namaz sonundaki mutluluğunu hiç bir alet ölçemez. Vahiy için çalışanlar, o uğurda ölenler mutluluk mu düşündüler? Ama onların ahiretleri emindir inşaallah. Peygamber efendimiz Kabe’de namaz kılarken üstüne işkembe atılınca Peygamber efendimizin kızı Fatıma ağlıyor. Ona diyor ki, “korkma kızım, Allah sevdiklerini terk etmeyecektir” Allah c.c “İki emanı birlikte vermem” diyor. Dünyasından emin olanı ahirette azaba düçar ederim. Dünyadayken ahiretinden korkanı ahirette emin kılarım buyuruyor. Sonucu başa koyanlara duyurulur.

Bir Avrupalı yazar şöyle diyordu. “Ben müslümanlara baktım elli yıl müslüman olmadım. Fakat Kuran’a baktım bir gecede müslüman oldum” Bizim üzerinde durduğumuz husus fikirler ve bu fikirlerdeki referans verilen orjinal fikirlerin dışındaki sapmalardır. Yani tevhid ve bundan sapmalardır. Bunu benim yaşayışıma emsal tutmuyorum. Yaşantım tam uygun olmayabilir veya yorumumda yanılabilirim de. Fakat fikrin orijinali olan Kuran ve Sünnete kıyas ediyorum. Kişiyi onunla ölçüyorum. Çünkü miheng taşı bunlar. Fikrin kazığı.

Biz her namazımızda kafirlere de iman nasib et ya Rabbi diye dua ederiz. Farz ile sünnetin durumu, gerçek bir mersedes araba ile oyuncak bir mersedes araba arasındaki fark gibidir. Şeytanın en büyük tuzaklarından birisi de, kişiyi farzdan alıkoyup sünnetle uğraştırmasıdır.

 

Hırıstiyanlıkta da bozuk din, fıtrata uygun olmayan şeyler söylediği için tatmin vermemekte ve terkedilmektedir. Alternatif de sunulamayınca şeytanın kucağına düşülmektedir. İngiltere’de bir yıl geçiren bilgili ve kavi iman sahibi bir abimiz, bunların çoğunun şeytana taptığı kanaatine vardım demişti. Hırıstiyanlık ilme ve olumlu her şeye karşı çıkmış ve sonunda reddedilerek laikliğe yol açmıştır. Bugün Fransa’nın yarısı ateizmin kucağına itilmiştir. dinde zannederek laikliğe sarıldılar. Bir batılı alim, müslümanlara baktım elli sene müslüman olmadım. Kuran’a baktım bir gecede müslüman oldum diyor.

Üç tür insan var. Birincisi insanlara bakıp da fikrini oluşturan insan. Bunun baktığı kişi iyi ise kişi de iyi olur. Kötüyse kötü olur. İkinci tip insan, olaylara bakan insandır. Kişi olayı iyi yorumlarsa kişi iyi olur, kötü yorumlarsa kötü olur. Üçüncü tip bir insan da vardır ki, fikirlerin orjinaline bakar ve aklı ile kıyas yaparak doğruyu bulur. Çünkü doğru fikir, ön yargılarınızdan arınmışsanız yani bir anlama probleminiz yoksa, aklı selimin sağduyusu ile serbest bir tartışma ortamında iseniz doğru, daima üstün gelir. O yüzden aidiyet denen bir partiye üye olarak haşa Allah’tan ve adaletten daha çok sevme, bir takımı fanatik olarak tutma, bir şeyi çok sevmek gibi, bir kalbde iki şey olamayacağı için kişiyi sevdiğinin dışındakilere karşı köreltir ve sağduyudan uzaklaştırır = ön yargı. İslam’da ise her sevginin Allah sevgisinin içine girmesi, onunla birlikte değerlendirilmesi şartı vardır. Bu yüzden Allah adı anılmadan söylenen her şunu sevdim bunu sevdim lafları eninde sonunda şirke kadar gider. Dikkat…

 89

İlmi siyaset                                                                        

Adamın biri medresede ders görür ve icazetini alır. Fakat ilmi siyasete gerek görmez ve hocasını dinlemez. Sonra memleketine doğru yola koyulur. Mola verdiği bir kasabada vaaz veren kişinin vahye aykırı şeyler söylediğini görünce dayanamaz ve bağırır. “Sen yanlış ve yalan şeyler söylüyorsun” deyince, halk, “bizim hocamıza nasıl hakaret  edersin” diye bunu bir güzel  pataklarlar. Bizimki tekrar geri döner “hele hocam anlat su ilmi siyaseti” der ve tedrisata devam eder. Onu da bitirdikten sonra tekrar memleketine doğru yola çıkar ve aynı yere uğrayınca,  aynı adamı tekrar o eski yanlış şeyleri söylerken bulur. Bu kez şöyle der. “Ey cemaat, bu sizin hocanız var ya, çok değerli bir adamdır. Bunun bir kılı bile mübarektir” der ve adamdan bir kıl koparır. Bunu duyup gören cemaat hocanın üzerine çullanır ve her tarafını bir kıl alabilmek için yolar.

İşte ilmi siyaset böyle bir şey. Siyasetçilerden, evde kadının kocasına yapacağı siyasete kadar her alanda kullanılabilir bir şeydir. Kişinin adını kullanmazsınız fakat yaptıkları ile alay hatta hakaret bile edebilirsiniz. Bu işler akıllı insanların işidir. Güzel ve yumuşak konuşmak kadar teknik konuşmak da önemlidir.

Edeb bilmeyen bir şeriatçının yolda giden pantolon giymiş biraz açık bir kıza “utanmıyor musun her tarafın oynuyor kendini teşhir ediyorsun erkekleri baştan çıkarıyorsun” demesinin hiç bir yararı olmadığı gibi kişiyi dinden de soğutur. Halbuki “afedersiniz, biraz daha kapalı bir şeyler giyseydiniz size daha çok yakışırdı” demesi bir ilmi siyasettir ve iyi netice verir, kişiyi küstürmez, iyi netice verir.

 

Evde kadının eve geç gelen eşine doğrudan, “çocuklarınla ilgilen, ne yaparsan yap” demesi olumsuz, “hayatım çocukların biraz daha fazla ilgiye ihtiyaçları var. Onlara biraz daha fazla zaman ayırmaya çalışabilirsen iyi olur” demesi olumlu etki yapar.

Hürrem Sultan, Sultan Süleyman’ın oğlunun ona isyan etmesi üzerine onu idam etmek isteyince kocasına “ Yüksek ruhlarda kin barınmaz. Sen yüksek ruhlu bir insansın oğlunu affet” demiş ve netice almıştır. Aslında herkesin buna öyle çok ihtiyacı var ki, anlatmakla bitmez…aile içi iletişimden dini tebliğ yöntemine kadar her alanda kullanılması gereken bir jokerdir.

Bir gün iki genç yoldaki merdivenlerde bira içiyordu. Bir şeyler söylemem lazımdı ama nasıl? Şöyle yaptım. Ya çocuklar ne güzel sohbet ediyorsunuz? Ben de size katılabilir miyim? Dedim, ve yanlarına yere oturdum. Okul anılarından bahsediyorlardı. Biraz onları dinledim, biraz da ben anlattım. Geçenler arasında bizim komşular da vardı ve bir bira şişesine, bir bana bakıyorlardı ve edebinden bir şey de diyemeden devam edip gidiyorlardı. Ben bira konusunda hiçbir şey söylemedim, fakat çocuklar genel olarak konuşmamdan bir şeyler anladılar. İçlerinden birisi çaktırmadan bira şişelerini saklamaya çalıştı. Ben hiçbir şey söylemeden çocukların söylediği şey “abi biz bir daha içki içmeyeceğiz” oldu.

Cenab-ı Hak, Musa Aleyhisselama, Firavuna bile “git  ve ona yumuşak söz söyle, belki kalbi yumuşar ve doru yolu bulur” dedi. Durum böyleyken bir Müslüman, yumuşak konuşulmayı hak etmez olur mu? Hadisi şerifte “ rızıklar dağıtıldığı gibi, ahlak da dağıtıldı” buyruldu. Bu yüzden çok telaş etmemek ve zaman ve duaya da pay ayırmak gerekiyor. Ben ayyaşın birinin talebi üzerine ona önemli bir harçlık vermiştim. Etrafımdaki beyler hemen “ o ayyaşın teki, verdiğini içkiye verecek” deyip beni caydırmak istediler. Ben itiraz ettim ve dedim ki, Allah onun her halde rızkını kesmezken siz nasıl oluyor da kesmeye kalkıyorsunuz?” dedim. O adamın bu işten büyük bir gurur duyduğuna hatta içkiyi bırakmak için çaba göstereceğine  eminim.

Ayyaşın biri kafayı bulunca elindeki sazla bir dervişin kafayı yarar. Saz da kırılmıştır bu arada. Derviş ertesi gün ayyaşı ayık halinde ziyaret eder ve der ki, “senin sazın benim kafada yarıldı. Şununla kendine yeni bir saz al” der. Zulüm yapan değil ama kendi halinde günahını kabul edip biraz batakta olanlarla, onun günahından bahsetmeden sohbet etmek, ona günahın içindeyken değer vermek çok hoşuma gider. Hep olumlu neticeler de almışımdır. Bir adama doğrudan din adına saldırmak ve hakaret etmek şeriatçıların işidir. Onlar din adına dinin ……. ederler.

Dört kişi abdest alıyormuş. Birincinin ensesine bir tokat vurmuşlar, o da hemen dönüp tokat atana bir tokat da o atmış. Demişler ki bu şeriat ehli. Sonra ikinci abdest alanın ensesine bir tokat atmışlar. O şöyle düşünmüş. Bu tokat Allah’tan gelmeye Allah’tan geldi, fakat kimi vesile kıldı acaba demiş ve tokat atana dönüp şöyle bir bakmış o kadar. Demişler ki bu tarikat ehli. Üçüncü abdest alana da bir tokat atılınca, o da şöyle düşünmüş. Demiş ki, bu Allah’tan gelmeye Allah’tan geldi. Kimi vesile kıldığının da bir önemi yok demiş ve abdestini almaya devam etmiş. Demişler ki bu da hakikat ehli. Dördüncü ise marifet ehli imiş ama onun ne yaptığını gerçekten bilmiyorum. Bunu size havale ederim.

Daireye yanıma ayağı çarıklı bir adam garib garib gelse, o adamın olmaz işini oldurmaya çalışırım. Bu iş bana o kadar sevimli gelir. Kim ve nereli olursa olsun. Kelli felli, makam ya da paralı biri gelirse işinin adil olup olmadığından kıyas alırım o kadar. Öbürünün üşüdüğü, berikinin kürkte ısındı aklıma gelir. Allah bile öyle kimseleri söyledikleri olmadık şeylerde haklı çıkarır ki bunu kimse bilmez. Sabreden, namaz kılan fakir, Allah’a daha sevimli gelir ve cennete onları zenginlerden 500 sene evvel sokar. Onun için siz de öyle yapın. Önce herkese, sakata, fakire, sıkıntıda olana, hamileye, çirkine dua etmekle işe başlayın.

İki kör dolma yiyormuş. Biri demiş ki “dolmayı ikişer ikişer yeme” demiş. Öbürü demiş ki, “ulan sen kör ben kör nereden biliyorsun benim iki,şer yediğimi” demiş. Öbürü demiş ki, “ben çift çift yiyorum da ordan biliyorum” demiş. Onun gibi ben de kendimden biliyorum.

İstanbul’da Tophanede, çalıştığım işyerinin beşinci katında yemekhanede yemek kuyruğundayken yan taraftaki kilisenin tepesine bir martı sıkışmış çıkamıyordu. Arkadaşlara bunu söyledim şunu haber verelim dedim. Kimse oralı olmadı. Kendim kiliseye gittim, kilise kapalıydı. Ertesi gün hayvan aynı yerde çırpınıyordu. Bu kez kilisenin bahçesine girdim. Kimse yoktu. Kimseye sesimi duyuramadım. Üçüncü gün o hayvan orada ölmüştü. Çok üzüldüm. Ankara’ya dönüşte rüyama girdi. Çok suya yanmış bir haldeyken kalkıp su içmeye giderken bana su içirdi ve ben geri döndüm. Daha sonra gagasıyla bağırsaklarımdan günahlarımı tek tek çıkarmaya başladı. Bu işlem günlerce sürdü. Bunu ayni olarak yaşıyordum. O zamanlar Rahmetli Necip Fazıl gibi yeni tevbekar olmuştum ve levvame makamında olduğumu müşahede ediyordum.

Aklına tapanlara her şey ve ahret sürpriz olur fakat tepenin arkasındaki askerlere inananlar tedbir alır hazırlanır, mevki tutar ve onların savaşı kazanacağı umulur. “Din merhamettir”(hadis)deki esas, dışarıya merhamet duymaktır. Eş, evlat ve yakınların sevgisi zaten verilmiş ki merhamet ediyorsun. Sevgi verilmeyen, dışarıdaki çirkine, tanımadıklarına, sakata, acize, yoldan geçen herkese, hele sana ters bir şey söylemişse, ona da dua et de göreyim. Bakın aşık (Erzurumlu Alvarlı Efe) ne diyor.

 

Aşık der incidenden

İncinme incidenden

Kemalde noksan imiş

İncinen incidenden

 

Vermeyene vermek, gelmeyene gelmek, hoş görmek.. nefsin biraz kemale yaklaşması zaviyeyi nasıl değiştiriyor. Abdest alanlar gibi… Ufak bir pürüz şu ki, bir tokat yiyince öbür yanağını çevirmek yok İslamda. İki hikaye buraya yakışır. Biri bir Yahudi’nin duası; ya Rabbi biri beni kandırırsa onun belasını ver. Biri beni iki kez kandırırsa hem benim hem onun belasını ver. Biri beni üç kez kandırırsa yalnız benim belamı ver demiş.

Müslüman hikayesi de şöyle; bir Müslüman bir delikten iki kez ısırılmaz. Bir başka hikaye ise şöyle; dervişin biri eline bir testi su alır ve cehennemi söndürmeye yola koyulur. Derken bir melek elinde bir kamçı ile karşısına çıkar ve sorgusuz sualsiz şaklatır dervişe kamçıyı. Derviş yandım anam der. Ne oldu, ne yaptım ben sana dediyse de bir kamçı daha, arkasından bir kamçı daha deyince derviş dayanamaz ve geri dönüp, yaşasın zalimler için cehennem der. İşte zalime acımıyorsanız mesele yok. Gerçi onu bile zulmünden alıkoymak da vardır dolaylı olarak.

Konudan konuya geçiyoruz fakat merhametle ilgili olarak şunu da belirtelim. Allah’ın kanunları hep merhamet doludur fakat zalime değil, mazlumadır. Allah’ın asıl amacı, çoğunluğu düşünmek, hayatı sağlıklı devam ettirmektir. İşte birini diğerine rızık yapmak hayvanların, kısasa kısas insanların dengesidir. Öğrenci arkadaşından dayağı yer, öğretmene şikayet eder. O da sen de onu dövseydin ya der. Meşru müdafa hali neden ceza almaz? Çünkü bal gibi kısasa kısastır aslında. Adam seni vursun, sen daha sonra şikayet etsene. Eline tabancayı alan önüne geleni vursun, sen onu affedip hafifce geçiştir. Onu gören yenileri devreye girsin. Toplumun … öğrensin. Bu nasıl merhamet.

Batının fikirlerinin mihenk taşları sakattır. Alırken sorgulamak ve farklılıklarını gündeme getirmek gerekir. Zaten onlar belli farklılıkları kabul de ediyor ve zenginlik sayıyorlar. Fakat nazarımızda putlaşan batıya yaranma isteği, dindeki tam teslimiyet gibi, hadisi şerifte zikredilen kelerin girdiği delikten girdiği gibi sizde girerek onları taklit edip benzeyeceksiniz öngörüsüyle uyumlaşmaktadır.

93 

İslam bir yaşam biçimidir

Halbuki İslam bir yaşam biçimidir, bir hayat anlayışıdır. Hem tevhidi esas alır hem dünyevi emirler serdeder. İnsanlar ibadetini alır, dünyama karışmasın der. Bunu, dinle iktidar mücadelesi yapan devlet istemiştir ve insanları da buna inandırmıştır. Bunu doğrudan İslam kelimesi ile yapamaz fakat ad takar ve şeriat der, irtica der v.s. Bunu ancak akıllı,  ferasetli, tam teslim olmuş cesaretliler anlar. Bu, yukarıda söylediğimiz gibi cevizin içi yoktur demeye benziyor. Bu yüzden Allah da bu yarım imanı, içi boş imanı değerlendirecektir. Halbuki ben hem emre teslim olmuşumdur ve hem de hikmetini öğrenmişimdir ve böylece Allah’ın bütün hükümlerine, bu arada özellikle kısasa kısasa aşığımdır. Kırk kişiyi öldürmek var mı? Eline tabancayı alan bi tane de ben vurayım diyor. Korku yok. Halbuki vururken kendisinin de öldürüleceğini bilse, eli titrer, altına yapar, maazallah. Böylece sokaktaki masumları korumuş olursunuz. Adalet de yerine gelir, herkes rahatlar. Kan davaları sürmez. Çünkü gereği yapılmıştır ya da diyeti ödenmiş veya kişinin kendisi veya takını affetmiştir vesselam. İlahi yasalar da böyledir. Çoğunluğu koru. Kötüyü haksızı feda et. Otları bile ayıklarken kötü otları ihtiyacın olan sebze meyve için temizliyorsun. Hani merhametliydin o otlara da yaşama şansı versene..

 93

Fikir zamanla eskimez, çünkü insan aynı insandır. Akıl vahye muhtaçdır.

Yukarıda söylediğimiz gibi Batı, ölen ölmüş der, zalimi korumaya kalkar, bu yüzden onu gören yeni yeni katiller işbaşına geçer, sayıları çoğalır, suç istatistikleri yapmaya, bunu toplumsal sorunlara bağlamaya kalkarlar. Modern görünüp ne kadar ilkellik! Bir aptala zeki ismi vermekle zeki olmaz. Avrupa modernim derken ben onun şapşallığını anlıyorum o kadar.

Akıl daima vahye muhtaçtır. Deneme yanılma yoluyla bazı şeyleri bulabilir fakat ideali bulamaz. Kuran’da hz. İbrahimin aklı ile Allah’ı bulduğu anlatılır. Bu dinin ulaşmadığı bir yerdeki asgari sorumluluğu ifade eder. Kitablar ve peygamberler ise bunun üstü için gönderilmişlerdir. Onların 1400 sene önce gelmesi onun hükümlerinin eskidiği, geri olduğu anlamına gelmez. Kuran her yüzyıla hitab eden, buna göre özellikle müteşabih ayetleri ile yoruma açık hükümleri olan bir ilahi kitabdır. Arabanın yapıcı firması kullanım kılavuzu koyuyor ve sen ona uyuyorsun da Allah yarattığı kullarına da kitabla kullanım kılavuzu göndermiş ona neden uymuyorsun? Araba eskise de aynı kılavuz geçerli de bu kitab neden hala geçerli olmasın.

Hükümlerin yararını herkesle tartışırız. Ancak bunlar eski demek aptalcadır ve belden aşağı vurmak anlamı taşır. Ancak içtihat kapısı açıktır fikrini savunmak uygun bir çözüm olmalıdır bu noktada. İnsan 1400 sene önceki aynı insandır. İnsanın fiziki ve ruhsal yapısında, evlenmesinde hiç bir değişiklik yoktur. Şimdi biraz daha şehirlerde yaşamakta, teknolojiden kolaylık olarak istifade etmekte, deveyle gideceği yere uçakla kısa sürede gitmekte, araba kullanmakta, kolay haberleşmekte o kadar. Diğer her şeyi aynı. Hatta bu yüzden daha bencilleşmiş, bireyselleşmiş, kendini düşünür hale gelmiş, kanaati unutmuş, erdemlerden uzaklaşmış, içki ve uyuşturucunun pençesine düşmüş ve mutlu olamamıştır.

Araştırmalarla gelişmiş ülkelerdeki halkın (Amerika) yüzde yetmişinin mutlu olmadığı tesbit edilmiştir. Demek ki madde ile mutluluk her zaman aynı göstergeyi göstermiyor. Karnı doyduktan sonra ahlak üzere olabilmesini istemelidir. Bu da ahlak prensibleri ile sağlanır. Bunu da din önerir ve ahiret ve Allah korkusu gibi mihenk taşlarına bağlar. Daha  olmadı had cezaları koyar vurur kırbacı. Parayla kurtuluş yoktur. Onu canında hissetmeli ve bir daha yapmamalıdır.

Kişinin mutlaka bir veya birkaç putu daima vardır. Tek mabud Allah dururken ticarete, paraya, çok sevme adına kadına, makamı etkili görüp makama tapma, korktuğu veya çok çok sevdiği bir şeye tapma zaten nefsin temel “ene” özelliklerindendir. İşte bu tapmayı Allah’a yönlendirirseniz hem rahat edersiniz ki bu bir hürriyettir, hem de dünya ahiret kurtulursunuz. İnsan taptığının esiridir, nasıl kurtulsun ki? Allah nefsinin hevasına tapanı gördün mü demektedir ayette. Aynı tesbit..

94

Ramazan Orucu; Gelenek olarak mı tutuyoruz? Yoksa Allah emrettiği için mi? Dikkat.

Günümüzde orucun gelenekselleştiği konusunda ciddi kuşkular var. Kişi namaz kılmaz zekat vermez gider oruç tutar. Farz namazı kılmaz gider sünnet olan teravih namazını kılar. İnsan davranışlarını analiz etmek çok zor. Onun nedenini niçinini anlamak, davranışının mihenginde ne var onu keşfetmek kolay değildir. Bazen bilinç altında saklı duran davranış müşevvikleri de araştırılmağa değer bulunmalıdır. Herkese bir psikolog bulamayacağımıza göre bu sorgulamayı kişinin kendisi yapmalıdır. Acaba herkes oruç tutuyor bende onun için mi oruç tutuyorum? Bana bir şey derler diye korktuğum için mi oruç tutuyorum? Takiyye. Toplumdan mı çekiniyorum acaba? Yoksa oruç bedene faydalı, kilo verdirir diyorlar, kilo vermek için mi oruç tutuyorum? gibi sorgulama yapılmalı ve cevabı verilmelidir. İşte isyan burada faydalı sonuç verir. “Hayır! Ben, Allah’ım bana emretti, bu emrine uymak  onun rızasını kazanmak ve karşılığını yalnız ondan beklemek için oruç tutmalıyım” demelidir. Bunun için sonuçlardan hareket etmek de aynı faydayı sağlar. Nedenini ortaya koyamaz belki ama pislikleri temizler gider. Bir masada görülmeyen kirlerde gitsin diye her tarafını temizlemeye benzer. O da: ihlasla niyet tekrarıdır. “Ya Rabbi, ben yalnız senin rızanı gözeterek oruç tutuyorum. Senin emrin olduğu için oruç tutuyorum. Bana kolaylaştır ve benden kabul et” demelidir.

 95

Oruç tutmayana müdahale doğru mu?                            

Oruç ibadeti gizli yapılan bir ibadet olmasına rağmen, toplum içinde açıktan yenilmesi oruç tutanları rahatsız eder. Bu kişiye fasık-ı mütecaviz denilir. Bu noktada demokrasi, laiklik, liberalleşme gibi toplumsal yaklaşımların getirdiği hareket serbestîsi ile İslam’ın ön gördüğü emri bil mağruf nehyi anil münker temel prensibi çatışır mı? İslam’a göre emri bil maruf nehyi anil münker’i ilk yapacak olan devlettir. Ancak İslami bir devlet olmadığı için bu mümkün olmaz. İş cesaretli İslam âlimlerine kalır. Halk da bu konuda şu üç esasa uymalıdır:

1 – Eli ile veya dili ile düzeltmek anlamında, eğer söylendiğinde bir kavga çıkmayacağı, darp olmayacağı tahmin ediliyorsa söylenmelidir. Yöntem ise; yumuşak olmalı ve kişiyi doğrudan hedef almamalıdır. İşte oruç tutarsan bu Allah’ın emridir, sağlık bulursun, ahrette de sorulacaksın gibi kişinin ihtiyacı hissettirilmelidir.

2 – Söylendiğinde kavga çıkacağı tahmin ediliyorsa bundan vazgeçilmelidir.

3 – En aşağı olanı ise kalben buğuz etmektir. Fakat bu imanın en zayıf halidir.

Cenab-ı Hak Kuran-ı Kerim’de Yahudilerin birbirinin hatalarını düzeltmediklerini, suç işleyenlerin yanında oturduklarını, böylece onları onaylamış olduklarını bildirmiş ve bununla toplumun bozulduğunu ifade etmiştir.

 95

İmam-ı Azamın namaz ve rüyası

İmam Cafer, İmamı Azam’a sormuş; Oruç mu daha önemli yoksa namaz mı? Demiş. O da, namaz cevabını vermiştir. Bunun üzerine İmam Cafer neden kadınlar kazaya kalan orucunu tamamlar fakat namazını tamamlamaz deyince imamı Azam mahcub olur. Ama zaman içinde boynuz kulağı geçmiştir.

Sırası gelmişken imamı azamla ilgili bir kıssayı da burada anlatalım. Bir gün imam bir rüya görür. Rüyasında Peygamber efendimizin kemiklerini mezardan alıp bir torbaya doldurmuştur. Bu rüyasını etrafındaki kime anlattıysa da kimse yorumlayamaz. Derler ki diğer şehirde bir yaşlı zat var ona git o bilir derler. O da kalkar gider o şehire. O kişiyi bulup anlatır rüyasını. Rüyayı dinleyen adam birden hiddetlenir, ayağa kalkar ve sen bu rüyayı göremezsin der. Bunu görse görse Ebu Numan görür der. O zat ebu Numanın ismini duymuş fakat şahsen tanımamaktadır. İşte o Ebu Numan benim deyince, tamam şimdi oldu der. Çünkü İmam, İslamı bir düzene oturtacak, hükümleri sistematize edecek ve insanların istifadesine kolaylaştırarak sunacaktır.

Her ibadet yeni farz olmuş gibi kılınmalıdır. Alışmak tehlikelidir.

Sahabe-i kiram her ibadetini sanki yeni farz kılınmış gibi düşünür ve ona hazırlanırdı. Özellikle namazda bu çok belirgin bir husus idi. Buna parelel olarak ibadetin alışkanlık yapmasından şiddetle çekinir, şayet nafile bir ibadet yaparken ondan nefsinin hoşlandığını farkederse derhal o nafileyi bırakır başka bir nafileye başlardı. Oruçta bedenin oruca, açlığa alışması anlaşılabilir bir şeydir. Fakat her oruç için ayrı niyet neden gereklidir? İşte bilincinde olmak, otomatiğe bağlamamak için buna gereklilik vardır. İbadette nefse zor gelen ibadet daha makbuldür. Zaten bu yüzden gece ibadeti en makbul nafiledir. Uykuyu bölmek kolay değildir. Ama Allah c.c de o zorluğa gereken ecri verecektir. Kul bir karış, Allah bir adım; kul bir adım Allah koşarak… Bizler o kadar yapamayız ama ola ki içimizden ibadet etmekten eşini çocuklarını ve diğer insanları ihmal eden onların sorunları ile ilgilenmeyenler olursa onları şunu diyebiliriz. Hadisi şerifte insanın dine güç yetiremeyeceği, yapabildiği az, ihlaslı ve devamlı amellere dikkat etmesi gerektiği vurgulanmıştır. Peygamber Efendimiz eşi Ayşe validemiz, odama geldiğinde uyuyorsam o ibadet eder, uyanıksam benimle konuşurdu der. Bir hadiste ülfet etmeyen kişide hayır olmadığı vurgulanmıştır. Cemaate katılıp da bir kaç kişinin hatırını sormadan küs gibi giden adama acırım. Akşam namazından sonra iki rekat nafile ebvabinin arkasından bir kişiye Kuran öğretmek, ya da soru ya da sorununu dinlemek bana daha hoş gelir. İki kişi Allah için birbirini sever ve konuşurlarsa (gülümserlerse-sadakadır-) onların üzerine yüz rahmet iner ve aralarında paylaşırlar. Bir veli bu konuşmaların birinde biraz yüzünü ekşitmiştir. Sorulduğunda o kişi daha çok sevab alsın diye öyle yaptım demiştir.

 96

İbadette ihlas ve Allah’a güven

Avam cennete kavuşmak ve cehennemden korunmak için oruç tutar. İlimde derinleşenler emir ve rızai ilahi ve Allah’a kavuşmak arzusu ile yanar tutuşur. Bunların “bu akşam ne yiyeceğim” demesi bile Allah’ın Rezzak sıfatından bir şüphedir ve orucu bozar, Allah’ı gücendirir.

Orucunun ya da namazının övülmesinden hoşlananın işi zordur. İnsan “ben insanların rızası için mi oruç tutuyorum?” demelidir. Bir adam bir gün cemaate ikinci safa düşmüştür ve bundan canının sıkıldığını farketmiştir. Hemen aklı başına gelir ve sorgular. “Ben ön safta bulunmak ve sevab ticareti yapmaya mı geliyorum” der ve geçmiş iki aylık namazlarını tekrar kılar. Oruçlunun gıybet etmesi de aslında orucu bozar. Fakat bu havvas için geçerlidir. Öyle ki tevekkülünde en ufak bir hata, sebebe güvenip Allah’ı bir an unutmak bile bozulma nedenidir.

Yusuf aleyhisselam hapisten kendisinden önce çıkan arkadaşına, “efendinin yanında beni an beni de kurtarsın” demiş ve inşallah dememiştir. Bunun üzerine şeytan o adama bunu unutturmuş ve yedi yıl daha hapiste kalmıştır. Allah, dostlarının kendini unutmasını asla affetmez.

Hadislerde görüleceği üzere Ramazan’da şeytanlar zincire vurulur. Fakat kişinin yalan söylemesi veya gıybet etmesi şeytanı zincirden boşandırır ve onunla uğraşmaya başlar. İşte insanların Ramazanda namaza başlamalarının bir nedeni de onu caydıracak şeytanın olmamasıdır. Tabii ilahi rahmetin kişiyi namaz ve oruca çektiğini de unutmamak gerekiyor. Bazı uyanık müslümanlar da rahmetin bolluğunun farkına vararak kısa dönemde çok kar anlayışıyla fırsatçılık yaparak namaza yönelirler. Çok uyanık olanları da kutsal geceleri iyi takip eder ve değerlendirirler. Ama Cenab-ı Hak öylesine rahmetini yayar ki, kimseye neden yalnızca Ramazan, neden yalnızca Cuma demez. Fakat ister ki kulu her daim beş vakit karşısına gelsin. Aslında yalnız Cuma kılmak 30 000 liralık bir arabayı 5 000 lira verip alıp kaçmaya benziyor. Var mı böyle bir ticaret? Zaten hadiste beş vakit namazı hakkıyla eda edenlere Allah’ın cennet vaadi olduğu bildirilmiştir. Bunun dışındakilere Allah’ın bir vaadi yoktur, dilerse affeder dilerse azab eder. Fakat sonuçta herkes ibadeti ile değil peygamberler dahil Allah’ın merhameti ile cennete girer. Yani namaz  merhamete vesile olmuş olur. Fakat Cenab-ı Allah’ın merhameti gene de çok yüksektir. İbrahim aleyhisselama bir gün bir fakir gelir, yiyecek bir şeyler ister. İbrahim Aleyhisselam: “Bak işte sen benim dinime girersen sana istediğini veririm” der. Adam sinirlenir ve “yiyeceğin de dinin de senin olsun” der ve çeker gider. Bunun üzerine Cenab-ı Allah nida eder ki; “Ya İbrahim, o kulum beni 90 senedir inkar ediyor, fakat ben onun bir gün bile rızkını kesmedim. Senden bir lokma istedi diye, sen ona dinime girersen veririm diye şart koştun” der. Bunun üzerine İbrahim Aleyhisselam hata ettiğini anlar ve adamın peşinden koşarak, “gel tek benim dinime girmezsen girme, sana istediğini vereceğim” der. Adam kabul eder fakat bir taraftan da sorar. Ne oldu da fikrini değiştirdin deyince, İbrahim Aleyhisselam, Rabbim bana böyle böyle emretti der. Ya, demek Rabbin öyle mi dedi der ve müslüman olur.

 

97 

İyiliği yapmak kolay fakat korumak zordur.

Bir iyilik yapma fırsatı doğduğunda, bir şeyi Allah rızası için şu işi yapacağım dediğinizde onu mutlaka makul bir sürede imkanlar ölçüsünde yapmalısınız. Bu süre aşşıldığı yada niyetlerde bir gevşeme olduğu zaman Allah o kulunu terkeder ve şeytan müdahaleye  başlar. Kişi o iyiliği yapamaz hale geldiği gibi yapsa da artık sevabı olmaz. Bir kişi insanların taptığı bir ağacı Allah rızası için kesmeye gider. Baltayı omuzuna alıp giderken şeytan onun yoluna çıkar ve engellemek ister. Kavga ederler ve adam şeytanı yere yatırır, yener. Şeytan onu engelleyemeyeceğini anlayınca ona der ki, sen bu işten vazgeçersen her gece yastığının altına bir altın koyarım der. Adam da kabul eder ve yoldan döner. Birinci gece adam bir altını yastığın altında bulur ve sevinir. İkinci gece bir şey yoktur. Bunun üzerine şeytana kızar ve baltayı alıp yine o ağacı kesmeye tekrar gider. Yolda şeytan tekrar karşısına çıkar ve yine kavga ederler. Bu kez şeytan adamı alteder. Bunun üzerine şaşıran adam nasıl olduda beni yendin deyince şeytan der ki, öncekinde  sen Allah rızası için gidiyordun ve beni yendin. Şimdi ise altını koymadığım için kızdın ve nefsin için gidiyorsun ve ben de seni yendim der. İşte niyetler bu kadar önemlidir. Ameller niyetlere göredir diye boşuna buyurulmadı. Benim kalbime gelen nefsin inkarından dolayı bir namazda beş kere niyet düzeltmesi yaptığım olur. Allah ihlaslılardan amellerini kabul eder. İbadette, idrak ve ihlas arar. Tavuğun yem yediği gibi tadili erkana riayet etmeden aman biraz fazla kılayım deyip namaz ve rekat ticareti yapanların alacağı pek bir şey yoktur. İbadette kalite çok önemlidir. Tefekkürle, huşu ile, idrak ile, tadili erkana riayetle, yavaş yavaş, Allah’ı görür gibi ihsan makamında kılınan namazın yerini hiç bir şey tutmaz. Az ama kaliteli. Farz eksikleri sünnetle tamamlanacağı bildirildi zaten. Neden acele çok namaz kılmaya çalışayım ki? Tavsiye ederim.

Hadisi şerifte buyurulduğu üzere kişi gizlide bir iyilik yapar. Bunun üzerine o iyiliği, kötülüğe dönüştürmek için şeytan o kişinin peşine düşer ve bir toplulukta yaptığını ona söyletir. Bunun üzerine gizlideki sevap gider açıkta yapılmış sevaba dönüşür. Şeytan bıkmaz başka bir toplulukta tekrar söyletir. Bunun üzerine açıktaki sevab da gider bire bir kalır. Şeytan tekrar başka bir toplulukta daha söyletir. Bu kez bir de gider riya yazılır. Riya ise şirktir buyruluyor. Ben günde şu kadar nafile namaz kılıyorum, su caminin şurasını ben yaptırdım, şu kadar öğrenciye burs veriyorum, şu kadar defa hacca gittim, ben hacdayken şöyleydi lafları hep nefsin tezkiye olmamasındandır, nefis bundan lezzet alır. Bu yüzden iyi bir bilinç ve telkin de işe yarar. Tevazuya dikkat edilmelidir. Bırakınız sizi sade, biraz cahil bilsinler. Sizinle konuştuklarında sizin imanınız, ferasetiniz onları etkileyecektir. Bir söz var. Bir kimse bir odaya elbisesi ile girer, fakat aklı ile çıkar.

 98

Her şey hizmet içindir

Ben hep makam sahiplerinin bu makamlarından çıkar, otorite, hakimiyet sağlamalarından nefret etmişimdir. Onları sadece bir hizmet aracı olarak görürüm o kadar. Sizin adaletiniz, hizmetteki gayretiniz, bilginiz bu makamı da sizi de yükseltir diye düşünürüm. Aksi halde ya adamı putlaştırırsınız ya da makamı.. Hz. İsa yolda giderken bir külçe altın bulur ve onu yanına alır. Derken bir adamla kölesini görür. Adam bir şey için kızmıştır ve kölesini dövmektedir. Ona elindeki altını bu köleye karşı teklif ederek onu kurtarmak ister. Fakat adam o kadar kızmıştır ki altın maltın dinlemez ve dayağa devam eder. Bunun üzerine Hz. İsa önce altına şöyle bir bakar ve der ki sen bir insanı kurtarmadıktan sonra ne işe yararsın der ve altını dereden aşağı yuvarlar atar.

İnsanın putlaştırılması ise şöyledir: Hz Ömer devrinde halk arasında Halid bin Velid olmadan fetih yapılamaz diye bir genel görüş oluşur. Hz Ömer buna derhal tepki verir ve Halid Bin Velid’i ordu baş komutanlığından alır ve yerine kölelikten gelme fakat bilgili ve ehil bir zat olan Ubeyde Bin Zeyd’i atar. Halid Bin Velid’i de onun yanına er olarak verir. Mısıra gidilmiş ve fetih yine gerçekleşmiştir. İşte vazgeçilmezlik İslamın asla kabul etmeyeceği bir şeydir. Üstün olan Allah ve onun emirleri olan İslam Hukuku’dur.

Bektaşinin biri şu paranın değerine bir bakayım der ve bütün parasını küpe koyarak beş parasız şehirde bir hafta dolaşır. Öyle perişan olmuştur ki sormayın gitsin. Kimse çay bile ısmarlamamıştır. En son eve gelir, küpü ve paraları karşısına alır ve şöyle der. Ey para, Allah desem değilsin, peygamber desem değilsin, bakıyorum da sana hiç de aşşa değilsin. Yorum yok…

Evliyadan bir zat (Şeyhül Ekber Muhyittin Arabi) Şam’da “ sizin taptıklarınız ayağımın altındadır” der ve sözünü geri almaz. Koyu şeriatçılar hemen hazırdır ve dine aykırıdır diye idam ederler. Ölmeden der ki, sin şına vurunca  bunu anlarsınız der. Nihayet Yavuz Sultan Selim Mısır seferi sırasında Şam’a uğrayınca bunu ona anlatırlar. Nerede demişti diye sorar ve orayı kazdırır. Çıkan şey bir küp altındır…

 99

Niyetteki sapmanın sonu cehennemde biter

Allah şu üç kişiyi cehenneme atar. Halk bu adam molla adam desinler diye ilim yapanı, ırkı için çarpışıp şöyle kahraman adam desinler diye çarpışan adamı ve ne kadar baba adam ne kadar hayırsever adam desinler diye hayır yapan adamı. Alacağınızı aldınız size baba, kahraman ya da molla dediler, benden ne istiyorsun der ve cehenneme atar. Allah muhafaza buyursun. Niyetlere dikkat. İngilizlerin bir sözü var. All thing in moderation, moderation in all thing. Yani ortalama her şeyde. Her şeyde ortalama. Bunun gibi her şeyde Allah rızası. Allah rızası her şeyde. Said –i Nursi hazretleri buyuruyor ki, insan sünnetleri işleye işleye o  sünnetler ibadet seviyesine yükselir.

99

İ’tikaf

Peygamber Efendimiz Ramazan ayının son on gününde i’tikafa çekilir ve eşleriyle cinsi münasebetini keserdi. İ’tikaf bir kimsenin ibadet niyetiyle herhangi bir mescidde uzun süreli inzivaya çekilmesi anlamına gelir. İhtiyaç ve yemek maksadıyla çıkışlar bunu bozmaz. Alimler bir müslümanın normal vakit namazları için bile camiye gelişlerinde kapıdan girerken i’tikafa niyet etmelerinin i’tikaf sayılabileceğini bildirmişlerdir. İ’tikaf hayatın anlamı üzerine derin bir tefekkür sağlar ve bu insan için bir ihtiyaçtır. İnsanın sıkıldığı zannedilir fakat hiç öyle değildir. İki yıl ramazanın son on gün umresinde i’tikaf nasib oldu. Süperdi..tavsiye ederim.

Aslında ben geziye gitmeye de bu gözle bakıyorum. Sizi bilemem. Hayatımı sorgulamak için bir düşünme fırsatı. Denize girmek, güzel, o kadar. Kişinin kendini keşfetmesi, asıl sorun bu. Günlük meşgalelerden kurtularak ben ne yapıyorum diyebilmeli insan…içkiye eğlenceye vurduysanız söylenecek bir şey yok. O deve kuşunun kafasını toprağa gömmesine benziyor. Kafanı kuma sok, sorunlardan kurtul. Ya da kafayı bul, serabı seyret dur. Varınca yaşayacağın sürpriz ne yazık ki çok acı olacak.

îtikâf, mescid veya mescid özelliklerine sahip bir mekanda, ibadet niyetiyle belli bir süre durmak demektir.

Ramazan îtikâfı bir beldede yaşayan bütün müslümanların üzerinde bir sünnet-i kifayedir. Yani en az bir kişi tarafından yapıldığı takdirde sorumluluk o beldede yaşayan bütün müslümanlardan kalkar.

Ramazan îtikâfı bir müekked sünnettir,

îtikâfta niyet şarttır.

Ramazan îtikâfında sünnet olan, bunun Ramazan’ın son on günü boyunca yapılmasıdır.

“Cîtikâf için erkek müslümanlar cami ve mescitleri, kadınlar da evlerinin ibadete ayrılmış bir odasını kullanabilirler.

Tîtikâf süresi içerisinde cinsel ilişkide bulunmak ya da geçerli bir neden olmaksızın îtikâf yerini terk etmek (örn; kadınlar için evlerinin ibadete ayrılmış odası) îtikâfı bozar.

Hayati bir tehlike, tuvalet, abdest, banyo gibi nedenlerle îtikaf yerinin terk edilmesinde bir sakınca yoktur.

îtikâfa anlam kazandıran, bu süre içerisinde, her türlü günah ve haramı terk etmek, yemek- içmek, uyumak gibi mübah olan nefsani uğraşları en aza indirmek ve tamamen ibadet, namaz, zikir, tefekkür, okuma gibi ulvi taatler ile meşgul bulunmaktır.

 

İ’tikafa giren kimsenin eşiyle dahi olsa öpüşmesi ve cinsi münasebette bulunması haramdır.

100 

SONUÇ

İnsanın küçücük bir parçası üzerinde yaşadığı bu eşsiz kâinatı yaratan Allah Teâlânın yapılmasını kesin olarak emrettiği vazifelerde, insanların sayısız menfaatleri vardır. Oruç da Allah Teâlânın kesin emridir. Orucun farz kılınmasının hikmeti, her şeyden önce, oruç tutan kimsede takvanın tecelli etmesini sağlamasıdır. Takva, insanı meleklik derecesine yükseltir. Allah Teâlâya bağlılık melekesini gerçekleştirir. Kişiyi, nefsânî arzulara uyma hastalığından kurtarır.

“Nefis doyarsa aza acıkır ve nefs aç kalırsa, aza tok bulunur” denilmiştir. Azanın açlığı, layık olmayan işleri yapmağa amade olmasıdır. Azanın tokluğu ise, uygun olmayan işleri yapmamasıdır. Nefse istedikleri verildikçe, azgınlaşır, doyacak yerde daha da acıkır. “…Çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder…). Bu sebeple oruç, nefsi en mükemmel bir şekilde terbiye eder; azanın tok kalmasını sağlar.

Oruç, beden ve ruh için bulunmaz bir ilaçtır.

Oruç, zihni berraklaştırır. Oruçta, maddî ve manevî sabır gerçekleşir.

Oruçlunun uykusu ibadet, sükutu teşbihtir. Oruç tutan kimseye, aksiyonununun mükâfatı kat kat verilir. Duası ise, Allah Teâlâ tarafından kabul edilir.

 

Her ibadette riya, göstermiş olabilir; fakat oruçta riya, gösteriş yoktur.

Marifetnâme’de yer alan aşağıdaki mısralar ne kadar düşündürücüdür:

 

“Nur ve zulmetten yoğurmuşlar Seni, Canını nur anla, zulmet bu teni.

Ten muradı, ekl-ü şürb ve milk-ü mal, Can temennası, cemâl-i Zü’l Celal.

 

La cerem, ednâ yeri ednâ sever,

Yani, ten dünya ve can Mevla sever.

 

Ariyet gömlektir on günlük tenin,

Besle canı, ariyet nendir Senin”

 

Azanın acıkmaması, takvanın gerçekleşmesi, kat kat mükâfat alınması, duanın makbul olması, sabrın tecelli etmesi, riyadan, gösterişten uzak kalınması, maddî ve manevî hudutsuz faydaların sağlanması için emredilen oruç vasifesinin yerine getirilmesi gerekir.

Oruç tutan insan;

-Allah ve Peygambere itaat etmiş ve büyük sevap kazanmış olur.

-Allah’ın verdiği nimetlere şükretmiş ve aç kalanların hâllerini öğrenmiş olur.

-Sağlığını korumuş, nefsini terbiye etmiş ve irâde eğitimi yapmış olur.

-Sabır ve metanet kazanmış, kötü söz ve davranışlardan korunmuş olur.

-Ahlâkını güzelleştirmiş ve imanının bilincine ermiş olur.

-İbadet zevkini tatmış, Allah’ın rızasını ve cennetini kazanmış olur.

Bu Ramazanda amelindeki ya da ihlasındaki bir kusurundan dolayı bu kadar rahmet ve mağfiretin olduğu bu ayda cenneti hak edemeyenlerin burnu sürtülsün diyelim bizde

Bayramlar, sosyal şizofreniyi toplumsal empatiye çevirme günüdür!

Bir gün insanlara çorba içmeleri için uzun uzun kaşıklar verilmiştir. Fakat bir türlü kaşığı çevirip de içemezler. Hep birbirine takılmıştır. Bu kez aynı sofraya dervişleri oturturlar. Onlar şöyle yapar. Çorbayı alır, kaşığı karşıdaki arkadaşına uzatır…Kendini başkasına feda etmek, sorunu da çözüyor demek ki. Güruhu, bilinçli, kültürlü, erdemli toplum yapan yardımlaşmadır. Benimle ilgilenmezsen seninle neden arkadaşlık yapayım? İyi gün-kötü gün dostunu neden ayırıyorlar?

Birisi, misafirine yedireceği yemek sınırlı olduğu için, lambayı kasten kaza süsüyle söndürür ve karanlıkta yer gibi yaparak yemez, ve yemeği misafirine yedirir. Siz cebinizde sadece 5 lira varken yarısını fakire verme yürekliliğini gösterebildiniz mi hiç? Yoksa bencillik ve ferdiyetçilik yakanızı mı sardı? Rezzakı unuttunuz mu?

Kişilik gelişmeden insan olunmaz, insan olunmadan toplum olunmaz. Aksi halde kin ve nefret, düşmanlık, haset ve cimrilik toplumu yer bitirir= sosyal şizofreni.

Bayramı kişi yaşar, o da insansa yaşar. Onun için önce insan olmak gerekir.

Bayram da, din de, diğer her şey gibi insan içindir. Eh, insan da bir şey için olmalı… Onu da siz bulun!

En güzel eman olan ALLAH’ın emanına emanet olunuz…

Sevgi ve barış içinde kalın.

Nice Bayramlara !.

 103

FITIR SADAKASI (FİTRE)

Bir fitre, bir kişinin, sabah-akşam günde iki öğün karnını doyurmasına yetecek olan miktardır.

Fitre, Ramazan bayramına ulaşan ve belli miktarda paraya/ mala sahip bulunan her müslümana vacip olan özel bir sadakadır.

Fitre oruç tutan, tutmayan ya da geçerli bir mazereti nedeniyle tutamayan her müslümana vaciptir.

Fitrenin vacib oluşunda ölçü, temel ihtiyaçlar dışında, (bir günlük yiyecek) en az 561 gr. Gümüş ya da 85 gr. Altın ya da bunlardan birine eş değer, nakit para, değerli ziynet eşyası ve maldır.

Fitre, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olur. En iyisi bayramdan önce verilmesidir.

Kİşi, kendisinin ve erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermek zorundadır. Hanımının ve anne-babasının fitrelerini vermek mecburiyeti yoktur. Onların fitreleri kendilerine aittir.

Fitre, ancak kendilerine zekât verilebilecek olan kimselere verilebilir. Yani malı/parası nisap miktarından az olan ve temel ihtiyaç maddelerini temin etmekten aciz bulunan… Dolayısıyla kişi, fitresini, hanımına, anne- babasına, dede-ninesine, çocuk ve torunlarına veremez.

Fitre gayri müslimlere verilemez.

 103

Bayram namazının sünnetleri            

Bayram namazına başka bir yoldan gidip, eve başka bir yoldan dönmek

Dargınlık karşısında bağışlayıcı, güler yüzlü ve mütevazı olmak

Bayram namazına yetişemeyen kişi, tek başına bayram namazı kılamaz. Fakat isterse onun yerine dört rekât nafile namaz kılabilir

Hadis: “Bu günümüzde (bayram) yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır.”

(Buhari)

Hadis: “Kim sevabını ALLAH’tan ümid ederek Ramazan ve Kurban bayramının gecelerini ibadetle ihya ederse, kalplerin öldüğü gün onun kalbi ölmeyecektir”   ibn-i Mace)

Sultan I. Ahmed’in Hazreti Peygambere Mersiyyesi

 

 

N’ola tacum gibi başumda götürsem daim
Kademi resmini ol hazret-i şah-ı resulün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmeda durma yüzün sür kademine o gülün

Sultan 1. Ahmed

 

Bu kıta şiir Sultan 1. Ahmedin kendi şiiri olup İstanbul Sultan Ahmed meydanındaki türbe kabristanının giriş kısmının üst içe bakan tarafında beyaz mermer üzerine altuni renkte yazılı olan kıtadır. kendisi 14 yaşında tahta çıkmış, 14 sene tahtta kalıp hastalık nedeniyle vefat etmiş, 12. padişah olup 14. sırada (önceki iki defa tahta çıkış dolayısıyla) tahta çıktığı için 14 şerefeli Sultan Ahmed Camii’ni yaptırmış ve açılış ikindi namazına denk gelince cemaate dönüp “ey cemaat, içinizde ikindi namazının sünnetini ömründe hiç terketmeyen her kim var ise gelsin bu namazı kıldırsın” diye nida etmiş, bir süre bekledikten sonra etrafındaki mollalar da dahil olmak üzere hiç kimseden ses çıkmadığını görünce öne geçip ” Elhamdülillah biz ömrümüz boyunca bu sünneti de hiç terketmedik” deyip imamete geçmiştir. Sultanın bir türlü namaza başlamadığını gören alimler mollalar sultana “Sultanım cemaat bekleyip duruyor, huzursuzlaştı, biraz acele edin” deyince Sultan Ahmed’in cevabı şöyle olur. “Bre Molla, siz benim kabeyi görmeden namaza duracağımızı mı sandınız” der. bir müddet sonra da namaz eda edilir. bu cami bir ihtiyaçtan ziyada Ayasofya Camii’ne kinaye olarak üstünlüğümüzü ilan etmek için onun tam karşısına yapılmıştır. kubbesi Ayasofyadan bir karış da olsa geniştir. ayasofyanın hantallılığına göre daha zariftir. konumu daha isabetli ve görünür bir yerdedir. iç direkleri de aynı şekilde zarif ve içi çini kaplama olup yabancılar “mavi cami” olarak anarlar.
Bu fakir geçtiğimiz ramazandan üç gün önce Temmuz 2011’de İstanbul’da idi ve hem eserini hem eser sahibini ziyaret edince (muhabbeti bir başka oldu mübareğin) ve yukarıdaki şiiri de görünce hemen onu not edip İstabnul-Ankara yolunda aşağıdaki mersiyyeyi kaleme almak nasib oldu. yazdırana hamdolsun.

 

NO’LA MUHAMMEDΠ 

(Aşık ahi kul ahmedin Hz. Peygambere mersiyyesi)

N’ola başım gibi seni de taşısam

Beni hardan alan nuru Muhammedî

Gülşeninim güllerim seninle koksam

Ahmedî kul üzre yüzün Muhammedî

 

N’ola canım gibi seni de sevseydim

Beni hare sokan narı Muhammedî

Didarımın bağları seninle gülsem

Ahmedî kul üzre gülün Muhammedî

 

N’ola sözüm gibi seni de bilseydim

Beni senden alan nuru Muhammedî

Cennetimin köşkleri görüp bilseydim

Ahmedî kul üzre sözün Muhammedî

 

N’ola yarim gibi seni de sarsaydım

Beni candan eden canı Muhammedî

Cananımsın köşkleri verince gülsem

Ahmedî kul üzre köşkün Muhammedî

 

N’ola halim gibi seni de ağlatsam

Beni kuldan eden birr’i Muhammedî

Resulüsün ümmeti verince gülsem

Ahmedî kul üzre gül sen Muhammedî

 

N’ola gülüm gibi seni de dileseydim

Beni bülbül kılan gülü Muhammedî

Türkülerin neşvesi kârınca yağsam

Ahmedî kul üzre türkün Muhammedî

 

N’ola yıllar gibi seni de içseydim

Beni yorgun kılan ahı Muhammedî

Gözlerimin yaşları tövbede Hakşen

Ahmedî kul üzre makam Muhammedî

 

N’ola zikrim gibi seni de ansaydım

Beni cezbe salan şah’ı Muhammedî

Döndüğümün nirengi yıkılsa yansam

Ahmedî kul üzre ölsem Muhammedî

 

N’ola aşkım gibi senide yar saydım

Beni derde koyan aşk’ı Muhammedî

Sadıkınım mihengim yıkılsa düşsem

Ahmedî kul üzre kalksam Muhammedî

 

N’ola bilgin gibi seni de çözseydim

Beni bir de bulan dahi Muhammedî

Sorulanın şifresi verilse çözsem

Ahmedî kul üzre bilsem Muhammedî

 

N’ola halim gibi seni de sorsaydım

Beni hapse koyan hakkı Muhammedî

Mahpusların kapısı açılsa kalsam

Ahmedî kul üzre assam Muhammedî

 

N’ola cahil gibi seni de sorsaydım

Beni ilme iten “oku, Muhammedî”

Alimlerin imamı olup kıldırsam

Ahmedî kul üzre ezan Muhammedî

 

N’ola sırrım gibi seni de açsaydım

Beni ele veren yad-ı Muhammedî

Gizlerinin çırası yansa da görsem

Ahmedî kul üzre gizin Muhammedî

 

N’ola dişim gibi seni de sıksaydım

Beni sünnete koşan şer’i Muhammedî

Tarikatının yolunu söyle de bilsem

Ahmedî kul üzre erin Muhammedî

 

N’ola elim gibi seni de tutsaydım

Beni biat eden nebi Muhammedî

Hakikatının hükmünü bildir de ölsem

Ahmedî kul üzre hakkın Muhammedî

 

N’olaydı da n’olaydı hükmüm n’olaydı

Yedi düvel hükümranım hal olaydı

Resulü Zişan hükmüne ram olaydı

Ahmedî kul üzre şahın Muhammedî

 

Kul ahmed’im sultanın kim Ahmet midir

İki cihan üzre şahın gül gülşen midir

Bu adaşların Rahman’ı Rahim midir

Ümmetî kul üzre şaf’i Muhammedî

 108 

DİNİ BAYRAMLAR VE ADABI

Bilindiği gibi bayram, sevinç ve neşe günü demektir. Öteden beri her milletin birçok millî günleri, tarihî hatıralarını canlandıran bayramları bulunmaktadır. Aynı şekilde bir dine mensup kimselerin de dinî günleri ve dinî bayramları vardır.

Bayramlar, inananlar üzerinde çok müspet tesirler meydana getirir, dinî şuur ve duygularını kuvvetlendirir. İnsanlara yeni bir heyecan ve çalışma zevki kazandırır.

Bayramların, millî ve dinî duyguların, inanışların pekişmesi, taze ve canlı tutulması fonksiyonu yanında, toplumun birlik ve beraberliğini sağlamada ve bunun bireylerin bilincinde yer etmesinde de büyük önemi vardır.

Gerçekten dinî bayramlar, insanlar arasında kaynaşmanın, dostlukları ve ahbaplıkları ilerletmenin bir yolu olarak belli bir öneme sahip oldukları gibi, dinî duygu ve şuurun sosyal hayatta tazelenmesinin de bir vesilesidir.

Dinî Bayramlarımız

İslam Dininde iki büyük bayram vardır. Ramazan ve Kurban Bayramı. Kaynaklarımızda, Ramazan Bayramına “îdu’l-fıtr”, Kurban Bayramına ise, “îdu’l-edhâ” denilmektedir.

Sevgili Peygamberimiz Medine’ye hicret ettiklerinde, Medinelilerin eğlendikleri iki günleri vardı. Peygamberimiz (s.a.s.);

“Bu günler nedir?” diye sordu” Medineliler;

“Biz câhiliyye döneminden beri bu günlerde eğleniriz” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz;

“Allah, size, o iki gün yerine daha hayırlı iki bayram vermiştir. Bunlar Ramazan ve Kurban Bayramlarıdır” buyurmuştur.

Ramazan ve Kurban bayramları hicretin ikinci yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır. O günden beri kutlana gelen bu iki bayram, Müslüman milletlerin aynı zamanda millî bayramları hâline gelmiştir.

Bayram Günlerini Nasıl Geçirmeliyiz ve Neler Yapmalıyız?

Her iki bayram da bayram namazı ile başlar. Sahabeden Berâ ibn Azib’in naklettiğine göre Hz. Peygamber bu hususu, okuduğu bir bayram hutbesinde şöyle ifade buyurmuşlardır:

“Bu günümüzde yapacağımız ilk iş namaz kılmamızdır. Sonra döner kurban keseriz. Her kim böyle yaparsa, şüphesiz bizim sünnetimize uygun iş yapmış olur.”

Bayram namazı, biri Ramazan bayramında, diğeri Kurban bayramında olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rek’atlık bir namazdır.

Bayram namazı Hanefî mezhebinde, Cuma namazının vücûb şartlarını taşıyan kimselere vaciptir. Şafii ve Mâlikiler’e göre müekked sünnet, Hanbeliler ‘e göre ise farz-ı kifayedir.

Bayram namazına, mükellef olmayan küçük çocuklarımızı da getirmeli ve onlara da bu manevî havayı teneffüs ettirmeliyiz.

Peygamberimiz (s.a.s.), bayram günleri ve bu günlerin mahiyeti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Arefe, Kurban ve Teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme, içme günleridir.”

Hadiste açıkça belirtilmektedir ki, bayram günleri yeme, içme ve ikram günleridir. Bunun için oruç tutmak senenin her gününde caiz olduğu hâlde,

Ramazan Bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının dört gününde tahrîmen mekruhtur.

Bayram günlerinin yeme, içme ve sevinç günleri olması yanında, her birinin ayrı bir anlamı da bulunmaktadır. Ramazan bayramı, bir ay boyunca Allah için tutulan orucun arkasından verilen bir “genel iftar ziyafeti” hükmündedir ve bu anlamından dolayı ona “fıtır bayramı (iftar bayramı)” denilmiştir.

Ramazan bayramının ilk günü bu yönüyle bir aylık Ramazan orucunun iftarı olmaktadır. Böyle toplu iftar gününde oruçlu olmak, Allah’ın sembolik ziyafetine katılmamak anlamına gelir ki, bu doğru bir davranış olmaz.

Allah için kurbanların kesildiği kurban bayramı günleri de ziyafet günleridir. Kurban bayramının Arefe ve bayram günleri, İslâm dünyasının en seçkin günleridir. Çünkü Arefe günü, dünyanın her tarafından gelen hacı adayları Arafat’ta toplanarak Allah’a yönelmekte ve O’ndan af ve bağış dilemektedirler. Arafat, İslâm’ın birlik ve kardeşliğe verdiği önemin bir simgesidir.

Bayram günleri mutlak ibadet günü olmadığı gibi, katıksız eğlenme günü de değildir. Bu iki hususu bir arada toplayan günlerdir.

Bayramları, ibadet ve itaatten tecrit edip, sadece oyun, eğlence, zevk ve safa günü olarak anlamak yanlış olduğu gibi, meşru oyunlardan ve mubah eğlencelerden soyutlayarak sırf bir ibadet ve itaat günü olarak anlamak da hatalıdır. Çünkü insanın manevî varlığı yanında, maddî varlığının da ihtiyacı vardır. İbadet ve itaatlerle ruh, kalp vb. manevî varlığımız tatmin edildiği gibi, çeşitli ikram ve ziyafetlerle, belli ölçüler içinde yapılan meşru oyun ve eğlencelerle de maddî varlığımız tatmin edilmiş olur.

Meşru sınırlar içinde yapılan oyun ve eğlenceler, bayramların özünde mevcuttur. Nitekim, Hz. Peygamber (s.a.s.), düğünlerde olduğu gibi, bayramlarda da eğlence ve oyuna karşı çıkmamış, hatta bunu teşvik etmiştir.

Konuya ışık tutacak iki hadisi burada zikredebiliriz:

Hz. Aişe validemiz şöyle anlatır:

“(Kurban bayramının ilk üç günlerinden birinde) Resûlullah (s.a.s.) yanıma geldi, karşımda Buâs ezgilerini def çalarak okuyan iki kız vardı. Yatağına uzanmış ve mübarek yüzünü çevirmişti. Derken içeriye Hz. Ebû Bekir girdi. ‘Bu ne hâl? Allah Resûlü’nün yanında şeytan mizmarı öyle mi? diyerek beni azarladı. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.) ona dönerek; Onlara dokunma ey Ebû Bekr; her milletin bayramı vardır. Bu da bizim bayramımızdır.” buyurdu.

Yine bir bayram günü Hz. Aişe’nin, Habeşlilerin Mescid-i Nebevi’de kalkan mızrak oyunu oynadıkları bir sırada onları seyretmek için izin istemesi üzerine Hz. Peygamber ona izin vermiş ve “Tamam, yeter” deyinceye kadar beraberce bu oyunu seyretmişlerdir.

İslâm dini her konuda itidali (orta yolu) emir ve tavsiye eder. Mü’min olmak, fert ve aileleri mutluluğa götüren meşru yolları tıkayarak, dünyayı zindan hâline getirmek değildir. Anne ve babaya yakışan, bayramları aile ve çevresindekilerle neşe ve zevk içerisinde geçirmeyi gerçekleştirmeye çalışmaktır.

İnanmış, Allah’a gönül vermiş insan, bencil olmaz. Sadece kendisinin ve yakınlarının sağlık ve mutluluğunu değil, bütün Müslüman kardeşlerinin mutluluğunu da düşünür. Bu konuda çaba sarf eder ve dua eder.

“Hz. Peygamber Mescidde iken bir bedevi Mescide girdi, namaz kıldı ve ‘Allah’ım bana ve Muhammed’e rahmet et, başkasına değil’ şeklinde dua etti. Hz. Peygamber, bedeviye; Allah’ın geniş olan rahmetini daralttın…” buyurarak onu uyardı.

Merhamet insan kalbinin merhemidir. Sevgi ve saygı duygusundan uzak kimseler, katı yürekli olmanın yolunu tutmuşlar demektir. Bu duruma düşenler derhal bundan kurtuluş çarelerini aramaya koyulmalıdırlar.

Peygamberimiz (s.a.s.)’e bir sahabî gelerek kalbinin katılaştığını hissettiğinden şikayet etti. Peygamberimiz ona;

“Kalbinin yumuşamasını istiyorsan, yoksulları doyur ve yetim başını okşa” buyurdu.

İnsanımızın kemal derecesini bulması için bayramlarda yapacağımız en önemli işlerden biri de yetim, kimsesiz ve yoksullarla ilgilenmek, onlara maddî-manevî destek olarak, kendilerine yalnızlıklarını hissettirmemektir. Yetim ve kimsesizlere hep acınır, ama hiç unutmayalım ki onlar, bizler için bu top­lumda Allah rızasını kazanmamıza vesile olacak birer can simididir.

Kadın sahabîler arasında kocası öldükten sonra sadece yetim kalan çocuklarını büyütmek ve yetiştirmek için evlenmeyen güzel ve iffetli bir hanıma işaretle bir hadis-i şerifte,

“Ben ve bu yanakları çökmüş (fedakâr) hanım kıyamet günü cennette şu iki parmağım gibi yan yana beraber olacağız.” buyurulmuştur.

Bayram günleri barış ve sevinç günleridir. Dargınlık dinen yasaktır. Elbette bir arada yaşayan aile ve toplum fertleri arasında anlaşmazlıklar, sürtüşme ve tartışmalar olabilir. Bu gayet normaldir. Ama bunları dargınlık safhasına vardırmamak gerekir. Bilhassa yakınlar, sıla-i rahim denilen ziyaret bağı ile aradaki bağlarını kuvvetlendirmelidirler.

Hz. Peygamber, mü’minlerin üç günden fazla dargın durmalarının uygun olmadığını belirterek şöyle buyurmuşlardır:

“Bir Müslümanın diğer müslümana üç günden fazla dargın durması helâl olmaz.”

Akraba ve komşulara iyilik etmek ve onlarla iyi geçinmek Rabbimizin tavsiyesidir. O, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Allah ‘a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, eliniz altındakilere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa, 4/36)

“Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarım ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir.” (isrâ, 17/26-27)

Cenab-ı Hak, yakınlarla ilgiyi kesenlerin ahirette cezaya çarptırılacaklarını belirterek şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lanet, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.” (Ra’d, 13/25)

İntikam almak dinimize göre haramdır. İnsanı bu noktaya getirecek kin, nefret, haset ve benzeri duygular yasaklanmıştır. Müslümanın, imana, sevgi ve saygıya yataklık etmesi gereken ve ancak bu şekilde iyi ve doğruya giden yolu aydınlatabilecek olan kalbi, bu kötü ve çirkin duygularla doldurulursa manevî fonksiyonunu icra edemez. Sahibine ışık tutamaz. Bunun içindir ki, intikam alma imkânı varken bağış yolunu tutmak büyüklüğün ta kendisidir ve Allah katında çok makbul bir harekettir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim, bu hususa şu ayetle işaret etmektedir:

“Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.” (Şûra, 42/40)

Daima af yolunu tutmak, mü’minin başta gelen özellikleri arasında sayılır. Bu konuda yine Kur’an-ı Kerim’ de şöyle buyurulur:

“Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.” (A’râf, 7/199)

Bu ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber, ayetin açıklamasını Cebrail’e sormuş, o da şöyle cevap vermiştir:

“Allah, sana zulmedeni ve haksızlık edeni affetmeni, sana vermeyene vermeni, sana gelmeyene gitmeni” emretmektedir.

Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de, iyilik ve takvada yardımlaşmayı, günah ve düşmanlıkta ise yardımlaşmamayı emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlasın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın..”(Mâide, 5/2)

Ayrıca, Kur’an-ı Kerim kurtuluşun, ancak Allah’a ibadet etmekte ve hayır işlemekte olduğunu bildirmektedir. Konu ile ilgili bir ayet-i kerime şöyledir:

“Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Hacc, 22/77)

Bayram gecesi ve günlerinde aşağıda sayılan şeylerin yapılması müstahaptır, sevap kazanmaya vesiledir:

a)→ Bayram gecelerini dua ve ibadetle ihya etmek, kaza namazı kılmak, Kur’an-ı Kerim okumak, Allah Teala’dan af ve mağfiret dilemek. Çünkü duaların makbul olduğu gecelerden birisi de bayram geceleridir. Nitekim Peygamberimiz (s. a. s.) şöyle buyurmuşlardır:

“Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sevabını ümit ederek ibadetle geçiren kimsenin kalbi, kalplerin öldüğü gün ölmez.”

b)→ Bayram sabahı erken kalkarak yıkanıp temizlendikten sonra namaza gitmek.

c) Güzel kokular sürünmek, temiz ve yeni elbiseler giyinmek.

d) Gücü yetiyorsa namaza yürüyerek gitmek ve giderken yolda tekbir getirmek; güler yüzlü ve sevinçli görünmek, yoksullara çokça sadaka vermek, çoluk çocuğuna bolluk göstermek.

e) Ramazan bayramında, namazdan önce bir şeyler yemek; Kurban bayramında ise, kurban kesecekse, kurban etinden yiyinceye kadar bir şey yiyip içmemek.

Bayram günlerinde annemizin-babamızın ellerini öpüp hayır dualarını almalıyız. Dinimizde Allah’a ibadetten sonra anne ve babaya saygı ve iyilik emredilmiş, onlara karşı “öf” bile demek yasaklanmıştır. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur:

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsrâ, 17/23-24)

Akraba ve komşularla tebrikleşerek, karşılıklı sevgi ve saygı duyguları aktarılmalı, karşılaştığımız herkesle selamlaşarak tebrikleşmeliyiz. Tanıdıklarımızı ziyaret ederek hatırlarını sormalı ve gönüllerini almalıyız. Hastanelerde;’ ve evlerde yatan hastaları ziyaret etmeli, şifâ dileklerimizi sunmalıyız. Yetimlerin ve kimsesiz çocukların başını okşamalı, onlara anne ve baba gibi davranmalıyız. Çevremizdeki yoksullara ve bakıma muhtaç çocuklara yardım ellerimizi uzatmalı, onların da bayram sevinci yaşamalarını sağlamalıyız. Bizden hayır dua bekleyen ölülerimize dua etmeli, ruhları için hayır ve hasenatta bulunmalıyız. Tanıdıklarımızdan dargın olanları barıştırmaya çalışmalı ve aralarını bulmalıyız. Çocuklara hediyeler dağıtmalı ve onları sevindirmeliyiz.

Bayram günleri sevinç günleridir. Bu günlerde sevinçli ve güler yüzlü olmak tavsiye edilmiştir. Ashâb-ı kiramdan Ebû Zer, Peygamberimizin kendisine bu konuda şu tavsiyede bulunduğunu rivayet eder:

“Kardeşini güler yüzle karşılamak gibi en ufak bir iyilik dahi olsa onu hor görme.”

Her zaman olduğu gibi bayram günlerinde de, İslâm’ın emrettiği şekilde, çevremizdeki insanlara iyi davranmalı, incitici ve zarar verici davranışlardan sakınmalıyız.

 113

Bayramların toplum hayatına etkisi

Bayramların toplum hayatında üstün bir yeri ve değeri vardır. Bayram günlerinde akraba ve komşularımızla olan ilişkilerimiz kuvvetlenir, birlik ve kardeşliğimiz güçlenir. Bayram sabahı camilerimizi dolduran Müslümanların hep birlikte ve içtenlikle yüce Allah’a yönelmeleri, O’ndan af ve bağış dilemeleri ayrı bir önem taşır. Çünkü böyle bir amaçla bir araya gelen, aynı iman ve heyecanı taşıyan toplulukları yüce Allah’ın rahmeti kuşatır ve onları affeder.

İbadetler insan üzerinde müspet tesirler bırakır. Hele bu, Ramazan ayına mahsus oruç, teravih, zekât, sadaka-i fıtr; fedakârlığın sembolü kurban… gibi ibadetler olursa, bunların etkisini toplumun her kesiminde görmek mümkündür. Toplum, bayrama girerken kendisinin dinî yönden güçlenmesini engelleyecek gaflet perdesini yırtmalı, yeni bir aksiyon kazanmalıdır. Bayramda ve bayram sonrasında “benim” diyebildiği yegâne iki nimeti, sağlık ve zamanını iyi değerlendirme şuuruna ermelidir.

113

Bir Müslümanın Güzel Ahlaklı Davranışı Nasıl olmalıdır: İnsan-ı kamile giden yol

Sizleri gönülden düşürmedik. Bir güzel söz ile uzaktan uzağa selam ve musafaha yapalım dedik.

Akıllılar bazen, deliler her gün bayram yapar. Ben delileri daha çok severim. Çünkü onlar katıksızdırlar. Onların tek sorunu, deliliğinin farkında olmaması. İşin aslı unutmayı da unutmak gerekir. Fakat Allah deliliği akıllıdan bekler. Dini olmayanın deliliğini ne yapacak? İşte dini deli gibi yaşayan akıllılardır O’nun aradığı.

Sahi din deyince siz ne anladınız? Namaz, oruç, sadaka falan mı?

İmam-ı Cafer’e sormuşlar, din nedir? Diye. Cevap vermiş: “Din sevgi ve nefretten başka nedir ki?”

İşin aslı saklambaç oynuyor.  Ara ki bulasın.

Bu yüzden;  “Arayanlar bulanlarmış, Bulanlar arayanlarmış”  (Said-i Nursi)

Bulunca vuslat olur, aşk kalmaz!  Ne demişler;

Aşkın varsa can baş üzre gel beri,

Aşkın yoksa, dön kapıdan gel beri.

Aşk bir derya, yüreğin kadar nasibin olur.  Uçurumdan sen atla ki, “O” tutar seni!  Korkak tacir kazanamaz! İşte atlayan deliler kazanır!

Mülkiyet tarlasında ekim yapanın hasadı “ben” ve “israf” olur.

Emanet tarlasını sür, harmanın rahmet olur.

Neye yanarsan onu görürsün.

İhtiyacını Pavlov’un köpekleri mi belirliyor? (Şartlı refleks)

“la ilahe” süpürgesiyle süpürmeyenin Allah’ı çok olur.

Rapresantlara ilk öğretilen “tekili çoğula çıkarmayın” “ çoğulu tekile indirmeyin”   İkincisi yanlış; siz “kesreti tekile çıkarın!”

Kabe’nin kara donuyla ne işin var senin.  Sahibini ara, sen onu değil,  kabe  seni tavaf etsin! (ayniyle vaki)

Kardeşlikte sevap ticareti

Dinimiz bizlerin kardeş olduğunu ve birbirimizi sevmemiz gerektiğini bildirmektedir.  “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” Sevgi ve barış içinde olmamızı isteyen yüce yaratıcı, ücrette de cömert davranacaktır eminiz.

Bayramınız kutlu ve mübarek olsun!…

Necip Fazıl, “Mü’min sıkıştırılmış şeker gibidir. Deryayı tadlandıracak güce sahibtir” der.

Dini, tevhitten, güzel ahlaka dönüştürmüş iyi bir insan, çevresi için bir rahmettir ve bir ölçüde etrafındaki herkesi de tatlandırır.

İşte bayramlar, kısalığına rağmen af ve tebessümle, kardeşlik ve dostluğun fiilen yaşama geçtiği barış ve huzur ortamlarıdırlar.

Zaman

Batılılar “Time is Money” derler.- Zaman paradır-

İnanan ise “Time is my life” der – Zaman inananın bütün hayatıdır-

O, boş laf bilmez, öyle konuşan olursa selam der geçer. Zamanın hüsrana dönüşmesi inananda olmaz. İki günü birbirine eşitlemez.

“İnsan hüsrandadır”, buyruldu.

Dün geçmiştir, yarın ne olacağını bilmiyorsun, o halde bugünü doku.

İnanmayan ise ne yaparsa yapsın, heyhat.. iman olmayınca..?

Zamanın hüsranındadır o. Aranan karşılıklı tanımadır. “Sen beni tanımazsan, ben de seni tanımam”dan öte nedir ki?

Kişilikte bayram yapınız

Bayram bağışlama günüdür.

 

“İnsanın üç günden fazla küs durması helal olmaz”

 

Akrabalık bağlarını kesenlerin ahiretleri zordur.

 

İntikam almak yoktur. Birisi size bir tokat attı ise, Hz. İsa gibi öbür yanağınızı çevirmeyin, fakat, sizin de bir tokat hakkınız olabilir, fakat affederseniz daha iyi olur. Yumruk atamazsınız.

İyilikte yardımlaşılır, fakat birlikte kazık atalım olmaz!

Anne baba hak ve hürmetini siz zaten biliyorsunuz. Öf’e bile izin yok! Yanınızda yaşlanacak! Hanıma itaat yok! Artık hala cenneti kazanamıyorsanız, burnunuz sürtülsün!

Gıbtadan haset kokusu gelir.

 

Gıbta, “keşke bende de olsa”; Haset ise, “onda da olmasın, bana verilsin” demektir ki hoş bir şey değildir.

Arkadaşı için “niye o çok şey biliyor da, ben bilmiyorum” gizli rekabettir ve haddi aşmış olur, imrenme kıskançlığa dönüşür.

Gıbtadan da uzaklaşarak takdire razı olmalı, kaderi tenkit etmemeli, kimseyi rakip görmemeli ve kendini güzel ahlaka yönlendirmelidir.

Komşusunun “iki eşeği olsun” diye dua edebilen, bir eşeği de hak eder.

Her şeyi emanet bilmeli. Mülkiyete geçeni iki metre kabut paklar!

“Sen rızkını aradığın gibi, rızkın da seni arar!” Bu ne telaş. Yat demedik ama, kazık da at demedik!

Topu sen oyna. Fakat skoru “O” belirler! Eh, kılıcın hiç mi hakkı yok?da diyebilirsiniz Fatih gibi.

Meziyetlerin öne çıkması 

İnsanların her fırsatta şahsi meziyetlerini sayıp dökmesi, ferdi başarılardan sözetmek, başarıyı kendine mal etmek, başkasını çekememezliğe iter ve gıbta damarını kabartır. Bu yüzden bunlar da ayıp kabul edilmiştir. Yani kendinden menkul olmamak gerekiyor.

İyiliklerinizi sayıp dökmeyin. Herkes kendi rekorunu kırmalı.

Fakirin ihtiyacı görülmemiştir bir gün. Haber gelir; Ali ölmüştür. (kerremallahi veche)

İşler bölüşülmeli, eller taşın altına konulmalı ve yapabileceğinin en iyisi yapılmalı. Böylece, semere de umumun malı olacaktır.

Sıddık 40 000 liranın 10 000’ini gece, 10 000’ini gündüz, 10 000’ini gizli, 10 000’ini açık verdi, ne güzeldir.

Siz 40 000 verin, “Akil” bir avuç hurmanın yarısını evine yarısını hayra ve eşitler.

Yaratılışın gayesi sevgidir

Yunus boşuna dememiş:

“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü l Yaratılanı hoş gör l Yara­tan’dan ötürü”

Burada hoşgörülen şey yaratılıştır. Değilse her inkarı hoşgörme değildir. Aynı zamanda ona bir toparlanma fırsatı da vermiyor değil..

Yumuşaklık ve merhamet iyi insan olmanın gereği.

Kralları da Kuralları da putlaştırmak yok. Referandumda krallar, zarurette kurallar kalkar.

İngilizlerin çok tuttuğum bir özdeyişi var: “all thing in moderation, modaration in all thing”. Yani; her şeyde ortalama, ortalama her şeyde. Bu yüzden ortalama gitmek gerek.

Görev mi? Yardım mı?

Muhabir önündeki yaralıya yardım mı edecek, yoksa haber için o haldeyken onun fotoğrafını mı çekecek? Kararı insanlığınız versin.

Yetimhanede bir çocuğun devlete maliyeti aylık iki milyar lira. Halbuki bu çocuklar koruyucu ailelere verilebilse keşke.  Devlet yardım da yapıyor aslında.  Sıcak bir sevgi ortamında o çocuk büyür. İnsanın köpek kadar değeri yok. Bunları devlet düşünmeli ve daha kalıcı çözümler üretmeli. Ben eşime iki çocuğumuzun yanına iki çocuk daha alalım demiştimdi de hem devletin şartları hem kadının şartları beni bana bırakmamıştı. Toplumda merhamet bitiyor mu acaba. Merhamet timsali kadını bu görevinden alan ne? Düşünmek zorundayız vesselam…

Bayram günleri sevinç günleridir. Siz güler yüzü adet edinin ve hep öyle olun. Sadakanız olur.

 

Sonuç

Bayram günlerinde toplum şuuru bütünleşir. Toplum fertleri birbirleriyle sevişip kaynaşır. Hayatın bitmek tükenmek bilmeyen sıkıntıları içinde bunalan, bitkin ve yorgun hâle gelen insanları bayramlar dinçleştirir. Ve çalışma azimlerini artırır.

Bayramlar, sosyal dayanışma ve barış şuurunun fertlere kuvvetle hâkim olduğu günlerdir. Dargınların kucaklaşması, aralarında kin, nefret bulunan kabile, aile ve şahısların, düşmanlık ve husûmet duygularının sevgiye dönüşmesi, küçüklerin büyüklere saygı, büyüklerin küçüklere sevgi göstermesi, hastaların ziyaret edilmesi, verilecek küçük hediyelerle çocukların gönüllerinin alınması, hısım ve akrabanın bir kere daha yeniden kaynaşması, genellikle bayram günlerinde mümkün olmaktadır. Bütün bunlar, toplumu oluşturan fertleri birbirleriyle kaynaştırarak millî birliğin sağlanmasında ve toplumu rahatsız eden ayrılık ve düşmanlıkların yok olmasında etkili olan hususlardır

 115-129

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ORUÇLA İLGİLİ KIRK HADİS

1. Hadis

Oruç tutan bir kimse, bütün kötülüklerden uzak kal­mak zorundadır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

-Aziz ve Celil olan AllahTeâlâ buyurdu ki:”Âdem oğlunun her ameli, her aksiyonu kendisine aittir. Yalnız oruç müstesna. O, benim rızam için tutulur. Onun mükâfatını Ben veririm”. Oruç, kötülüklere karşı bir kalkandır. Sizden biriniz oruçlu olduğu günde fena söz söylemesin; kavga etmesin. Şayet herhangi bir kimse, ona sövüp sayar ve çatarsa, “ben oruçluyum” desin. Muhammed’in varlığı kudretinde olan AllahTeâlâya ve-min ederim ki, elbette oruçlunun ağız kokusu, Allah Teâlâ katında misk kokusundan daha hoştur. Oruç tutan bir kimse için ferahlanacağı iki sevinç vardır: Birisi, iftar ettiği zaman duyduğu sevinç, diğeri ise, Allah Teâ-lâya kavuştuğu zaman duyduğu sevinç.

Hadisi, Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. Lafız Buhari’nindir.

 

2. Hadis

Oruç   karşılığında   verilen   mükâfatın   hududu yoktur.

Buhârî’nin diğer bir rivayeti şöyledir: Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Oruçlu, yemesini, içmesini ve nefsânî arzularını Benim rızam, Benim hoşnudluğum için terkeder. Onun mükâfatını bizzat Ben veririm. Bir iyiliğe karşı (en az) on misli mükâfat vardır.”

3. Hadis

Cennetteki “Reyyan” kapısından cennete yalnız oruç tutanlar girecektir.

Sehl İbn Sa’d (r.a.)’den:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

-Cennette “Reyyan” adında bir kapı vardır. Kı­yamet gününde cennete oradan yalnız oruç tutmuş olan­lar girer. Onlardan başka bir kimse giremez. “Oruçlular nerede?” diye nida edilir. Onlar ayağa kalkarlar; o kapıdan cennete girerler. Onlardan başka bir kimse o ka­pıdan cennete giremez. Oruçlular o kapıdan girdikleri zaman, kapı kapanır ve artık oradan hiç kimse cennete giremez.

Hadisi, Buhârî, Müslim, Neseî ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.

Tirmizî’de şu ziyade vardır:

“Kim o kapıdan cennete girecek olursa,

ebediyen susamaz.”

 

4. Hadis

Oruç tutan bir kimsenin orucu, kıyamet gününde şefaatçi olacak ve bu şefaati Allah Teâla tarafından kabul edilecektir.

Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhumâdan: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

-Oruç ve Kur’ân-ı Kerim, kıyamet gününde kul için şefaatçi olurlar. Oruç dile gelir ve şöyle der: “Rab-bim! Ben onu, yemekten, içmekten ve nefsânî arzular­dan menettim; bu sebeple, ona şefaat etmeme izin ver.” Kur’ân-ı Kerim de şöyle der: “Rabbim! Geceleyin ben onun uykusuna engel oldum; ona şefaatçi olmama müsaade et.” Resûl-ü Ekrem sözlerine devamla: “O ikisi, kula şefaat ederler.” buyurmuştur.

Hadisi, Ahmet İbn Hanbel rivayet etmiştir

5.Hadis

Oruç, bedenin zekatıdır. Bedenin zararlı madde-lerden temizlenmesini sağlar:

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

Her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı ise oruçtur. Oruç sabrın yarısıdır.”

Hadisi, İbn Mâce rivayet etmiştir.

6. Hadis

Bedenî bir ibadet olan orucun bir benzeri yoktur.

Ebû Osame (r.a.)’den:

Şöyle demiştin:

-Yâ Resûlallah! Bana bir amel, bir aksiyon tavsiye et, dedim.

-Sana oruç tutmanı tavsiye ederim. Çünkü unun bir eşi, bir muâdili yoktur,’ buyurdu.

-Yâ Resûllallah! Bana bir amel, bir aksiyon tavsiye et, dedim.

-Sana oruç tutmanı tavsiye ederim. Çünkü onun bir benzeri, bir muâdili yoktur, buyurdu.

Hadisi, Neseî rivayet etmiştir.

Neseî’nin diğer bir rivayetinde râvi şöyle demiştir:

ResûluUah (s.a.v.)’e geldim ve:

-Yâ Resûlallah! Allah Teâla’nın beni kendisiyle faydalandıracağı bir ameli, bir aksiyonu bana tavsiye et, dedim. .

-Oruç tutmanı sana tavsiye ederim. Çünkü onun bir benzeri yoktur, buyurdu.

7. Hadis

İftar edeceği zaman oruçlunun yapacağı dua, ka­bul edilir; reddedilmez.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

-Üç kişi vardır ki onların yapacağı dua reddedilmez; kabul edilir: İftar edeceği zaman oruçlunun dua­sı, âdil bir devlet başkanının duası, zulme uğrayan bir kimsenin duası. Allah Teâlâ mazlumun duasını bulutla­rın üzerine çıkarır. Onun için semanın kapıları açılır. Âlemlerin Rabbi şöyle buyurur: “İzzetim ve celâlim hak­kı için, bir müddet sonra da olsa, elbette sana yardım edeceğim.”

Hadisi, Ahmed Ibn Hanbel, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.

8. Hadis

Oruç tutan bir kimse, cennetin “Reyyan” kapısından cennete girmeğe davet edilir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

-Allah yolunda en az iki şey infak eden, iki şey veren kimseye cennetin muhtelif kapılarından şöyle nida edilir: “Ey Allanın kulu! Bu kapıdan cennete girmen, senin için daha hayırlıdır.” Çok namaz kılan kimse “Namaz” kapısından, mücahidler “Cihad” kapısından, oruç ehlinden olan kimse “Reyyan” kapısından, sada­ka verenler ise “Sadaka” kapısından cennete girmeğe davet edilirler.

Ebû Bekir (r.a.):

-Yâ Resûlallah! Anam-babam sana feda olsun. Bu kapıların birinden cennete girmeğe çağrılan bir kim­senin, diğer kapılardan cennete girmeğe çağrılmasına ihtiyaç yoktur. Maksat cennete girmektir. Fakat bu kapıların hepsinden cennete girmeğe çağrılacak bir kimse de var mıdır? diye sordu.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):

-Evet, vardır. Senin de bu zümreden olacağını umuyorum, buyurdu.

Hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

9. Hadis

Oruçluya iftar veren kimse, onun kadar sevap kazanır. Oruç tutan kimsenin ise sevabı eksilmez.

Zeyd İbn Halid el Cühennî (r.a.)’den: Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse, oruçluya iftar ettirirse, o kimse, oruçlunun kazandığı sevap gibi sevap kazanır; oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.”

Hadisi, Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir

 

10.Hadis

Oruçlunun yanında yemek yendiğinde, melekler onun için dua ve istiğfar ederler.

Ümmü Umâre el Ensâriyye radıyallahu anhâdan: Bir gün Nebî (s.a.v.) onun evine geldi. Ümmü Umâre ona yemek çıkardı.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):

— Sen de ye, buyurdu.

—Yâ Resûlallah! Ben oruçluyum, dedi.

Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Oruçlu bir kimsenin yanında yemek yendiğinde, yemek yiyenler yemekten kalkıncaya kadar, melekler o oruçluya dua ve istiğfar ederler.”

Hadisi, Tirmizî ve Ibn Mâca rivayet etmişlerdir.

 

11.Hadis

Oruçlunun yanında yemek yendiğinde, yemek müddetince, onun kemikleri Allahu Teâlâyı teşbih ederler. Melekler de onun affı için yalvarır yakarırlar.

Süleyman İbn Büreyde’nin babasından rivayete göre demiştir ki:

Resûlullah (s.a.v.) Bilal (r.a.)’e:

—Yâ Bilal! Öğle yemeği…. Getir de yiyelim, buyurdu.

Bilal (r.a.) şöyle dedi:

—Yâ Resûlallah! Ben oruçluyum.

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Biz, bugün öğle vaktindeki rızkımızı yeriz. Bilal’in bugün öğle vaktindeki rızkı ise cennettedir. Yâ Bilal! Oruçlunun yanında yemek yendiği müddetçe, kemiklerinin teşbih ettiklerini ve meleklerin de Allah Teâlâdan onun affını istediklerini demek ki hissettin ve öğrendin.”

Hadisi, İbn Mâce rivayet etmiştir.

 

12. Hadis

Ramazan-ı Serif’de cennet kapıları açılır; cehennem kapılan kapanır. Şeytanlar bağlanır. Kötülükler azalır.

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan-ı Şerif geldiği zaman, cennet kapıları açılır; cehennem kapılan kapanır ve şeytanlar bağlanır.”

Hadisi, Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir

 

13. Hadis

Ramâzan-ı Şerif de, geceleri ibâdet ve tâatle ihya eden kimselerin günahları affedilir.

Ebû Hüreyre (r. a.) ‘den:

Resûlullah (s.a.v.), kesin bir şekilde emretmeyerek, Ramazan-ı Şerifin gecelerinde ashabını ibâdete teşvik eder ve şöyle buyururdu:

“Faziletine inanarak ve mükâfatını Allah Teâlâdan umarak, kim Ramazan gecelerini ibâdet ve tâatle ihya ederse, o kimsenin günahları affedilir.”

Hadisi, Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî ve    Neseî rivayet etmişlerdir.

 

14. Hadis

Kadir Gecesi’ni ibâdet ve tâatle ihya eden, o gecenin kadir ve kıymetini bilen kimsenin günahları affedilir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Faziletine inanarak ve mükâfatını Allah Teâlâdan umarak, kim Kadir Gecesi’ni ibâdet ve tâatle ihya ederse, o kimsenin geçmiş günahları bağışlanır. Kim, Allah Teâlanın emri olduğuna inanarak ve mükâfatını Allah Teâlâdan umarak Ramazân-ı Şerif’de oruç tutarsa, o kimsenin geçmiş günahları affedilir.”

Hadisi, Buhârî, Müslim Ebû Davud ve Neseî rivayet etmişlerdir.

 

15.Hadis

Ramazan-ı Şerif, iki Ramazan-ı Şerif arasındaki küçük günahları tamamen siler; süpürür götürür.

 

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Nebî (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Büyük günahlardan uzak kalmak şartiyle, namazlar, beş vakit namaz arasında, Cum’a, iki Cum’a arasında, Ramazân-ı Şerif, iki Ramazân-ı Şerif arasında işlenen küçük günahları siler; süpürüp götürür.”

Hadisi, Müslim rivayet etmiştir

 

16. Hadis

Resûl-ü Ekrem’i (s.a.v.) örnek olarak, Ramazan-ı Şerif de çok daha fazla cömert olmak ve bu mü­barek ayda fakirleri çok daha fazla görüp gözetmek gerekir.

İbn Abbas radıya’llahu anhumâ’dan: Şöyle demiştir:

” Resûlûllah (s.a.v.), insanların en cömerdi idi. Bil­hassa Ramazân-ı Şerif de Cibril (a.s.) ile buluştuğu zaman, cömertliği son dereceyi bulurdu. Cibril (a.s.), Ramazân-ı Şerifin her gecesinde Resûl-ü Ekrem(s.a.v.) ile buluşup karşılıklı Kur’an-ı Kerim okur ve müzakere ederlerdi. Bu sebeple, Resûlullah (s.a.v.), Cibril (a.s.) ile buluştuğunda, insanlara rahmet getirmek için gönderilen rüzgârdan daha cömert ve daha faydalı olurdu.”

Hadisi, Buharı ve Müslim rivayet etmişlerdir.

 

17.Hadis

İftar vakti girdiği halde, yemeden ve içmeden arka arkaya oruç tutmak memnudur.

Aişe radıyallahu anhâdan:

Şöyle demiştir:

Resulullah  (s.a.v.), müslümanlara acıdığı için, oruçta visalden, bir günün orucunu yiyip içmeden öbür günün orucuna birleştirmek suretiyle arka arkaya oruç tutmaktan onları menetmiştir.

Sahabilerden bazıları Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e:

- Yâ Resûlallah! Halbuki Sen, bir günün orucunu, yiyip içmeden öbür günün orucuna birleştiriyorsun; oruçta visal yapıyorsun, dediler.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):

—Ben sizin gibi değilim; şüphe yok ki Rabbim beni doyuruyor ve suvarıyor, buyurdu.

 

Hadisi Buhârî rivayet etmiştir.

 

18. Hadis

İnsanlar ve cinler, Allah Teâlâya kulluk etsinler diye yaratıldıkları iyin, güç yettiği kadar Allah Teâlâya kulluk yapmak gerekir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Oruçta visalden, bir günün orucunu yiyip içmeden öbür günün orucuna birleştirerek arka arkaya oruç tutmaktan kaçınmanızı tavsiye ederim.”

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) bu sözü iki defa tekrarladı.

Kendisine şöyle denildi:

—Yâ Resûlallah! Sen, bir günün orucunu yiyip içmeden öbür günün orucuna birleştirerek arka arkaya oruç tutuyorsun; oruçta visal yapıyorsun.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu:

—Hanginiz bana benzeyebilir? Ben, Rabbim beni doyurur ve suvarır halde geceliyorum. Şu halde siz, ibadetinizde gücünüzün yettiği kadar külfete katlanınız.

Hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

 

19. Hadis

Ramazân-ı Şerif’de, teravihi hem ağır kılmak ve hem de ağır kıldırmak, ta’dili-i erkâna riayet etmek gerekir.

Ebû Seleme İbn Abdurrahman’dan rivayete göre, kendisi Hz. Âişe radıyallahu anhâya, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in Ramazân-ı Şerif deki gece namazının keyfiyetinden sormuş ve validemiz de şöyle cevap vermiştir:

“Resûl-ü Ekrem (s.a.v), ne Ramazân-ı Şerif’de, ne de Ramazân-ı Şerif den başka gecelerde on bir rek’at üzerine ziyade etmiş değildir. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) önce dört rek’ât kılardı. Ama o rekatların güzelliğinden ve uzunluğundan sorma; (onların güzelliği, sorudan ve cevaptan müstağnidir.) Sonra O, dört rek’at daha kılardı. Bunların da güzelliğinden ve uzunluğundan sorma. Sonra da üç rek’at kılardı.*

 

Hz. Âişe sözlerine devamla şöyle demiştir:

—Yâ Resûlallah! Vitir kılmazdan önce uyuyormusun? diye sordum.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):

—Yâ Âişe! Benim iki gözüm uyur; fakat kalbim uyumaz, diye cevap verdi.

Hadisi Buhârî rivayet etmiştir.

*Burada bahis mevzuu edilen namaz, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in teheccüd veya teravih namazıdır. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) tarafından sekiz rek’at teravih namazı kıldırıldığı rivayet edilmiştir. Fakat 20 rek’at kıldığı da söylenmiştir. Hz. Ömer (r.a.)’in hilafet makamına geldiği andan itibaren günümüze kadar teravih 20 rek’at olarak kılına gelmiştir.

 

20. Hadis

Hasta olmadan ve ruhsat verilmeden Ramazân-ı Şerif’de oruç tutmamak, korkunç bir davranıştır; keffâreti de yoktur.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ruhsatsız ve hasta olmaksızın kim Ramazân-ı Şerif de bir gün orucunu yerse, bütün bir yıl oruç tutsa bile, bu, yediği o orucun kazasına kafi gelmez.”

Hadisi, Tirmizî, Ebû Davud, Neseî ve Ibn Mâce rivayet etmişlerdir.

 

21. Hadis

Sahurda bereket vardır. Bu sebeple sahura kalkmak sünnettir.

Enes İbn Malik (r.a.)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Resûlullah  (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Sahura kalkıp sahur yiyin; çünkü sahurda bereket vardır.”

Hadisi, Buhârî, Müslim, Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.

 

 

22. Hadis

Müslümanların oruçlarını diğerlerinkinden ayıran, sahura kalkmak ve sahur yemeği yemektir.

Amr İbn As (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir: Resulü ilah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Bizim orucumuzla ehl-i kitabın orucu arasındaki fark, sahur yemeğidir.”

Hadisi, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî rivayet etmişlerdir.

 

23. Hadis

Sahur yemeği berekettir. Allah Teâlâ, sahurdaki bereketi sadece müslümanlara bahsetmiştir.

Abdullah  İbn  Hâris’den  rivayete  göre,  Nebi (s.a.v.)’in sahabîlerinden birisi şöyle demiştir ;

Nebi (s.a.v.)’in yanma girdim. O sırada sahur yemeği yiyordu:

“Sahur yemeği berekettir. Allah Teâlâ onu size bahsetmiştir. Onu terketmeyin,” buyurdu.

Hadisi Neseî rivayet etmiştir.

 

24. Hadis

İftar vakti girer girmez, vakit geçirmeksizin hemen iftar etmek. Resûlu Ekrem (s.a.v.)’in müslümanlara hayat bahsede» sünnetlerindendir.

Sehl Ibn Sa’d (r.a.)’den:

Resulü ilah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Oruç tutan insanlar, iftarı acele yapmağa devam ettikleri müddetçe daima hayır içinde bulunurlar.”

Hadisi. Buhârî, Müslim ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.

 

25. Hadis

İftar vakti girer girmez, geciktirmeden hemen oruçlarını bozan mü’minleri Allah Teâlâ çok sever.

Ebû Hüreyre (r .a.)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

 

“Aziz ve Celil olan Allah buyurdu ki: Kullarımdan bana en sevgili, olanı, iftarı-acele yapandır.”

Hadisi, Ahmed İbn Hanbel ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.

 

26. Hadis

Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için, iftar vakti girer girmez iftar etmek, orucu açmak gerekir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Resulü Hah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“İnanan insanlar, vakit girer girmez iftar yapmağa, oruçlarını açmağa devam ettikleri müddetçe, din hakim durumda demektir. Çünkü, yahudiler ve hıristiyanlar iftarı geciktirirler.”

Hadisi, Ebû Davud ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.

 

27. Hadis

Hurma ile oruç açmak, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in sünnetindendir.

Selman İbn ‘Amir ed-Dabbî (r.a.)’den:

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz iftar edeceği zaman, hurma ile orucunu açsın. Çünkü hurma berekettir. Eğer hurma bulamaz ise, su ile iftar etsin. Zira su temizdir.”

Hadisi, Ebû Davud, Tirmizi ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.

 

28. Hadis

İftar edecekleri zaman hurma bulamayan kimseler, oruçlarını birkaç yudum su ile açmalıdırlar.

Enes İbn Malik (r.a.)’den:

Demiştir ki:

“Resûlullah (s.a.v.), akşam namazını kılmadan önce taze hurma ile iftar ederdi. Eğer taze hurma bulunmaz ise, birkaç kuru hurmacık ile orucunu bozardı. O da bulunmaz ise, birkaç yudum su içer, orucunu açardı.”

Hadisi, Ebû Davud ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.

 

29.Hadis

Bed RMAKenî ibadetlerden olan oruçtan yeteri kadar faydalanmak için, bütün uzuvlara oruç tutturmak gerekir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir:

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Kim yalan söylemeği ve yalanla amel etmeyi terketmez ise, o kimsenin yemesini ve içmesini bırakmasına Cenab-ı Hakk’ın ihtiyacı yoktur; o kimseye kıymet vermez ve iltifat etmez.”

Hadisi, Buhârî, Ebû Davudve Tirmizî rivayet etmişlerdir.

 

30. Hadis

Oruç tutmak, sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığı gibi, Ramazan-ı Şerifde geceleri ibadetle ihya etmek de sadece uykusuz kalmaktan ibaret değildir. Her hareket ve davranışta olduğu gibi, ibadetlerde de ilâhî rıza ve ihlas ön planda tutulmalıdır.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Resûlu’llah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Oruç tutan çok kimse vardır ki onun orucundan arta kalan, açlıktan başka bir şey değildir; ve geceyi ibadet ve tâatle ihya eden çok kimse vardır ki onun ibadet ve tâatinden arta kalan, uykusuzluktan başka bir şey değildir.”

Hadisi, İbn Mâce rivayet etmiştir.

 

31. Hadis

İslâm’da kesin olarak yasaklandığı için, dedi-kodu yapmak, orucun sevabını silip süpürür. Çünkü Allah Teâlâ:”—Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Ondan tiksinirsiniz. Allah’dan korkun…” buyurmaktadır.(El-Hucurât, 12).

“Resûlullah (s.a.v.)’in hizmetçisi ‘Ubeyd (r.a.)’den:

İki kadın oruç tuttu; ve bir adam da Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’e gelerek şöyle dedi:

—Yâ Resûlullah! İşte burada iki kadın var. Oruç tutmuşlar. Her ikisi de susuzluktan az kalsın öleyazmışlar.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.), yüzünü ondan başa tarafa çevirdi: yahut sükut etti; cevap vermedi. Sonra o şahıs sözlerini tekrarladı ve zannediyorum ki şu sözleri de söyledi: “Zeval vaktinde çok sıcakta…”

O zat:

—Yâ Nebiyyallah! Allah’a yemin ederim ki o iki kadın her halde öldü; yahut öleyazdı, diye sözlerine ekledi.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):

—O iki kadını bana çağır, buyurdu.

Râvi diyor ki:

O iki kadın geldi.

Bir kap veya büyük bir çanak getirildi.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.), o kadınlardan birisine:

—Kus, dedi.

O kadın, kan, irin ve et parçalan kustu. Nihayet kabın yarısı doldu. Sonra diğerine:

Sen de kus, buyurdu.

O da kan, irin, kanlı et ve daha başka şeyler kustu. Nihayet kap doldu.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) sonra şöyle buyurdu:

—Bu iki kadın, Allah Teâlânın helal kıldığı şeyler en uzak kalarak oruç tuttular; haram kıldığı şeylerle iftar ettiler; oruçlarını bozdular. Biri diğeri ile beraber oturarak, insanların etlerini yemeğe başladılar; dedi kodu yaptılar.

Hadisi, Ahmed İbn Hanbel rivayet etmiştir.

 

32. Hadis

Kadir gecesine tesadüf eden ve o mübarek geceyi ibadet ve tâatle geçiren müslümana ne mutlu! Onun geçmiş günahları affedilir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir:

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

 

“Kim, Kadir gecesine tesadüf eder ve o gecenin faziletine inanarak ve mükâfatını da Allah Teâlâdan umarak onu ibadet ve tâatle ihya ederse, o kimsenin geçmiş günahları affedilir.”

Hadisi, Müslim rivayet etmiştir.

 

33. Hadis

Ramazân-ı Şerifin son on günü girdiği zaman, ibadet ve tâat hususunda çok ciddi bir şekilde gayret gösterilmeli… Böyle davranmak, müslümanların menfaati gereğidir. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.), bu konuda da bütün müslümanlara örnektir.

Âlişe radıyallahu anhâdan:

Şöyle demiştir:

“Ramazan-ı Şerifin son on günü girdiği zaman, Nebi (s.a.v.), ibadet hususunda çok ciddi sa’y-ii gayret gösterirdi. Gecelerini ihya eder; ibadet ve tâatle geçirirdi. Aile efradını da ibadet ve tâat için uyandırdı.”

Hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

 

34. Hadis

Kadir gecesini, Ramazan-ı Şerifin son yedi gecesinde aramak gerekir. Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in talimatı bu merkezdedir.

İbn Ömer radıyallahu anhumâdan:

Nebi (s.a.v.)’in sahâbîlerinden bazı kişilere Kadir gecesi, Ramazan-ı Şerifin son yedi gecesinde rüyada gösterildi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Rüyanızı biliyorum. Kadir gecesi, Ramazan-ı Şerifin son yedi gecesine tevafuk etmiştir. Kim Kadir gecesini aramağa cehd-ü gayret gösterirse, onu, Ramazan-ı Şerifin son yedi gecesi içinde arasın.”

Hadisi, Buharı rivayet etmiştir.

 

35. Hadis

Kadir gecesinin kesin olarak bildirilmemesi, müslümanlar için daha hayırlıdır. Bu durum, Kadir gecesine tesadüf edebilmek için, onların daha fazla gayret göstermelerine sebep olur.

 

‘Ubâde İbn Sâmit (r.a.):

Şöyle demiştir:

Nebi (s.a.v.), Kadir gecesini bize haber vermek üzere dışarı çıkmıştı. Müslümanlardan da iki kişi münakaşa ediyordu. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

“Size Kadir gecesini haber vermek üzere dışarı çıktım. Filan ve filan münakaşa ediyordu. Bunun üzerine Kadir gecesinin hangi gece olduğu kalbimden silinip gitti ve belki de böyle olması, sizin için daha hayırlıdır. Öyle ise, o geceyi, Ramazan-ı Şerifin yirmi dokuzuncu, yirmi yedinci ve yirmibeşinci gecelerinde arayın.”

Hadisi, Buharı rivayet etmiştir.

 

36. Hadis

Ramazân-ı Şerif’de itikaf yapmak, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.)’in müslümanlara hayat veren sünnetlerinden biridir.

Ebû Sa’id el Hudrî (r.a.)’den:

Demiştir ki:

Resûlullah (s.a.v.), Ramazan ayının ortasındaki on günde itikaf yapardı. Yirminci gece geçip yirmi birinci geceyi karşıladığı zaman evine dönerdi. Onunla beraber itikaf yapanlar da evlerine dönerlerdi. Bir Ramazan, evine dönmeyi itiyat edindiği gece, mescid-de kaldı. Cemaate hutbe okudu ve onlara Allah Teâlâ’nın dilediklerini emretti. Sonra şöyle buyurdu:

 

“Ben, bu on günde itikaf yapıyordum. Bilahare şu son on günde itikaf yapmam hatırıma geldi. Şu halde, benimle beraber kim itikaf yapmış ise, itikaf yerinde kalsın. Bu gece, yani Kadir gecesi hakikaten bana rüyamda gösterildi. Sonra o bana unutturuldu. Artık siz onu, Kadir gecesini, Ramazan-ı Şerifin son on günü içinde arayın; onu tek gecelerde arayın. Ben kendimi su ve çamura secde ederken gördüm.”

 

Râvi diyor ki:

“Bu gece gökten yağmur yağmaya başladı; çok yağmur yağdı; ve yirmi birinci gece, Nebi (s.a.v.)’in namaz kıldığı yerde mescid aktı. Sonra gözüm Resûlullah (s.a.v.)’i gördü. Yüzü çamur ve su ile kaplı olarak mes-cidden çıkarken O’na baktım.”

 

Hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

 

37. Hadis

Fıtır sadakası, oruç tutan kimseyi, çirkin ve faydasız şeylerden temizler. Kısa bir müddet için de olsa, fakirlerin zaruri, ihtiyaçlarım temin etmelerine sebep olur.

İbn Abbas radıyallahu anhumâdan: Şöyle demiştir:

” Resûlullah(s.a.v.), oruçluyu kötü, çirkin ve faydasız şeylerden temizlemek ve zavallı fakirleri doyurmak için fıtır zekatını farz kıldı. Binaenaleyh, kim onu bayram namazından önce eda ederse, o makbul bir zekat olur. Kim onu bayram namazından sonra eda ederse, sadakalardan bir sadaka olur.”

Hadisi, Ebû Davud ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir.

 

38. Hadis

Oruca başlamak ve bayram yapmak için hilali görmek esastır. Bu prensip olarak kabul edilmiştir.

Ebû Hüreyre (r.a.)’den:

Nebi (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ramazan-ı Şerif hilalini gördüğünüzde oruç tutun ve Şevval ayını gördüğünüzde de iftar edin; bayram yapın. Ramazan-ı Şerifin başlangıcı bulutlu bir güne tesadüf ederse, Şaban ayını otuz güne tamamlayın.”

Hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

 

39. Hadis

Her kameri ayda üç gün oruç tutan kimse, bütün yılı oruçla geçirmiş sayılır. Çünkü her iyiliğe karşı en az on misli mükâfat vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim, ortaya bir iyilik koyarsa, ona o iyiliğin on kata verilir. Kim de bir kötülük işlerse, sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (El En’âm 160).

Abdullah îbn ‘Amr İbn ‘As radıyallahu anhumâdan:

Resûlullah (s.a.v.) bana şöyle dedi:

- Ey Abdullah! Senin her gün oruç tuttuğun ve her gece ibadetle meşgul olduğun bana haber verilmedi mi sanıyorsun?

— Evet, öyle yâ Resûlullah! dedim.  Şöyle buyurdu:

Sakın öyle yapma. Bazı günler oruç tut; bazı günler oruç tutma. Gecenin bir kısmında uyu; bir kısmında da namaz kıl. Çünkü, kendi bedeninin senin üzerinde hakkı vardır. İki gözünün senin üzerinde hakkı vardır. Eşinin senin üzerinde hakkı vardır. Misafirinin senin üzerinde hakkı vardır. Her ay üç gün oruç tutman senin için kafidir. Zira, her iyiliğine karşı sana on sevap verilir. Her iyiliğine karşı on misli sevap ve mükâfat verileceğine göre, her ayın üç gün orucu, bütün senenin orucu demektir.

Ben işi zora koştum ve zorlaştırıldı. Dedim ki:

Yâ Resûlallah . Ben bundan daha fazla ibadet etmek için kendimde güç ve kuvvet hissediyorum.

Resûl-ü Ekrem (s.a.v.):

Öyle ise, Allah Teâlânın peygamberi Davud (a.s.)’nın orucu gibi oruç tut; fazla tutma buyurdu.

Allah Teâlânın peygamberi Davud(a.s.)’ın orucu ne kadardır? diye sordum:

Senenin yarısı… buyurdu.

Abdullah yaşlanıp da eskisi gibi ibadete nefsinde güç ve kuvvet kalmayınca:

“Keski, Nebi (s.a.v.)’in bahşettiği müsaadeyi kabul etmiş olsaydım.” demiştir.

Hadisi, Buhârî rivayet etmiştir.

 

40. Hadis

Cihad ederken bir gün oruç tutan kimseden cehennem ateşi yetmiş yıl uzaklaşır.

Ebû Sa’îd (r.a.)’den rivayete göre şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Eğer bir kul, Allah yolunda cihad ederken bir gün oruç tutarsa, Cenâb-ı Hak, o gün sebebiyle onun yüzünden cehennem ateşini yetmiş yıl uzaklaştırır; o kimse cehennem ateşinden kurtulur.”

Hadisi, Buhârî, Tirmizî ve Neseî rivayet etmişlerdir.

 

 

 

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

-Kuran-ı Kerim Hayrat Neşriat-İstanbul

-Kuran-ı Kerim ve Yüce Meali Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını

-Kuran-ı Kerim ve Yüce meali (ali bulaç)

-Kutübisitte (prf.dr. İrahim Canan)

-Risaleler Sözler (ustat beduzzaman)

-Sahihi Buhari (Tercemesi)

-Sahihi Müslim (Tercemesi)

-Müsnet (Ahmet bin hambel)

-Aşk olsun, Tasavvuf ve Halk Edebiyatı Şiirleri (Aşık Ahi Kul Ahmet )

-Mutluluk Piskolojisi (Prf.Dr. Nevzat Tarhan)

-Kuran-ı Mecid ve Tefsirli Meal-i Alisi

-Ruhu’l Furkan Tefsiri

-İslam İlmihali Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını

-Kuran-ı Hakim ve Açıklamalı Meali (Prf.Dr. Suat Yıldırım)

-AHİLER Sanatı İnsan Olan Sanatkarlar (Aşık Ahi Kul Ahmet )

-Bir İnsan olarak Hz.Muhammed ( Said Alpsoy)

-Peygamberimizden Dualar (El Ezkar)

-Kalp Nefs ve Ruh (Prf. Dr. Robert Frager )

-İnsani Derinlik (İlhami Fındıkçı)

-Tarihte Ramazan (Ertuğrul Tarık Kara)

-Ramazan Kitabı (Özlem Olgun)

-Peygamber Efendimizin Hayatı (Eyüp Sabri)

-Ayet ve Hadislerle İslam Ahlakı (İdris Tüzün) 2011

-Kuran Fihristi (Recep Aykan) 1997

-Büyük İslam İlmihali (Ömer Nasuhi Bilmen) Akçağ Yayınları no: 99

-Örnek Vaazlar –I,II, (Lütfi Şentürk) Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını 2004

-Mektübat-ı Rabbani (Aptul Kadir Akçicek)

-Hadisler (Muhammed Fuad Abdülbaki)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Buradaki resim ve açıklama İsparta ve Antalya’da medfun Nakşibendi, Ehli Sünnet alimi İsmail Çetin Hoca Efendinin Terbiye-i Nefis adlı eserinden alınmıştır.

10 Mayıs 2013
Okunma
bosluk

KURBAN İLMİHALİ – kesim, dua, infak, bütün önemli sorulara cevaplar, kurban ve insan psikolojisine etkileri, sevginin ispatı sevdiğinden fedakarlıkla olmalı…

Bismillahirrahmanirrahim.

Selamun Aleyküm,

Sevgili okurlar,

BAŞSÖZ

Bizi ve Kainatı bizim için yaratıp, başına bizi halife kılıp, akılla sorumluluk terazisini dengelememizi isteyen, O, Rahman, Rahim, Settar, Latif, vedüd Rabbimiz olan Allah(cc.)’ımıza deryalarının katresi adedince Hamdü Senalar eder,

Onun kul olarak kendi nurundan yarattığı, “kul” olarak anılan, sadık, ismet sahibi, efendiler efendisi, ümmetine düşkün ve merhametli, islam’ı en mükemmel ve doğru tebliğ ettiği için bugün bizlerin de müslüman olmasında büyük pay sahibi, bu fakirle defalarca ilgilenmiş görüşmüş, Cenab-ı Hakk’ın en son ve muhterem elçisi, örnek insan Hz. Muhammed (a.s)’a ve onun al ve ashabına ve bu güne kadar gelmiş geçmiş bütün iman sahibi kullara ve yaşayan müslüman kardeşlerime sonsuz salatü selam eder ve cümlesine bereketler dilerim…

Cenab-ı Hak bir hadisi kudside bilinmeyi murad ettiğini (ahbeptu-muhabbet) bunun için de kainatı yarattığını belirtiyor. Bu hadiste iki unsur göze çarpıyor. Birincisi muhabbet yani aşk. İkincisi gereğini yaptığı yaratma fiili. Yani, iş..

İşte siz de sevdiğiniz birine bu sevgiyi bildirmek isteseniz yapmanız gereken şey bir fedakarlık ölçüsünde bir şeydir. Bir çiçek almak, yahut ona yardım etmek, fedakarlık derecesinde elbisesini temizlemek, çocuksa gece kalkıp ilgilenmek. Yani bir emek sarfetmek. Yani sevgi aslında bir emek denilemez mi?

Konuya bu açıdan bakıldığında aşk kavramının kaynağının ilahi olduğu düşünülmelidir. Ancak insan Cenab-ı Hakka karşı saygı bazlı ve edepli bir sevgi duyabileceği gibi insan olarak eş olarak da cinsiyet bazlı sevgiler duyabilir. İşte bu sevginin de üst seviyeye çıkabilmesi için Allah için kavramına dayanması gerekir. Aksi halde cinsi bir sevgiden öte geçmez. İşte ilahi sevgininin kaynağı onun gönderdiği sınırlarla belirlenmiş dindir, yani İslam’dır. Ortada, açıkta yanan bir ateş düşünün. Bu ateşin her an çevreye sıçraması ve ekinleri, evleri yakması mümkündür. Ama ahiler şöyle yaparlar. O ateşin etrafını küçük taşlarla çevirirler, üzerine iki demir atar ve bir toprak kap koyup içine de bir şeyler koyarak bir şeyler pişirirler. Bunun anlamı ilahi veya cinsi her ne ise sevginin taşlarla kontrol altına alınması ve üzerine konulan yemekle de yararlı hale getirilmesidir. Kontrolden mana edeptir. Hazreti Rasülüllah miraca çıktığında Cenab-ı Hakk’ın yaklaş nidasına karşılık yaklaşmış ancak bir yay aralığı kalınca durmuştur. İşte bu edeptir. Kulluktır. Arkasından verilen hediye ise 5 vakit namazdır. İşte bu üç şey olan aşk, kulluk, ve namaz aynı anda ve aynı yerde miraçta, huzurda verilen üçü de birbiriyle bağlantılı ana unsurlardır.

Bunun arkasından Cenab-ı Allah’ın iş olarak kendine edinip altı günde yarattığı kainata insanı gönderişiyle ilgili olarak baktığımızda insanın dünyaya gönderilişinde hanginizin daha iyi amel işleyeceğini sınamak olduğu belirtilir mülk suresinde. Bunun anlamı şudur: amel ederek sevginin ispatlanması sorgulanmak istenmektedir gerçekte. Şöyle de düşünebilirsiniz bunu. Birisi sizi sevdiğini söyleyip duruyor fakat bunu ispat edecek hiç bir şey yapmıyor. Ne dersiniz ona. Defol başımdan demez misiniz? Bir çocuğu seviyorum diyeceğinize onun yanına çömelmek ve elinden tutmak daha anlamlı bir sevgi aktarımı olmaz mı sizce? Ya da babasının yüzüne çıplak olarak yatıvermiş çocuk sevgiyi güveni nasıl hisseder?

İngiliz oyun yazarı sheaksper bir oyununda oyuncuyu şöyle konuşturur. “karının senin için yaptığı fedakarlığa bak” burada sözkonusu olan fedakarlığın sevme fiiline dayandığıdır.

Birisi bize dost olmak istemiş de bir de önce keramet anlamında bir güzel şiir sonra da kötü bir eşşek şiiri gönderdik. Birincide hoşnut oldu fakat ikincide bozuldu. Yani iyime iyi kötüme kötü dedi. Halbuki kötüme de iyi demeliydi. Biz de hemen onu çizdik. 20 gün sonra sözlerinden cayarak kendini belli ediverdi. Buradaki incelik şudur. Aşk ya da sevme fiilinin bir bütün olduğu, parçalanamayacağı ve tam bir bağlanmanın söz konusu olması gerektiği şeklindedir.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız şey iş dediğimiz ya da dini literatürde salih amel olarak geçen şeyler ve bunun yansımaları aşktan kaynaklanmaktadır. Bu sevme fiili öylesine bir ihtiyaç ki kişi eğer bu sevgiyi Allah’a yöneltemezse gider olmadık yerlere başını vurur. Kadına aşırı yönelir ilahım der, parti başkanına yönelir peygamber gibi görmeye başlar, onsuz ortada kalacağını düşünür, karizmatik liderler bu tür etkilerin artığı dönemleri oluştururlar, bilmem nereyi kurtardı der, bilmem şu savaşı kazandı der, o olmasaydı kurtulamazdık der, resminden heykelinden rozetinden medet umar. Halbuki İslam’da asla bir liderin ilahlaşması yoktur ve kendisi dahi kul diye hitap edin demiş ve mezarının ziyaret dışında imdat beklenen yer haline getirilmemesini hadisi ile emretmiştir. Bütün bunlar dinin iyi tanınmaması ve imanın güçlü olmamasındandır. Çünkü iman güçlü olmayınca önce yolunu şaşırıyor sonrada o iman sevgi eksikliğinden hareket noktasına ulaşmıyor, feda edeceği bir şey de olmuyor.

İşte burada ima etmek istediğimiz şey sevginin gücünün imanla kendini ortaya koyması ve bu sevgi gücünün iş veya amel dediğimiz hareket sahasına intikalidir. Mesela oğlan kızı seviyor ve masanın üstünden aşıp gidiyor. Ne derse alıyor, parası yok borca giriyor, nereye derse geliyor.

İşte sevginin gücü olarak imana yansıması, beraberinde merhameti tetikliyor, yiğitliği sağlıyor, cömertliği artırıyor, insan sevgisini artırıyor, iyi işleri getiriyor, doğal sonuç olarak namaz kılmasını sağlıyor, yani ibadetlerdeki üşenmeyi kaldırıyor ve kolaylaştırıyor, artırıyor da artırıyor….

İşte sonuç olarak gelmek istediğimiz nokta ahlak olarak nitelenebilecek temel argüman ya da fedakarlıkların temelde taa Cenab-ı Allah’tan başlayarak neşet ettiğini bir diğer adla ahlakın temelinin din olduğunu vurgulamak istiyoruz.

Bugün bütün dünyada var olan kültürlerin tamamının temelinde bir şekilde ilahi dinler vardır. Bozulmuş ve şirke dönüşmüş Musevilik, Hırıstiyanlık, Budizm, Konfüçyüzm, Shintoizm (Japonya) gibi dinlerin hepsinde de ahlak ilkeleri hala vardır. Ancak İslam’ın mükemmel yapılandırması olmadığı, ve Allah’tan yardım olmadığı için insanlar ahlaklı olmuyorlar istese de olamıyorlar. Avrupa ben eğitirim dedi sonuç felaket ve suç oranları düşmüyor. Yahudi’ler “bırader” derler birbirlerine lakin artalarına bir menfaat çatışması girsin de bizim mahallenin bilmem neleri olduklarını bir gör. Hırıstiyanlar ise sadece düşmanlık üretirler. Onların savaşları bitmez. I. Dünya 15 milyon II Dünya 54 milyon insdan, bitmedi soğuk savaş, arkasında kapitalizmin savaşı, petrol fiatları, bugday bakır kahve daha niceleri. Savaşın, doymak bilmez ve kuralları yanlış sistemin bütün dünyanın başına sardığı fiat belası. Kuralda ve ahlakta hatanın bileşimi..

İnançsız bir insan da merhametli ve ahlaklı olmaya çalışabilir şüphesiz. İnsanda doğuştan bir merhamet bazı insanlara biraz fazla verilmiş olabilir. Buna fitri ahlak diyoruz. Bu merhamet bütün kainatta dağılmış bir haldedir ve Cenab-ı Hakk’ın Rahman sıfatının bir tecellisidir ki bu merhameti Allah, müslüman-kafir farkettirmeden verip dağıtır. Ancak bu merhametin dışında bir de idraki olan merhamet ya da ahlak var ki, bunun kazanılabilmesi için İslam’a girip iman derecesini çokca artırıp namazdan ve hiç bir görevden üşenmeden severek ve isteyerek canını feda edercesine korkusuz, tevekküllü, nasibe inanmış, rızkına razı, okuyan, mesleğini düzgün yapıp doğru çalışan sonuç olarak tam bir müslüman olmakla elde edilir.. Bu ahlakı, idraki düşük, formalite için namaz kılan, bencil müslümanlar edinemez..

Bugün müslümanların perişan bir yaşam sürmelerinin temel nedeni, iman ve amel derecesinin düşüklüğüdür. Bu konuda Yahudiler şöyle söylüyorlar. “siz 5 vakit namazınızı Cuma ve bayram namazı gibi kılmadıkça sizden korkmuyoruz” oturun benim yerime siz düşünün!. Yani Kuran’ı terketmişlerdir. Camide müslüman desem ihlası ve ihsanı yok, yatıp yatıp kalkıyor aceleyle namazını çalıyor, ne okuduğunun fakında değil, namaz idraki yok ki bu ibadet ahlaka dönüşsün. İşinde kafirle aynı işi yapıyor, faizci, işçi hakkını tam vermiyor, evinde mum tutturuyor zalim. Halbuki Allah ona eşini de işini de mallını da evladını da parasını da, evini de emanet olarak verdi ve geri alacak.. Oysa Allah “Mülk benim” dedi ve mülkiyetini ilan etti Kuran’da. İşte bütün sıkıntılar bir şeyi mülkiyet olarak görmekten kaynaklanıyor. Kişi kazandıklarım benim param diyor ve ihtiyacının değil canının çektiği onlarca ve pahalı şeyleri alıyor. Evler tıka basa çul çabut dolu. Sürekli araba değiştiriyor. Hacı amcanın evine giriyorum her taraf en pahalı mobilyalarla dolu, süper avizeler, ve fakire verecek şey kalmıyor. Verdiğini de elli yerde anlatır ki ona baba desinler, amma da hayırsever desinler, kendi de şeytanın bu dürtmesiyle hoşnut olsun parsayı toplasın. Halbuki şeytanın üç dürtmesiyle 700 lük hayır gizliden açığa, açıktan bire, birden de riyaya döner ve riya ise şirktir anca okumaz ki bilsin de ona göre davransın!

ALLAH’IN AHİLİĞİ (Merhamet ve yiğitliği)

İnsanların ahiliği varken Allah’ın ahiliği de nereden çıktı diyebilirsiniz. Allah’ının mümin kulunun kalbine yerleşmesi bir birliktelik sayılabilir. Sonra elbette Allah’ın ahiliği onun kuluna merhameti, yiğitliği olarak anlaşılmalıdır. Şöyle düşünelim. Allah’ın yarattığı her şeyin yaratılış şekil özellik ve gayelerine baktığımızda bütün kainatın ortak bir merhamet noktasında birleştiğini görüyoruz. Galaksilerin arası o kadar açık ki hayatın olduğu bu dünyamızın hiç bir başka gezegene çarpma olasılığı yok. güneş ile ısıtıyor, ay ile çekiyor ve makul bir gece örtüsü sunuyor. Gece karanlık haydi uyuyun ve işi bırakın diyor. bu sayede birlikte uyuyoruz. Kargaşa çıkmıyor. 23 derece eğiklikten mevsimleri yaratıyor. Neye ihtiyacınız fazlaysa o madde de fazla yaratılmış. Hava istemediğiniz kadar. Su yaygın, et yoksa baklagiller o eksikliği fakir için tamamlıyor. Yağmur damlası düşerken fazla büyümüyor ve düşüşü yerçekiminin etkisini en aza indirerek yavaşça oluyor. Değilse kurşun gibi inmesi gerekirdi. Eisnstain diyor ki, kainatta her şey, en kolay, en verimli, en kısa yoldan, ve en mükemmel yaratılmıştır” diyor. Bu kainatta kusur görebilecek olanın alnını karışlamak lazım.

Gelelim insana. İnsan da yaratılış itibariyle en mükemmel yapıdır. Motor verimi olarak insan %56 randımanla çalışır. Ama bizim bulduğumuz motorların verimi daima bundan düşüktür. Bir kalp bir ömür atar da hiç dinlenmez. O dinlenmesini iki farklı atışın ikincisinda yapar. Bir günde tonlarca kan pompalar. Sinirler, damarlar, yapının fiziki yararlılığı, ellerin parmakların durumu kavraması, yürümeye yatkınlık, yaralanmada kendi kendine tamir edebilmesi, kromozomlar, şifreler vesaire..

İşte bütün bu namütenahi özellikler Öncelikle Allah’ın müthiş bir ilminin olduğunu gösteriyor. İlim sıfatı. Ancak bu sıfatın nasıl ve ne yönde kullanıldığına bakıyorsunuz her incelik bir faydaya yönelik. Her fayda ise bir merhamet olarak açıklanamaz mı? Örneğin suda boğulmakta olan birisini gördünüz ve atlayıp onu kurtardığınızı düşünün. Bu bir can kurtarma yani fayda ve bu fayda başkasına karşı yapılmış yani merhamet. İşte bu bir ahilik sayılması gerekmez mi?

Allah’ın bu noktadaki merhamet sıfatı RAHMAN sıfatıdır. Öyle ki bu sıfatın şumulünü hiç kısmamış ve kendini inkar eden kafire dahi yaymıştır. Bu nedenle biz müslümanlar da maddi veya kol gücüyle bir yardım yapılması gerektiğinde kafirlere de yardımcı olmamız dinen gerekir. Sevmek ve dost tutmak ise yasaktır. Konuşulabilir fakat dostluk apayrı bir şeydir.

Cenabı Hakkın bütün Esmaü-l Hüsnası tamamen merhamete zincirini oluşturur. Bir müslümanın cehennemde bir müddet Allah’ın gazap sıfatı sonucu yansa bile bu bir günahtan temizlenmedir ve arkası yine cennettir. Dolayısıyla sonu cennet olan şey merhamettir. Baba çocuğunu döver, doktor iğne vurur fakat hep faydaya yönelik geçici acılardır ve merhamet olarak değerlendirilmelidir.

FEDAKARLIĞIN AHLAKİ BOYUTU

Ahlak; niyet, irade ve davranışa dönüşmüş bir ‘din’dir. İlme göre insan “akıllı hayvan”dır, Dine göre ise şahsiyet ve ahlak sahibi bir canlı varlıktır. İnsan ile hayvan arasındaki temel fark, fiziki, bedenî veya zekâ ile ilgili değildir; bilakis her şeyden önce manevi olup, dini, ahlaki ve estetik şuurun varlığında kendini gösterir (homoreligious). Çünkü nerede insan zuhur ettiyse, onunla beraber din ve sanat da zuhur etmiştir.

İlim ise nispeten yeni ve genç bir fenomendir. İlim, sanat ve felsefeden yoksun insan toplulukları bulunmuştur ve hâlâ da vardır, ama dinsiz bir insan topluluğuna şimdiye kadar rastlanma¬mıştır. Hayvanlarda mukaddes veya yasak mefhumları olmadığı gibi, insanın anladığı manada güzellik mefhumu ve estetik heyecan da yoktur. Kısacası insan hayvan olmak istemeyen yegâne varlıktır.

Adalet ve fazilet uğrunda hayatını veren bir kahramanın hareket tarzının doğruluğu/haklılığı, hangi dünyevi, maddi, tabii, mantıki, ilmî ve akli sebep¬lerle ortaya konabilir ki?

Şayet zaman ve mekândan ibaret bu madde dünyası veya hak veya haksızlık karşısında nötr kalan bir tabiat dışında bir başka ger¬çek yoksa, o zaman adaletin tarafını tuttuğu için hayatını feda eden bu kahra¬manın fedakarlığını hiçbir şekilde izah etmek mümkün olmaz.

Manasız oldu¬ğunu kabul etmediğimiz takdirde ise, onun bu fedakârlığının bambaşka bir dünyadan bir haber olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Aslında pek çok insan, manasını bilmeden ve izahını yapmadan, bu “akılsızca” hareketi tasvip edip, bütün benliğiyle onun tarafını tutar. Bu öyle bir şeydir ki, ya hiç anlaşılamayan, ya da kendiliğinden anlaşılan bir nitelik arz etmektedir.

Bu dünyada mücadele vererek ıstırap çeken büyük trajik şahsiyetleri, mağlup değil galip ilan etmiş olmamız, onun bu davranışının haklılığını gösteren bir başka dünyanın gerçekliğinin işareti değil midir? Galip mi? Evet, ama nerede, hangi dünyada? Rahatını, hürriyetini, hatta hayatını kaybeden bir kimse nasıl olur da galip sayılabilir? Bunun bu dünyada olamayacağı aşikâr olduğuna göre, bambaşka bir dünyada olacağı ortadadır. Onlar aslında öbür dünyanın habercileridir ve sayıları bütün peygamberlerden ve vaizler¬den daha fazladır.

Bu kahramanların hayatları ve özellikle fedakârlıkları, bizi tekrar tekrar şu soru ile karşı karşıya bırakır: Ya insanın var oluşunun zamanla bağımlı, geçici, göreceli ve sınırlı olan anlamı dışında bir başka anlamı daha vardır veya hay¬ran olduğumuz bu büyük şahsiyetler aslında birer beceriksizlik örneğidirler.

İşte ahlak fenomeninin -insan hayatının bir gerçeği olduğu hâlde, akılla izah edilemeyişinde, Din lehine belki de ilk ve tek “pratik delil” bulunmakta¬dır. Çünkü ahlaka uygun davranış, ya izah edildiği gibi manasızlıktır, ya da Allah varsa bir anlamı vardır; üçüncü şık imkânsızdır. Dolayısıyla ya ahlakı peşin hükümle bir “ön kabuller yığını” olarak bir tarafa atmamız, ya da “ebedi¬yetin işareti” olarak nitelendirebileceğimiz bir denkleme yerleştirmemiz gerekmektedir. Çünkü sadece başka bir hayatın varlığı ve insanın ebediliği inancı, yani Allah’ın ve Ahiretin varlığı ile bu fedakârlıklar anlamlı bir hâle gelir.

Ahlak ve fazilet kanununa göre hareket eden insanların sayısı çok değildir elbet. Fakat bu son derece küçük azınlıktaki insanlar, her insanın ve bütün beşeriyetin gurur kaynağını teşkil edegelmişlerdir. Kendi hayatımızda da ahlak ve fazilet ilkesine uygun davrandığımız anlar az olabilir, ama yine de, kendi menfaat ve çıkarımıza aldırmaksızm, kendi kendimizin üstüne çıkıp yüksele¬bildiğimiz bu nadir anlar, ne kadar az olursa olsun, hayatımızın en mutlu, en unutulmaz, en gurur verici anları, en yüce değerleri olmaya devam ederler.

Bu sebepledir ki, insan hiçbir zaman ahlaken “tarafsız” olmamıştır; daima, ya hakikaten, ya da sahte ve görünüşte de olsa ahlaklıdır veya en çok görül¬düğü üzere her ikisidir. Çeşitli zamanlarda farklı davranılmış ve muhtelif şekillerde hareket edilmiş olsa bile, her zaman adalet, hakikat, eşitlik ve hürri¬yetten, bariz bir şekilde söz edilmiştir; bilgelerle kahramanlar tarafından sami¬miyetle ve hakikat adına, siyasilerle demagoglar tarafından ise riyakârlıkla ve menfaat adına…

Herkes iyilik yapamaz, fakat herkes iyilik isteyebilir ve iyiliği sevebilir. Birçok kişi fiilen haksızlıkları engelleyemez, fakat her insan kendisine veya başkasına yapılan haksızlıkları takbih edip, nefret edebilir. Ahlak fiilin biza¬tihi kendisinde olmayıp, her şeyden önce insanın doğru ve dürüst yaşamak istemesinde, iradesinde, iradesinin çabasında, kendi kurtuluşu için mücadele etmesindedir. Günahsız, kâmil olmak, insani değildir. Bilakis ve tövbe etmek insana daha yakındır, daha insanidir. Cenab-ı Allah’ın istediği de budur.

Din’e göre her insanın içinde dâhili bir merkez vardır. Bu her insanın en derin noktası, ruhudur. Niyet insanın kendi derinliklerine, o en derin noktaya doğru dâhili bir adımı demektir ki, attığı bu adımla fiilini kendine mal eder, tasdik eder ve iç tasdikten geçirir. Bundan sonra fiil ya gerçekleşir, ya da gerçekleşmez, lâkin iç dünyada geri dönülmesi imkânsız bir biçimde gerçekleşmiş olur. İşte bu “kendi kendine danışma” olmadıkça, insanın fiili geçici olan bu dış dünyada mekanik veya tesadüfi bir hareket olarak kalma¬ya mahkûmdur. Bu itibarla ahlaka uygunluk, aslında doğru harekette değil, doğru niyettedir. Özünde ahlak istektir (niyet ahlakı), sırf bir davranış tarzı değildir. Yoksa bir hadımın iffetli-namuslu, az yemek zorunda kalan bir mide hastasının da zahit sayılması gerekirdi ki, böyle değildir.

İnsanın iç zenginliği ve enginliği, hemen hemen sonsuzdur. En iğrenç cinayetlere olduğu gibi, en ulvi fedakârlıklara da istidadı vardır. Dolayısıyla onun büyüklüğü, her şeyden evvel, iyiyi istemekten öte, iyi ile kötü arasında seçim yapma imkânına sahip olmasındadır. İnsanın hür iradesiyle yaptığı seçim dışında “iyi” mevcut değildir ve zorla “iyi” olmaz. Zira “iyi”nin şartı özgürlüktür, kaba kuvvetle ve zorlamayla özgürlük bir arada olamaz. “Dinde zorlama yok¬tur.” (2/el-Bakara, 256). Aynı ilke ahlak için de geçerlidir: Zorla alıştırma doğru davranmayı dayattığında bile haddi zatında gayr-i ahlaki ve gayr-i insanidir.

Aklın ahlakla ilişkisi nedir? Akıl varlıklar arasındaki ilişkileri keşfetmek¬ten başka bir şey yapamaz. Bu yüzden “değer yargısı” akıl dışında başka bir referansı gerektirir.

Bütün bu yukarıda anlatmaya çalıştığımız aşk, iş, din, ilim ve ahlak ilişkilerinde temel unsur ilk söylenen aşkın diğerleri üzerinde de belirleyici olmasıdır. Yani diğer bütün dört unsur aşkın gücünden yararlandığı gibi karşı tarafın kendi aşkıyla ilk aşkı cevaplaya bilmesi için aşk dışında yukarıdaki saydığımız iş, din, ilim ve ahlakın bir ispat aracı olarak ilgili kişi tarafından kullanılması gerekir. İşte bu noktada ortaya çıkan ve beklenen ispat aracı FEDAKARLIK ölçüsüdür. Yani siz sevdiğiniz kişiyi ne kadar seviyorsanız ona uygun bir büyüklükte fedakarlık yapmalısınız. Bunu hem karşı taraf bekler ve hem de siz aynı yönde bir büyüklükle gerçekleştirmek istersiniz.

Hz. Adem (as) den beri bütün insan toplumlarında ilahi dini topluluklar olarak veya müşrik toplumlar olarak daima bir kurban kesme hadisesi ola gelmiştir. En belirgin örneği Hz İbrahim as da cerayan etmiş ve daha önce söz verdiği oğlu İsmail as mı Rabbinin rızası için kesmek istemiştir. Burada ilginç olan şey İsmail as ın İbrahim as en sevgili olmasıdır. Dolayısıyla fedakarlık yapılan ya da feda edilen şey en çok sevilen şeydir.

Nitekim kurban kelimesi de k-r-b kökünden gelen yakınlaşmak anlamında gelen bir kelimedir. Yani fedakarlık yaparak yakınlaşmayı sağlamak amaçlanmaktadır. Hac suresinin ilgili ayetlerinde kurbandan bahsedilirken Cenab-ı Hakkın insanları kestiği kurbanların etlerinin ya da kanlarının Allah’a ulaşmayacağı ancak insanların takvasının ona ulaşacağı belirtilmektedir. Ali İmran suresinde ise sevdiklerinizden vermedikçe iyiliğe eremezsiniz buyrularak feda edilecek şeyin en çok sevilen şey olması gerektiği ifade edilmiştir. Konu bu yönüyle idraki etmeye doğru olarak yerleştirildiği zaman görülecektir ki kurban bayramı yalnızca bilinen kurban bayramı günlerinde olmayacak ve bütün bir yılı kapsayarak insanı daima Allah rızası için sevdiği şeylerden sık sık fedakarlık yapmak zorunda bırakacaktır.

Bu bayramın dikkat çeken bir diğer önemli özelliğide Allah-u Ekber tekbirinin adeta simge olmuş olmasıdır. Yani zikir dolu bir bayram geçirilmesi emredilmiş olmaktadır. İşte zikirde bir kimsenin daha çok sevilmesi için temel faktörlerden biridir. Peygamber efendimiz bir hadisi şerifinde “insan sevdiğini çok zikreder” buyurmaktadır. Ayrıca kişi sevdiği ile beraberdir hadisinde görüleceği üzere sevmenin kişiyi sevenin yanına zaman içerisinde götüreceği belirtilmektedir. Bu dünyada da böyledir, ahirette de böyledir. Küfrün tek millet olmasının bir anlamı da budur. Ümmetin bir bütün halinde parçalanmadan birlik içinde bulunması gereği de buradan gelir. Cemaatle namaz bu bütünlüğü daima pekiştirir.

Bu bayramla ilgili dikkat çeken diğer konular.

TAKVA, İHLAS, ZİKİR, İNFAK, ŞÜKÜR

Takva:
Kuran nazil olmazdan önce Arapça da Takva (fiil halinde ittika) insan veya hayvan gibi canlı varlığın dışardan gelebilecek tehlikeye karşı savunması anlamına geliyordu. Kuran-ı Kerim geldikten sonra bu kavramı genişletti ve maddi tehlikeden ziyade manevi azaptan ve buna götürecek kötü işlerden korunmak kaçınmak anlamlarını yükledi.

Örnek olarak;
- Şirkin her çeşidinden yüz çevirmek ( kurban bayramı süresince getirilen teşrik tekbirlerini bu anlamda değerlendirebiliriz .
- İslam’a girdikten sonra büyük ve küçük günahlardan kaçınmak
- Kalbi Allah’ı zikretmekten alıkoyacak her türlü meşguliyetten arındırmak
- Hayatın tümünü Allah için yaşamak

Ebu Hureyre (ra)nin rivayetine göre peygamber efendimize soruldu:
“İnsanları cennete en çok hangi amel sokar?”. Buyurdu ki
-“ Allah’tan ittika etmek ve güzel ahlak”
-“ İnsanları cehenneme en çok hangi şeyler götürür?” diye sordular.
Buyurdu ki;
– “Ağız ve edep yeri ( şehvet)”

Ebu Ümame (ra)nın rivayetine göre peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“ Müminin faydalandığı en iyi nimet Takvadır”

Takva sorumluluk bilinci oluşturulduğu zaman ancak gerçekleşir.
Bir miktar korku duygusu Takva’yı etkin hale getirir. Ancak karşı etki olarak ümit ve sevgi ise onun isteyerek yapılmasını sağlar ve derecesini yükseltir. Böylece imanın ümit ve korku arasında gerçekleşmesi sağlanmış olur.

Takva en hayırlı ve koruyucu elbise olarak tanımlanmaktadır Kuran-ı Kerimde

Rüyalarda da Takva bir cübbe olarak görülmektedir zaman zaman. Nitekim Hz Ömer rüyasında kendini uzun bir cübbe içinde görmüş ve ertesi gün bunu Hz peygambere sorduğunda o da “ Ya Ömer bu cübbe ve onun uzunluğu senin dininin (Takvanın) derecesidir” buyurmuştur.

“ Fücur dediğimiz şey ise bu Takva elbisesi yırtan şey olarak değerlendirilir ve kişinin nefsine aşırı derecede tabii olması anlamına gelir”

İman insandaki deruni (iç) yaşantıyı,
İslam ise Allah’nın kanununa teslim olarak yaşamayı,
Takva ise hem imanı hem de teslim olmayı (islam’ı) kapsar.
Nitekim Kuran’ı Kerim’in Bakara suresi 177. ayetinde “birr” (iyiliği) anlatırken imanın gönüllerde kök salmasını gerektiğinin ve zahiri davranışlarının tek başlarına yeterli olmayacağının altı çiziliyor.

Allah için kesilen kurbanların etlerinin değil, mü’minlerin Takvasıyla Allah’a ulaşılacağını Allah’ın ölçülerine uymanın da kalplerin Takvasında olduğu belirtiliyor. Kur’an, namaz, zekat, cihat gibi ibadetlerinin, kalbin takvasın olmadan birer mekanik hareketler olacağını tekrar tekrar vurguluyor

Takva imanı bir görevdir.
Allah’a karşı takvalı olmak gerekir.
Korkulmaya layık olan yalnızca Allah’dır.
Allah’a kulun ancak takvası ulaşır.
Takva Allah’ın açık emridir.
Allah’ın emirleri ve hükümleri ancak takva bilinciyle anlaşılır ve uygulanabilir.
Takva Hz peygamberin tavsiyesidir.
Bütün peygamberlerin ortak daveti takvadır.
Bütün selef takvaya önem vermiştir.
Bir kul gücü yettiği kadar takva üzere olmalıdır.
Takva en hayırlı azıktır.
En güzel elbise takva elbisesidir.
Takva kerametin sebebidir.
Müttakiler insanların en keremlisidirler.

Müslim isen zarar kılma komşuna
Mü’min olup güven eyle her kime
Müttaki dur sakındığın şüpheye
Dost bilip de Muhsin kulda sır ister

ahi kul ahmed
ahikirsehir.com

Mü’minler takva hususunda yardımlaşırlar.
Takvaya yeterli bir İslami bilgi ve bilinen şeyle amel etmek ulaştırır.
Takva; Allah’ın kuluna bir hediyesidir.
Takva bir miktar murakabe ile elde edilir.
Takva ma’siyet (günah) yollarını gösterir.
Takva nefsin hevasına uymamaktır.
Takva her insanda farklı farklı derecede gerçekleşir.
Allah’ın yeryüzünde ve gökyüzündeki ayetleri müttakiler içindir
Allah kalpleri takva bilinci ile sınar.

Takva Allah’ın Rabliğini idrak etme, şiarını yüceltme, Allah’ı hesaba katma, Allah hakkıyla ibadet, birr (iyilik) ile ilişkili, ihsandan beslenen, sabırla beraber gelişen, infak ile ilerleyen, af, sıdk ve adalet ile güzelleşen veli olmanın şartı, tebliğ vasfı ile kişiyi önder kılar.

İman, ibadet, ihsan, ancak ve ancak takva bilinci ile gerçekleşir. Dolayısıyla takvası zayıf olan bir müslüman’ın imanı da zayıftır ve muhtemeldir ki beş vakit yerine Cuma namazıyla iktifa ediyor ve namazlarında ihsan seviyesini de büyük olasılıkla bulamıyor denilebilir. Yalnız beş vakit kılıp da takva eksikliği nedeniyle tadili erkanda bir bozukluk nedeniyle ihlas ve ihsanda da eksiklikler olabilir.

KURBAN KESME VE ADABI

Kurban kelimesi sözlükte yaklaşmak ve Allah’a yakınlık sağlamak anlamına gelir. Bu kelime maddi ve manevi her türlü yakınlığı ifade eder. Alak suresindeki secde et ve Rabbine yaklaş anlamındaki “ikterib” kelimesi “kurban” kökünden gelir.

Genel olarak yapılarak Allah’a yaklaşılan iman, namaz, zekat, sadaka ve oruç gibi her türlü ibadet aynı kökten gelen “kurbet” kelimesiyle ifade edilir

Özel olarak da Allah’a yaklaşmak/ ibadet etmek amacıyla belirle şartları taşıyan bir hayvanın usülune uygun olarak kesilmesine kurban ibadeti ve bu hayvana da kurban denir.

KURBAN İBADETİNİN TARİHİ

Kurban ibadeti insanlık tarihi kadar eskidir.
a) Kuran’ı Kerim de Maide Suresinin 27 ayetinde “Ey Peygamberim, onlara Adem’in iki oğlunu haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş ötekinden kabul edilmemişti….” Kuranda Habil ile kabilin kurbanlarının mahiyeti bildirilmemekte ancak birinin kurbanının kabul edildiği diğerinin ise edilmediği ifade edilmektedir.

Fakat bazı dini içerikli tarih kitaplarında Habil’in kurbanının bir koyun olduğu, Kabilin ise ziraatçı olduğu için sunduğu şeyin bir miktar kendi ürünleri olduğu, kabul edilmemesinin nedeninin takvasındaki bir eksiklikten olduğu ifade edilmektedir. Nitekim daha sonra kendi kız kardeşi daha güzel olduğu için onunla evlenmek istemiş ancak Habil’in kız kardeşi biraz çirkin olduğu için onunla evlenmek istememiş ve Habil’i de bu kıskançlık yüzünden öldürdüğü ifade edilmektedir. Öyle sanıyoruz ki bu bilgilerin birçoğu Tevrat kaynaklıdır.

b) Hz İbrahim’in kurbanı ise onun yüce Allah’a kendisine Salih bir çocuk vermesi için dua etmesiyle başlar. Bu da üzerine Allah ona Salih, uysal, halim selim, bir çocuk verir ve o çocuk büyüyüp çalışacak yaşa gelir. Hz İbrahim (as) Zilhicce ayının 8,9,10’uncu gecelerin de rüyada oğlunu kurban ettiğini görür fakat rahmani mi şeytani mi olduğundan tereddüt eder. Bu güne “Tevriye “ der. İkinci gün de aynı rüyayı görünce rahmani olduğunu anlar ve bu güne “arefe” der. Üçüncü günü de aynı rüyayı görünce ilahi emrin kesin olduğunu anlar ve bu güne “yevmü’n nahr/ kurban etme günü” der. İlahi vahiye dayalı bu bilgi üzerine oğlu İsmail’e bir ip ve bıçak alıp gelmesini, birlikte ormana oduna gideceklerini söyler. Böylece ip, balta ve bıçak alarak Mekke yakınlarındaki Mina mevkine varınca artık rüyasını oğluna anlatır: “ Yavrum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi boğazladığımı gördüm sen buna ne dersin bir düşün bakalım” der. Oğlu İsmail hiç tereddüt etmeden “Babacığım emrerolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenler den bulacaksın karşılığını verir. ( Kale ya ebedif âl ma tü’meru…) Bunun üzerine İbrahim (as) oğlu İsmail (as) yüzüstü yere yatırır ve birkaç defa kesmeyi denerse de bir türlü bıçak kesmez. Bu cesareti Cenab-ı Hak nezdinde kabul görür ve İbrahim (as) şöyle seslenir: “ Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz görevini en güzel biçimde yapanları böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz apaçık bir imtihandır.” ( kad satdakte-r rü’ya…) Yüce Allah güzel bir koç verir ve İbrahim (as) da bu koçu kurban eder. Kuran’ı Kerim’de bu husus “ Biz (İbrahim’e büyük bir kurbanlık vererek onu ( İsmail’i) kurtardık”

“Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlardan hayır vardır. Onlar saflar halinde dururlarken kurban edeceğinizde üzerlerinde düşüp canları çıkınca onlarda siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin, Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik” Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat o’na sizin takvanız/ ihlasınız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yola gösterdiğinden dolayı Allah7ı büyük tanıyasınız. Görevleri işlerini, ibadetlerini en güzel biçimde yapanları müjdele.”

Birinci ayette Allah’ın adının anılarak kesilmesinden, etinin yenilmesinden ve fakirlere yedirilmesinden; ikinci ayette ise, kurbanlık hayvanın eti ve kanından söz edilmektedir. Et olabilmesi için hayvanın kesilmesi gerekir.

Kurban ibadeti sadece İslam dinine özgü bir ibadet değildir. Peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi vahye dayalı hak dinin hepsinde kurban ibadeti vardı. Bu husus Kur’an’da;
“Her ümmet için Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği hayvanlar üzenine ismini ansınlar diye bir ibadet ( kurban kesme) yeri yaptık” şeklinde ifade edilmektedir. Mesela kurban ibadeti Yahudilikte bağış anlamında “minha” “gorban” ve “zebah” kelimeleri ile ifade edilmiş kesilecek hayvanın özellikleri hayvanı kesmek ve bağışta bulunmak Tevrat’ta anlatılmıştır.

Kurban bayramında kesilen kurbana (udhiyye), Kevser suresinin 2.ayetinde işaret edilir. “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” ayeti kurban kesme dışında namazda el bağlamak tekbirde el kaldırmak namazda göğsü kıbleye çevirmek ve Mina’da deve kurban etmek anlamları da vardır.

KURBAN KESMENİN İNSAN DAVRANIŞLARINA ETKİSİ

Kurban’ın ilk insandan itibaren var olması onun bir dini hüküm olması yanında sebeplerinde anlaşılmasını gerekli kılmaktadır. Özellikle İbrahim (as) olayında bir insanın yerine bir koçun feda edilmiş olması adeta bir insan nüfusunun korunarak artmasının amaçlandığı şeklinde anlaşılabilir.
Kesilme filli kan akıtma tavrına dalalet eder. Bu noktada akacak kan önem kazanır. Bu akacak kan koçun kanı olduğunu göre akmayacak kan olan İsmail’in kanına yani ( insanın kanına) denk olmuş olur.

Bu durumda “Hz. İsmail hayata dönmüştür” önermesi mantıki açıdan şu önermeleri de beraberinde getirir.

-“Hz İsmail daha uzun seneler yaşamıştır”
-“Hz İsmail’in nesli devam etmişti”
- Hz İsmail tekemmür etmiş ve peygamber olmuştur”

Özet olarak kurban kesilmesi ile Hz İsmail uzun ömürlü olmuş nesli çoğalarak devam etmiş, uzun ömürlü olmakla manen tekamül etme imkanı bulmuştur.

Bunu tersinden düşünürsek İsmail (as) kurban edilmiş olsaydı genç yaşta ölecek, ondan gelecek nesiller de onunla beraber kurban edilmiş olacaktı ve Hz İbrahim’in bizzat oğlu İsmail den gelecek nesli yine onunla beraber yok olup gidecekti. İlave olarak çocuk yaşta öleceği için tekamül etme imkanı bulunmayacak, tekamül yarıda kalacak ve sonuç olarak da peygamberlik bahis konusu olmayacaktı.

Sonuç olarak insanlar uzun ömürlü olacaklar ve nesiller çoğalarak devam edeceklerdir. Nihai sonuç olarak bir cemiyette kurban kesilmesi o cemiyette nüfusun artmasına sebep olacaktır.

Nüfusun nasıl çoğalacağına ilişkin iki önerme şöyledir.
- Kişiler gerileme düşmezler
- İnsanlar, kan dökmekten sakınırlar.
Şayet cemiyet kişiye devamlı bir gerilim veriyorsa, bu gerilim kişiler arası ilişkilerde kendini gösterir. Nitekim cemiyet içerisinde çıkan kavgalar, dövüşler, vurmalar, kırmalar, cinayetler, intiharlar, her türlü suç işlemeler hepsi belirli bir gerilimin bir haddi aşması sonucudur.

Bunu aksine şayet cemiyet kişiye hayatı sürdürebilmek için lüzumlu olan makul bir gerilimin üstünde bir gerilim vermiyorsa böyle bir cemiyette kişiler arası ilişkilerde yumuşaklık ve esneklik sonucu öldürme yaralama vb vakalar azalacaktır.

Özellikle sevginin aktarımında toplumsal değer yargıları ile birebir temas dediğimiz tokalaşmak, yanakları değdirerek öpüşmek, arkadaşının koluna girmesi, sırtını sıvazlaması, küçüğün başını okşaması gibi fiziki temaslar sevgi aktarımının en önemli ögeleridirler. Japon toplumunda emir baskın bir yapı beraberinde fiziki teması da önlemekte ve örneğin; beş yıl Amerika da doktora yapan bir Japon kızı anne ve babasıyla karşı karşıya geçiyor üç metreden ellerini kavuşturup eğiliyor ve bir saygı sözcüğü ile iş bitiyor. Hiçbir temas yok.

İnsanın gerilim anında hedef olarak karşıdaki kişiye yönelemese kendini hedef seçer. Bu bir gerilimin hedef almasıdır. Bu yüzden Japonlarda emredici toplum olmanın yanında temassızlığın etkisizliğiyle insanın hedefi kendisi olarak seçmesiyle harakiri denen intiharlar çok büyük boyutlara ulaşmaktadır.

Kurbanın Prensipleri

Kurbanın başlangıçta iki prensibi dikkat çeker:
- “ Kan akıtmak vaciptir”
- “ Et dağıtmak sünnettir”
Bu tanıma göre bir kimse kurban kesse ve kurbanın eti elde olan veya olmayan sebeplerle zahi olsa ve böylece hiçbir canlının işine yaramasa bu takdirde kurbanı yeni kurbandır. Zira durumlar böyle bile olsa kurban ibadeti yerine gelmiş vacip ifa edilmiştir.

Yukarıdaki bu önemli tespitler iyi anlaşılınca; kümes hayvanlarını niçin ve neden kurban edilmedikleri daha iyi anlaşılacaktır. Kümes hayvanları kurban edilmezler çünkü onlardan akacak kan, insanda mevcut bu içgüdüye tatmin sağlamayacaktır. Yoksa onların cüsselerinin ufak ve dolayısıyla etlerin az olmasından değildir. Zira Et, kurbanın ilk ve daha sonraki hedefleri arasında değildir.

Halbuki günümüzde sosyal muhtevası öne çıkarılarak cemiyette sosyal dayanışmaya yönelik unsuru öne çıkarılmaktadır. Bu anlayış kurban kavramını daraltıcı sadece et yeme bayramı haline getirerek sınırlandırmaktadır ve asıl amacından uzaklaştırılmış olmaktadır. Kurbana ilişkin sorunların bu bakış açısıyla yorumlanmaya çalışması da içinde çıkılması zor ikinci bir yanlışlar zümresini ortaya çıkaracaktır. Eğer böyle olursa etten ziyade ilaca ihtiyacı olan bir kimseye ilaç alıp vermenin kurban yerine geçmesi icap edecektir. Halbuki ilaç bedeli asla kurban yerine geçmez. Bu sözlerimizle kurbanın infak yönü küçümseniyor zannedilmemelidir.

Bir diğer yönden iktisadi olarak meseleye bakıldığında ortaya çıkan para arzı ve devri küçümsenmeyecek önemli boyutlardadır. Bu tavır hayvan yetiştiriciliğini teşvik ve iyiye de prim anlamı taşır. Ancak kurbanı sadece bir iktisadi yönüyle tanımlamak da yanlış olur. Kurban, iktisadi bir tavır değildir.

Eğer böyle olsaydı kurban kesmek yerine fakire verilecek parayla bu fakirin kasaptan et alması suretiyle bu amaçlar gerçekleşmiş olabilirdi. Bununla da piyasaya para arz edilmiş olabilirdi pekala. Üretim ve tüketim de armış olurdu. O zaman sadece geriye bir kurban külfeti ortada kalırdı. Halbuki bütün bu et ve teferruat olan şeyler, gerçekleşmiş ulvi bir gayenin tahakkukunun sonrasında imkanların zayi olmaması içindir.

Kuran-ı Kerim bugünkü psikologların özellikle Freud insan konusundaki tespitinden bin üçyüz yıl önce tereddüte mahal bırakmayacak şekilde kendi veciz üslubu içinde beyan ediyordu:

“ (Ey habibim), o vakti hatırla ki Rabbin meleklere, – ben yeryüzünde ( hükümlerimi yerine getirecek) bir halife ( bir insan) yaratacağım, demişti. Melekler de – biz seni hamdinle tesbih ve noksanlardan tenzih etmekten olduğumuz halde, orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?, demişlerdi. Allah, – ben sizin bilmeyeceğiniz şeyleri bilirim, buyurdu .

Yukarıdaki ayette meleklerin insanlar için “ kanlar dökeceklerdir” tarzındaki hükümleri son derece önemlidir. Burada hüküm, hükmün iç yapısından gelmektedir. İkinci olarak “Kanlar” dökeceklerdir şeklindeki hükümde “Kanlar” kelimesi öznedir ve çoğuldur. Hüküm; “ Kan dökeceklerdir” şeklinde değil de “Kanlar dökeceklerdir” şeklinde gelmiştir. Yani özne çoğul olarak gelmiştir.

Burada ilk akla gelen ihtimal “Kanlar” çoğulunun “Çok kan dökecekler” manasına mübalağa ifade etmesidir.

İkinci olarak daha kapsamlı ve şümûlü mükemmel bir yorumu büyük alemlerden es-Seâlibî’de görüyoruz. Anılan eserin kanlarla ilgili (ed-Dima) adlı maddesinde şöyle demektedir. “Arap lisanında vücuttaki her uzuvdan (burun, iç organlar, sırt, vs.) akan kana başka başka adlar verilmiştir. Kanlar manasına gelen ed-Dima kelimesi, vücuttaki başka başka organlardan akan başka başka kanların hepsini birden şümûlü içine almaktadır”

Es-Seâlibî’nin bu muhteşem tespiti konuyu bütün yönleriyle izah etmektedir. Zira boks maçında burnundan akan kan, boğa güreşlerinde ve düelloda iç organdan akan kan, kırbaç darbeleriyle sırttan akan kan bir yerde aynı olmakla beraber bir yandan da insanlara farklı ve değişik tatminler sağlayacaktır.

Kurban Kesmeyen Medeniyetlerde Kan Dökme

1- Spor, Saldırganlık ve Kurban

Kurban kesmeyen medeniyetlerde kan akıtma ve can yakma tarzında tezahür eden sporlar ve bu istikamette şekillenen insan davranışları yaygın bir tablo oluşturur. Bu medeniyetlerde insan-hayvan ilişkisi olarak ortaya çıkan aşırı tavırlar kurbanın bir benzeri olarak ortaya çıkarlar.

2- Sonucu ateş, kan ölüm olan spor türleri :

a) Boğa güreşleri :
Boğa güreşleri asırlardır yapıla gelmekte ve bundan sonrada devam edeceği anlaşılmaktadır. Bu güreş türü İspanyolların şiddet kültürü içerisinde önemli bir yer tutar. Boğalar dağlarda insan ayağı değmeyen yerlerde vahşi surette yetiştirilirler, zamanı gelince güreş yapılacak yere getirilir hantallaşmasın diye aç susuz bırakılır her vesileyle sık sık rahatsız edilerek sinirlendirilir ve kızdırılır. Güreşe çıkacağı esnada artık havyan çok tedirgin bir haldedir.

Matador yardımcıları hayvanı arenada bir uçtan bir ucu koşturup ellerinde ki pelerinle onları daha saldırgan hale getirip çekilip çıkarlar. Bu sefer gözleri sıkıca bağlı olduğu halde atlar ve ellerindeki kargıyla binicilerin arenaya gelirler. Ellerindeki kargıyla hayvanı delik deşik etmeye uğraşırlar. Son derece canı yanan kimseye kötülük yapmamış bu masum hayvan binicilerine gücü yetmeyince atlara hücum eder ve hırsını günahsız atlardan alır. Karnı parçalanan kan revan içindeki atlar toz toprak içinde debelenirken koruganların arkasında bekleyen yardımcılar bu hayvanları karınlarını çoğaldızla canlı canlı dikerek tekrar boğanın boynuzlarına gönderirler… ölünceye kadar…

Daha sonra bir inek getirilir. Boğanın bunu aşması beklenir bunu mütakip yeni tahrik edilir ve tekrar eski haline getirilir. Sonunda boğa bu halleyken arenaya matador çıkar ve güreş iki ihtimalden biriyle nihayet bulur.

Ya boğa ölür ve arka ayaklarından bağlanarak sürüklenip götürülür ki buda orta çağdaki ayaklarından sürüklenen öldürülmüş engizisyon mahkemeleri sanıklarına benzer.

Ya da az bir ihtimalle bir matador boğanın boynuzları altında can verir.
b) Boks :
Boks maçları da sonucu itibariyle boğa güreşlerinden hiç de az tehlikeli daha az dehşetli ve daha az ürkütücü değildir. Arenada ki hayvan kanı yerine ringlerde insan kanı dökülmektedir. Amerika da boks adeta bir sanayi dalını andırmaktadır. Bu maçlarda insanların daha çok para ödeyerek ringin en yakın etrafında bulunmak istemeleri gerçekten düşündürücüdür. Orada ne bir manzara seyri, ne bir musiki notalarına yakınlık, ne bir harikalar diyarı ne de bir sanat eseri seyredilecektir. Bu açık bir vahşete ve ondan zevk almaya bilet almaktır ve yakın olmaktır. Çünkü bilenmektedir ki bir kuvvetli bir zayıfın mutlaka ezecektir. Gittikçe zayfılamak tükenmek vücudun da daha çok darbenin net bir şekilde indiğinin görülmesi seyredenlerin zevkini artıracaktır. Neticede taze kan kokusu ve arkasından gelen beyin sarsıntısı onun arkasından kayan gözler ve donuk göz bebekleri ve çaresizliği görmek ve diz üstü çöküş sırasında kişinin kendini galip olanın yerinde hissetmesi doğrusu büyük bir zevk. İşte ringe yakın olmanın kutsal gerekçeleri.

Buradaki felsefe tamamiyle üstün insan kavramına uygun bir tanımlamaydı. Çünkü batı medeniyetinde zayıfa yer yoktu bütün hak kuvvetlinin ve bütün itibar kuvvetliye idi. Bütün gözler ve gönüller omuzlarda ki kahramana idi. Halbuki yolda ve başka bir yerde bir kimsenin bir başka kimseyi öldürmesi ceza alıyor fakat on birlerce kişi önünde insanı gurur ve haysiyetini on paralık edercesine bir saat eze eze, acı çektire çektire, döve döve, öldüren kişi kahraman oluyordu.

3- Diğer spor dalları :

Otomobil yarışları ateş, kan ve ölüm üçgeninden oluşur. Bu spor grek-roma medeniyetinde az çok farklarla benzeri tablolar daima tekrarlanır. İnsan davranışlarındaki kan akıtma, can yakma, vurma- kırma şeklinde tezahür edilen içgüdüler bulunur. Şekilden ziyade bu ifadelerin amaç olarak meydana gelmesi esastır. Grek medeniyetinde birde insan hayvan ilişkisi şeklinde aç bırakılmış hayvanların eline hiçbir şey verilmeyen insanları parçalamaları büyük bir zevkle seyirciler tarafından seyredilirdi.

Eski Roma’da birde yağlı mermer üzerinde yağlı güreşler tertip edilirdi. Güreşirken ayağı kayarak dengesini kaybedip düşen öbür esnada eli, ayağı, kolu, bileği kırılan güreşçiler olurdu. Bazen da güreşçilerden birisi diğerine kaldırıp beyin üstü vurarak kafa tası yağlı mermer üzerinde kan revan içinde parçalanırdı. Yani kan ceset ve insan ve bundan büyük bir zevk alan seyirciler, insanlar… insanlar.

Pankreas güreşçileri bu anlatılanın en önemli günümüzdeki temsilcileridir.

Çıplak yumruklarla yapılan Tayland boksu güreşin ve boksun bütün dehşetini üzerinde toplar.

Roma’da esirler ellerine silah verilerek birbirlerini öldürmek zorunda bırakılırlardı. Bundan başka altında ateş yanılan yağlı direkler üzerinde insanlar birbirlerini öldürmeye zorlanırlardı. Bunun devamlılığı için gladyatör okulları meydana getirildi.

Bir Roma vatandaşı sevdiği kadına kendinden bir şey vermek istediği zaman onunla bu okullardan birine gider, gladyatör tutar bunları dövüştürürdü. Bunlardan öleni sevgilisine kurban olarak adamış olurdu. Boğa güreşlerinde matadorun boğayı öldürdükten sonra kulağını kesip ithaf ettiği kimseye vermesi gibi.

Roma’da ayrıca araba yarışları yapılırdı. Kazanmak için her yol mübahtı.

4) Futbol : — futbol, gergin takım, gergin seyirci, seyirci ulaşamayınca küfür hakaret, el kol , şişe, taş, ne varsa fırlat. futbolcu var gücüyle yüklenir, fileyi yırtmak ister, gittikçe kontrolden çıkar, sakatlamaya başlar, çaktırmadan serbest hareketlere yönelir, bunlar seyirciyi tahrik eder, seyirci kimseye vuramayıp ulaşamayınca setlerden dolayı, en yakınındakine sataşmaya başlar, maçtan sonra da suçlu suçsuz ayırmadan saldırı devam eder, takım tutmak aslında hangi cani guruptansın anlamına gelir. hakemin adaletsizliği bir tırmanışa vesile de olur. asıl amaç ezmektir. takımı galip gelirse üstün ırk kavramının prototipi yaşanır ve ezmakten sadistçe mutluluk duyulur. ezilenler kişil,ik kaybına uğrar. kesin bir suçlu bulunarak seyircinin taraftarlığının devamı sağlanır. bunu medya yapar. medya satacağı gazete için seyirciyi korumak ve gazeteyi satmak zorundadır. bu yüzden başarısızlık antrönöre, başkana, bir tek kaleciye, şeklinde somutlaştırılır. futbolda temel argüman vurmaktır. daha hızlı vurmak..

yukarıda sayılan oyunların hiç biri İslam’da yoktur. islamda yoktur, islamda yoktur..İSLAMDA YOKTUR…

bu yüzden ahi kul ahmed HİÇ BİR TAKIM TUTMAZ….

iyi oynayan kazansın demek bile bir suçun bir tarafından tutmakla eş anlamlıdır. bu dünyaya sizden önce futbol geldi diye illa birini tutmak zorunda hissetmek örneğin kendi şehriniz takımı ne kadar masum görünüyor değil mi.. asla doğru değil, suçun hafifi olmaz, içkinin azı gibi…

hiç kimse şu takım taraftarlığının kaç insanda şizofreniye yol açtığını araştırmıyor… kimbilir kaç kişi şizofren şizofren aramızda dolaşıyor??? doğası vur kır öldür olan bir oyunu islah etmek aslanları şehrin içine salıp birlikte otobüse binin demek gibidir.

KURBAN İBADETİNİN HÜKMİ ÖZELLİKLERİ

- Kurban kesmenin gerçek sebebi (illeti), Allah emri olmasıdır.
- Allah’a kurban eti veya kanı değil kestirenin kalbindeki takva ulaşır.
- Kurban ibadeti, insan canının değerini öğretir.
- Kurban ibadeti, takvanın önemini bildiri
- Kurban ibadeti ile, evlat sevgisini ve bütün sevgileri Allah’a kurban etme ideali verilmektedir
- Kurban ibadeti, Allah’a adanmışlık şuuru verir
- Kurbanla kişi sembolik olarak kendini allah’a armağan etmiş olur
- Kurban ibadeti, Allah’ın Hz. İbrahim’i imtihanın devamıdır
- Kurban, ihlası ta’lim eder
- Kurban uygulamalı tevhid dersidir tevhid öğretmenidir
- Kurban, tarihi tevhid mücadelesinin evrensel bayramıdır
- Genel İslam çizgisinde kurbanın anlamı ve hikmetleri kurban ibadeti, saygın bir İslam şiarıdır
- Kurban ibadetinde hayırlar haseneler vardır
- kurban ibadeti, kişiye Allah’a yakınlaştırıp yaklaşmanın remzidir
- Kurban çok yönlü yararları olan ilahî bir ikramdır
- Kurban ibadeti,iman ve kulluğun alametidir, dini hayatın tezahürüdür
- Kurban ibadeti, Allah’ı zikirdir, fikirdir, şükürdür
- Kurban, Allah’ın cömertliğine kulların bir mukabele-i nâçizanesidir
- Kurban, Allah sevgisini ispatıdır
- Kurban huzur ve mutluluk verir
- Kurban vesile-i rahmet ve berekettir
- Kurban belaların def’i için paratonerdir.
- Kurban ibadeti, Allah’ı tazim, kullara şefkattir
- Kurban kesen dini mesuliyetten kurtulmuş olur
- Kurban ibadeti, ahirette bolca sevap getirir
- Kurban, kesmeyen bile sevap kazandırır
- Kurban ibareti, günahların affına vesile olur
- Kurbanlar ahirette sahiplerin birer binek haline geleceklerdir
- Kurbanlıklar, yeryüzünde bir nizam vesilesidir
- Kurban ibadeti, insanlığa Allah’ın büyük bir armağanıdır
- kurban, herkes için, bilhassa fukara için ilahi bir ziyafet sofrasıdır
- Kurban sosyal adaletin sağlanmasına hizmet eden içtimaî bir müssesedir
- Kurban, İslam’ın insanlığa yardımlaşma kampanyasıdır, dayanışma seferberliğindir
- Kurban sevgi ve paylaşımdır, şefkat ve merhametin izharıdır.
- Kurban ibadeti, sosyal bir hayır kuruluşudur
- Kurban, küskünlükleri kaldıran,kalpleri buluşturan bir misyon eda eder
- Kurban, cimrilik hastalığını tedavi eder bir ilaçtır
- Kurban fakirlerdeki karamsarlığı alır, kadere isyan düşüncesini kurutur
- kurban, komşuluk hukukunu da pekiştirir
- Kurban ibadeti, ekonomik ilerlemeyi ve bilhassa hayvancılığı teşvik eder
- Kurban ibadeti, imanı dirilişe can/ kan bağışıdır
- Kurban ibadeti, Hak yolunda bir infaktır

Kurban Bayramı’nda hayvanların kesilmesi katliam mıdır ?

Eğer bu düşünce doğru olsaydı, rahmeti sonsuz olan, Rahman ve Rahim isimleriyle kendisini tanıtan Allah kurban kesmeyi emretmez, [Kevser suresi. 108/2] alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de kurban kesmezdi.

Siz Allah’dan ve O’nun peygamberi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den daha mı çok merhametlisiniz? Sonra neden kurban bayramında kesilen kurbanlara acıyorsunuz, onların hakkını savunuyorsunuz da, senenin her gününde kesilen hayvanlara acımıyor ve onların hakkını savunmuyorsunuz? Bu kadar şefkatli ve merhametli iseniz neden her gün et yiyen bir dünya karşısında, ete hasret insanlara acımıyorsunuz? Bu kadar hakperest ve bu kadar şefkatli ve merhametli iseniz neden her gün alkole, uyuşturucuya, fuhuş sektörüne kurban giden insanlarımıza acımıyorsunuz?

Siz eğer kurbanı keserken İslâm’ın kaide ve kurallarına riayet ederek kurbanı keserseniz yani kurbanlık hayvanı severek, okşayarak kesim yerine götürür, incitmeden ve eziyet etmeden sol yanı üzerine kıbleye doğru yatırır, arka sağ ayağını serbest bırakır, diğer üç ayağını bağlar, “Bismillâhi Allahü Ekber” diyerek kurbanınızı keserseniz bu vahşet değil rahmetin ta kendisi olup çıkar. Kurban kesmek, hem kesilen hayvan için rahmettir, hem de insanlar için rahmettir.
Müslüman medeni bir insandır. Kurbana eziyet etmek gibi bir vahşete tenezzül etmez. Bırakın kurbanı, Müslüman haksız ve gereksiz yere bir ağacı bile kesmez, bir gülü hatta bir otu bile koparmaz. Çünkü o her şeyin Allah’ı zikirle meşgul olduğunu bilir. Bununla beraber Allah’ın emrinin olduğu yerde de boynu kıldan incedir.

“Kur’an’da kan akıtmak yoktur” diyorlar bu doğru mu ?

Bununla insan kanı kastedilmişse doğrudur. Haksız yere bir cana kıymak, Kur’an’a göre bütün insanları öldürmek kadar büyük bir cinayet sayılmıştır.[Maide suresi.5/32] “Kur’an’da kan akıtmak yoktur” ifadesiyle kurban kanı kastedilmişse bu doğru değildir. Çünkü Allah Kur’an’da her millet için kurbanı emrettiğini, [Hac suresi. 22/34.67] Kevser suresinde de çok açık bir şekilde kurban kesilmesi istediğini biliyoruz. Kurban kesilince kan akar. Farz edelim ki Kur’an’da kurban kesmekle ilgili açık ve net bir delil bulamadınız. Kur’an’ı bize getiren ve O’nu herkesten en iyi anlayan Peygamber Efendimiz’in Kurban bayramı’nda kurban kesme uygulamalarını nasıl görmezlikten geleceksiniz? Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem, hemen her yıl kurban kesiyor, bazen iki koç kesiyor. Birini kendisi ve ailesi adına, birini de ümmetinden kurban kesmeyenler adına niyetlenerek kesiyordu. Veda Haccı’nda ise yüz deve kurban ettiğini bunlardan altmış üç tanesini bizzat kendisi altmış üç yıllık ömrüne bedel kurban kestiğini, diğerlerinin kesimini ise başkalarına havale ettiğini tarih kaydediyor.

Kurbanın bedelini fakirlere vermek daha iyi mi ?

Kurban kesme yerine kurbanın bedelini para olarak sadaka verme meselesi de ne Kur’an’da ne de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulamaları arasında gördüğümüz bir meseledir. Bu görüş, dinin şeair derecesindeki bir muameleyi lağv ve tahrif etmeye yönelik bir görüştür ki, asla kabul edilemez. Varlıklı insanların kurban kesmesi, muhtaçlara sadaka vermesine, bir hastanın tedavi masraflarını karşılamasına engel değildir.

Hem kurban kesmeye, hem de çaresizlerin derdine derman olmaya gücü yeten insanlara: kurban kesmeyin, keseceğiniz kurbanların parasını muhtaçlara verin, demek, doğru olamayacağı gibi Kur’an’ı ve Sünnet’i kaâle almama ve hafife alma anlamına gelir.

Ölüler için kurban kesilmez mi ?
“Ölülere Allah rahmet etsin”, denilirmiş de sevabı onlara bağışlanmak üzere kurban kesilmezmiş, iddiası da mantıklı ve tutarlı bir ifade olmadığı gibi aynı zamanda muteber kaynaklara da aykırı bir açıklamadır.

Ölüler için “Allah rahmet etsin” demek bir duadır. Bunun anlamı şudur: Bu dua sebebiyle ölen şahsa Allah’ın rahmeti kavuşsun, o bundan menfaâtlensin, rahat etsin. Bu duanın sonucunu rahmet ve rahat olarak ölüye kavuşturan Allah’tır. Bu sevabı, dolayısıyla bu rahmeti ve rahatı ölüye kavuşturan Allah, sevabı ölülere bağışlanması umuduyla kendi rızası için kesilen ve fakir fukaraya dağıtılan kurbanın sevabını, dolayısıyla onların dualarının sonucunu bir rahmet ve rahat olarak, bir huzur ve mutluluk olarak neden kavuşturmasın? Bu Allah’ın kudretine ağır gelir mi? Kaldı ki kaynaklarımız da dirilerin yapmış olduklardı hayır ve hasenattan ölülerin hayır göreceğini, hatta Ehl-i Sünnet’e göre sevaplarının da onlara kavuşacağını ifade etmektedir.

Kurban kesmek de bir çeşit duadır. İbadetlerin hepsi fiili duadır. Sözle ve fiille dua yapanlara sevap verildiği gibi bu duaları yapanlar, başkalarını da niyet ederek dua etseler, dua ettikleri kimselere de sevaplarından pay ayrılması Allah’ın lütfundan ve rahmetindendir. Hem de o hayır ve hasenatı yapanların sevabından bir şey eksilmeden.

“Kurban kesilmese de olur” diyorlar?
Kurban kesmek başta Şafiî olmak üzere bazı imamlara göre sünnettir; ama onların bu sünnet hükmü, İmam-ı Azam’ın “vacip” hükmüne denk bir sünnettir. Terk edilmesi mümkün olmayan sünnetlerdendir. Şeair gibi bir sünnettir. İmam Muhammed buna.”Terkine ruhsat olmayan sünnet” demiştir. Dolayısıyla zengin olup da kurban kesmeyen hem Allah’ın emrini, hem de Peygamber’in emir ve uygulamalarını görmezlikten gelmiş olur ki bu da bir çeşit günahtır. Eğer kurban kesmeyen günaha girmemiş olsaydı hadis-i şerifte: “Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyenler bizim namazgahımıza yaklaşmasın” denilmezdi.

Çağları Kucaklayan Uyarı
“Resûlllah’ın Sünneti, Size Yetmiyor Mu?”
Kurban bayramı öncesinde Kurban’in hükmünün sünnet mi vacip mi olduğundan başlayan ve resmî plandaki Avrupa Birliği’ne girme girişimleri de söz konusu edilerek Kurban Bayramının ve kesiminin kaldırılmasına kadar uzanan görüş ve tartışmalara tanıklık etme bahtsızlığını yaşadık. Hattâ bu tartışmaların, kurbanlıkların satışını olumsuz etkilediği şikayetlerini tv.lerden izledik. Tedbir alma adına kurban kesmenin nerede ise suç işlemek anlamına geldiği izlenimini veren kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını gördük. Derisine resmen talip olunan kurbanın, -inananların inanma ve inançlarını ifade/yaşama özgürlüğü dikkate alınmadan- ibâdet ve gelenek olarak devamını olumsuz yönde etkileyecek söylem ve eylemleri izleme zorunda bırakıldık.

Bu karmaşık, hiçbir pratik faydası olmayan ve yozlaştırıcı ortam içerisinde din ve ilim adamlarının -iyi niyetle de olsa- başlatıp sürdürdüğü kurban kesmek sünnet mi vacip mi tartışması, sünnet, vacip, farz vb. terimlerin, hukuki zeminleri ve başlangıçta mevcut olup olmadıkları ve ilk dönemdeki anlamları da yeterince açıklanmadan, konuya ait uygulamayı sarsan bir havaya sokuldu ve ülkede genel bir rahatsızlık oluşturuldu.

Bu ortamda tartışma dışı kalan, red ve inkâr edilemeyen yegâne nokta, Hazret-i Peygamber’in Veda Haccı’ndan önceki yıllarda kurban kestiği gerçeği oldu. Yani bir hadiste ifade buyurulduğu gibi babamız İbrahim’in uygulaması/sünneti olan kurbanın Peygamber Efendimiz tarafından da fiilen uygulanıp sürdürüldüğü tarihî gerçeğini kimse görmezden gelemedi. Nitekim Muhammed b. Şirin’den nakledildiğine göre kendisi, Abdullah b. Ömer radıyallahu anhüma’ya; “Kurban kesmek vacip(farz)midir?”diye sormuştur. O da;

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, ona uyarak Müslümanlar da kestiler ve uygulama/sünnet böylece yerleşti.” diye cevap vermiştir.

Hadisin Tirmizi’deki rivayetinde nakledildiğine göre, ismi verilmeyen kişi, İbn Ömer’e; “Kurban kesmek vacip mi” diye sormuş o da;

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar kurban kesti !” cevabını vermiştir.
Soran kişi aldığı cevaptan tatmin olmamış ve sorusunu ikinci defa yöneltmiştir. Bu kez İbn Ömer;

“Ne dediğimi anlıyor musun ? Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar kurban kestü/diyorum” diye cevabını vurgulu bir şekilde tekrarlamıştır.

İbn Ömer radıyalalhu anhüma’nın soruya “evet” veya “hayır” demeyip “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, Müslümanlar da kestiler !” cevabında ısrar etmesi, bir işi Hazret-i Peygamber’in yapmış olmasının yeterli olduğuna; Müslümanların o işi yapmış olmalarının ise, o fiilin Hazret-i Peygamber’e özel olmadığına, dolayısıyla ümmeti de bağladığına dikkat çekmek içindir.

Gerçek durum bu olunca, fıkhî açıdan verilecek hükmün ve kullanılacak terimin pek de ağırlığı kalmamakta ve büyük sahâbi Abdullah b. Ömer’in başlıktaki çağları kucaklayan uyarı ve sorusu bütün haşmet ve vurgusuyla gündeme oturmaktadır:

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti/uygulaması size yetmiyor mu ?”

Kurban Bütün Dinlerde olan bir ibadettir
Kurban hemen hemen bütün dinlerde olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de kurbanın bütün dinlerde var olduğu şu şekilde ifade edilmiştir:

“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk.”
Kur’an, kurbanın her dinde olduğunu bildirmenin yanında değişik dönemlerden kurban ile ilgili olaylar, misâller anlatmaktadır: Meselâ; Hazret-i Adem aleyhisselâm’ın iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerini, birisinin kurbanının kabul edilirken, diğerinin ise kabul edilmediğinden bahsetmektedir.

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar kendilerini Allah’a yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Bunlardan birisinin kurbanı kabul edilirken, diğerinin ki kabul edilmemişti”

Kur’an’da anlatılan bu olay, bazı değişikliklerle birlikte Kitab-ı Mukaddes’de de anlatılmaktadır.

Ve yine Kur’an’da Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın gördüğü bir rüya üzerine oğlu Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ı kurban etmek istediği ve baba-oğul tam bir teslimiyet içerisinde bu emri yerine getirmek isterken Allah tarafından kendilerine Hazret-i İsmail aleyhisselâm’a bedel olarak kurban verildiği açıkça bildirilmektedir.

“Biz kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik. Sonra çocuk onunla yürüyüp gezecek yaşa ulaşınca, babası dedi:

“Oğulcuğum ! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne dersin ?” O dedi ki:

“Babacım! Sana emredileni yap, inşâallah beni sabredenlerden bulacaksın.” ikisi de böylece teslim oldular. İbrahim oğlunu alnı üzerine yatırdı. Biz de ona şöyle seslendik:

“Ey ibrahim ! Sen rüyayı doğruladın. Şüphesiz biz iyilik yapanları böylece ödüllendiririz.” Gerçekten bu, apaçık bir sınavdı. Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.”

Kurban , İslâm Dininin Şeârindendir/Alâmetlerindendir.
Cenab-ı Hakk, Kevser suresi’nde, “Rabbin için namaz kıl, kurban kes !” buyuruyor. Bu ayet-i keremdeki “namaz”dan maksat “bayram namazı”; “kesmek”ten kasıt da, kurban kesme günlerinde kesilen hayvanlardır. Başka bir ayet-i kerimede ise, kurbanlık develerden şöyle bahsedilir:

“Kurbanlık develeri de size, Allah’ın şeârinden kıldık.”
“Şeâir”in mânâsı, Allah’ın dininin alâmeti, işareti olan hususlardır. Pek çok şey, alâmetleri ve işaretleri ile tanınır. Allah’ı ve O’nun dinini tanıtmayı sağlayan bu vesileler hiç ters edilebilir mi? Hâl böyle olunca yapılacak iş kurban kesmemek için bahaneler aramak yerine, kesebilmek için çareler aramak olmalıdır. Kurban vecibesinin yerine getirilmesi; hak yolundaki fedakârlığın bir nişanesi, Allah’ın verdiği nimetlere karşı kulun bir şükrânesidir. Ayrıca bu ibadet, günahların bağışlanmasını dilemek ve bunların neticesi olarak de sevaba nail olmak ve bir takım belâlardan korunmaktır. Velhâsıl kurbanın meşruiyeti; dini, ahlâki, içtimaî birtakım hikmetlere, maslahatlara dayanır. Bunu takdir etmeyecek bir akıl sahibi tasavvur edilemez.

Kurbana Hazır mıyız ?
Kurban; tevhid mücadelesinin tarihine ait bir bayramdır. Bize Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın ve Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ın teslimiyetini, her yıl hatırlatır. Alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ın soyuna dayandığı dikkate alınırsa mesele daha iyi kavranır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ben iki kurbanlığın oğluyum.” buyurduğu bilinmektedir.

Ülkemizin Manevi Mimarlarından Ramazanoglu Mahmud Sami Efendi kuddise siruh hazretlerinin “Hazret-i İbrahim aleyhisselâm” kitabından sadeleştirmeden bu konuyla ilgili güzel bir yorumunu sizlere sunuyorum:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ben iki kurbanlığın oğluyum.”, buyurması da, kurban olunması emr olunan:

1.İsmail aleyhisselâm
2. Pederi Abdullah’dır.

Resûl-i Ekrem’in dedesi Abdülmuttalib’e bir zamandan beri kapanmış olan Zemzem kuyusu rüyada gösterilerek bir oğlu ile açmak istediyse de mani olmuşlardı. Abdülmuttalib öyle nezreyledi ki: “Eğer Hak Teâlâ Hazretleri on oğul verir de Zemzem kuyusunu açar isem on oğlumdan birisini Hak yoluna kurban edeyim, boğazlayayım.”

Hak Teâlâ Hazretleri duasını kabul ile on oğul evlâdı verdi. Zemzem kuyusunu da açtı. Rüyasında denildi ki:

“Ey Abdülmuttalib ! Nezrini yerine getir !”

Abdülmuttalip korku ile uyandı, bir koç kurban eyledi. Tekrar rüyasında:

“Kurbanını büyük eyle!” diye işaret olundu. Böylece müteaddid defalar gördüğü rüya üzerine sığır ve sonra deve kurban eyledi ise de:

“Daha büyük kurban eyle !” diye oğlunu kurban etmeği nezr eylediğini rüyasında söylediler.
Abdülmuttalip uyanıp muzdarip oldu ve oğullarına söyledi. Onlar da:

“Hangimize kur’a isabet ederse razıyız”, diye muvafakat etdiler. Kur’a Hazret-i Abdullah’a isabet eyledi. Abdülmuttalip eline bıçağı alıp Abdullah’ın eline yapıştı, ise de Kureyş Kavmi buna razı olmadılar.

“Sen bu oğlunu boğazlar isen sonra bu bize âdet kalır, dediler. Bir kâhine sual ettiler. O zaman bir adamın diyeti on deve idi. On deve ile Abdullah’a kur’a attılar. Yine Abdullah’a kur’a isabet etdi. Böylece yüz deve kur’a edinceye kadar Abdullah’a isabet etti. Yüzüncü de kur’a deveye isabetle yüz deveyi birden kurban eylediler.

İşte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in iki zebh/kurban ile muradı, cedd-i a’lâsı İsmail aleyhisselâm ile, babası Hazret-i Abdullah’tır.

Hazret-i İbrahim’in Oğlunu Kurban Etmeğe Götürmesi

“Vaktaki İbrahim’in oğlu kendisiyle beraber maîyşet işlerinde sa’y edib pederine yardım eder oldu, İbrahim şefkatle rüyasını anlatmağa başladı:

“Ey oğulcuğum, ben rüyada görüyorum ki, Allah Teâlâ’ya kurban için ben seni kesiyorum. Sen şu rüya hakkında ne düşünürsün ? Cenâb-ı Allah’ın şu ibtilâsına sabır eder misin, yoksa etmez misin ?”

Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kâdî’nin beyânlarına nazaran ibranım aleyhisselâm leyle-i tevriyede (arafe gününden bir gece evvel) bu rüyayı gördü. Fakat şeytani mi rahmânî mi olduğunda tereddüd etdi. Arafe günü tekrar görünce rahmânî olduğunu bildiğinde o güne “Arafe” denilmiştir. Üçüncü günü tekrar görünce emr-i ilâhî’nin kat’î olduğunu bildiğinden ve kurban kasteylediğinden o güne “Yevm-i Nahr” “Kurban Günü” denilmiştir.

İbrahim aleyhisselâm ip, bıçak ve balta alıp odun getirmek için dağ başlarına gideceklerini oğlu İsmail’e söyledi.

Mina denilen mahalle varınca İbrahim aleyhisselâm rüyasını oğluna hikâye ile taraf-ı ilâhîden böyle bir ibtîlâ ve imtihan olunduğunu beyân ile oğlunun re’yini sorarak istişare eyledi.

“İbrahim, oğlunu kurban etmekle memur olduğunu beyan edince oğlu: “Ey Babacığım ! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah sen beni sabredici kimselerden bulursun, dedi. Ne zaman ki baba-oğul her ikisi de ilâhî emre inkıyad da ittifak ettiler.[Katade'ye göre İbrahim oğlunu, İsmail'de nefsini Allah'a teslim etti.] İbrahim oğlunu sağ tarafına yatırınca alnının bir ta¬rafı yere dayandı. İşte o vakit her ikisi de seâdeti uzmaya eriştiler.”

İbrahim aleyhisselâm teveccüh-i tam ile Hakk Teâlâ ve Tekâddes hazretlerinin cânib-i manevisine teveccüh etti, yöneldi ve derğâh-ı ulûhiyyetde kurbiyyet-i mâ’neviyyeye nail oldu.

Beyzâvi’nin beyânı veçhile, bu vak’a Mina’da huccâcın kurban bayramının birinci günü kurban kestikleri mahalde olmuşdur.

İbrahim aleyhisselâm’a, kesmek istediği oğlu İsmail şöyle dedi: “Ey Babacığım, seni hareketimle rahatsız etmemem için ipimi iyi bağla, kanımdan üzerine sıçraması, kanımı görüp annemin mahzun olmaması ve bu sebeble ecrimin noksanlaşmaması için üzerimden elbisemi çıkar. Ba¬na daha kolay olması için de bıçağı boğazıma çabuk sür. Çünkü ölüm zordur. Anneme gittiğinde benden ona çok selâm söyle. Eğer münâsib görür iseniz gömleğimi anneme verin. Olabilir ki annem bununla teselli bulur.”

Bunun üzerine İbrahim aleyhisselâm, oğlu İsmail aleyhisselâm’a şöyle dedi:

“Sen Allah’ın emrini yerine getirmek de ne iyi yardımcısın evlâdım !” İbrahim aleyhisselâm, oğlunun dediklerini yaptı. Alnından öptü. Ağlayarak onu bağladı. Sonra bıçağını alıp boğazına çalmaya başladı. Fakat bıçak kesmedi.

O anda İsmail babasına şöyle dedi:

“Ey Babacığım, yüzümü yan tarafa çevir. Zira sen yüzüme bakarsan belki sende bir acımak duygusu belirir de Allah’ın emrini yerine getiremezsin. Bende nahoş bir hareket de bulunmamak için bıçağa bakmayacağım.” İbrahim aleyhisselâm bunu da yaptı. Sonra bıçağı boynuna koydu. Fakat bıçak tersine dönüyordu. İşte bu anda şöyle bir nida geldi:

“Ey İbrahim ! Sen bu işi bırak ! muhakkak ki rüyanı doğruladın. !”

İbrahim aleyhisselâm bakdı ki kendisiyle konuşan Cebrail aleyhisselâm Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretlerinin emriyle cennetten kırk seneden beri terbiye oluna azıym’ül-cüsse koçu alıp makamından Allahu Ekber Allahu Ekber diyerek gelmeğe başladı. İbrahim aleyhisselâm Cebrâil7in tekbirini işittiğinde bildi ki müşkilinin halli geliyor. La ilahe illallahu vallahu ekber deyip Rabb’ul-âlemîn’i tevhid ve tekbir eyledi. İsmail aleyhisselâm’-da yattığı yerde Cebrail aleyhisselâm’ın tekbirini ve babasının tevhid ve tekbirini işitdikte bildi ki Rahman olan Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin rahmeti zuhur etti. O da Allahu ekber ve lillahilhamd diyerek tekbir ve tahmid eyledi. İşte bu ümmete Arafe günü sabah namazından eyyam-ı teşrîk’în son günü ikindi namazına kadar 23 vakit namazın farzını edadan sonra bu tekbiri getirmek vacib oldu.

Cebrail aleynhisselâm makamında tekbire başlayıp tamamında yere indi ve İbrahim aleyhisselâm’a:

“Hak Teâlâ sana selâm edib buyurdu ki, bu koçu kulum İsmail için feda ve zebhAurban eylesin. İkisinden de kabul ettim” deyip kerem ve inayetini tebliğ buyurdukda İbrahim aleyhisselâm geri döndü ki İsmail aleyhisselâm’ın ellerini ve ayaklarını çöze. Gördü ki İsmail’in elleri ve ayakları çözülmüş ayak üzre durur.. Dedi ki:

“Ey oğul ! Senin bağını kim çözdü ?” İsmail:

“Kurban ihsan buyuran Vâhib’ül-atâyâ’nın lütuf ve keremiyle çözül¬dü.”

Şimdi yine bir kurbanla karşı karşıyayız. Yâni apaçık bir imtihanla… Allah-ü Teâlâ’nın rızası için; canını ve kanını vermeye her an hazır olduğumuzun ilânı !.. Her mümin; “Ben buna hazır mıyım?”sualini sormalı; Hazret-i ibrahim aleyhisselâm’ın çizgisini ve Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ın teslimiyetini tefekkür etmelidir.

Kurbanın Tarifi ve Meşruiyeti
Kurban: Bayram günleri kesilen hayvanın ismidir.

Kurban kesmek, ibâdet ve taât niyetiyle, belli vakitte, belirli hayvanı, boğazlamaktan ibarettir. Veya Kurban Bayramı günlerinde Yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla kesilen hayvanların adıdır.

Belirli hayvandan maksat; koyun, keçi, manda ve deve gibi şer’an kurban edilmesi caiz olan hayvanlardır. Belli vakitten maksat, kurban bayramı günleridir.

Kurbanın hükmü; dünyada bir vacibi yerine getirmek, ahirette sevap kazanmaktır. Sebebi ise vakittir. Vakit tekrar ettikçe kurban kesmenin vücubu da tekerrür eder.

Kurban kesmek, zekat ve bayram namazları gibi hicretin ikinci senesinde meşru kılınmış, meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur.

Kur’an-ı kerim’de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyrulmuştur:

“Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver.”

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.”

“Biz oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik”

Hanefi mezhebine göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e vacip olan, aksini ispat eder bir delil, bir kayıt olmadıkça ümmetini de kapsar, dolayısıyla onların da kurban kesmeleri gerekir. Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti için bir rehberdir.

Kevser suresinde geçen: “venhar” emri, İslâm alimlerinin çoğuna göre, kurban kesmek anlamındadır. Alimlerin çoğunluğu bunun, Kurban bayramı günlerinde kesilen kurban olduğu görüşündedirler. Zira bu konuda pek çok hadis-i şerif vardır. Dini bayramlarımızdan olan Kurban Bayramı, Asr-ı Saadetten günümüze kadar kurban kesilerek kutlanmıştır. Eyyam-ı Nahr/Kurbanlık hayvanların kesilme günleri tabiri de, on beş asırdan beri bu anlamda kullanılmıştır.

Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz imkânı olduğu halde kurban kesmeyen kimseleri, ağır bir dille ikaz ediyor; hâli vakit yerinde olanların kurban kesmesi gerektiğini bildirmiştir:

“Kurban kesecek güçte olup da kesmeyen, namazgahımıza yaklaşmasın.”

Bu hadiste Efendimiz, imkânı olup da kurban kesmeyeni mescidimize yaklaşmasın.” diyerek tehdid etmiştir. Tehdid ancak vacibin terkinde söz konusudur.

“Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir. ”

Bayram namazından önce kurbanını kesen birisine Allah Resulü, yeniden kurban kesmeyi emretmiştir. Peygamberimizin yeniden kesmesini emretmesi, kurban kesmenin vacip olduğunu göste¬rir.

Ayrıca İbn-i Ömer radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: dedi ki: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de on sene ikâmet etti ve her sene kurban keserdi.”

Kurbanını kesen kimse hem mesuliyetten kurtulur hem de niyetinin derecesine göre ahirette sevaba nail olur.

Kâinatın Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem, emredildikten sonra kurban kesmeyi hiç terk etmemiş, hattâ yolculukta bile kesmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar ! Her sene her bir ev halkına kurban kesmek vaciptir.”

Vacib olan, kurbanı kesip kanını akıtmaktır. Kurbanı diri olarak tasadduk etmekle bu yükümlülük yerine getirilmiş olmaz. Tasadduk ancak, kurban kesildikten sonra yapılır ki; bu müstehaptır.

Şafiî mezhebine göre kurban kesmek terk edilmesi istenmeyen bir sünnettir ki bu da Hanefi mezhebindeki “vacip”e yakın bir yaklaşımdır.

Kurban Kesmek Şu Vasıfların Taşıyan Kişilere Vaciptir
1.Müslüman olmak.
2.Hür olmak, köle olmamak.
3..Mukim olmak. Seferi/yolcu olmamak Hanefilere göre, yolcuya kurban kesmek vacip değildir. Çünkü Hazret-i Ebubekir ve Hazre-i Ömer radıyallahu anhüm yolcu olduklarında kurban kesmezlerdi. Hazret-i Ali radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yolcu olan kimseye Cuma namazı da, kurban kesmek de vacip değildir.” Çünkü yolcu için kurban kesmekte ve etinin değerlendirilmesinde bir takım güçlükler vardır. Bu, nedenle yolcudan güçlüğü kaldırmak için Cuma namazı farz olmadığı gibi kurban da ona vacip değildir.

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre kurban kesmek yolcu içinde sünnettir.

Klasik fıkıh kitaplarında konu böyle alınmış olmakla birlikte, günümüzde yolculuk imkân ve şartları büyük ölçüde değişmiştir. Bayram tatilini fırsat bilerek yurt içi veya yurt dışı geziye çıkan, yazlığa giden, memleketine giden kimsenin durumu farklıdır. Bu durumdaki kimselerin söz konusu ruhsattan yararlanma yerine, ya önceden gerekli tedbirleri alarak vekâleten kurban kestirmesi ya da bulunduğu yerde kurban kesmesi daha isabetlidir. Çünkü kurbanın namaz, oruç gibi bireyin niyetiyle ve iç dünyasıyla alakalı yönü bulunduğu gibi onlara ilâveten toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönü de mevcuttur. Bu sebeple de, yolcunun namaz ve oruçta yolculuk ve meşakkat içinde olma ruhsatından yararlanması daha bireysel bir karardır. Kurbanda ise zikredilen hususların, bu ibadetin sosyal amaçlarının göz önünde bulundurulması, savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret bulunmadığı sürece kurban ibadetinin yerine getirilmesi gerekir.

Memlekette Kurban
Bayramlarda havaların iyi olduğu günlerde memleketimize gidiyor, bayramı orada geçiriyoruz. Bu durumda kurbanımızı ne yapacağımızı bilemiyoruz. Kurbanı, ikamet ettiğimiz yerde mi kesmeli, yoksa gittiğimiz memleketimizde kesebilir miyiz? Bu konuda seferilik şüphesi yüzünden tereddüt yaşıyoruz.

Cevap: Bayram için memleketinize gitmeden önce bulunduğunuz yerdeki bir yakınınıza vekalet verip kurbanınızı kestirebileceğiniz gibi, gittiğiniz memleketinizde de bizzat kesmeniz mümkün olur. Şayet memleketinizde (kendi eviniz yok da) misafir sayılıyorsanız nafile kurban kesmiş olursunuz, sevap alırsınız. Kendi eviniz var da seferi sayılmıyorsanız, vacip olan kurbanınızı kesmiş, borcunuzu bizzat yerine getirmiş olursunuz. Bir şüpheniz kalmaz.

Ayrıca, (ihtiyaç sahiplerine kurban ulaştırma görevini üstlenen) hizmet ehillerine kurbanın parasını verip vekil olarak adınıza da kestirebilirsiniz. Bu takdirde vacip olan kurbanınızı, vekaletini vermiş olacağınız kimse vasıtasıyla kesmiş olacağınızdan yine bir zorluk söz konusu olmaz.

4. Zengin olmak.
Hanefi mezhebine göre, kurban kesmeyi vacip kılan zenginliğin ölçüsü, zekatta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olup kişinin borçları ve asli ihtiyaçları dışında 20 miskal[85gr] altına, ya da buna denk bir paraya veya mala sahip olmasıdır. Bu miktar bir mala sahip olan kimsenin kurban kesme imkanına sahip olduğu düşünülmüştür. Böyle olunca ücretli, memur gibi sabit gelirli kimselerin, kendi bütçe imkanları içinde sıkıntı çekmeden kurban ücretini ödeyip ödeyemeyeceğini göz önünde bulundurması ve ona göre karar vermesi gerekir. Pratik bir çözüm olması itibariyle, bu konuda Hanefilerin yukarıda zikredilen ölçüsü esas alınabilir. Bu takdirde, sabit gelirlilerin asli ihtiyaç harcamalarını çıktıktan sonra yıllık gelirinden arta kalan miktar 85 gr altın değerine ulaşıyorsa kurban kesmeleri gerekir.

Bu nisabın üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Kurbanın vacip oluşunda erkek olmak şart değildir. Nisap miktarı mala sahip olan hür kadının da kendi parasıyla kurban kesmesi vaciptir.

Zekât ibadetinde yılın zenginliği aranırken, kurban ibadetinde günün zenginliği esas alınmıştır. Kişinin zenginliğinde kurban bayramı süresindeki durumu ölçü alınır. Böyle mali bir imkâna sahip her Müslüman’ın, akıllı ve baliğ/ergen olması kaydıyla kurban kesmesi gerekir. Bu durumdaki kadın ve yetişkin çocuklar bizzat mükellef olmakla birlikte kocası veya babası bunlar adına hibe yoluyla kurban keserse o da yeterli olur.

Kurbanda Zenginlik
Dinimizin hem dünyaya, hem de âhirete bakan emirlerinden biri de kurban kesme emridir. Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’yi teşriflerinin ikinci senesinde meşru kılınan Kurban, hâli vakti yerinde olan Müslümanlar için vaciptir. Bu vacibi, durumu müsait olduğu hâlde ihmal edenlerin azaba uğrayacakları, hadîsin işaretinden anlaşılmaktadır.

Hadîs şöyle ikazda bulunmaktadır:

Kimin geçim durumunda bir genişlik olur da kurbanını kesmezse, o kimse bizim namazgahımıza yaklaşmasın! Evet, hadîs, kurbanı geçim durumu müsait olanların keseceğini haber veriyor durumu müsait olduğu hâlde kesmeyecek olursa, namazgaha gelmemesini de hatırlatıyor.

Bir adamın namazgahtan uzak kalması, namaza gelecek mü’minlerin lâyık olduğu mükâfattan uzak kalması demektir. Böyle bir mükâfattan uzak kalmak ise, azaba lâyık olmaktan başka bir neticeyi getirmektedir.

Bunun içindir ki Hanefî âlimleri, kurban kesmenin vacip olduğunu bildirmişler, özürsüz kesmeyenlerin ise azaba mâruz kalacağını hatırlatmışlardır.

Fıkıhtaki tâbirle, kurbanı zengin olanlar keserler.

Ama biz bu zengini daha kolay anlaşılacak bir ifâde ile izah etmeye çalışacak olursak diyebiliriz ki, kimin durumunda bir genişlik olursa, yâni kurban kestiği takdirde geçimine bir sıkıntı gelmeyecek, normal ihtiyaçlarını almakta bir güçlüğe mâruz kalmayacaksa, bu kimse kurban kesmelidir. Zira normal ihtiyaçlarını karşılayacak kadarından artan paraya kurban düşer. Ama dilerseniz buna bir de miktar tesbiti ile açıklık getirebiliriz.

Kurban, fitre zengini üzerine vaciptir. Fitre zengini ise, Yâni 85 gr. Altın veya 640 gr gümüşe mâlik olanlar Öyle ise, aylık gelirinden artmış ne kadar boş bir para bekliyorsa, artık bunun sahibi kendisini kurban kesmekle mükellef bilmelidir.

Ancak, bu para borç karşılığı ise, ödemesi gereken borçlarına mukabil bekliyorsa, elbette o para yok hükmündedir. Lâkin bâzı zarurî ihtiyaçları almak için bekliyorsa, durum o kadar vazıh değildir. Bu kimse, parayı ya o ihtiyaçları için harcamalı, yahut da harcamayacak kadar ihtiyaç tesirini hissetmiyorsa buna kurban düşeceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Aslında kurbanın düşüp düşmeyeceğini, bir de kalbine sor hadîsiyle amel ederek tesbit etmek gerekir. Biliyorsunuz, durumu kesinleşmeyen mes’eleler de bu hadîse müracaat ediyorduk. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

Kalbine sor, çünkü o, en büyük müftüdür, buyurmuş, böylece hükmü bilinemeyen hususlarda bozulmayan kalbi, selâhiyetli bir fetva makamı olarak haber vermiştir.

Öyle ise, maddî durumumuzu kendimiz tespit etmeli, kalbimize sormalıyız. O zaman kalbimiz bize fetva verecek, kurban kesip kesemeyeceğimize dâir bir hükmü vicdanımızda bulacağız.

Aldığım Araç için Kurban Kesmem Gerekir Mi?

İkinci el bir araç aldım. Bunun için veya herhangi bir araç için kurban kesmek gerekir mi? Daha önce bunun için bir adakta da bulunmadım.

Alınan herhangi bir araç ve eşya için kurban kesilmesi söz konusu değildir. Bu tür şeyler için sıkça adak adamak da hoş karşılanmaz. Halk arasında ev veya araç alan birinin kurban kesmesi ise sadece bir âdet olup, dînî bir gereklilik değildir. Kazayı belâyı def edici sadaka kabilinden böyle bir hayrı işlemek ise yadırganacak bir durum olarak görülmez.

Sekiz aylık evliyiz. Eşime ait mehir olarak verdiğim 80 gramın üstünde altını var. Ben maaşımı babama veriyorum. Borçlarımızı da babam ödüyor. Evim de babamın üzerinde. Babam benim adıma kurban kesmek istiyor. Ben o kurbanın etinden yiyebilir miyim? Babam o kurbanı hanımım adına kesse olur mu?

Sorunuzdan anladığım kadarıyla, sizin maddî varlıklarınız babanızla müşterek durumda. Bu durumda, size kurban düşmese bile babanızın senin adına kurban kesmesinde bir sakınca yok, onun kestiği bu kurbanın etinden sen ve eşin de yiyebilirsiniz. Şayet hanımıza ait mehir miktarının üstünde olan altını kendine has bir varlık ise, ona ayrıca kurban kesmesi vacip olur. Onun kestiği kurbanın etinden de sen yiyebilirsin. Babanız, anlattığınız duruma göre size kurban düşmediği halde sizin adınıza bir kurban kesmiş olacak. Bu kesilecek kurbanı, eşinizin adına onun kurbanı olarak keserse, parasını eşinizden almayıp babanız verse bile kurban caizdir ve eşinizin kurban borcu ödenmiş olur.

Bir kimsenin vadesi dolmamış alacağı olsa ve nisap miktarı kadar başka malı da bulunmasa kurban kesmesi için borçlanması gerekir mi?

Hayır, bu durumda kurban satın almak için borçlanmak, gerekmediği gibi sonradan alacağını elde etmekle kurban bedelini tasadduk etmesi de gerekmez.

Bir hanımın nisap miktarı kadar altını olup, başka malı olmazsa kurban kesmesi gerekir mi ?

Evet, bir hanımın takı olsun olmasın, nisap miktarı kadar altını varsa başka malı olmasa bile kurban kesmesi gerekir.

Kurban kesmekle yükümlü kimse kurbanını hanımı namına kesebilir mi ?

Hayır, kendi kurbanının hanımı adına kesemez. Çünkü kurban kesmek kendisine vacip olmuştur. Ancak kendi kurbanının yanı sıra isterse hanımı adına kurban da kesebilir.

Kurban kesmek yerine bedelinin bir fakire veya bir hayır kurumuna verilmesi çak midir?

Hayır, kurban kesmek yerine, bedelinin bir fakire veya hayır kurumuna verilmesi caiz değildir. Çünkü kurban kesme yükümlülüğünün kalkması ancak, Allah rızası için kanın akıtılmış olması ile gerçekleşir.

Bağ, bahçe ve tarla gibi şeylerin gelirleri mi, yoksa kendileri mi kurban nisabına girer?

Ağırlıklı olan görüşe göre bunların gelirleri, diğer bir görüşe göre de kendileri kurban nisabına girer.

Bir kimsenin ev satın almak amacıyla biriktirdiği paradan kurban kesmesi gerekir mi?

Evet, bir kimsenin ev satın almak amacıyla biriktirdiği paradan, sahih olan görüşe göre, kurban kesmesi gerekir.

Kurbanın geçerli olabilmesi için hayvanın kişinin kendi mülkiyetinde olması gerekir mi?

Evet, kurbanın geçerli olabilmesi için hayvanın kişinin mülkiyetinde olması gerekir. Örneğin; kişi yanında emanet olarak bulunan bir hayvanı kendi namına kurban olarak kesemez.

Taksitle veya veresiye ile kurban alıp kesmek caiz midir?

Evet, caizdir. Kendisine kurban vacip olan kişinin bu şekilde kurban satın alması caizdir. Çünkü taksit ile veya veresiye alınan kurban da peşin alınan kurban gibi kişinin mülkiyetine geçmiş olur.

Almanya’da ikamet edenler, parasını gönderdikleri kurbanlarını Türkiye’de kendi adlarına kestirebilirler mi?

Elbette. Nerede olursa olsun parasını verdiği kimseye kurbanını kendi adına kestirmesi caizdir. Bu sebeple, bilhassa ihtiyaç sahibi aile ve öğrencilere vekalet yoluyla ulaştırılan kurbanlar, hedefini bulan kurbanlar olarak düşünülebilir. İtimat ettiğiniz kimseye parasını verip kendi adınıza kurbanınızı kestirir, dilediğiniz ihtiyaç yerlerini ulaştırabilirsiniz. Bütün mese¬le, kurbanların ihtiyaç sahibi yerlere gitmesi, neslin yetişmesine hizmet etmesidir.

Fert ve Toplum Açısından Kurbanın Faydaları
a) Fert açısından:

1. Kurban müslümanı Allah’a yaklaştırarak onu günahlarının kirlerinden temizler.
2. Kurban, müslümanın Allah uğrunda fedâkârlık yapmasının en güzel örneğidir. Müslüman bu fedakârlığı ile kendisini Allah için kurban kesmiş derecesinde teslimiyet kazanır.
3. Kurban, müslümanın hem kendisinin, hem de çoluk çocuğunun belâ ve musibetlerden, çeşitli sıkıntılardan kurtulmasına bir vesiledir.
4. Kurban, müslümanın mutluluğunu artırır.

b) Kurbanın Topluma Faydaları
1. Kurban, senede bir defa da olsa fakir kimselerin gıda ihtiyaçlarına önemli bir yardımdır.
2. Kurban, sosyal yardımlaşmanın güzel örneklerinden biridir. Bu sayede bütün toplumlarda fertler arasında karşılıklı sevgi ve saygı hisleri belirerek bir kaynaşma meydana gelir, dolayısıyla cemiyette birlik ve huzur temin edilir. Fakir zengine duacı olur, zengin de fakirin ihtiyaçlarını gidererek onu bayram sevincine kedersiz, gamsız olarak ortak etmenin saadetini duyar.
3. Kurban aynı zamanda bütün Müslümanlara, hattâ gayr-i Müslim komşulara mükemmel ve umumi bir ziyafet olması itibariyle de güzel bir kaynaşma ve yardımlaşma vesilesidir.

Kurban, toplumda, özellikle İslâm cemiyetlerinde fakirlere ve topyekün Müslümanlara, yüce Allah’ın verdiği hususi bir ziyafettir. Kurban etinin dinimizce gayr-i Müslimlere verilebileceğini düşünürsek o zaman daha şümullü bir yardımlaşma emri olduğu görülür.

4. Kurban bayramında, bütün İslâm aleminde aynı anda milyonlarca hayvan kesilmektedir. Hiç bir beşeri kuvvetin aynı anda yüzlerce ülkede bu kadar hayvanın kesilmesini temin etmesine ve toplumun bütün fertlerine ziyafet vermesine imkân yoktur.
5. Kurban, hayvan piyasasına bir hareketlilik getirerek, kasalarda stok olmuş paraların toplum hizmetine girmesini sağlar. Bütün İslâm aleminde aynı zamanda milyarlarca lira harcanmak suretiyle piyasada geniş ölçüde bir hareket meydana gelir. Hayvanların etinden, yününden, derisinden birçok şahıs ve müesseseler faydalanır. Zenginlerin kasasındaki paralardan mal sahipleri de faydalanır.
6. Kurban kesme ananesinin besiciliği teşvik ettiği, işsizlere iş sahası açtığı, pazarlara hareket getirdiği, zenginlere kurban satan fakirlerin ve orta hallilerin durumlarının iyileştiği de bir gerçektir.
7. Tekbir getirilerek kurban kesenlerle hacılar arasında bir benzerlik vardır. Mekke’ye gidemeyenler, bu suretle hacıların ulvi hissiyatına iştirak etmiş olurlar, aynı hayatın bir örneğini yaşarlar

Kurbanda Niyet
Kesilecek kurbanın geçerli olması için ayrıca niyet etmek de şarttır. Çünkü hayvan ibadet maksadı ile de et maksadı ile de kesilebilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ameller niyetlere göredir ve her kişi için niyet ettiği vardır. ” buyurmuştur.

Kurbanlık Hayvan Alınırken

Kurbanlık hayvan almaya giderken niyetimiz şöyle olmalıdır:

“Yarabbî! Nefsim isyan edip türlü kötü işler yaptığımdan, katledilmeye hak kazandı. Ancak bir kimsenin de nefsini katletmesi haram olduğundan bu kurbanı nefsime bedel olarak senin rızanı kazanmak için kesmeye niyet ettim. Yarabbi! Onun her uzvuna bedel uzuvlarımı cehennemden halâs eyle. Tüm kötülüklerden ben aciz, günahkâr kulunu temizle.” diyerek böylece niyetini yapıp, kurbanlık hayvan almak için çarşıya, pazara çıkmalı. Kurban almağa bu niyetle gidilirse her adımına bir sevap yazılıp, günahları silinir.

Pazarlık yaparken ne kadar çok konuşur, iyi ve güzel sözlerle alışveriş edecek olursa, bu sözlerin hepsi teşbih olur ve kayda geçer. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse kurbanını satın almak üzere evinden çıkarsa, onun her adımına karşılık Cenab-ı Hak on sevap evirir. On günahını siler. Derecesine on derece ilave eder. Hayvanını alması için konuşması/yaptığı pazarlık teşbih olur. Parasını öderken her kuruşu için bire yedi yüz sevap verilir. Yere kurbanı yatırıp kestiği zaman, bütün yerden mahlûkat onun için istiğfarda bulunur. Kanı akıtıldığında her damla kanından Cenab-ı Hak on melek yaratıp kıyamete kadar onun için istiğfarda bulunurlar. Eti taksim edilip dağıtıldığında her lokması için Hazret-i İsmail aleyhisselâm evladından bir köle azad etmiş gibi sevab verilir.”

Kurban Kesmenin Değer ve Kıymeti/Faziletleri
Âişe radıyallahu anha’dan rivayete göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ademoğlu kurban kesme gününde Allah katında kan akıtmaktan daha sevimli bir amel işlememiştir. O kurban kıyamet günü boynuzları kılları ve tırnaklarıyla gelecektir. Kurbanın kanı yere düşmeden önce Allah katında hemen kabul olunur. Bu sebeple kestiğiniz kurbanlardan dolayı sıkıntı değil gönlünüz hoş olsun.”

Zeyd İbnu Erkam radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın ashabı: “Ey Allah’ın Resulü dediler, bayram günü kesilen şu kurban nedir?”

“Bu babanız İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir” buyurdular. Ashab:

“Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi sevap var ey Allah’ın Resulü!” dediler.

“Kurbanın her bir küı için bir sevap” buyurdular. Ashab tekrar:

“(Kesilen kurban, koyun kuzu gibi) yünlü ise ey Allah’ın Resulü (sevap nasıl olacak)?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselam:

“Yünün her bir kılı için de bir sevap var!” buyurdular.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“İnsanoğlu bu gününde akrabasıyla ilgilenmesi hariç, kan akıtmaktan daha faziletli hiç bir amel işleyemez.”

“Ey İnsanlar ! Kurban kesiniz. Kurbanların akıtılan kanlarına mukabil Allah’dan sevab umunuz. Yere akan kurban kanı gerçekten Hâk Teâlâ’nın katına dökülür. ”

“Kim Gönül hoşluğu ile, mükafatını Allah’tan umarak, kurban keserse, bu kendisini cehennem ateşinden korur.”

“Bayram gününde gümüş para, Allah katında kurbanlıktan daha sevimli bir şeye harcanamaz.”

Kurban Kesmenin Hikmeti
İmam-ı Şârâni kuddise sirruh hazretleri buyuruyor ki:
“Her sene kurban bayramında nefsimiz, ailemiz, çocuklarımız için kurban kesmeliyiz. Meşru bir mazeret olmadan bunu ihmâl etmemeliyiz. Kurban kesilmesinin hikmetine gelince: Kimin adına kurban kesilirse o kişinin üzerinden kaza ve belâ uzaklaştığı gibi, işlediği suç ve kabahatleri de affedilmiş olur. Helâl kazancından kesilecek olan kurban ev halkından belâ ve ezayı uzaklaştırır.”

“Kurbanın meşru kılınmasındaki hikmet ise; sayısız nimetlere karşı Allah’a şükretmek, insanın geçen seneden bu seneye kadar hayatta kalışına şükretmek ve günahlarının bağışlanmasını dilemektir. Sözü geçen bu günahlar ise Allah’ın emirlerine muhalif hareket edilmesi yahut da emredilen şeylerdeki eksiklikler dolayısıyladır. Hem kurban kesen ailenin hem de onlardan başkasının genişliğe kavuşturulması, bir başka sebeptir. Bu bakımdan fakirin ihtiyacının karşılanmasının maksat olarak gözetildiği fıtır sadakasının hilâfına, kurbanda kıymetinin ödenmesi yeterli değildir. İmam Ahmed kurban kesmenin, kıymetini tasadduk etmekten daha faziletli olduğunu açıkça ifade etmiştir.”

“Allah bütün kâinatı insanlar için yaratmış ve her şeyi onların emrine amade kılmıştır. Deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlarda insanoğlunun emrine musahhar olan nimetler cümlesindendir. Kurban kesmek Allah’ın bu nimetlerine şükür demektir. İnsan bu sayede Allah’a karşı sevincini, cömertliğini ifade etmiş olur. Şu ayet bu gerçeği dile getirmektedir:

“Biz kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın şiarından kıldık. Onlarda size hayır vardır. O halde onlar ayakta durup boğazlanırken üzerlerine Allah’ın ismini anın (Besmele çekin. Kesme neticesi.) yanları üzeri düşüp öldükleri vakitte ondan hem kendiniz yiyin, hem ihtiyacını gizleyen ve hem de gizlemeyip dilenen fakirlere ye-dirin. Onlara şükredesiniz diye, böylece sizin emrine amade kıldık. Onların ne etleri, ne kanları, hiçbir zaman Allah’a erişmez. Fakat sizden O’nu (yalnız kendi rızası için yapılan samimiyetin ifadesi olan işler)takva ulaşır.”

“Kurban bize, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail aleyhissselâm’ın teslimiyetini ve kulluktaki üstün halini hatırlatır. Allah’ın her şeyi insanlara musahhar kıldığını fiilen gösterip bunlardan usûlünce istifâde ve infak etmeyi öğretir. Zira, Allah’ın emrimize verdiği nimetlerden faydalanmamak doğru olmadığı gibi, onları israf etmek de son derece yanlıştır. Bunun için İslâm kurbanı emretmiş, ancak diğer taraftan da israfı ve hayvanlara eziyeti yasaklamış, hat¬ta belli bir yaş sınırı koymuştur.

Kurban, insanı cimrilik ve mal sevgisinden kurtarır. Toplumdaki kardeşlik, yardımlaşma, paylaşma ve fukarayı sevindirme duygularını geliştirir. İnsanları muhabbet ve merhametle birbirine bağlar. Allah’ın nimetlerinden bütün kullarının istifade etmesini sağlar. Toplum halinde yerine getirilen ferdî ve içtimâi ibadetlerle Allah’ın rızasını kazanmaya ve O’na yaklaşmaya vesile olur.”

Kurban Olacak Hayvanlar
Kurban olacak hayvanlar şunlardır:
l.Deve-Sığır (inek, öküz, manda)
2.Davar (Koyun-Keçi)

Bu cinslerin içine, bunların bütün nevileri dahil olur. Erkeği de dişisi de, enenmiş olanı da, olmayanı da.

Bu vasfı taşıyan hayvanları kesmek kurbanın rüknüdür. Kurban olabilecek hayvanlar: Deve, sığır (inek, öküz, manda)ve davar (koyun-keçi)cinsinden hayvanlardır.

Bu sayılan hayvanlardan başkasından kurban kesmek caiz değildir.

Kümes hayvanları(tavuk, horoz, kaz, ördek gibi evcil hayvanlar), eti yenilen vahşi hayvanlar (yaban sığırı, geyik) kurban edilemezler.

Koyun-Keçi Veya Sığır Kaç Kişiye Kurban Olur ?
Kurban kesenlerin miktarlarına gelince, koyun ve keçi yalnız bir kişi için kurban olur.

Bir deve veya sığır yedi kişiden fazlaya kurban olmaz. Yedi veya daha noksan kişiler için kurban olur. Bu, bütün alimlerimizin kavlidir.

Cabir b. Abdullah radıyalalhu anh’den rivayet olunmuştur ki: Biz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında temettü’ haccı yapar ve ortaklasa yedi kişiye bir sığır ve yine yedi kişiye bir deve kurban ederdik.”

Cabir b. Abdullah radıyallahu anh’dan demiştir ki:

“Hudeybiye sulhu yapıldığı gün Hudeybiye’de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte yedi kişi için bir deve, yedi kişi için bir sığır kurban ettik.” yine diğer bir rivayette:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sığır ve devenin yedi kişiye kurban edilmesi caizdir” buyurmuştur.

Kurbanda Ortaklık
Ortakların hepsinin Müslüman olması ve hepsinin de niyetinin kurban kesmek olması gerekir. Eğer içlerinden sadece et almak veya ticaret maksadı ile kesmek niyetinde olan varsa, hiçbirini kestiği kurban olmaz.

Ortaklığın, hayvanı satın almadan önce olması daha iyidir. Bir Müslüman kurban için satın aldığı bir sığır veya deveye sonradan altı kişiyi daha ortak edebilir. Aslolan önce yedi kişinin bir araya gelmesi, sonra kurban niyetiyle sığırı satın almasıdır.

Katılanların sayısının tek veya çift olması mühim değildir. Ortaklar kurbandan hisselerini tartarak ayırmalıdırlar. Götürü usulü ile taksim caiz olmaz..

Ölmüş Babamı Hisseye Katarsam Taksimat Nasıl Olacak?
Almış olduğumuz büyük baş hayvana ölmüş olan babamı da dahil edeceğiz. Ancak kurbanı ikiye bölerek kardeşimle paylaşıyoruz. Babamın hissesinin tamamını dağıtmamız gerekiyor mu? Paylaştığımız hisse içinden babamın hissesini dağıtsak dinimizce bir sakınca var mı?

Kesilen büyük baş bir hayvana kaç kişi ortak ise o kadar hisseye bölünür. Ve bu bölmenin tartı ile yapılması tavsiye edilir. Ancak bir kurban bir aile için kesiliyor ve aynı eve giriyorsa taksime gerek yoktur. Siz paylaşmaktan bahsettiğinize göre ikiye değil üçe bölmeniz gerekir; çünkü babanız üçüncü ortak olmuş oluyor. Babanız için kestiğiniz kurban eğer babanızın vasiyeti üzerine ise, o takdirde adak kurbanı hükmünde olup sizin onun tamamını fakirlere dağıtmanız gerekir. Böyle değil de siz onun adına kesiyorsanız, hissesinin tamamını dağıtabileceğiniz gibi bir bölümünü kendiniz alabilir veya aileniz kalabalıksa tamamını da alabilirsiniz. Ancak kurban etinin taksiminde tavsiye edilen, üçe ayrılıp bir bölümünün eve, bir bölümünün eş, dost ve akrabaya, bir bölümünün de fakir fukaraya dağıtılmasıdır.

Kurban Edilen Hayvanların Yaşları
Büyük baş hayvanlardan devenin en aşağısı beş yaşında olanı, sığırın iki yaşında olanı ve davarın bir yaşında olanı(veya daha az yaş da olup da bu yaşta gösterenleri)kurban edilebilir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“İki yaşına girmiş hayvandan başkasını kurban etmeyin. İki yaşında bir hayvan bulamazsanız, o halde bir yaşında koyun kesiniz.”

“Koyun nevinden ceza (yani altı ayını doldurmuş ve bir yılını doldurandan farksız kuvvetli kuzu)nun bayram kurbanı olması caizdir.”

Büyük alim Kuduri şöyle buyurmuştur:

“Alimler şöyle demişlerdir: Koyun ve keçiden bir yaşını bitirmiş olanlar, sığırdan iki yaşını bitirmiş olanlar, deveden ise beş yaşını bitirmiş olanlar kurban olurlar.

Bu yaşlardan az olanlar kurban olmazlar.

Ancak altı ayını bitirmiş ve anası kadar görünmekte olan, kuzu da kurban olur.

Şayet yaşları bunlardan yukarı olursa, o hayvanların kurban olmaları caizdir ve efdâldir.

Kuzu, oğlak, buzağı, deve köşeğini/yavrusunu kurban kesmek caiz değildir.”

Kurban Kesmekle İlgili Hükümler Nelerdir?

Herkes mâlî durumunu başkasından daha iyi bilir. Borcundan ve ev eşyası gibi zarurî ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra geride parası kalan zenginlere kurban kesmek vâcibtir.

Bazılarının Eyyûb Sultan’da kestikleri tavuk, ördek, kaz, horoz gibi hayvanlar kurban olmayacağından, kurban olarak koyun, keçi, sığır ve deve kesilir.

Koyun ve keçi bir kişi nâmına, deve ile sığır ise yedi kişi kadar ortak olunarak kesilebilir. Bunların erkeği ile dişisini kesmek arasında fark yoktur. Koyunun erkeğini kurban etmek daha efdâl olur, diyenler olmuştur.

Koyun ile keçi bir yaşını bitirmiş olmalıdır. Koyun cinsinin bir yaşını bitirmiş kadar gösterişli olan yedi-sekiz aylığı da kesilebilir. Yedi kişiye kadar ortak olunabilen sığır ise iki yaşını bitirmiş olmalıdır.

Ortaklar kurban etini götürü ile değil, tartı ile son derece dikkat ederek paylaşmalıdırlar. Tarafların hakları kalmaması için bu paylaşma işinde adalete çok dikkat etmek zarureti vardır.
Kurban, bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günleri kesilir. Şüphesiz ki birinci günü kesilmesi daha faziletli ve sevaplıdır. Mazeretlerinden dolayı ilk günde kesemeyenler üçüncü günü akşama kadar kesebilirler.

Müstehap Olan Kurbanlık Hayvanlar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“Kefenin en hayırlısından birisi de hülle (belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere iki kısımdan ibaret elbise) dir. Bayramda kesilen kurbanların en hayırlısı da iki boynuzlu koçtur. ”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle ağa siyah, gözlerinin etrafı siyah, kara bacaklı, boynuzlu ve damızlık iki koçu kurban etti. ”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“Koyunlardan toklu, ne güzel kurbanlık hayvandır.”

Kurbanlık hayvanlardan bir kısmı kurban edilip insanın midesine gitmekle hayvanlıktan kurtulup insanlık mertebesine çıkmakta, ebediyen cennete lâyık bir keyfiyet kazanmakta, bir kısmı da Allah yolunda kurban edilmelerine mükâfat olarak ahirette “Burak” olma şerefine nail olmakta, sahiplerini sırta köprüsünde taşıma görevi ile onurlandırılmaktadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kurbanlarınızı neşeli ve kuvvetli hayvanlardan kesin. Çünkü onlar sırat köprüsünde sizin binitleriniz olacaktır.” hadisi de buna işaret etmektedir. Bu olay kurbanlık hayvanlar için bir rahmet, bir sâadet bir şeref değil midir?

Peygamberimizin Kestiği Kurbanlık Hayvanlar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yedi tane deveyi, ayakta yatırmadan kendi eliyle boğazlamış, boynuzlu ve alacalı iki koçu da Medine’de kesmiştir.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem boynuzlu ve alacalı iki koç kurban etmiş. Onları tekbir getirerek, besmele çekerek ve sağ dizini kurbanların sağ yanlarına koyarak kesmiştir.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurban bayramı günü hayaları buruk, alacak ve boynuzlu iki koç kesti, onları kesime hazırlayıp da yönlerini kıbleye çevirdiği zaman:

“Ben bütün dinlerden yüz çevirerek yüzümü İbrahim’in dini/yâni İslâm üzere gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz namazım ve diğer ibadetlerim, hayatım boyunca işlediğim bütün amellerim ve ölümüm anına kadar taşıya geldiğim katıksız imanım ve ona bağlı hareketlerim Alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanlardanım, Ey Allah’ım ! bu kurban senden bana bir nimettir ve Muhammed ile ümmeti tarafından sırf senin rızan için kurban edilmiştir.”diye dua etti ve sonra kesti.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayası burulmadık, kara gözlü, kara ağızlı ve kara ayaklı bir koçu kurban etmişti.”

Kurban Edilmeye Engel Olan Ayıplar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in adetinden biri de kurbanlığını seçmesi, en iyisini alması ve hayvanın kusurlardan ve ayıplardan beri olmasına dikkat etmesidir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Dört şey kurban olmaz:
l. Körlüğü açıkça belli olan, tek gözlü..
2. Hastalığı açıkça belli olan, hasta
3.Topallığı iyice belli olan, topal.
4.Ayağı kırılıp kötürüm olan ve aklı kalmayan, yani çöküp, zayıflayıp ne yaptığını bilmeyen.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kulağının deliği görünecek kadar dipten kesik, boynuzu çıkık, gözü çıkmış, zayıflığından ötürü sürüde gidemeyen ve kırık ayaklılarında kurban edilmesini yasakladı. ”

Biz bu engelleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
l. Bir veya iki gözü kör olması.
2. Zayıflığından dolayı iliği kurumuş olması.
3. Kesileceği yere gidemeyecek kadar aksak olması
4. Anadan doğma kulaksız olarak dünyaya gelmesi. Eğer küçük kulaklı, kulağı delik veya damgalı ise kurban edilmesi caizdir.
5. Burnunun kesik olması.
6. Kulaklarının yarıdan fazlasının kesik olması.
7. Dişlerinin çoğunun dökülmüş olması.
8. Koyun ve keçi memelerinden birinin, sığırın iki memesinin kurumuş olması.
9. Karnını doyuramayacak kadar deli olması.
10. Boynuzunun biri veya her ikisi kökünden kırılmış olması.
11. Ölecek derecede hasta olması.
12. Kulak ve kuyruğunun yandan fazlasının bulunmaması
13. Kulağını birinin dibinden kesimleş olması veya doğuştan bir kulağının bulunmaması.

Kurban Edilmesine Engel Olmayan Ayıplar
1. Uyuzlu hayvanın eti semiz olursa kurban edilebilir.
2. Boynuzsuz doğan veya boynuzunun birazı kırılmış olan hayvan.
3. Dişlerinin bir kısmı dökülüp, çoğu mevcut olan.
4. Şaşı gözü olan.
5. Topal olan, yani ayağını yere basarak yürüyebilen.
6. Kulağı delik veya enine yarık olan.
7.Erkek hayvanın burulmuş olması, kurban olmasına engel olmaz.

Eti Yenen Hayvanların Yenmeyen Organlarıdır.
Temiz ve helâl olan hayvanların, yedi şeyini yemek haramdır.

Cenâb-ı Hak, rızık olarak yarattığı bazı şeylere kayıt ve yasaklamalar da getirmiştir. Bunların mahiyetini açıklamak aklen mümkün olsun veya olmasın, konulan yasaklamaya riayet etmek kul olmamızın ayrılmaz bir parçasıdır. İşi nefis ve heveslerine göre değil, şer’i ölçülere göre tahsil etmemiz gerekir.

Bu yönü dikkate alacak ve kesilen hayvanların yenilemeyecek taraflarını araştıracak olursak şu yedi şeyin yenilmeyeceğini öğrenmiş oluruz:

1.Hayvan kesildiği zaman akan kan.
2. Erkek hayvanın cinsi organı
3.Erkek hayvanın yumurtaları.
4.Dişi hayvanın cinsel organı.
5.İdrar kesesi.
6.Öd.
7.Beze denilen yumru.

Yine Kurban Üzerine
Kurban da bir ibâdettir. Hem de vacip olan ibâdet..

Öyle ise her ibâdet gibi onun da kendine göre usûl ve kaideleri vardır. Usûlüne uygun yapılan ibâdetin makbuliyeti daha kudsî olur.

Bu sebeple kurban ibâdetinin bâzı usûllerine işarete devam edeceğiz

1. Kurban olacak hayvanlar, değerini kaybettirecek sakatlıklardan uzak olmalıdır. Tâ ki, kulların beğenmeyip reddettiği hayvanları Allah’a kabul ettirmeye çalışmak gibi bir duruma düşmeyelim.

Bu itibarla, kurbanlık hayvanın bir gözü tamamen kör olmamalıdır. Dişlerinin yarısından fazlası düşmüş olmamalıdır. Kulakları kökünden kesilmiş bulunmamalıdır. Kulakları kökünden kesilmiş bulunmamalıdır. Boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış olmamalıdır. Kulağı, yahut kuyruğu tamamen, yahut yarısından kesik olmamalıdır. Memelerinin başları kopmuş bulunmamalıdır. Zira bunlardan kurban olmaz.

2.Şaşı olması, topal bulunması, uyuzlu bulunması, yaratılışta boynuzu olmaması veya boynuzun birazı kırık bulunması, kulaklarının delik olması, yâni işaretlenmiş bulunması, dişlerinin az kısmı düşmüş olması, tenasül uzvu buruşmuş olması; kurban olmasına mâni olmaz. Bu sayılan özürler kurbanlığa mâni teşkil etmezler.

3. Kurban olmaya mâni özürler kurban aldıktan sonra meydana gelse, kesecek kimse başka kurban almaya gücü yeten biri ise bu ayıplardan salim yeni bir kurban alması gerekir. Ama gücü yetmeyen biri ise bunu keser. Yenisini alması gerekmez. Nitekim zenginin aldığı kurban ölse yenisini alması lâzımdır. Ama fakire gerekmez. Zira onun için nafileydi. Nafile de ise borçlanma yoktur.

4. Birkaç tane kurban bir arada iken birinin kurbanı diğeri adına kesilse, helâlleşirlerse caiz olur. Helâlleşmezlerse, birbirininki ötekinden etli olduğu iddiasında bulunursa fazla olan etin parası verilerek helâlleşir. Ancak bu para harcanmaz, sadaka olarak verilir.

Kurban Kesmenin Müstehap Olduğu Vakit
Kurban, Bayram Namazından Sonra Kesilmelidir
Berâ b. Âzib radıyallahu anha’den rivayete göre, şöyle demiştir Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: Kurban bayramı günü bize bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz bayram namazını kılmadan kurban kesmesin.” Bunun üzerine dayım ayağa kalktı ve dedi ki:

“Bugün etin bol olması sebebiyle insanlar etten bıkıp usanırlar. Ben aileme ev halkına ve komşularıma yedirmek için acele ederek kurbanımı kestim.” Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Yeniden Kurban kes!” Buyurdu. “Ey Allah’ın Resulü! Yanımda dişi bir süt oğlağım var iki koyuna bedeldir onu kurban olarak kesebilir miyim?” Efendimiz şöyle buyurdu:

“Evet o hayırlı ve senin için yeterlidir fakat senden sonra hiçbir kimse için yeterli olmayacaktır.”

“Her kim namazdan önce kurbanını kesti ise, onun yerine bir başkasını daha kessin. Kim de namazdan önce kurbanını kesmemişse, şimdi besmele çekip kessin.”

Kurban kesme süresu üç gün ile sınırlama şu delillere dayanır: Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ve
İbn Abbas radıyalalhu anhüm’den nakledilmiştir:

“Kurban kesme günleri üç gündür, ilk gün en faziletlisidir.” Diğer bir rivayette:

“Kurban günleri birinci kurban gününden sonra iki gündür.”

Kurban kesme vakti bayramın 1. gününün bayram namazından sonra başlar, üçüncü gününün akşam namazından önceye kadar devam eder.

Birinci gün efdal olan gündür. Son gün efdal olan gün değildir. Müstehap olan kurbanı üçüncü güne bırakmamaktır. Bu günlerin gecelerinde kesmek mekruhtur. Bu zaman içinde kurbanını kesmeyen onu sadaka olarak verir.

Zengin bir kimse herhangi bir sebepten dolayı bayram günlerinde kurban kesmemişse ne gerekir?

Bu durumda bir kurbanlık koyunun değerini fakirlere tasadduk etmesi gerekir. Ertesi seneye bırakılmaz.

Bir kimse kurban bayramında kesmek niyetiyle aldığı hayvanı kesmeyip kurban günleri geçerse ne yapar?

Kişi zengin ise dilerse aynını, yani o hayvanı, dilerse kıymetini, fakir ise aynını tasadduk eder.
Bir kimse aldığı bir hayvanı bayram günlerinde kurban olarak kesmeyi adaşa, fakat bayram günlerinde kesmezse ne yapması gerekir?

Bu durumda sahibi zengin olsun, fakir olsun, o hayvanı fakirlere tasadduk etmesi gerekir.

Kurbanı Allah İçin Kesmek

Her şeyden önce şu hakikat bilinmelidir ki, ibadetler Allah em¬rettiği için yapılır. Allah’ın emri ile yapılan ibadetlerde de bildiğimiz bilemediğimiz sayısız hikmetler vardır. Allah şu ayette kurban ile neyin hedeflendiğini bildirmektedir:

“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine erzak olarak verdiği hayvanlardan keserken Allah’ın adını ansınlar. ”

Kurban ibadeti yerine getirilirken, Allah’ın yüce adının zikredilmesi, yeryüzünde mevcut bütün hayvanların Allah’ın mülkü olup sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş olduğunun bilinmesi ve o şuurla bu ibadetin yapılması emredilmektedir.

Allah rızası için kesilen kurban ahirette geçilmesi çok zor olan sırat köprüsünde sahibi için bir binek vazifesi görecektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmuştur:

“Hayvanın iyi ve güzelini kurbanlık olarak seçin, çünkü sırat köprüsünde size bineklik yapacaktır.”

Kurbanın daha bilemediğimiz birçok hikmetleri vardır. İbadetler her çeşit hikmet ve faydasından önce sırf Allah rızası için yapılmalıdır. Bu itibarla kurban da her türlü ferdi, sosyal faydasıyla birlikte Allah’ın hoşnutluğu ve sırf Allah rızası gaye esas gaye yapılarak yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim bunu şu şekilde vurgulamıştır:

“Şunu unutmayın ki, ne onların kurbanlıkların etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır. Allah saygısıdır.”

Kurban Allah’a yaklaşmak maksadıyla ve yalnız O’nun rızasını kazanmak için kesilir. Allah’tan başkası adına hayvan kesmek haramdır ve bu yola tevessül edenleri Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’tan başkası nâmına hayvan kesene Allah lanet etsin” şeklindeki ifadeleriyle uyarmıştır.

Kurbanın Geçerli Olması için Niyet Etmek Şart Mıdır ?
Evet, kurbanın geçerli olması için niyet etmek şarttır. Çünkü hayvan ibadet kastıyla da et kastıyla da kesilebilir.

Bir Zatı Karşılamak İçin Kesilen Kurbanın Eti Yenir Mi ?
Allah rızası olmaksızın sırf bir zatın gelişini kutlamak amacıyla besme¬le çekilmiş olsa bile kesilen kurbanın eti yenmez. Ancak o kimseye veya başkalarına ikram etmek niyetiyle kesilirse caizdir ve eti yenir.

Ölü Namına Arafe Günü Kurban Kesilir Mi ?
Burada kurban bayramı günlerinde kesilen kurban kastediliyorsa arafe günü kesilemez. Çünkü bu bir udhiyedir. Udhiye ise yalnız bayram günlerinde kesilir. Ancak sadaka niyetiyle kesilmek isteniyorsa arafe günü de kesilebilir.

Türbelerde, Törenlerde, Açılışlarda Kurban Kesilebilir Mi ?
Mezarları tamamıyla sağlam ve sahih düşüncelerle türbe haline getirilen zevat-i kiramı ziyaret etmenin, onların huzurunda onları şefaatçi yaparak Çenab-ı hakk’a yalvarıp yakarmanın hiçbir mahzuru yoktur. Önceleri bu niyetle türbeleri ziyaret eden insanlar ve özellikle bunlar arasında zengin olanlar, ziyaretleri esnasında kurban kesip, etini fakir-fukaraya dağıtmışlar, sevabını da türbe sahibine bağışlamışlardır. Bir teamül haline gelen, örfe mâl olan bu alışkanlık sonraları su-i istimal edilmeye başlanmış.. Başlanmış ve “Falan zata kurban keseceğim.” gibi düşünceler içine girilmiştir. Fakat bu, akide açısından olabildiğine tehlikeli ve insanı küfre sokacak taşımaktadır. Bazıları bu niyetle türbelere kurban kesenlere “kâfir olur” demektedirler ki, meseleyi böyle ifrat içine sokmaya gerek yoktur.

Zira aslında kesilen her hayvan Allah adına kesilmekte ve kesilirken “Bismillâhi Allah-ü Ekber” denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gerekli olan husus, hayvanı boğazlayan kişini niyetidir. Hüküm ona göre verilir.

Meselâ; bir beldeye teşrif eden devlet büyüğü için kurban kesilirken, onun ayak basması tazim edilerek kesiliyorsa, şirke düşme endişesi söz konusudur ve o hayvanın eti yenilmez. Fakat o vesileyle, Allah için kurban kesilirse, onun eti yenir.

Aynı durum, törenler, açılışlar için de geçerlidir. Burada mühim olan kalptir, kalpte bulunan niyettir ve onu da Allah’dan sonra en iyi bilen o şahsın kendisidir türbelerde kesilen kurban için aynı şey geçerlidir.

Bina Yapılırken Kesilen Kurban
Bir binanın temeli atılacağı sırada veya bir hastalıktan şifa bulma maksadı ile kesilen kurbanın helâl olmasında şek ve tereddüt yoktur. Zira bundan maksat, tasadduktur. Şu kadar var ki, kesilecek hayvanın kanının mutlaka temele atılması şart değildir.

Kurbanlık Hayvanlara Yumuşak Davranmak

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayvanı kesmenin güzel bir biçimde yapılmasını ve bıçağın iyice bilenmesini emir buyurmuştur. Böylece boğazlanacak hayvan rahat bir şekilde can vermiş olur.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bıçağın ağzını bilemeyi ve bıçağın hayvana gösterilmemesini emretti ve,

“Biriniz hayvan boğazlayacağı zaman hemen kesimi çabucak yapsın, “buyurdu.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem boğazlama esnasında hayvana yumuşak davranılmasını da ister.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, birinin koyunu kulaklarından tutarak çektiğini gördü. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona,

“Hayvanın kulağını bırak, boynundan tut !” buyurdu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, adamın birini, hayvanın yüzüne ayağını dayamış bir halde bıçağını bilerken gördü. Bu hal üzerine adama şöyle dedi:

“Bu bileme işini daha önce yapman gerekmez miydi ? Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun” dedi. Başka bir rivayette: “..hayvanı yere yatırmadan önce bıçağını bileseydin ya!” Kesilecek hayvan kesim yerine yumuşaklıkla sevkedilmeli. Bıçak hayvanın gözünden uzak tutulmalı, tam kesim yapılacağı zaman bıçak ortaya çıkarılmalıdır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bıçağın hayvanın gözünden uzakta bilenmesini emretmiştir.

Kesimle ilgili emirler arasında, hayvanın şah damarının kesilmesi de vardır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şeytanın yaptığı gibi yapmayı yasaklamıştı. Şeytanın yapmasından maksat; hayvanı boğazlamak ve şah damarını kesmeden hemen derisini yüzmeye başlamak demektir.” Diğer bir rivayette:

“Onlar hayvanın boğazını birazcık keserler, sonra da şah damarlarını kesmeden ölünceye kadar hayvanı öylece bırakırlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasakladı.”

Bir sahabi anlatıyor:

“Kasap, kesim yapmak için kapıyı açarak koçun yanına girdi. Koç kasaptan kaçtı, o sırada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldi ve koç yakalandı. Ancak koç, gitmemek için ayaklarıyla diretiyordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem koça: “Allah’ın emrine karşı sabırlı ol .’”dedi. kasaba da:
“Sen de ey kasap, hayvanı ölüme sevkederken yumuşak biçimde şevket! ” buyurdu.

İbn Ömer radıyallahu anh, adamın birinin, boğazlamak için bir koçu ayaklarıyla sürüklediğini gördü. Hayvanı sürükleyen adama:

“Yazıklar olsun sana, onu ölüme götürürken güzel bir biçimde götürsen ne olur ! dedi. kasap bıçağını çıkararak,

“Güzel bir şekilde sevketmeme gerek yok, onu şimdi boğazlayacağım!” dedi. İbn Ömer yine:

“Olsun, yine de güzel bir biçimde sevket dedi.

Adamın biri Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e;

“Ey Allah’ın Resulü ! Ben koçu kesiyorum ama merhamet ediyorum !”dedi. Bu söz üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:

“Koça merhamet edersen Allah da sana merhamet eder ! “buyurdu

Kurbanı Kendi Elimizle Kesmek

Kurban öncelikle sahibi tarafından kesilmesi menduptur. Eğer gücü yetiyorsa kendisi kesecektir. Çünkü bu Allah’a yakınlıktır. Bunu kendisinin yapması başkasını bunun için görevlendirmesinden daha faziletlidir. Bunun delili şudur:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Harem-i Şerife hediye maksadıyla yüz deve götürmüş, bizzat kendi eliyle altmış kadarını boğazladıktan sonra, elindeki bıçağı Hazret-i Ali’ye vermiş o da ge¬ri kalanını kesmiştir.”

Enes b. Mâlik radıyalalhu anh’dan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurban bayramında iki boynuzlu, alaca, iki adet koç kurban ederdi ve kurbanları keseceği zaman “Bismiilâhi Allah-ü Ekber”derdi. And olsun ki, hem O’nun ayağını/sağ dizini kurbanların sağ yanlarına basarak kendi eliyle keserken gördüm.”

Hazret-i. Ebu Musa (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre: “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kızlarına, kurbanlarını kendi elleriyle kesmelerini, ayağını kurbanın boynuna basmayı, keserken tekbir getirip besmele çekmeyi tenbih etmiştir.”

Bu hadis, kişinin kurbanını kendi eliyle kesmesinin müstehap olduğunu gösterir. Rivayetlerdeki emir vücuba değil, istihbaba hamledilmiştir. Bu rivayet kadınların da kurbanlarını kendilerini kesmesinin caiz olduğunu ifade eder. İmam Malik’ten bunun mekruh olduğunu; İmam-ı Şafiî’de kadının, birisine vekâlet vererek kestirmesini, kesme işine kendisinin mübaşeret etmemesini tavsiye etmiştir. Rivayetler, annelerimizin kurbanlarını Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kestiği ifade etmektedir. Buhâri’de:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zevceleri adına bir sığır kesti.” Müslim’de de:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Veda Haccı’nda hanımları için bir sığır kesti.”

En faziletli olan, eğer kesmeyi iyice becerebiliyorsa kişinin kurbanını bizzat kendisinin kesmesidir. Böylelikle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uymuş olacaktır. Kadın için sünnet, yerine başkasını tayin etmesidir. Eğer elinden kurban kesmek gelmiyorsa, bir başkasına vekâlet verip, kesilirken yanında hazır bulunmalıdır.

Kurban sahibinin bizzat kurbanının yanında bulunması da sünnet ile amel etmek ve mağfireti istemek için efdaldir. Çünkü kurbanın akacak ilk damlası ile birlikte kurban sahibinin günahları bağışlanır. Bu sevinçli anda kendisi de orada bulunarak ruhî inşirahı kâmil mânâda tatmalıdır

Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Ey Fatima ! Kalk, kurbanının yanında bulun. Şunu iyi bil ki, onun kanından yere düşen ilk damla ile işlemiş olduğun günahların tümü affedilir. Ve kesilmeden önce “Benim namazım, ibadetim, hayatim ve ölümüm alemlerin Rabbi içindir. O’nun ortağı yoktur, bana böyle emrolundu ve ben Müslümanlardanım. “diyerek dua et.” Buyurdu. İmran b. Hüseyin radıyallahu anh:

“Ey Allah’ın Resulü! Bu sevap yalnız senin ‘Ehl-i Beyt’ine mi mahsustur, yoksa tüm Müslümanlar içinde var mı ?”diye sordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Tüm Müslümanlar içinde vardır, “buyurdu. Kurbanı Müslüman birisinin kesmesi müstehaptır, çünkü Kurban bir yakınlıktır, ibadettir; ona ehil olmayan kimse bu işi üstlenemez. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demektedir: “Kurbanı ancak Müslüman kişi keser.”

Müslüman birisinin kurbanlığı kesmek üzere vekil tayin edilmesi caizdir. Çünkü; “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Harem-i Şerife hediye maksadıyla yüz deve götürmüş, bizzat kendi eliyle altmış kadarını boğazladıktan sonra…” geri kalan kısmını kesmek üzere Hazret-i Ali’yi vekil tayin etmiştir.

Vekil olan kimsenin kimin adına kurban kestiğini söylemesi gerekmez. Çünkü bu konuda niyet yeterlidir. Şayet adına kurban kestiği kimsenin ismini zikredecek olursa, bu da güzeldir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesince:

“Allah’ım! Sen Muhammed’den, aile halkından ve Muhammed’in ümmetinden kabul buyur, “dedikten sonra, kurbanını kesmiştir.

Elinden gelmezse, başkasına kestirir. “Vekilim ol da kurbanımı kesiver” diyerek ehil bir kimseye havale etmeli ve kendi de başında durmalıdır, demelidir. Kurban sahibi kurbanının başında durur veya vekili tarafından duaları okuması müstehaptır. Dinen Hayvan Nasıl Kesilir?

Yenilmesi dinen helâl ve mubah olan bir hayvanın dinen boğazlama/kesme işlemi ki şekilde yapılır:

1.Boğazın çeneye bitişen tarafı kesilmek suretiyle olur. Koyun, keçi ve sığırın bu şekilde kesilmesi sünnettir.
2.Boğazın göğse gelen kısmından ve hayvanın göğsü üstünden vurularak kesilir. Devenin bu şekilde kesilmesi sünnettir.
Kesilecek hayvan ister kurban niyetiyle, ister bir maksatla kesilsin, etinin dinen helal olması için yukarıdaki kesim şekillerinden biri ile kesilmelidir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kesim/boğazlama, iki çene kemiği ile gerdan arasında olur. “buyurmuştur.

Hadis-i Şerifte belirtildiği üzere, hayvanın boynunda bulunan damarları, boğazın çene [Koyun, keçi ve sığır], veya göğüs tarafından [deve] kesmektir.

Bu boğazlama esnasında dört damarı kesmek en iyi olanıdır. Bu damarlar; nefes borusu, yemek borusu ve ikisi de şah damarıdır. Bunlardan üçünü; yemek ve nefes borusu ile başka bir damarı kesmek yeterlidir.

Bu şekilde kesilen hayvan dini usule göre kesilmiş olur.

Kurbanı Kesmeden Önce Yapılacak Vazifeler
Kesime yardımcı olabilecek malzemelerin hazırlanması lâzımdır.
1. Bıçakların bilenmesi, keskinleştirilmesi lâzımdır.
2. Noksan bı¬çak, satır çeşitlerini tamamlanması lâzımdır.
3. Kurban kesilecek yerin tespiti.
4. Çukur kazmak için kazma, kürek ve vb aletleri temin etmeliyiz
5. Kesimden sonra parçaları, et ve sakatatın konacağı kapların tespiti.
6. Kasap ücretinin önceden hazırlanması. Kendisi kesemiyorsa, tecrübeli, mahir, mütedeyyin bir kasap ile önceden anlaşmalı. Kesilen kurbanın etinden, derisinden kasap ücreti verilmez.
7. Dağıtılacak kurban etlerini konacağı naylon torbaların alımı. Gazete kağıdı veya kullanılmış kağıtlara sarmak çirkin ve gayrisıhhi olur.
8. Hayvanın ayaklarını bağlamak için ip, asmak için ip ve çengelin hazırlanması.
9. Kurbanı kesmeye götürürken merhamet ölçülerini elden bırakmamalıyız. Onu bacağından çekerek, itip kakarak, sürükleyerek götürmemeliyiz. Mekruhtur.
10. Hayvanın birini ötekinin gözü önünde kesmemeliyiz.
11. Kesilen ve kesilmekte olan hayvanı, diğer hayvanlara göstermemeliyiz.
12. Bıçağı kurbanlık hayvana göstermemeliyiz. Hele hayvanın yanında bıçak bilemek gafletine düşmemeliyiz.
13. Kurban çok hisli hayvandır. O kadar ki: “Ne güzel şey, ne tatlı şey. Allah yolunda canımı kurban ediyorum diye söylemesi lezzetli zikirlerdendir.”

Vekâlet Verme Şekli
Kurbanını bizzat kesmeyen, kesemeyen, başka bir yere veya hayır kurumuna gönderen kimse kurbanını kesecek veya kestirecek kimseye şöyle vekâlet verir:

“Adak, akika veya vacip kurbanımı kesmeye, kestirmeye seni vekil tayin ettim.”der. karşı tarafta:”Aldım kabul ettim.”der.

Kurbanda Vekalet Olur mu?
Bir kimse kendi adına kurban kesmesi için başkasını vekil tayin edebilir. Vekalet bizzat verilebileceği gibi mektup, telefon, faks, e.-mâil gibi vasıtalarla da verilebilir.

Hayır kurumlarına yapılan kurbanlık bağışında direkt olarak vekalet verilemediği veya dolaylı yollardan verildiği için kurbanın durumu ne olur? Bu şekilde bağış yapmak dinen caiz mi?

Çeşitli vekâlet yolları ile bağış yapma konusunda bir problem olmadığını, vekâletin telefonla, telgrafla, mektupla, faksla, internet yoluyla vb. olabileceğini daha önce ifade etmiştim. Sorunuzdan çıkabilecek bir sonuca daha işaret etmek faydalı olur. Güvenli bir kuruluşa, ilanı sebebiyle hesabına para yatırıp, kurban bağışı için olduğu notunu koydurmak hattâ açılan özel kurban hesabına para yatırmak da vekâlet vermek anlamına gelir. Yani dolaylı dediğiniz yolla da vekâlet caizdir. Çünkü güven duyulan bu organizasyonlar, kurban bağışlarının en iyi şekilde değerlendirildiği, usulüne uygun kesildiği, fakir ve muhtaçlara ulaştırıldığı yönünde âmmeye garanti vermektedirler.

Talebe yurtlarına kurban hibe edilir mi ?
Kurbanı kendi kesmeyip ihtiyaç yerlerine hibe etmek de caizdir. Hatta yarınlarımızın teminatı olan öğrencilerimizin yetiştirildiği yerlere kurban parasını verip de kestirmek uygun olan bir hizmet anlayışı ve kurbanı tümüyle değerlendirme halidir.

Kurbanın Kesilmesi
Kurban Bütün Sünnetlerine Riayet Edilerek Şöyle Kesilir:
1. Kesmeden önce hayvana su vermek müstehaptır.
2. Önce diz boyu çukur kazılır.
3. Kurbanın gözlen tülbent ile bağlanır.
4. Kurbanlık hayvan, kesileceği yere eziyet verilmeden götürülür.
5. Hayvan ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır.
6. Hayvanın sağ arka ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları bağlanır.
7. Boğazı çukurun yanına getirilir.Kıbleye karşı getirilir.
8. Kesenin de kıbleye dönmesi sünnettir.
9. Kurban keserken keskin bıçak kullanılmalıdır.
10. Kurbanı keserken, sol aynı üzerine yatırıp, sağ dizini kurbanın boğazına koymak müstehaptır.
11. Kurban sahibi kurbanının başında durur ve keseni vekil eder.
12. Başkasını vekil ederek kesilen kurbanların başında bulunması halinde, kurban sahibinin öteden “Bismillah” demesi kâfi değildir. Kesecek kimsenin kıbleye doğru yatırdığı kurbanı keserken “Bismillah, Allahü Ekber” demesi gerekir.
13. Kurban sahibi tarafından dua niyetiyle şu ayetler okunur.
“İnni veccehtü vechiye lillezi fatare’s semâvâti ve’l arda hanîfen.”

“Inne salâti ve nusiki ve mahyâye ve memâti lillâhi Rabbi’l âlemine la şerike lehü” ayetini okur. Bu ayetlerden sonra:

“Allah’ım bu Sendendir ve Sanadır.” Bunu söyledikten sonra:

“Allah’ım dostun İbrahim aleyhisselâm’dan kabul ettiğin gibi, benden de kabul buyur:” diyecek olursa, bu da güzeldir. Yani, bu nimet Senden gelmiştir ve ben bu nimet ile Sana yakınlaşmak istiyorum.

Üç kere: “Allah-ü Ekber Allah-ü Ekber la ilahe illallahu vallahu ekber. Allah-u ekber ve lillâhi’1-hamd” diye tekbir alır.

14. Sağ eliyle bıçağı, sol eliyle de hayvanın kafasını tutar.
15. Sonra “Bismillâhi Allah-ü Ekber” denilerek hayvanın boğazına bıçak vurulur.
16. Bıçak aşağıdan yukarıya doğru yürütülür. Nefes borusu, yemek borusu ve şah damarlar kesilerek kan iyice akıtılır.
17. Sığır ve davarlar, hemen çenelerinin altından boğazlanır kesilir. Boğazlarını iki tarafındaki şah damarlarıyla, yem, su bousu ve gırtlakları kesilir.
18. Hayvan kesen kimse “Bismillâhi Allah-ü Ekber”i açıktan okumalıdır. Böyle yapması çok faydalıdır. Hem böylelikle suizanna sebebiyet verilmez.
19. Kesimi yapacak kimsenin elini tutma şartı yoktur.
20. Kesim ânında kurban sahibinin çektiği besmele kâfi gelmez. Kesenin de çekmesi şarttır. Hattâ, kesim ânından önce hep birlikte tekbir getirilir, ancak bu tekbirleri çoğaltıp da hayvan yatırılmış hâlde bekletilerek zahmet uzatılmaz.. Tekbir bitince, kesecek olan kimse Bismillâhi, Allahü Ekber diyerek bıçağı çalar.
21. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bıçakların bilenerek hayvanlardan gizlenmesini emretmiş ve şu tenbihte bulunmuştur:

“Biriniz hayvanı keseceği zaman, o işi hızlı yapsın.”
“Kestiğiniz zaman da kesmeyi en iyi şekilde yapınız! Her biriniz bıçağını bilesin ve hayvanını rahatlatsın.”

Burada “hayvanı rahatlatmaktan” maksat, bıçağı bileyerek hayvanın boğazına süratle sürüp kesimi çabuk yapmak ve hayvanı okşamak gibi şeylerdir.

22. Hayvanın boğazında yemek borusu, hava borusu ve iki yanda şah daman denilen iki ana damar kesilir. İmam-ı Azam rahmetullahi aleyh’e göre bu dört şeyden üçünü kesilmiş olması gerekir.
23. Koyun, keçi, sığır çene altından, deveyi gerdanından boğazlamak sünnettir. Hayvanın boğazındaki yumru kemik, kesildiği zaman baş tarafında kalmalıdır.
24. Kurban kesilirken “Bismillâhi Allah-ü Ekber” demeliyiz. “Bismillâhirrahmanirrahim” dememeliyiz. Zira tevatür yolu ile gelen sünnet “Bismillâhi Allah-ü Ekber” demektir.
25. Kurban kesilirken oturmayıp, kan tamamen akıncaya kadar hürmeten ayakta beklemek de Sâlihlerin âdetlerindendir.
26. Hayvanı keserken boyun kemiğinin içindeki ak iliği, murdar ilik dedikleri boyun damara varıncaya kadar bıçağı götürmek mekruhtur. O damar canı çıktıktan sonra kesilecektir. Boynunda kesileceği yeri iyi görebilmek için hayvanın başını çekip uzatmak veyahut canı çıkmadan havanın boynunu geriye kırmak, canı çıkmadan başını kesip ayırmak, soğumadan derisini yüzmeye başlamak gibi işlerin hepsi de faydasız, hayvana eziyet olduklarından mekruhtur.
27. Kesimin tam vâki olması için boğazda bulunan dört borunun kesilmesi gerekir. Bunlar: Yemek borusu, hava borusu ile boğazdan gövdeye uzanan iki kan damarıdır. Kesim bunların hepsinin de kesilmesiyle vâki olur. Ancak üçünün kesilmesiyle de ölüm vaki olacağından dini kesim yapılmış olabilir. Bu dört, yahut üç bağı kestikten sonra beklenmeli, boyun gövdeden tepinme bitince ayrılmalıdır. Hayvanın çırpınması bitmeden kafayı gövdeden ayırmak mekruhtur. Kesimi ense tarafından yapmak ise haramdır. Soğumadan soymaya başlamak da mekruhtur. Beklenilmeli, canlılık alameti yok olunca deri yüzülmelidir.
28. Hayvan ruhunu teslim edip çırpınması, depreşmesi son bulmadan, soğumaya başlamadan, başını gövdesinden ayırmak ve yüzmeye başlamak mekruhtur.
29. Hayvan boğazlanırken mutlaka: “Bismillâhi Allah-ü Ekber” demeli. Besmele ve tekbir kasden terk edilecek olsa, hayvanın eti yemlemez. Telaş ve heyecandan unutulmuş olan yenebilir.
30. Besmele ve tekbirin tam hayvanın kesileceği sırada söylenilmesi şarttır. Besmele ve tekbir ile boğazlama arasına başka bir iş veya söz girmemelidir. Besmele ve tekbir yanılmak veya unutulmak sebebiyle terk edilmiş olursa, boğazlanan hayvanın eti yenilir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Ümmetimden yanılma, unutma ve zorla yaptıklarını sorumluluğu kaldırılmıştır.” buyurmuştur.

31. Besmele ve tekbir çektikten sonra başka bir işle meşgul olmadan hemen kesmeye başlamalıdır.
32. Besmele çektikten sonra bıçağı bilese, kesmeye başlarken tekrar besmele ve tekbir çekmesi lâzımdır. Besmele ve tekbir çektikten sonra hayvan yerinden kalksa, onu yere yatırdığında tekrar besmele ve tekbiri çekmesi lâzımdır.
33. Birkaç hayvanı birbiri peşine kesecek olsa, hepsi için ayrı ayrı besmele ve tekbir çekmesi gerekir.
34. Bir hayvanı kesmek için besmele ve tekbir çekse, sonra onu bırakıp başka birini kesmeye teşebbüs etse, besmele ve tekbir çekmeyi yenilemesi gerekir.
35. Bıçağı değiştirme de besmele ve tekbiri tekrarlamak lâzım değilse de, hayvanı değiştirme de tekrarlamak gerekir.
36. Kurbanımızı kestikten sonra, elimizdeki bıçağı bırakıp, sonra iki rekat namaz kılmalıyız. Dua etmeliyiz. Kestiğimiz kurbanımızı kabul buyurması için Allah’a niyazda bulunmalıyız. Müslümanlardan herhangi bir kimse iki rekat namaz kılarda Allah-ü Teâlâ o kimseye istediğini verir.
37. İki rekat namaz kıldıktan sonra hemen ardından şu duayı okumak müstehaptır:

“Allah’ım! Bu kurban senin [bana] ihsan ettiğin rızıktandır. Zâtı-ı kerîminin rızası için kurban edilmiştir. Habibin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den, Halil’in İbrahim aleyhisselâm’dan kabul ettiğin gibi, benden de kabul buyur.” duasını okuyup matlubunu istemeli ve duasının kabul olacağını Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haber vermişlerdir.
38. Kadının kesmesi de caizdir.
39. Hayvan tamamen ölmeden kafa ve ayaklarını koparmak, derisini yüzmeye kalkmak, kıbleden çevirmek veya hayvana azap vermek mekruhtur.
40. Kurbanın fazla olan yerlerini sokağa atmamalıyız. Gömmeliyiz.

Cereyanla/elektirikle hayvan kesmek caiz midir ?
Normal kesilen her hayvan için ayrı besmele çekmek gerekir. Ancak iki veya daha fazla hayvanın üstsüte yatırılıp keskin bir pala ile bir defa besmele çekilip birden boğazlanması caiz olduğuna göre birden fazla hayvanın sıraya dizilip kesici bir aletle otomatikman birden kesilmesi de caiz olabilir. Böyle bir durumda otomatiğin her çalışmasında besmelenin yeniden çekilmesi gerekir. Ancak bu durumda hayvanın canı çıkmadan başı koparılıyor veya hayvan ensesinden kesiliyorsa mekruh olur.

Şoklama ile hayvan kesmek
Şoklama ile hayvan kesilebilir. Yalnız bir hususa dikkat etmek gerekir; şoklama veya bayıltma kesim anında hayvanın mukavemetini zayıflatıyor fakat hayatına tesir etmiyorsa-, yani hayvan ölmeyip yaşıyorsa, ancak kesildiğinde kanı akıyor ve ölüyorsa, bu şekildeki bir şoklama veya bayıltma ile hayvan kesilebilir. Eğer hayvan, henüz kesilmeden, şokun etkisiyle ölürse; o, kurban olamayacağı gibi, eti de yenmez.

Kurban keserken en çok dikkat edilecek husus, hayvana işkence yapmadan, en az acıyla kesmektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hususta ikazları vardır. Nitekim bir defasında Hazret-i Ömer radıyallahu anh, keseceği kurbanı sürükleyerek götüren birini görünce ikazını şöyle yapmıştır:

“kurbana eziyet etmeden götür, işkence yapmadan yatır, kesim işini bir anda bitir! Bu açıdan bakılınca, şokla kesim acıyı en aza indiren kesim olarak görülebilir. Şokla kesilecek kurbanlarda dikkat edilecek en mühim nokta şudur:

Ölüm ne ile olmaktadır? Şokla mı, yoksa şokun hemen arkasından yapılan kesimle mi?

Şayet verilen şokla hayvan ölüyor, kesim sonra oluyorsa elbette bu et yenmez. Çünkü ölüm kesimle değil şokla oldu. Eğer şokla sakinleştirilen hayvan hemen kesilmiş, ölüm bu kesimle gerçekleşmişse bundan şüphe etmeye gerek yoktur, ölüm kesimle gerçekleşmiş, şart yerine gelmiştir. Bu konuda Diyanet’in fetvası da vardır.

151
Kurbanla İlgili Mekruhlar
1. Kesimi bıçaktan başka bir şeyle yapmak.
2. Kör bıçakla kesmek.
3. Hayvanı kesileceği yere bacağından sürükleyerek ve itip kakarak götürmek.
4. İlk bıçak sürtüşte murdar iliğe kadar kesmek.. (Bu ilik kesilince hayvan felç olur, cırpınmaz. Bu sebeple icap eden necis kanıtam olarak dışarı atılmamış olur.)
5. Kıbleye çevirmeyi ihmâl etmek.
6. Bıçakları hayvan yatırdıktan sonra bilemek
7. Hayvanın birini ötekinin gözü önünde kesmek
8. Kesilen hayvanı soğumadan yüzmek
9. Hayvanı kestikten sonra, soğumadan önce murdar iliği kesmek
10. Boynun ön kısmından -boğazından- kesmek müstehap, arka kısmından -ensesinden kesmek mekruhtur.

Kurbanın Derisini Yüzmek
Ebu Said el-Hudri radıyalalhu anh’dan rivayet edildiğine göre: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bir koyunun derisini yüzmekte olan bir adamın yanından geçti. Bu arada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem adama:

“Biraz çekil, sana koyunun nasıl yüzüldüğünü göstereyim,”buyurdu. Sonra, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem elini deri ile et arasına öyle soktu ki kolu koltuk altına kadar derinin altında kayboldu ve: “Yâ adam, deriyi böyle yüz” buyurdu. Sonra geçip gitti ve abdest almadan [yâni yenilemeden] cemâate namaz kıldırdı.”

Hadis; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetine ne derece şefkatli ve nasıl bir tevazu sahibi olduğunu gösterir. Öyle ki bir hayvan derisinin nasıl soyulacağını/yüzüleceğini bile ümmetine göstermiş ve bizzat deriyi soyma tevâzuunu göstermiştir.

Çiğ et ellemekle abdest bozulmaz. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem koyunun derisinin bir kısmını bizzat mübarek eliyle soymuş ve bundan sonra abdest tazelemeden gidip cemaate namaz kıldırmıştır.

Kurban Derisini Satmamak
Kurban kesilmeden önce yünü kırkılmaz, onlardan faydalanılamaz. Yine kurban olacak hayvanın sütünden istifade edilemez.

Kurbanın derisinin, yağının, etinin, ayaklarının, başının, yününün, tiftiğinin, tüyünün, kesildikten sonra sağılan sütünün satılması haramdır. Bu ister vacip kurban olsun, ister tatavvu kurban olsun fark etmez. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: derilerinin de paylaştırılmalarını emretmiş, satılmalarını yasaklayarak şöyle buyurmuştur:

“Kim kurban derisini satarsa, o, kurban kesmemiş olur.”

İbn Hacer el-Heytemi bu hadis-i şerif hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Kişi bu hareketiyle önemli bir adeti kökünden yok etmiştir. Bunun doğru olduğu şu yoldan da anlaşılır. Meselâ, o hayvanı kurban kesmekle kendi mülkiyetinden çıkanp yoksulların hakkı yapmıştır. Bundan sonra deriye satarsa, yoksulun hakkını gasbetmiş olur. Hattâ kasap ücreti olarak deriyi vermek de satmak gibidir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Hazret-i Ali radıyallahu anh’a ya hitaben kurbanlığın etini, derisini, yularını ve çulunu fakirlere tasadduk etmesini emrettiği bilinmektedir. Aynı şekilde kasaba ve hayvanı kesen kimseye derisini yahut her hangi bir parçayı kesme ücreti olarak vermek de caiz değildir. Çünkü Hazret-i Ali radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem boğazlandıkları zaman develerin başında durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını paylaştırmamı, onlardan kasaba herhangi bir şey vermememi emretti ve bana: “kasaba ücretini biz kendimiz veririz.” dedi.

Şayet fakirliği dolayısıyla veya hediye olmak üzere, kasaba kurbandan herhangi bir şey verecek olursa bunun bir mahzuru yoktur. Çünkü o da başkası gibi ondan alma hakkına sahiptir. Hattâ öncelikle buna lâyıktır. Çünkü o, bu kurbanı kesmiştir ve canı onu çekmiş olabilir.

Kurban kesen kişi kurbanının derisini ev eşyası olarak kullanabilir, yararlanabilir. Kurbanın derisi ile, kalıcı olan ve aynı ile yararlanacağı şeyleri/yani demirbaş eşya alma hakkı vardır. Yani kurbanın derisiyle işine yarayacak başka şeyleri değiştirmesi mümkündür. Çünkü alınan şey verilen maddenin hükmünü alır. Bu şekilde mallar ile değiş tokuş yapmak bir çeşit yararlanmadır. Bu parayı dayanabilme özelliği olmayan et, ekmek, yenilecek ve içilecek gibi tüketim maddeleri satın alması caiz değildir. Yani deri, para veya tüketilen maddeler karşılığında satması caiz olmaz.

Kurbanın derisi, sahibi tarafından kullanılamaz, fakirlere de verilemez ise, daha hayırlı hizmetlere muvafık olması için cemiyet hizmetindeki müesseselere verilebilir. Yalnız bu müesseselerin iman açısından memleket ve millete hizmet etmeyi gaye edinmeleri ve ellerine geçirdikleri paraları kötü yollarda kullanmamaları lâzımdır. Aksi halde verenler de onların günahlarına ortak olurlar.

Hanefi fukahasi: “Kurban kesen kimse, kurban derilerini ya tasadduk etmek veya kendileri ev eşyası olarak kullanmak durumundadırlar. Eğer kurban derisini satarsa, bedelini fakir fukaraya tasadduk etmek borcundadır.

Bu parayı aile halkının ihtiyaçları için harcamak da caiz değildir. Fakat fukaranın ihtiyaçların karşılamak için harcamak kerahetle caizdir.

Hazret-i İbn Ömer radıyallahu anh de; kurban derisini satıp parasını fakirlere vermenin caiz olduğunu söylermiş.

Kurbanın Eti

Kurban bayramında kesilen kurbanın etinden sahibi yiyebilir. Kurban sahibi de bayram gününde diğer insanlar gibi Allah’ın misafiridir, o da Allah’ın ziyafetinden istifade edebilir.

Kesilen kurbanın eti üçe ayrılır. Bir kısmı ev halkı için ayrılır, üçte biri akraba ve komşulara dağıtılır. Geriye kalan üçte biri de fakir ve muhtaçlara verilir, kurbanın etinin bu şekilde taksim edilmesi mendup/güzel bir davranıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şu ayetlerde böyle bir taksim yapılabileceği bildirilmiştir:

“Siz de onların[kesilen kurbanların) etinden hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin."

"Biz kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin hakkınızda Allah'ın dininin şeârinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar boğazlanmak üzere saf halinde dururken, onları kestiğiniz zaman Allah'ın adını anın. Yanı üstü yere yıkılınca da onlardan hem siz yiyin, hem kanaat gösterip istemeyene, hem isteyen fakire yedirin. İşte böylece onları size amade kıldık ki şükredesiniz."

Aynı zamanda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kesilen kurbandan hem sahibinin yemesini hem de başkalarına yedirmesini teşvik etmiştir. Kurbanın etinden dağıtılan kısmın üçte birden az olması mendup yani güzel bir davranıştır. Bütün bunlarla birlikte, eğer kurban kesen kimse ailesi kalabalık ve imkanı geniş biri değilse, bu durumda kurbanın hepsini kendi evinde bırakması daha uygun olur. Çünkü kendisinin ve ailesinin ihtiyacı, diğer insanların ihtiyaçlarından önce gelir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu konuya dikkati çekerek, ihtiyaç sahibinin ilk önce kendisinden ve ailesinden başlaması gerektiğini bildirmiştir.
Kurbanın etinden yemek müstehaptır. Başkalarına yedirmek de müstehaptır.

Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor:

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselam kurban ettiği her deveden bir parça etin alınmasını emretti. (Toplanan) etler bir çömleğe konulup pişirildi. Sonra Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam ve beraberindekiler etten yediler ve et suyundan içtiler."

Bayramların, birlik ve beraberlik, hediyeleşme, yardımlaşma, ikram etme, ilâhi nimetlerden faydalanma ve Allah'ı zikretme günleri olduğunu:

Kâinatın Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmuştur:

"Hepinizin istifade edebilmesi için, kurban etlerini üç günden fazla yemenizi yasaklamıştık. Artık Allah size bolluk ihsan etti. Şimdi, kurban etlerini istediğiniz kadar yiyiniz, kendiniz için ayırınız ve dağıtarak sevabını Allah'dan bekleyiniz. Şunu iyi bilin ki, bu bayram günleri; yeme, içme ve Allah azze ve celle'yi zikretme günleridir." Efdâl olanı ise, üçte birini tasadduk eylemek, üçte birini akraba ve yakın dostlarına ziyafet çekmek, üçte birisini de ailesi için bırakmaktır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:

"O, üçte birini aile halkına yedirir, üçte birini yoksul olan komşularına yedirir, geri kalan üçte birini de tasadduk ederdi.."

Kurban etini zengin de, fakir de yiyebilir. Cenâb-ı Hak:

"Onlardan yiyin ve eli dar olana ve fakirlere ondan yedirin."

"Etinden yiyin ve ondan dilenen, dilenmeyen yoksullara yedirin."

Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Yiyiniz, saklayınız, tasadduk ediniz."
"Yiyiniz, yediriniz ve saklayınız."
"Kurbanlık etlerinizi satmayınız." buyurmaktadır.

Kurban kesen zat, onun etinden dilediği kimseye verebilir. İster zengin, ister Müslüman, isterse zımmi olsun fark etmez.

Keza bir kimsenin, kestiği kurbanının tamamını nefsi için bırakması da caizdir. Bir kimsenin, kestiği kurbanın tamamını tasadduk etmesi de caizdir.

Kurban etinin, kesimin yapıldığı bölgede dağıtılması teşvik edilirse de daha fazla ihtiyaç sahiplerinin bulunması halinde başka yerleşim birimlerine gönderilebilir, nakledilir.

"Kurban kesenler, kurban etini gönderecekleri kimselerden üstün olduklarını ve daha büyük fazilet taşıdıklarını düşünmemelidirler. Bilâkis onlara teşekkür etmelidirler. Fakirler bu yardımı kabullenmekle onların üzerinden belâların kalkmasını sağlamışlardır."

Bir hisse kurbanı sadaka olarak veren en önce tasadduk ettiği kurbanı sevindirir. Sonra tasadduk ettiği kişiyi sevindirir. O yuvada yasayan yavruları sevindirir. Umulur ki bu kadar kişiyi sevindiren insani da Allah sevindirir. Bir beldede kesilen kurban o yer üzerine gelecek belâ ve musibetlere kalkan olur. Cenâb-ı Allah İsmail'ler ile kurban olacak hayvanlar arasında insanoğlunu serbest bırakmıştır. Hayvanlarını kurban edenler İsmail'lerini kurtarmıştır.

Bir kurban kesilmesinin sevabından kestiren kadar kesen de hissedar olur. Kurbanlık hayvani besleyen, alan, satan hissedar olur. Etini pişiren, pişirileni yiyen de hissedar olur. Yemekten sonra söylenen Elhamdülillah bütün hissedarların hanesine yazılır. Kurban etini gayr-i Müslimlere dağıtmanın hükmü nedir? Bazı yardım kuruluşları bunu yapıyorlar. Biz de Türkiye dışında yaşıyoruz ve Müslümanların gayr-i Müslimlerle kanşık olduğu bir yerdeyiz. Kestiğimiz kurban etinden onlara da verebilir miyiz?

Gerek Müslüman bir ülkede yaşansın gerek böyle olmayan bir coğrafyada, gayr-i Müslim komşulara kurban eti verilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, bu gibi yardımlar komşuluğun icaplarından sayılmıştır.

Hayır kurumları, kurbanın etlerini soğuk depolarda bekletip 6 ay sonra, 9 ay sonra fakirlere verebilir mi? Bunun hemen kullanılmasına ilişkin herhangi bir hüküm var mı?

Hayır. Kurban ibadeti kurbanı kesmekle tamamlanmış olur. Etinin kullanılması, tamamlayıcı unsurlardandır. Ana unsur değildir. Hayır kurumlarında bu etlerin dondurulmak suretiyle, yıl boyunca kullanılması hususunda herhangi bir mahsur yoktur.

Ama esas Hz. Peygamber'in sünnetine uygun olan, kesilen kurbanın etinin hemen dağıtılmasıdır.

Bazı hayır kurumları, kurban bağışlarını kurban kesmeyerek başka hayır işlerinde kullanıyorlar. Bu durum dinen caiz mi?

Kurban ibadeti, kurban kesme ibadetidir. Onun başka bir ibadet ile yer değiştirmesi mümkün değildir. Kurban ibadeti, her halükarda kurbanın kesilmesini gerektiren bir ibadettir. Kesilen kurbanın malzemesi satılarak parası hayır işlerinde kullanılabilir. Ama ben hayvanı kestirmeyeceğim sadece parasını kullanacağım dendiği zaman o ibadetin adı sadakadır, kurban ibadeti değildir.

Etinin Tamamının Tasadduk Edilmesi Gereken
Kurbanlar Hangileridir ?
Etinin tamamının tasadduk edilmesi gereken kurbanlar şunlardır:
1. Adak olan kurban
2. Bayram günlerinde kesilmeyen kurban
3. Ölünün vasiyeti üzerine kesilen kurban
4. Ortaklardan birinin kazaya niyet ettiği kurban
5. Kurbanın doğurduğu yavru.

Kurban Kesildikten Sonra Çevre Temizliği
Temizlik sadece vücut, elbise ve evlerin iç temizliğinden ibaret değildir. Dinimizde temizliğin alanı çok daha geniştir.

Çevre temizliği yalnız kendimizi değil, başkalarını da ilgilendiren bir konudur. Çevreyi kirletmek, başkalarını rahatsız etmek, diğer insanlara zarar vermek demektir. Halbuki Müslüman başkalarına zarar vermeyen, hiçbir canlıyı incitmeyen insandır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: "Avlularınızı temizleyiniz" buyurarak evlerin çevresinin de temizlenmesi gerektiğini bildirmiştir.

Temiz olan çevreyi pisletmek çok kötü bir iş ve Müslüman'a yakışmayan bir davranıştır. Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Lanete uğramışlardan olmaktan sakının, "buyurur. Bunun üzerine sahabiler: "Bunlar kimdir, ya Resûlullah?"diye sorunca, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Halkın gelip geçtiği yolu ve gölgelendikleri yerleri kirletenlerdir." buyurur.

İnsanların gelip geçtiği yolları, oturup kalktıkları ve dinlendikleri yerleri kirleterek başkalarının rahatsız edilmesi İslâm Ahlâkı ile bağdaşmaz. Müslüman diğer insanları rahatsız eden davranışlarda bulunmaz.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, yerlere tükürmeye bile izin vermezken, bir Müslüman nasıl olur da çevreyi kirleterek insanları rahatsız edebilir? Nasıl olur da başkalarını zarar görmesine sebep olacak davranışlarda bulunabilir?

Kurban kesiminde en önemli hususlardan birisi çevrede görüntü kirliliğine sebep vermemektir. Özellikle son yıllarda insanların inancından kaynaklanan bir ibadete saldırmak isteyenler/saldıranlar açıktan açığa söylemese de hayvan sevgisiyle veya çevre kirliliğine sebebiyet verdiğinden dolayı sık sık eleştirilirde bulunmaktadırlar. Bu tür saldırılara fırsat vermemek için kurban kesen kimselerin, kestikleri yerin temizliğini yapmaları veya şehirlerde belediyeler tarafından hazırlanan yerlerde kurbanlarını kesmeleri son derece önemlidir. Yöneticilerin de insanların bu ibadetini gönül rahatlığıyla yapacağı ortamı hazırlamaları gerekir.

Kurban kesildikten sonra çevre temizliğinin iyice yapılması gerekir. Hayvanın artan parçalarının toprağa derince gömülmesi ve mümkün olduğu ölçüde dışarıda hiçbir parçasının bırakılmaması gerekir. Bu şekilde bir hareket, kurbanlık hayvana ve kurban ibadetine bir saygının bir gereği olduğu gibi özellikle büyük şehirlerde ve kalabalık yerleşim birimlerinde sağlık kuralları ve çevre temizliği açısından da çok önemlidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir çok kutlu ifadelerinde çevre temizliğinin önemini vurgulamıştır.

Kurban kesmenin ve etini ihtiyaç sahiplerine dağıtmanın sevabını çevre kirliliği meydana getirerek ve kul haklarını ihlal ederek azaltmamak gerekir.

DİĞER KURBAN TÜRLERİ
Kurban bayramı günlerinde kesilen kurbanın dışında adak, şükür, akika ve hedy gibi kurban türleri vardır.

ADAK KURBANI
Adak kurbanı nedir:
Adak kurbanı, bir kimsenin dinen kesmekle yükümlü olmadığı halde kendisine vacip kıldığı kurbana denir.

Adak kurbanı ne zaman kesilir ?
Adak kurbanı her zaman kesilebilir. Kurban bayramı günlerinde kesilmesi şart değildir. Ancak kişinin isteği yerine geldikten sonra kurban kesmeyi mümkün oldukça geciktirmemelidir.

Kişi adadığı kurbanın etinden yiyebilir mi ?
Kişi adadığı kurbanın etinden yiyemeyeceği gibi, eşi, annesi, babası, dede ve nineleri, çocuk ve torunları da yiyemez. Bunun tamamının yoksullara tasadduk edilmesi gerekir.

Adak kurbanının bağlayıcı olması için gerekli şartlar nelerdir ?
Adak kurbanının bağlayıcı olabilmesi için şartları şunlardır:
1.Adanan kurbanın türü kurban olabilecek hayvanlardan olmalıdır. Bir kimse; "Horoz veya tavuk kurban edeceğim" dese bu bağlayıcı olmaz. Çünkü horoz ve tavuk kurban olabilecek hayvan türünden değildir. Fakat bir tavuk veya horoz etini tasadduk etmeyi adayabilir. Bu durumda adağın türü kan akıtmaktan tasadduka dönüşür.

2. Kurban yalnız Allah rızası için adanmış olmalıdır. Mesela; bir kimse: "Hastam iyileşirse filân türbeye kurban keseceğim" dese bu kurban bağlayıcı olmaz. Çünkü bu tür kurban Allah rızası için adanan bir kurban sayılmaz.

3. Adanan kurban kendisine zaten vacip olan bir kurban olmamalıdır. Örneğin, zengin bir kimsenin kendisine vacip olan kurban kesmeyi adaması gibi.

Adak Kurbanıyla İlgili Çeşitli Meseleler

Belirli bir günde kesilmek üzere adanan kurbanın aynı günde kesilmesi gerekir mi ?
Uygun olan kurbanın belirlenen günde kesilmesidir. Kesilmediği takdirde başka bir gün kaza edilmesi gerekir.

Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse, o şartın gerçekleşmesinden evvel kurban kesebilir mi ?
Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse, o şartın gerçekleşmesinden evvel kurban kesemez. Şayet keserse, şartın gerçekleşmesinden sonra tekrar kesmesi gerekir.

Bir kimse olmasını istemediği bir iş için kurban kesmeyi adar ve iste¬mediği iş de olursa kurban kesmesi gerekir mi ?
Böyle bir durumda kurban adayan kimse, dilerse kurban keser, dilerse yemin kefaretini öder. Meselâ; bir kimsenin "Yalan söylersem kurban keserim" demesi gibi.

Adak kurbanı kesildikten sonra tamamıyla telef yok olsa kurban yükümlülüğü kalkar mı ?
Evet, bu durumda kurban yükümlülüğü kalkar.

Bir kimse on tane kurban adarsa hepsini kesmesi gerekir mi ?
Evet, sahih olan görüşe göre hepsini kesmesi gerekir, bazı alimlere göre ise, bu durumda iki tane kurban kesmesi yeterlidir.

Adak kurbanının etinin zımmiye verilmesi caiz midir ?
Hayır, adak kurbanının etinin sahih olan görüşe göre zımmiye verilmesi caiz değildir.

Adak kurbanının derisi ne yapılır ?
Adak kurbanının derisi de eti gibi fakirlere verilir.

Bir kimse "Allah için çocuğumu kurban edeceğim" dese ne yapması gerekir ?
İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre bu durumda o kimsenin bir koyun ve keçi kesmesi gerekir. İma Ebu Yusuf'a göre bir şey gerekmez.

Bir kimse kendisinin ve aile fertlerinin de yemesi şartıyla kurban adaşa, adadığı kurbandan yiyebilir mi ?
Hayır, bir kimse böyle bir şartla kurban adaşa bile kendisinin ve aile fertlerinin adadığı kurbandan yemesi caiz değildir. Fakat adadığı kurbanı kesmesi gerekir.

Kişi değerini fakirlere vermek şartıyla adak kurbanından bir miktarını kendi çocuklarını yedirebilir mi ?
Hayır, değerini fakirlere verse bile adak kurbanından çocuklarına yediremez. Ancak caiz olamamakla beraber yedirmiş ise, değerini fakirlere vermesi gerekir.
ŞÜKÜR KURBANI
Şükür kurbanı neye denir ?
Şükür kurbanı bir nimet karşılığında kesilen kurbana denir. Örneğin; bir kişinin ev veya araba gibi bir mala sahip olması durumunda keseceği kurbandır.

Sahibi şükür kurbanından yiyebilir mi ?
Evet, şükür kurbanından sahibi ve aile fertleri yiyebileceği gibi fakir olsun olmasın istediği kişilere de verebilir.

Ölmüş kimselere kurban kesilir mi ?
Bir kimse, sevabını ölmüş bir akrabasına veya sevdiği bir kimseye bağışlamak üzere kurban kesebilir. Tıpkı ölen bir insanın ardından onun adına sadaka verildiği, hacc yapıldığı gibi, kurban da kesilebilir. Nitekim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetinden kurban kesemeyenler adına kurban kesmiştir.

Ebu Davud, Sünen'inde "Ölen kimsenin ardından kurban kesme" adı altında müstakil bir başlık yaparak şu hadisi rivayet etmiştir:

"Hazret-i Ali radıyallahu anh, birisi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için olmak üzere iki tane koç keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda "Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyyet etti. "Asla bunu terk etmem." buyurmuşlardır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Hazret-i Ali'ye kendisi için kurban kesmesini vasiyet etmesi, O'nun adına kurban kesilmesini sevdiğine delâlet eder. Bu itibarla imkânı olanların sevgili Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için her seen en azından bir koyun/koç kesmesi veya bir sığırın yedide bir hissesine ortak olması çok yerinde bir davranış olur. Cenab-ı Allah bizleri Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için kurban kesmeye muvaffak kılsın ve bunda bizleri ebedlere kadar daim kılsın, rızasına nail eylesin. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i bizden hoşnut eylesin. Efendimiz'e, âli beytine, ashabına, ezvac-ı tahirata salatu selâm olsun. Amin.

Bir kimse kendi parasıyla aldığı, sbevabını ölmüş yakınına bağışlamak üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da yedirebilir. Bu niyetle kesilmesi düşünülen bir hayvanın bayram günlerinde kesilmesi de şart değildir. Her zaman kesilebilir. Hatta arafe günü kesilip fakirlere dağıtılması daha isabetli olur. Çünkü kurban bayramı günü zaten fakirlere et dağıtılacaktır. Arafe günü kesilip dağıtılırsa, o günde onların et yemeleri temin edilmiş olur.

Eğer ölen kimse kendisi adına kurban kesilmesini vasiyet etmiş ise bu kurbanın bayram günleri içinde kesilmesi gerekir. Böyle bir kurban etinden kesen kimse yiyemez. Tamamının tasadduk edilmesi gerekir. Ölen şahsın vasiyeti olmaksızın parsından alınarak kurban kesiliyorsa bu kurban da vasiyet üzerine kurban gibidir. Vasiyet veya adak olmasa bile Safiler hariç fakihlerin çoğunluğuna göre sevabı ölüye bağışlanmak üzere onun adına kurban kesilebilir.

Bu şekilde kesilen bir kurbanın Kurban Bayramı'nda kesilen diğer hayvanlardan farkı yoktur.

ÖLÜ NAMINA KURBAN KESİLMESİ
Ölü namına kurban kesmenin hükmü nedir ?
Bir kimse öldükten sonra namına kurban kesilmesini vasiyet etmişse varisin onun namına terekenin üçte birinden kurban kesmesi gerekir. Bu kurbanın etinden ölünün varisleri ile zenginler yiyemezler. Bunun tamamının yoksullara dağıtılması gerekir.
Şayet ölen kimsenin vasiyeti yoksa varisin onan namına kurban kesmesi gerekmez. Ancak bir kimse ölen anne ve babası ya da diğer yakınları adına fakirlere bağışta bulunabileceği gibi kurban da kesebilir. Bu kurban eti fakirlere sadaka olarak verilebileceği gibi, kesen kimse aile fertleri ve zenginlerde yiyebilir.

AKİKA KURBANI
Akika neye denir ?
Akika, lügatta yeni doğan çocuğun başındaki tüyüne, ıstılahta ise, yeni doğmuş bir çocuk için kesilen kurbana denir.

Akika kurbanını hükmü nedir ?
Akika kurbanını kesmek müstehaptır.

Akika kurbanı ne vakit kesilir ?
Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden, erginlik çağına erinceye kadar geçen süre içinde kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Doğumunun yedinci gününde çocuğa ad konur ve saçı kesilir. Sadaka olarak yoksullara kesilen saçın ağırlığı kadar altın veya gümüş vermek müstehaptır.

Akika kurbanının etinden sahibi yiyebilir mi ?
Akika kurbanını etinden sahibi yiyebileceği gibi başkalarına da yedirebilir ve sadaka olarak da dağıtabilir.

AKİKA KURBANI
Yeni doğan bebeğin başındaki ilk saçlarına akîka; bu çocuğun doğumundan yedi gün sonra başındaki tüyleri kısmen veya tamamen traş edip adını koyduktan sonra Allah'u Teâlâ'ya şükür için kesilen kurbana akîka kurbanı denir. Hz. Aişe radıyallahu anh'den şöyle rivayet edilmektedir.

"Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bize erkek çocuklar için iki, kız çocukları için bir koyun "akîka" olarak kurban etmemizi emretti." ().

Yine Hz. Âişe validemizin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, torunları Hasan ile Hüseyin'in doğumlarının yedinci günü akika kurbanlarını kesmiş ve adlarını koymuştur.

İslâm'dan önceki câhilî Arap toplumunda sadece erkek çocuklar için kurban* kesilirdi. Kız çocukları için böyle bir merasim söz konusu değildi. İslâm bu değişikliği yaparak kız çocuklarına da değer verilmesini sağlamıştır.

Akîka kurbanında aranan şartlar

Kurban edilecek hayvan tek veya iki gözünden kör olmamalı; dişlerinin ekserisi düşmüş olmamalı; kulakları kesik olmamalı; boynuzlarından biri veya ikisi kökünden kırılmış olmamalı; kulağı veya kuyruğunun yarısından çoğu, memelerinin uçları kesik olmamalı; yahut yaratılıştan kulak ve kuyruğu olmayan bir hayvan olmamalıdır. Akîka kurbanı Hanefi mezhebi¬ne göre mubah ve dolayısıyla menduptur. Diğer üç büyük imâma göre sünnet, Zahiri mezhebine göre ise farzdır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu kurbanın kesilmesi sırasında bir örf olarak başa kan sürülmesi âdetini yasaklamış, kesilen saçların ağırlığınca alfan veya gümüş tasadduk edilmesini emretmiştir. Akîka kelimesi anne-babaya isyan anlamına geldiği için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu kurbanın adını "itaat ve ibadet" anlamına gelen "Nesike" kelimesi ile değiştirmiştir.

Bu kurban çocuğun doğduğu günden bâlîğ olacağı güne kadar kesilebilir. Ancak doğumun yedinci gününde kesilmesi daha çok sevap kazanmaya sebeptir. Kesilen kurbanın kemikleri çocuğun sıhhatli olmasına se¬bep olsun niyetiyle kırılmayıp eklem yerlerinden sıyrılır ve öylece pişirilir. Sonra bu kemikler bir yere gömülür. Akîka kurbanının etinden bunu tasadduk eden kimsenin yiyebileceği gibi ev halkı da bu etten istifâde eder. Bir kısmı da ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.

HEDY KURBANI
Yüce Allah'ın rahmetine yaklaşmak veya hac fiillerinde meydana gelebilecek bir kusura kefaret olmak için Harem bölgesinde kesilmek üzere götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurbana "Hedy" denir.

Temettü haccı ile kıran haccından dolayı hedy (Harem bölgesinde kurban kesmek] vaciptir. Bunun koyun cinsinden olması da yeterlidir. Bu kurbanlar, Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilebilir. Fakat birinci günde kesilmesi daha faziletlidir. Bu, bir şükür kurbanı olduğundan, bunun etinden sahibi de yiyebilir. Geri kalanını Mekke fakirlerine dağıtmakta fazilet vardır.

Hedy ne demektir?
Hacla ilgili olarak Mekke’yi çevreleyen Harem Bölgesi’nde kesilen kurbana denir.

Vacip olan hedy’in başlıcaları hangileridir ?
Vacip olan hedy’in başlıcaları şunlardır :
1. Şükür hedy’i
2. Ceza hedy’i

Ceza hedy ne demektir ?: Temettü veya kıran haccına niyetlenenlerin kesmeleri vacip olan kurbana denir.

Ceza hedy ne demektir ?: Mazeret olmaksızın haccın vaciplerinden birinin terk edilmesinden veya zamanında yapılamamasından veyahut ihram yasaklarından birisinin çiğnenmesinden dolayı vacip olan kurbana denir.

Hedy kurbanı nerede kesilir ?
Hedy kurbanı, Harem bölgesi sınırları içinde kesilir. Ancak şükür hedy’inin Mina’da kesilmesi sünnettir.

Hedy kurbanı ne zaman kesilir ?
Ceza hedy’i her zaman kesilebilir. Şükür hedy’inin ise bayram günle¬rinde kesilmesi vaciptir, imam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’e göre şükür hedy’inin bayram günlerinde kesilmesi vacip değil, sünnettir.

Kişinin hedy kurbanından yemesi caiz midir ?
Kişinin şükür hedy’inden yemesi caiz, fakat ceza hedy’inden yemesi caiz değildir.

Adak, şükür, ölü, akika ve hedy kurbanlarında kesilecek hayvanlarda aranan şartlar nelerdir ?
Hayvanın cinsi, yaşı ve kusurlu olup olmaması gibi kurbanda aranan şartların tamamı bunlarda da aranır.

ZİLHİCCE AYI ve ZİLHİCCENİN ON GÜNÜNÜN ÜSTÜNLÜĞÜ
Kameri ayların on ikincisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan Hacc ibadetinin yerine getirildiği umûmi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın birinden onuna kadar olan zaman dilimi “Leyâli-i Aşere” yani on mübarek gecedir. Onuncu gün, Kurban Bayramı’nın ilk günü oluyor.

İşte bu Allah’ın kitabında kendisi ile “Fecre ve On geceye andolsun” diyerek yemin etmiş olduğu on gündür. Bu yüzden bu gün¬lerde tekbiri, tehlili ve Hamdi bol bol yapmak müstehap olmuştur. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bu günlerde tekbir, tehlil ve hamdetmeyi çoğaltınız.” Bu on günün diğer günlere faziletçe nisbeti, hac ibadeti yapılan mukaddes yerlerin yeryüzünün diğer yerlerine nisbeti gibidir.

Bugünlerin ne kadar bereketli olduğunu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şu ifadelerle anlatıyor.

“Günlerden hiç biri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevgili olsun…”

Allah’ın bazı günleri, ayları diğerlerine üstün kılıp mübarekleştirmesi de bu ‘dilediğini seçer’ olmasındandır. Zilhicce ayının ilk on gününün diğer günlere üstün tutulması da bu seçim ve tercihlerden birisidir. O on gün Allah katında diğer günlerden daha faziletlidir.

İbni Abbâs radıyallahu anhümadan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Başka günlerin hiçbirinde, -zilhiccenin ilk on gününü kastederek- şu günlerde işlenecek amel-i sâlihten, Allah katında, daha sevimli hiçbir amel yoktur. ”

- Allah uğrunda yapılacak cihad da mı üstün değildir, Yâ Resûlallah? dediler.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Zilhicce’nin ilk dokuz günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” buyurarak aslında ömrünü bereketli bir zeminde geçirmek isteyenler için ne kadar paha biçilmez fırsatların olduğuna işaret buyuruyor.
Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem Zilhiccenin dokuz günü, aşure günü ve her ayın ilk pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere üç gün oruç tutardı.”
Hafsa annemiz der ki: “Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem dört şeyi terk etmezdi. Aşure günü orucu, zilhiccenin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahın iki rekat sünneti.”
Hadisteki”..on gün orucu..”ifadesinden maksat dokuz gündür. Çünkü onuncu gün Kurban Bayramı’dır. Kurban Bayramı günü oruç tutmak haramdır. Zilhiccenin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anh Zilhicce ayının önemini söyle anlatıyor:
“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun” buyurdu.
“Zilhicce’nin ilk dokuz günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır, Mizan’da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur.”
Bu kadar mübarek gecelerde, insana daha çok sevaplar kazandıracak şifreli ifadelere de ihtiyaç vardır. Ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize,
“Allah indinde Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde teşbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah); tehlili (La ilahe illallah); ve tekbiri (tekbir ise Allahü Ekber demektir.) çok söyleyin.,!” ifadeleriyle bu şifreleri bize öğretiyor.
Arafe Gününün Önemi
Zilhicce’nin ilk on gecesinde yapılan her bir amel için, yedi yüz misli sevap verilirken, buna rağmen bu on günün hayrından mahrum olan kimselerin neler kaybettiklerinin izahı elbette ki zordur. Bu on günün özellikle dokuzuncu/arafe gününe dikkat çeken İslâm alimleri bu günün oruçla geçirilmesi üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bu ısrara gerekçe olarak da onda olan ve saymakla bitmeyecek kadar olan çok hayrı göstermişlerdir.
Arafe, bizde günümüzde zann olunduğu gibi herhangi bir günden önce gelen gün anlamına olmadığı gibi özellikle Kurban Bayramı’ndan önceki güne, bayramdan önce geldiği için “Arafe” denmemiştir. “Arafe Günü” Arafat’ta hacıların durma gününe has dini bir isim olup hiçbir güne bu isim verilemez.”
Hacı olsun olmasın herkes için, arafe gününden önceki Zilhicce ayının sekiz gününde oruç tutmak menduptur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah katında Arafe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Çünkü Arafe günü Allah-ü Teâlâ dünya semasına iner ve dünya sakinleri ile semâ sakinlerine karşı iftihar eder, övünür. İnsanların cehennem’den en çok çıkarıldığı gün Arafe günüdür.”
“Arafe orucu tutmak sünnettir.”
Arafe, Kurban Bayramından bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayının 9. günüdür. Başka güne arafe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayramının bir önceki gününe de arafe denmiştir.
Bil ki, bu on günde diğer zamanlardan daha çok zikretmek ve arafe gününde, kalan günlerden de fazla zikretmek müstehaptır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Duaların en hayırlısı, arafe günü duasıdır ve
“La ilahe illallahu vahdehu la şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve âlâ külli şey’in kadiyr.”
Allah’dan başka ilâh yoktur. O birdir ve ortağı yoktur. Mülk O’nun ve hamd O’nadır. O her şeye muktedirdir” zikri, benim ve benden evvelki peygamberlerin söylediği gibi en hayırlı sözdür.”
İmam-ı Malik şu hadisi rivayet eder: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Günlerin en faziletlisi arafe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arafe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: La ilahe illallah vahdehu la şerike lehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.”
Abdullah b. Ömer radıyalalhu anh, arafe günü halktan para isteyen bir dilenci gördü ve ona:
“Ey âciz! Bugün Allah-ü Teâlâ’dan başkasından istenir mi ?dedi.”
Arafe Gün ve Gecesinde Okunacak Dua
Bilindiği üzere mübarek gün ve gecelerimizden biri de bayram gecesi bayram günüdür. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem arafe gecesinde şu duayı okuyana Cenâb-ı Hak istediğini vereceğini beyan buyurmuştur. Dua şudur:
“Sübhânellezi fi’-semâvâti arşuhu. Sübhânellezi fi’l-ardı mevtıuhu. Sübhânellezi fi’l-bahrî sebilühu. Sübhânellezi fi’n-nâri sultânühu. Sübhânellezi fi’1-cenneti rahmetühu. Sübhânellezi fi’1-kubûri kadâuhu. Sübhânellezi fi’1-hevâi rûhuhu. Sübhânellezi rafaa’s-semâe bi-gayri amedin. Sübhânellezi vadaa’1-arda. Sübhânellezi la melce illâ ileyhi.”
Buhari’de geçen bir hadisten öğrendiğimize göre arafe günü şu duayı okuyan, şeytanın tasallutundan kurtulur, kendini muhafaza altına almış olur.
“Allahümme’c’al fî kalbî Nûran ve fî basan Nûran. Allahümme’şrahlî Sadrî ve yessir lî emil.”
“Allah’ım, kalbimi, gözümü, gönlümü nurlu kıl. Allah’ım, kalbime genişlik, işlenme kolaylık ver”
Netice itibarıyla, bu mübarek günleri ve gecelen dolu dolu geçirmemizi, tam bir ibadet ve dua insanı kesilmemiz gerekiyor. Arafe gününü de hiç unutmayalım. Bediüzzaman Hazretleri; “Bizim memlekette eskiden Arafe gününde BİN İHLAS-I ŞERİF okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve Arafe dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen birden okuyabilir.” diyor.
Arafe ve Tevriye Günü Oruç tutmak
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Tevriye yani Zilhicce’nin sekizinci günü oruç tutmak bir senelik küçük günahlara keffârem’r. Arafe yani Zilhicce’nin dokuzuncu günü oruç tutmak da iki seneye keffârettir.”
Ayrıca Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den rivayete göre “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Arafe günü, Arafat’ta oruç tutmayı yasaklamıştır.” Binaenaleyh, hacıların tevriye ve arafe günlerinde oruç tutmaları mekruhtur.
İhramda bulunan hacılara benzemek için kurban kesmek isteyen kimsenin, zilhiccenin birinci gününden kurbanını kesinceye kadar saçından, sakalından ve tırnaklarından bir şey kesmemelidir.
Müslim b. Ammar el-Leysi radıyalalhu anh rivayet etti. Dedi ki: Kurban bayramının önceğizinde hamamda idik. Orada bâzı kimseler kasık kıllarını temizlediler de hamam sahiplerinden biri: “Said b. Müseyyeb bunu mekruh görüyor; yahut yasak ediyor”, dedi. Az sonra Said b. Müseyyeb’e rastlayarak bunu kendisine andım. Said el Müseyyeb rahmetullahi aleyh:
“Be kardeşimin oğlu ! Bu unutulmuş ve terk edilmiş bir hadistir. Bana Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin zevcesi Ümmü Seleme radıyallahu anh rivayet etti. Dedi ki:
“Kimin kesecek kurbanı varsa, zilhicce ayının hilâli girince kurbanını kesinceye kadar saçından ve tırnaklarından hiçbir şey kesmesin.”
Bayramda kurban kesecek kimse, ihramda bulunan hacılara benzemek için, zilhicce ayının birinci gününden kurban kesinceye kadar, saçından, sakalından ve bedeninin hiçbir yerinden ve sair tüylerini kısaltmaz ya da traş etmez, tırnağını kesmez.
İhramda bulunan hacılar kurbanlarını kesmedikçe tıraş olup ihramdan çıkmadıkları gibi, kurbanını kestikten sonra, hacılar gibi, ihramdan çıkar gibi, bedeni temizliğini yapmalı, tıraş olmalı, tırnaklarını kesmelidir. Böyle yapmak müstehaptır. Bundaki hikmet, kurban sahibinin kendisini ihramlı hacılara benzetmesidir.
Mevlâ bizi affede, Bayram o bayram olur
Cürm ü hatalar gide, Bayram o bayram olur
Avlarlı Efe Hazretleri
BAYRAM ADABI
Bayramların Önemi
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem , Medine’ye teşrif ettiklerinde Medine’lilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı. Efendimiz:
“Bu günler neyin nesidir ?” dedi.
“Biz cahileye devrinde bu günlerde eğlenirdik (Ya Resulallah” dediler. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Şüphesiz, Allah size bu günlerin yerine daha hayırlısını, iyilerini, kurban ve fıtır günlerini (kurban ve ramazan bayramlarını) verdi.” buyurdu.
Bayramlar Cenâb-ı Hakkın rahmet tecellileridir. Affın, hoşgörünün, yardımlaşmanın, gönül almanın, muhabbet, ikram ve ihsan duygularının yaşandığı müstesna günlerdir. Ramazan’da ve Hac’da ibadete yoğunlaşarak, mağfiret ve rızây-ı ilâhiye nail olan müminler, bayramlarda Allah’ın nimetlerinden daha rahat bir şekilde istifade ederler. Bir bakıma bayramlar, meşakkatli dünya imtihanından yüzünün akıyla çıkan müminlerin, cennet nimetlerine kavuşmasını ve orada diğer müminlerle, gönüllerinde haset, kıskançlık, kin gibi hiçbir menfi duygu olmaksızın karşılıklı muhabbet etmelerini temsil eder. Zâten, esas bayram da o gündür. Nitekim Hak dostları:
“Gerçek bayram, yeni elbise giyene değil, Allah’ın azabından emin olanadır.”demişlerdir.
Kurban Bayramı
Kurban Bayramı ıydü’l-edhâ/ıydü’n-nahr, İslâm aleminin 10-13 Zilhiccce günlerinde kutladığı en meşhur dinî bayramdır. Hicri takvimin son ayı olan Zilhicce’nin onunda başlayan ve dört gün devam eden Kurban Bayramı, bu günlerde ‘Kurban’ kesildiği için bu adla anılmıştır. Hac ibadeti, Hicretin 9. yılında Kurban kesilmesi ve Kurban Bayramı namazı, oruç ibadeti ve Ramazan Bayramı gibi hicretin 2. yılında teşri kılınmıştır. Bu bayram Kur’an-ı Kerim’de Saffat (37/83-113) ve Hac sûrelerinde (22/26-28) geçtiği üzere Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın sünneti olarak tes’îd edile gelmektedir.
“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken O’nun adını ansınlar…” ayeti de kurban kesmenin daha sonra bütün ümmetlere şâmil bir ibadet olduğunu bildirmektedir.
Kurban Bayramı, Mekke’de nazil olan “Biz gerçekten Sana Kevser’i verdik. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes !” emri ilâhisince yalnızca kendisine farz kılınmış olarak kuşluk namazı kılmaya ve kurban kesmeye başlayan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ilk defa, hicretin birinci yılında, Medine’de, Allah’ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî sünnetiyle bütün müminlere bir bayram olarak teşri’ buyrulmuş ve bugünlerde bayram namazı kılmak ve kurban kesmek de vacip kılınmıştır.
Kur’an-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu ve hükümlerini belirlediği bayram olan Kurban bayramı, aynı zamanda ilgili hadislerin bildirdiğine göre senenin en kıymetli günüdür veya hayırda Arefe gününe denktir. Arefe günü ve Kurban Bayramı günleri, esasında İslâm’in kutsi ve semavi kongresi hükmünde olan Hac ibadetinin vakitleridir.
“Kurban ibadetinin dinin delillerinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını” iddia etmek ve Allah’ın bu çeşit buyruğunun olmadığını ileri sürmek de mesnetsizdir. Zira Kur’an-ı Kerim’de:
“Ey Muhammed ! Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat! İkisi birer kurban sunmuşlardı da birinin ki kabul edilmiş; diğerinin ki ise kabul edilmemişti…” buyrulmuştur.
Ayrıca Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın oğlu Hazret-i İsmail’in yerine bir koçun Allah tarafından fidye/kurban olarak verildiği açıkça bildirilmektedir.
Nitekim; “Her ümmet için Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık. ve
“Bu hayvanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” âyetlerinde de izah edildiği gibi bu ibadet büyük bir öneme sahiptir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kurban Bayramı’ndan bahseden hadislerinde, bu bayramın ilâhi iradeyle ortaya çıkması şu şekilde ifade edilir:
“Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.”
Bu sebeple her mümin bu bayrama, imkânı nispetinde katılmalıdır. İmkânı olanlar kurban kesecek, olmayanlar da bu neşe ve sürür gününde maddi ve manevi lütuflardan istifadeyle, bayramın hazzına ulaşacaktır. Bunun için, insanın kendisini heder edecek kadar sıkıntıya girmesine gerek yoktur.
Kurban kesemeyen kimse bayram için hazırlanır, temizlenir, namaza giderse, kurban kesme sevabını elde eder. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emr olundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.” buyurmuştu. Bir adam kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Emanet olarak verilmiş bir hayvandan başka bir şeye sahip değilsem, onu kesebilir miyim?” diye sordu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Hayır, ancak saçını, tırnaklarını kısaltır, bıyıklarından alır, etek tıraşını olursun. Bu da sana Allah yanında bir kurban yerine geçer.” dedi.
Bu kimsenin, kurban kesme hususunda son derece arzulu ve ihlaslı olduğu halde fakirliği yüzünden buna gücü yetmediğini görünce, onun da kurban kesme sevabına erişmesini sağlamak maksadıyla kendisine, kurban kesen kimseler gibi, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bugün yapılması gerekenler arasında: “Bayram günü saç tıraşı olmak, uzamış olan tırnakları, bıyıkları keserek bedenen temizlenmek, yeni ve temiz giysiler giyinmek…” gibi şeyleri saymış, bayramın hürmetine uygun bir şekilde görünmenin de manevi kazanç yönünden kurban kesmiş kadar Allah indinde makbul olacağını belirtmiş, bayrama iştirak etmesini tavsiye etmiş ve kendisine böyle hareket etmekle, aynen kurban kesmiş gibi sevaba erişeceğini bildirmiştir,
Peygamberimizin Bayram Adabı
Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, her cuma ve bayram günü adeti veçhile dişlerinden tırnaklarına kadar umumi bir temizlik yapardı. Boy abdesti alarak yıkanır. Yeni elbiseler giyer. Güzel kokular sürünerek bayram namazına giderdi. Giydiği bayramlık elbiseleri kırmızı ve yeşil yollu Yemen kumaşından biçilmiş altlı üstlü iki kat elbisedir.
Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayram namazına gitmeden önce o gün oruçlu olmadığını, birkaç hurma yemek suretiyle gösterir ve hurma sayısının tek olmasına dikkat ederdi.
“Allah-ü Teâlâ tekdir, tekleri sever” buyurmuştur. Bayram namazlarına gidiş ve dönüş yollarını ayrı ayrı (intihab) ederek, halkın bayramlaşmasını kolaylaştırırdı. Bütün bu tebrikleri neş’e ve sevinç içinde kabul ederdi. Şair Ka’b, bir şiirinde Peygamberimizin bu neş’e ve sevincini;
“Peygamberimiz gülümsedikçe mübarek yüzü şimşek çeker gibi nur saçardı” mısraları ile tasvir etmiştir.
Kurban Bayramında Yapacağımız Vazifeler
Bayramlarda Boy Abdesti Almak Sünnettir.
Bayram günü erken kakıp boy abdesti alalım. Yeni ve temiz elbiselerimizi giyelim.
“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fıtır (Ramazan) bayramı günü ve Kurban bayramı günü boy abdesti alırdı.”
“Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Fıtır (Ramazan) bayramı günü Kurban bayramı günü ve arefe günü boy abdesti alırdı. (Ravi demiştir ki) el-Fakih de bugünlerde boy abdesti almayı ev halkına emrederdi.”
1. Bayram gününde yıkanmak, hoş kokular sürünmek, misvak kullanmak, erkeklerin en güzel elbiselerini giymeleri Allah’ın nimetini göstermek ve Allah’a şükretmek için menduptur.
2. Aile fertlerine genişlik sağlamak, gücün yettiği ölçüde adetinden fazla olarak çokça sadaka vermek, böylece fakirleri istemeğe muhtaç etmemek için, çevremizde bulunan fakir-fukara ve yetimleri sevindirelim.
3. Karşılaştığı mümin kardeşlerine karşı güler yüz ve sevinç göstermek kardeşlik ve sevgi bağlarını kuvvetlendirmek için hayatta bulunan akraba ve dostlarını ziyaret etmek.
4. Kurban bayramında namazdan önce bir şey yemeyelim. Kurbanımız varsa ilk olarak kurban etinden yiyelim.
5. Hanefi mezhebine göre kişinin sabah namazını kendi mahallesinin mescidinde kılması menduptur.
6. Çocuklarımıza bu güzel günde bayram namazına götürelim. Bunun hazırlığını akşamdan yapalım. “Yarın, ben oğlumla bayram namazına gideceğim” demek suretiyle bu tatlı anı onlara yaşatmaya gayret edelim.
7. Birinci safın faziletine erişebilmek için camiye erken gitmeliyiz.
8. Kadınlar ise, fitne korkusundan ötürü, bayrama süslü olmayan normal elbiseleri ile ve hoş koku sürünmeksizin çıkarlar.
9. Bayramın verdiği sevinç ve mutluluk ile mü’minlerin kalplerinin mesrur, yüzlerinin mütebessim ve nurlu, gözlerinin nuru ilahi ile ışıl ışıl parladığı mübarek bayram günlerinde, boynu bükük, gözleri yaşlı ve kalpleri mahzun olan fakir, yetim ve kimsesizleri unutmayalım. Onlara yardım ellerimizi uzatalım ve kurban etlerinden gönderelim. Sevinç ve mutluluk ifadelerinin satır satır okunduğu bayram günlerinde onlarında sevinmelerini temin edelim.
10. Büyüklerimiz, anne ve babalarımızı ziyaret edip bayramlarını tebrik ederek hayır dualarını alalım. Şayet büyüklerimiz anne ve babalarımız vefat etmişlerse, kabirlerini ziyaret edip Kuran okuyalım ve bağışlamaları için Allah’a dua edelim.
11. Dargınlarımız varsa bayram günlerin fırsat bilerek barışalım.
Bayram Namazları
Bayram namazı, biri Ramazan Bayramı’nda diğeri Kurban bayramı’nda olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rekatlık bir namazdır. Hanefi mezhebine göre vaciptir. Hicretin birinci yılı meşru olmuştur. Bayram namazlarının meşru olduğuna delil Kur’an, Sünnet ve İcma’dır.
Kur’an’dan delil: “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” Tefsir kaynaklarında meşhur olan görüşe göre, bu ayetteki namazdan kastedilen mânâ Kurban Bayramı Namazı ve Kurban’dır.
Sünnetten delil: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in iki bayram namazını da kıldırdığı tevatür [kuvvetli haber] yolu ile sabittir. Peygamberimizin ilk kıldırdığı bayram namazı, hicretin ikinci yılındaki, Ramazan Bayramı namazıdır. Hazret-i Peygamber aleyhis-selâm bayram namazlarını ezansız ve kametsiz olarak kılardı.
Câbir b. Semure radıyalahu anh’den; demiştir ki: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte ezansız e kametsiz olarak defalarca bayram namazı kıldım.”
Bütün müslümanlar iki bayram namazını da meşru olduğu konusunda icma [birlik] etmişlerdir.
Hanefi fukahası, Cuma ile bayram namazlarını birbirinden ayırmamış, edası için aynı şartların bulunması gerektiği hususunda ittifak etmiştir. İmam Merginani: “Bayram namazı, üzerine Cuma namazı vacip olan herkese vacip olur” buyurmuştur.
Ömer Nasuhi Bilmen: “Kendilerine Cuma namazı farz olan kimselere -Cuma namazının vücup ve eda şartları dairesinde- Ramazan ve Kurban bayramı namazları vaciptir. Yalnız bayram namazlarında hutbeler, vacip olmak üzere şart değildir. Belki bu namazlardan sonra hutbe okunması bir sünnet-i seniyyedir.”
Ali Fikri Yavuz: “Üzerine Cuma namazı farz olan kimselere bayram namazları da vaciptir. Bayram namazlarının sıhhat şartları aynen Cuma namazının sıhhat şartlarıdır.”
Bayram namazlarına gelince: Kime cuma namazı farz ise; o kimseye bayram namazı kılmak vaciptir. Bayram namazlarından sonra okunan hutbeler sünnettir, cuma hutbesi gibi farz değildir, cuma hutbesi namazdan önce, bayram hutbesi ise namazdan sonra okunur. Bayram namazları hicretin birinci yılında meşru kılınmıştır.
Bayram Namazına Yürüyerek Gitmek Sünnettir “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayram namazına (mu-sallaya-camiye) yürüyerek çıkar ve yürüyerek dönerlerdi.” “
Bayram namazına yürüyerek gitmek sünnettendir.”
Bayram Günü Bayram Namazına Bir Yoldan
Gitmek ve Başka Bir Yoldan Dönmek Sünnettir.
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayram namazına yürüyerek giderdi ve geldiği yoldan başka, bir yoldan dönerdi.”
Hadis-i şerif, bayram namazına gidip gelişte ayrı ayrı yolları tercih etmesinin müstehab olduğunu göstermektedir. Bundaki hikmet, camiye gidiş-gelişte, yolların ve sakinlerinin şahit olmaları, İslâm’ın şeref ve izzetinin izharı, tabir caizse kafirlere karşı bir gövde gösterisi yapmaktır.
Kurban Bayramında Bayram Namazına Giderken Tekbir Getirmeli
Ramazan Bayramı’nda bayram namazı kılınan camiye giderken gizli olarak, Kurban Bayramı’nda açıktan tekbir getirmek sün¬nettir. Delili, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Zikirlerin en hayırlısı gizli olanıdır. Rızıkların en hayırlısı yetecek kadar olanıdır.” hadis-i şerifidir.
Kurban bayramı münasebetiyle namaza giderken duyulacak sesle tekbir getirelim.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bayramlarınızı tekbirlerle süsleyin” buyurmuştur.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kurban bayramı sabahı, namaz kılınacak yere gelinceye kadar tekbir getirir ve namaz bitinceye kadar devam ederdi. Namaz bitince tekbiri keserdi.
İbn-i Ata rahmetullahi aleyh: “Bayram günü tekbir getirmek sünnettendir.” buyurmuştur.
Tekbirin lafzı:
“Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l- Hamd”
[Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’dan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür ve hamd O’na mahsustur.]
Tekbirde aynı zamanda İslâm’ın şiarını göstermek, başkalarına İslam’ın üstünlüğünü hatırlatmak vardır.
Kurban Bayramı Namazı Vakti
Kurban Bayramı namazını vakti girer girmez hemen acele kılmak sünnettir. Çünkü, Kurban bayramında acele edince namazdan sonra kesilecek kurbanlar için vakit genişlemiş olur.
Ramazan Bayramı namazını ilk vaktinden biraz tehir etmek de sünnettir. Ramazan bayramında biraz gecikilirse, fitresini vermemiş bulunanlar, bu arada zaman genişliği bulmuş olurlar.
Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Necran’da bulunan Amr b. Hazm radıyallahu anh’a şöyle yazmıştır:
“Necranlılara kurban bayramı namazını acele kıldır. Ramazan bayramı namazını tehir ederek kıldır ve insanlara öğüt ver. Çünkü böyle yapmakla kurban kesmek ve fıtır sadakasını vermek için genişçe bir vakit kalmış olur.”
Kurban Bayram namazını vakti girer girmez kılmak sünnettir.
Bayram Namazı Nasıl Kılınır ?
İki Rekâtlı Namazın Kılınışı
Niyet: Niyet ettim Allah rızası için vacip olan Kurban Bayramı namazını kılmaya. Uydum hazır olan imama.
Birinci Rekât
Allâh-ü Ekber [İmamla birlikte iftitah Tekbiri]
Sübhâneke’l-lâhümme ve bihamdik. Ve tebârekesmük. Ve teâlâ ceddük. Ve la ilahe ğayrük.
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, bağlanır]
Eûzü billahi mineşşeytânirracim [imam gizlice okur]
Bismillâhirrahmânirraahîm [imam gizlice okur]
El-Hamdü lillâhi Rabbi’l – Âlemin. Er-Rahmânirrahim. Mâlik-i yevmiddin. İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîyn. İhdîne’s-sırâta’l -müstekim. Sırâtallezine en’amte Aleyhim. Gayrilmağdûbi aleyhim veleddâllîn. (Amin-İmam açıktan okur.)
Elemtera keyfe feale Rabbüke bieshâbi’l – fil. Elem yec’al keydehüm fî tadlilin ve ersele aleyhim tayran ebâbil. Termîhim bi hıcâretin min sicîl. Fecealehüm keasfin me’kûl. [imam açıktan okur]
Allâh-ü Ekber [rükûya varırken]
Sübhâne Rabbiye’l Azîm [rükûda üç kere]
Semiallâhü limen hamideh [rükûdan kalkarken]
Rabbena lekel hamd [rükûdan doğrulduktan sonra]
Allâh-ü Ekber [secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [otururken]
Allâh-ü Ekber [ikinci secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [secdeden ayağa kalkarken]
İkinci Rekât
Bismillâhirrahmânirraahîm [imam gizlice okur]
El-Hamdü lillâhi Rabbi’l – Âlemin. Er-Rahmânirrahim. Mâlik-i yevmiddin. İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîyn. İhdîne’s-sırâta’l -müştekim. Sırâtallezine en’amte Aleyhim. Gayrilmağdûbi aleyhim veleddâlfih. (Amin, -imam açıktan okur]
İnnâ a’taynâke’l – Kevser. Fesalli li-rabbike venhar. İnne şânieke hüve’l – ebter. [imam açıktan okur]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, yana salıverilir.]
Allâh-ü Ekber [eller yanda iken rükû’a varılır.]
Sübhâne Rabbiye’l Azîm [rükûda üç kere]
Semiallâhü ilmen hamideh [rükûdan kalkarken]
Rabbena lekel hamd [rükûdan doğrulduktan sonra]
Allâh-ü Ekber [secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [otururken]
Allâh-ü Ekber [ikinci secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [teşehhüde oturur]
Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t tayyibâtü. Esselârnü Aleyke eyyühe’n – nebiyyü. Ve Rahmetullâhi ve berakâtüh. Es-selâmü Aleynâ ve Âlâ ibâdiUâhi’s-sâlihîn. Eşhedü ellâ ilahe illlahlâh, ve eşhedü erme Muhammeden Abdühü ve Rasûlüh.
Allâhümme salli Âlâ Muhammedin ve Âlâ âli Muhammed. Kemâ salleyte âlâ ibrâhime ve âlâ âl-i İbrahim. Inneke hamîdün mecid.
Allâhümme bârîk Âlâ Muhammedin ve Âlâ âli Muhammed. Kemâ bârekte âlâ ibrâhime ve âlâ âl-i İbrâhîrn. Inneke hamîdün mecid.
Allâhümme Rabbena Atina fiddünyâ haseneten ve fi’l – âhirâti haseneten ve kına azâben – nâr. Birahmetike yâ erhamerrâhimin.
Esselârnü Aleyküm ve Rahmetullâh [sağ tarafa selâm verirken]
Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullâh [sol tarafa selâm verirken]
Estağfirullah [üç defa]
İmam namazdan sonra hutbe için minbere çıkar, oturmaksızın hutbeye .- “Allâhü Ekber” diye üç defa tekbir getirerek başlar. Cemaat de bu tekbirlere iştirak eder. İmam hutbede Kur’an ve teşrik tekbirleri ile yapılacak ziyaret ve yardımlaşmalar hakkında konuşur. Birinci hutbeden sonra kısaca oturur. İkinci hutbeye yine tekbirle başlayıp sonunda tekbirle iner.
Bayram namazına yetişemeyen kimse, artık onu kaza edemez ve tek başına kılamaz. Dilerse döner gider, dilerse dört rekat nafile namazı kılar.
Teşrik Tekbirleri
“Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhü Ekber Allâhü Ekber ve lillâhi’l- Hamd”
Erkek ve kadınlara Kurban Bayramında namazlardan sonra teşrik tekbirlerini bir kere getirmek vaciptir.
Teşrik günlerinde tekbir getirmenin vacip olduğu ve müddeti konusunda delil: “Allah’ı sayılı günlerde zikredin” ile Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem arafe günü sabah namazından sonra tekbire başlar, teşrik günlerinin sonuncu günü ikindi namazına kadar devam ederdi. Bunu farz namazlardan sonra selâm verince yapardı.” Buna göre yirmi üç vakitte tekbir getirilir.
Yalnız olarak, seferi olarak yahut imamla birlikte farz namaz kılan herkes için farzların peşinden tekbir getirmek vaciptir. Çünkü tekbirler namaza bağlıdır.
Kadınlar dışında herkesin bu tekbiri açıktan alması da sünnettir.
Tekbir cemaatle de yalnız başına da eda edilebilir. Erkekler tekbiri açıktan getirirler. Kadınlar ise tekbiri gizlice getirirler. Teşrik tekbirlerini cemaatle hep birlikte söylemek müstehaptır.
Vitir namazı ve bayram namazları sonunda tekbir getirilmez.
Teşrik Tekbirleri
Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir
Hazret-i İbrahim aleyhisselâm, Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ı kurban etmeye hazırlanırken bir anda “Allâhü Ekber Allâhü Ekber” sadâlarını duyar. Yanı başında Hazret-i Cebrail’in semiz bir koçla kendisine doğru geldiğini görür, hamd ve şükür duyguları içinde “Lâilâhe illallâhu vallâhu ekber”der. Durumu fark eden Hazret-i İsmail aleyhisselâm ise, Cenab-ı Hakk’a karşı olan minnet ve şükranını “Allâhü Ekber ve lillâhi’1-hamd” sözleriyle ifade eder. Getirilen bu teşrik tekbirlerinden sonra Hazret-i İbrahim aleyhisselâm, “Bismillâhi Allâhü Ekber” diyerek koçu kurban eder.
Kurban bayramı günlerinde, Arafe günü sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar her vakit, namazın farzından sonra teşrik tekbirlerini okumak vacip kabul edilmiştir.
Neden Tekbir Getiriyoruz ?
“Sayılı günlerde Allah’ı zikredin.” Emri ile yapılması istenen zikir; kurban bayramı öncesi 9 Zilhicce Arafe günü sabahtan başlayıp bayramın 4. gününe kadar beş gün süre ile teşrik günlerinde farz namazların akabinde “Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l- Hamd”[Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’dan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür ve hamd O’na mahsustur.] şeklindeki tekbir getirmek[teşrik tekbirleri], Hac’da cemerata taş atarken “Bismillahi Allâhu ekber” [Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür] demek ve kurban keserken tekbir almaktır.
Bakara suresinin 183-185 âyetlerinde oruçla ilgili hükümler zikredildikten sonra 185. âyetin sonunda:
“..Size doğru yolu gösterdiğimizden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister.” Hac suresinin 36-37 âyetlerinde kurbanla ilgili hükümler zikredilmiş, 37. âyetin sonunda:
“…kurbanlıkları bu şekilde size boyun eğdirdi ta ki size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı tekbir edesiniz.” buyrulmuştur. Yüce Allah, bu iki âyette bizden verdiği nimetler karşısında “Allâhu Ekber” diyerek kendisini hamd ü sena ile tazim etmemizi istemektedir.
Bakara süresindeki “tekbir” emri ile bayramlarda tekbir getirilmesinin kastı da söz konusudur. İbn Abbas; “Şevval hilâlini gördükleri zaman tekbir getirmek Müslümanların üzerine bir haktir.” demiştir. Bu âyete dayanarak İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, bayram namazlarına giderken tekbir getirilmesi içtihadında bulunmuşlardır. Ramazan ve Kurban bayramı namazında birinci rekatta fatihadan önce üç defa, ikinci rekatta zammı sureden sonra üç defa “Allâhu ekber” diyerek tekbir alınır. Bunlara “zevâid tekbirleri” denir. Selâmdan sonra, hutbe içinde ve hutbe sonrasında; “Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l-Hamd” denilerek tekbir alınır. Bu tekbirlerin dayanağı bu âyettir.
Kurban bayramının bir gün öncesi olan Arafe günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar 23 vakit farz namazların selamından sonra bir defa “Allâhü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l- Hamd” tekbir alınır ki buna “Teşrik tekbirleri” denir.
Bakara süresindeki “tekbir” emri, “bayram namazı kılınız”, Hac süresindeki “tekbir” emri ise, “hayvanları keserken tekbir getirin” anlamına da gelebilir. Bunu En’am suresinin;
“O halde Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız kesilirken üzerine O’nun adı anılan hayvanların etinden yeyin.” ayeti ile;
“Kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların etlerinden yemeyin. Çünkü onu yemek yoldan çıkmaktır.” ayeti teyid eder.
Eti yenen hayvanlar kesilirken “Bismillâhi Allâhu ekber” [Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür] denir. “Allâhu ekber” [Allah en büyüktür] sözü aynı zamanda Allah’ı zikirdir. Tekbir getiren kimse “Allah’ı çok zikredin” emrini de yerine getirmiş olur.
Kurban Bayramının 1. Gününün Önemi
Allah’ın bazı günleri, ayları diğerlerine üstün kılıp mübarekleştirmesi de bu ‘dilediğini seçer’ olmasındandır. Allah katında günlerin en hayırlısı kurban kesme günüdür.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şânı yüce olan Allah katında günlerin en büyüğü kurban bayramı günüdür. Sonra da karr günüdür.” Diğer bir rivayette:
“Allah katında günlerin en faziletlisi Kurban günüdür.” buyrulmuştur.
Kurban kesilen günlerin en faziletlisi Kurban Bayramı’nın birinci günüdür., sonra “karr günü” denilen Kurban Bayramı’nın ikinci günü gelir. Bu güne “karr günü” denmesinin sebebi o günde halkın Minâ’da karar kılıp istirahata kavuşmasıdır.
Kurban Bayramında Namazdan Sonra Yemek
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan bayramında bir şey yemeden namaza çıkmaz, Kurban bayramında ise namaz kılıncaya kadar bir şey yemezdi.
“Döndüğü vakit kurbanından yerdi.”
“Döndüğü vakit kurbanının karaciğerinden yerdi.”
Kurban bayramında, kişi ister kurban kessin, ister kesmesin mutlak olarak yemeği tehir etmek menduptur.
Bir kimse kurban bayramında, ilk yediği şeyin kurban eti olması müstehaptır. Bu, Allah’ın bir ziyafetidir.
Kurbanda yemeği namazdan sonraya bırakmanın hikmeti: Kurban kesmeyi meşru kılmak suretiyle Allah-ü zülcelâl kullarına kerametini gösterdiği cihetle, o gün namazdan sonra yapılacak en mühim işi Allah’ın nimetlerine şükür için onun ziyafetinden yemeye başlamak olmuştur.
Bayramlarda Tebrikleşmek
Bayram günü ilk bayramlaşma, bizden istiğfar, dua ve sadaka sevabı bekleyen geçmişlerimizle yapılır. Onlara Fatihalar ve sadaka sevapları ikram edilerek ruhları şad edilir. Hallerinden ibret alınarak, hakiki bayrama hazırlık yapmak gerektiği anlaşılır. Daha sonra akraba, eş ve dost ziyaretleri yapılarak hâl hatır sorulur. Herkes birbiriyle helâlleşir ve dargınlar barışır.
Sevinçli anlarda tebrikleşmek sünnettir. Remli isimli kitapta.-
“Mübarek günlerde Ramazan ve Kurban bayramı günlerinde tebrikleşmek meşrudur.” denilmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen rahmetullahi aleyh: “Büyük İslam İlmihâli” adlı eserinde;
“Ramazan, Kurban bayramı günlerinde, mübarek gün ve gecelerde tebrikleşmek ve dualaşmak sünnettir.” demektedir.
İmam-ı Sehavi rahmetullahi aleyh: “Ayları ve bayramları tebrik etmek insanların adetlerindendir.” buyurmuştur
Bayram günleri bayram tebrikleri için musafaha ederken önce davranan biri diğerine şöyle dua eder:
“Tekabbelellâhü minnâ ve minküm”
“Allah sizden ve bizden kabul buyursun.”
Muhatab olan da buna “amin” demekle karşılık vereceği gibi.
“Gaferallâhü lenâ ve leküm” “Allah bizi de, sizi de mağfiret buyursun” demektir.
Bayram Gecelerini İbadetle Geçirmek Sünnettir
Bayram gecelerinde dua kabul olur. Kabul edilmesi rahmet-i ilahi ile beklenir. Bu yüzden Cum’a gecesi ile Recep ayının ilk cuması ve Şaban ayının ortasında dua etmek müstehap olduğu gibi, bayram gecelerinden duada bulunmak da müstehaptır.
Bu ibadetler zikir, namaz, Kuran okumak, tekbir, teşbih, istiğfar gibi şeylerdir. Bu ibadetler de gecenin son üçte birinde yapılmalıdır. En iyisi bütün bayram gecelerini ibadetle geçirerek ihya etmektir. Çünkü peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Her kim Ramazan Bayramı gecesi ile Kurban Bayramı gecelerini Allah’tan ecir bekleyerek ibadetle geçirirse, kalplerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.”
“Kim ahiret sevabını umarak, iki bayram gecelerinde Allah’a ibadet ederse, kalplerin öldüğü zamanda onun kalbi ölmez.”
“Şu beş geceyi ihya edenlerin cennete girmeleri vacip olmuştur: Bu gecelerde: Terviye gecesi (Zilhiccenin sekizinci günü), Kurban Bayramı arafe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Saban ayının on beşinci gecesidir.”
“Bayram gecelerini Allah-ü Teâlâ’nın zikri, namaz ve başka ibadetlerle ihya etmek müstehaptır.
Bayram gününde ibadetin diğer günlerdekinden efdal oluşunun sırrı şuradan ileri gelir: “Gaflet vakitlerinde ibadet, diğerlerinden üstündür. Teşrik günleri ise umumiyetle gaflet günleridir. Bu sebeple o günlerde ibadet yapana, diğer günlerde yapana nazaran ziyade bir sevap vardır. Bu tıpkı, insanların çoğunluğu uykuda iken geceleyin kalkıp ibadet yapan kimse gibidir.
Yatsı namazı ile sabah namazlarının cemaatle kılınması da bunun yerini tutar.
Osman b. Affan radıyallahu anh’ den demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yatsı namazını cemaatle kılan kimse o gecenin yansını namaz kılmakla geçirmiş gibidir. Yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılan kimse o gecenin tamamını namaz kılmakla geçirmiş gibi sevap alır.
Bayram Günü Duası
Bayram günlerinde yapılan dua ve iyiliklerin sevabı daha fazladır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bayram günlerinde şu duayı çok okuyanın kalbinin ölmeyeceğini haber vermiştir. Dua şudur:
“Yâ hayyû, yâ kayyûm, yâ bedîa’s-semavâti ve’1-ardı, yâ ze’l-celâli ve’1-ikrâm.”
“Ey Hayy ve Kayyûm olan Rabbimiz, ey semâvât ve arzın bedî’i, ey celâl ve kerem sahibi. Beni sen koru, sen istikametde dâim eyle. Kötülük ve günahlardan muhafaza et, sırat-ı müstaksimde dâim ve sabit eyle.”
Ramazan ve Kurban Bayramı Günlerinde
Oruç Tutmanın Yasak Olması
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Fıtır günü (Ramazan bayramının ilk günü) ve Kurban Bayramı’nın günü oruç tutulmasını yasakladı.”
“Ramazan Bayramı ise, oruçlardan çıkışınızı ve Müslümanların bayramıdır. Kurban bayramına gelince, kestiğiniz kurbanların etlerinde yiyiniz.”
“Ramazan ve Kurban Bayramı günleri ile teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bunlar yemek içmek günlerimizdir.”
“Teşrik günleri yiyip içme ve namaz günleridir. Binaenaleyh onlarda hiç kimse oruç tutmaz.”
“Teşrik günleri yiyip içme ve Allah Azze ve Celleyi anma günleridir”
“Teşrik günleri yiyip içme ve cima günleridir.”
Bayram günleri Allah’ın kullarına ziyafet günleridir. Ramazan ve Kurban bayramı günleri oruç tutmak haramdır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem iki günün orucunu yasakladı. Çünkü kurban bayramı günü kurbanlarınızın etlerinden yiyeceğiniz gündür. Ramazan Bayramı ise, oruçlarınıza son verişinizdir.”
Bayram Günlerinde Kabirleri Ziyaret Etmeliyiz
Kabir Ziyaretinde Ahireti Hatırlar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem önceleri kabir ziyaretini yasaklamıştı. Bunun sebebi cahiliye devrinden yeni çıkan Müslümanların kabir ziyareti sebebiyle bir takım bâtıl inanç ve adetleri hatırlamalarını, hataya düşmelerini önlemekti. İslâm gönüllere yerleşince kabir ziyaretine izin verdi ve bunu “ahireti hatırlatma” hikmetine bağladı.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kabirleri ziyaret etmek isteyen ziyaret etsin. Çünkü kabir ziyareti bize ahireti hatırlatır.” Diğer bir rivayette:
“Çünkü şüphesiz kabirlerin ziyareti, dünyayı küçümsetir ve ahireti hatırlatır.” buyurarak da bu ziyaretlerden asıl maksadın, ahireti hatırlamak ve o güne hazırlanmaya önem vermek olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Genel olarak kabirleri ziyaret etmek erkekler için müstehap, kadınlar için caizdir. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve kabirlere aşırı saygı gibi fitne korkusu olmadığı zaman mümkün ve caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyaretten alıkoymamıştır.
Diğer yandan Hazret-i Aişe annemiz de kardeşi Abdurrahman b. Ebubekir’in kabrini ziyaret ettiği nakledilmektedir.
Mehmet Emre Hoca Efendi kadınların kabir ziyareti ile ilgili şunları söylemektedir:
Kadınların kabirleri ziyaretlerine gelince, bazı hususlara riayet etme şartı ile buna müsaade olunmuştur:
1.Kalabalık bir günde, erkeklerin arasına karışarak ziyarete gitmemelidir.
2.Tesettüre son derece riayet etmeli ve güzel koku/parfüm kullanmamalıdır.
3.Bu ziyareti tek başına yapmamalı; ya mahremi olan bir er kekle veya birkaç kadın bir araya gelerek ifâ etmelidir.
4.Kabrin başında feryâd-ü figan ederek ağlamamalı ve ölünün üzülmesine ve azap görmesine sebep olmamalıdır.
Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup sayılmıştır.
Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Allah Resûlü’nün kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık verir ve ulvi hislerin duyulmasını sağlar. Efendimiz’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte;
“Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, şefaatim ona hak olur.” buyrulmuştur.
Salih kişilerin ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret etmekte çok büyük faydalar mevcuttur. Şuurlu bir şekilde hareket etmek, gerekli ibreti almak ve yanlış itikatlara kapılmamak şartıyla kabir ziyaretinde herhangi bir beis yoktur.
Kabirleri ziyaret etmek, orada bulunanlara selâm verip dua ve istiğfarda bulunmak, onlar adına hayır ve hasenat yapıp Kur’an tilavet etmek, mevtalar için bir rahmet vesilesidir. Kuran’ı Kerim’de Rabbi’miz, bizden önce ahrete intikâl etmiş mümin kardeşlerimiz için şöyle dua etmemizi tavsiye eder:
“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.”
Kabir ziyaretiyle maksad, ziyaretçilerin ibret alması, ziyaret olunan kabir ehlinin onların dua ve istiğfarlarından faydalanmaları ve sağlığında olduğu gibi, hürmet görmesidir.”

Ziyaret Ölüler İçin De Faydalıdır:
Mezara Verilen Selâmı Ölü Alıp Geri Verir
Bizler; kabirleri ziyaret ederiz. Çünkü insan hayattayken sevdiği kişileri ölümlerinden sonra da unutmak istese de unutamaz.
Onların kabirlerini ziyaret etmekle, onlara karşı minnet borcunu ödemiş hissi uyanır. Onların hatırası yeniden canlanır.
Hayat mücadelesinde koşuştururken ölümü ve ahireti hatırlayıp, ona göre hazırlık yapmak için zaman zaman kabristana gidip yakınlarımızın mezarlarını sık sık ziyaret edemiyoruz. Bayramlar; bizim yakınlarımızın mezarlarını ziyaretine sebep oluyor.
Kabirleri ziyaret etmekte fayda iki yönlüdür. Hem ziyaretçi, bu ziyareti sayesinde ölümü, kabri ve orada karşılaşacağı suâl, azap ve nimeti hatırlayıp, kalan ömrüne; kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirecek şekilde yön verir. Hem de kabirde yatan mü’min kardeşine, yakınına selâm verip dua ederek, okuyacağı ayet ve surelerin sevabını ona bağışlayarak ziyaret ettiği yakınına, mü’min kardeşine faydalı olur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmaktadır:
“Mezardaki ölü, boğulmakta olup da yardım isteyen gibidir. Babadan veya anadan veya oğuldan veyahut sadık dosttan dua bekler. Beklediği dua yapılıp da ona ulaştıkta, onun için bütün dünyadan daha ziyade makbul ve faydalı olur. Muhakkak ki, Allah-ü Teâlâ dünyadakilerin duasından mezardakilere dağlar gibi fayda id-hâl eder. Şüphesiz ki sağ olanların ölülere hediyesi, onlar için istiğfar etmek ve sadaka vermektir.”
Bundan ötürü Müslümanlar, ölüleri için dua edip afv ve mağfiret olunmalarını Allah’dan isteyip niyaz etmeyi ve ölülerinin ruhları için sadaka vermeyi unutmamak ve ihmal etmemek lâzımdır.
Çünkü; yukarıda hadis-i şerifte de belirtildiği gibi mezardaki ölü, suya düşmüş olup da başkasından yardım dileyen kimse gibidir. Onun sevap alacak veya -eğer müstehak ise- kendisini azaptan kurtaracak işleri yapma imkânı kalmamıştır. Artık faydalanacağı tek şey, ziyaretçilerinin ve mü’min kardeşlerinin yapacakları dua ve yaptıkları hayırlı amellerden bağışlayacakları sevaplardır.
Mümin ölülerinin ruhları, sağ olan din kardeşlerinin hayırlı dualarından ve güzel selam vermelerinden memnun ve mesrur olacakları bildirilmektedir.
Bir kabre rastlayan yahut ziyaret için mezarlığa varan kimsenin ilk yapacağı iş, şüphesiz oradaki ölülere selâm vermektir. Ölü, gelen ziyaretçiden haberdar olup, verdiği selâmı alır, yapacağı duadan istifade eder ve mezarının yanında oturmasıyla ölü ünsiyet edip memnun olur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmaktadır:
“Herhangi bir kişi, yakın adamının mezarını ziyaret edip selâm verir ve yanında oturursa, mezar sahibi selâmını alıp iade eder ve orada oturduğu müddet kalkıncaya kadar onunla ünsiyet eder.” diğer bir kutlu ifade de:
“Herhangi bir kul, sağlığında tanıyıp bildiği bir kişinin mezarının yanından geçer de ona selâm verirse, mezar sahibi onu bilir ve sevinçle selâmını alıp iade eder.”
İbn-i Kayyım el-Cezviyye bu konuda demiştir ki: “Ziyaretçi her ne zaman bir mezarı ziyarete gelirse, ziyaret olunan mezar sahibi onu bilir ve selâmını işitir de alıp iade ederek onunla ünsiyette bulunur olduğuna delalet eder. Bu hüküm umumi olup şehitlere ve gayrilere şâmildir ve muayyen bir vakti yoktur, her vakitte husulü mümkündür. Hâddî zatında akıl sahibi muhataba verilen selâmı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kabir ehline verilmesini meşru kılmış ve ümmetine emretmiştir ki, bu da kabir ehlinin verilen selâmı idrâk ve iade edeceklerine delâlet eder.”
Kabir ziyaretine abdestli gitmeliyiz. Şüphesiz her zaman abdestli olmak iyidir. Ama kabir ziyareti için abdest şart değildir. Abdestsiz de ziyaret edilebilir.
Kabir ziyaretine giden kişi kabristan/mezarlık kapısına vardığı zaman selâm vermelidir.
Ziyaretçi kabristanın kapısına vardığı zaman yüzünü mezarlara döndürerek ve kabrin yanına vardığı zaman da Peygamber Efendim iz’in öğrettiği üzere şöyle selâm verir-.
“Es-Selamü aleyküm dara kavmin müminin ve innâ inşaâllâhü biküm lâhikün, es’elüllaheli ve lekemü’l Afiyet”
“Ey müminler yurdunun sakinleri. Selam size. Bizlerde inşallah sizlere kavuşacağız. Allah-u Teala’dan bizim ve sizin için afiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan kurtuluş dilerim.”
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabristandaki ölülere selâm verişi ve Müslümanlara da selâm vermeyi emredişi, onların selâmı duyduklarına ve aldıklarına delil olarak yeter.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı kabristana vardıkları zaman oradakilere selâm verip ölüler ve diriler için dua ediyorlardı. Gerek selâm verirken ve gerekse ölülere dua ederken, yüzlerini mezara doğru çeviriyorlardı. Ziyaretlerinin gayesi, ölülerin affına vesile olmak ve onlardan ibret almaktı.
Ziyaret edeceğimiz yakınımızın başı tarafından değil, ayak tarafından gelmek suretiyle, sanki hayattaymış, onunla konuşuyormuşuz gibi yüzümüzü yakınımızın yüzüne doğru dönerek/çevirerek yaklaşmalı, kendisine çok yakın durmalı; Sağlığında kendisine çok yakın ise yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durarak dua etmelidir. Ziyaretçi dirinin önünde nasıl duruyorsa, ölünün önünde de öyle durur. Sünnet olan kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir. Oturulabilir. Sonra; selâm vermeliyiz.
“Allah’ın rahmeti, bereketi ve selâmı senin üzerine olsun.
Ey [Anne veya baba] Allah’ım seni ve beni merhametiyle kuşatsın, merhametiyle sarsın, merhametine boğsun. Allah sana rahmet etsin.
Allah’dan bizim ve senin için afiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılarından kurtuluş dilerim.
Allah seni de beni de affetsin. Dedikten sonra oturur. Böylece, kabirdeki yakını, gelen mü’min kardeşiyle yalnızlığını gidermek isteyecek ve sevinecektir.
Kişi kabrin yanında kolayına gelen Kur’an ayetlerinden okur. Kabirlerde Kur’an okunması sünnettir. Çünkü Kur’an okumanın sevabı orada bulunanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da rahmeti ilâhi umulur.
Ölüyü ziyaret eden, yine onun yanında, Fatiha ve Bakara suresinin baş tarafı gibi; Kur’an’dan kolayına gelen Yasin, Fatiha, Ihlas, Ayetel-Kürsi, Amenerrasulü, Tebareke, Tekasür surelerini okur, sonra İhlas suresini on iki yahut on bir, yahut yedi, yahut üç kere okuyarak dua eder: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmuştur:
“Sizden biri vefat ettiğinde onu fazla bekletmeden kabre götürünüz. Defnettiğiniz zaman da biriniz, başucunda Fatiha Suresi’ni, ayak ucunda da Bakara Suresi’nin son kısmını [Amenerrasulü] okusun.”
“Her kim kabristana uğrayıp İHLÂS süresini on bir kere okur da sevabını ölülere bağışlarsa, orada bulunan ölülerin sayısınca kendisine sevap verilir.”
Kabristan’da “Yasin-i Şerif” okumak da, sünnetle sabit olmuştur. Nitekim:
“Her kim kabristana girer de Yâsin’i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur.” hadis-i Şerifi, bunun delilidir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“….Yasin Kur’an’ın kalbidir. Bir kimse onu Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yasin suresini okuyunuz.”
Yasin Sûresini bilemeyen mükellef; Kur’an-ı Kerim’den Fatiha, Ayete’l Kürsi ve İhlâs okur. “Ya Rabbi; okuduğumun sevabını fûlana ve burada yatanlara ulaştır” diye dua eder.
İmam-ı Şafiî şunları söyler:
“Mezarın başında Kur’an’dan ayet ve sureler okumak müstehaptır. Kur’an’ın tamamının okunması (hatim edilmesi) ise, daha güzeldir.”
İmam Ahmed b. Hanbel demiştir ki:
“Kabristana girdiğinizde Fatiha Muavvizeteyn (Felâk ve Nas sureleri) ve İhlâs surelerini okuyup, sevabını kabristan ehline bağışlayın, onlara gidip ulaşır.
Kur’an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Çünkü kıratın peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır.
Hadislerde geldiğine göre ölü görür, yanında yapılan işleri anlar, güzel işlerden ötürü sevinir, kötü işlerden ötürü üzülür. Ölü yine Cuma günü güneş doğmadan önceki ziyaretçilerini tanır. Yapılan hayırlardan faydalanır, yanında işlenen kötülüklerden rahatsız olur.
Kabirleri gece ziyaret etmek de caizdir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gece Cennetü’l-Bâki mezarlığına gidip dua etmiştir.”
Ölüye Kur’an Okuyup Sevabını Bağışlamak
Alimler; okunan Kur’an-ı Kerim ölülere mânevi bir ikram olduğu gibi, dua ve istiğfardan faydalanacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Onlar adına yapılan hayır ve hasenatın sevabının kendilerine ulaşacağı da sahih hadislerle ve icmâ ile sabittir. Buna şu âyet-i kerime de delâlet etmektedir:
“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.”" Yine Allah-ü Teâlâ şöyle buyurur:
“Kendi günahın, müminlerin ve mümine kadınların günahları için mağfiret dile.”
Ebu Hüreyre radıyallahu anh diyor ki: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’le beraber yürüyorduk. İki mezar başına geldik. Resûl-i Ekrem bu mezarların başında dikilip durdu. Biz de durduk. Resûl-i Ekrem’in rengi değişti, sararıp soldu. O derece ki gömleğinin koltukları titremeğe başladı. Biz:”Ya Resûlullah,ne oluyor ? diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Benim duyduğumu duymuyor musunuz ?” buyurdu.
Biz: “Duyduğunuz nedir ya Resûlullah ? ” diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bu iki mezarda yatan erkekler şiddetle azab oluyorlar” buyurdu. Devamla:
“Azab oldukları, kaçınıp kendileri için kolay ve aslında büyük olduğu halde kendilerince küçük sanılan iki günahtır” buyurdu.
Biz: “Nedir o iki günah ?” diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bunlardan biri idrardan sakınmaz, diğeri ise dili ile insanlara eziyet eder, söz gezdirirdi.” buyurdu ve iki yaş hurma dalı istedi. Biz de getirdik. Mezarlarına birer tane dikti. Biz: “Bu yaş dalların, azabın kalkmasında bir rolü var mıdır ?” diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Evet bu dallar yaş kaldıkları/kurumadıkları müddetçe azabları hafifler.” buyurdu.
Müfessir Kurtubi bu kutlu sözü şöyle izah eder: “Hadisin, ‘kurumadıkları müddetçe’ kısmı, o dalların yaş kaldıkları müddetçe teşbih ettiklerine işaret etmektedir. Nitekim alimlerimiz şöyle demişlerdir: Kabirlere ağaç dikmekten ve orada Kur’an-ı Kerim okumaktan oradaki mevtalar istifada ederler. Bir ağaç dikmek bile ölülerin azabını hafifletirse, bir mü’minin Kur’an okumasından kim bilir ne kadar istifade ederler? Ölüye hediye edilen şeyin sevabı da kendisine ulaşır.”
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Öldükten sonra kulun derecesi yükseltilir. “Kul:
“Ey Rabbim! Bu sevap nereden geldi?”diye sorara. Cenab-ı Hak ona:
“Arkamda bıraktığın hayırlı ve salih evlâdın seni için istiğfarda bulundu, dua etti” buyurur
Yine Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “İnsan öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak şu üç şey müstesnadır: Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlât.”buyurmuştur.
Bir adam Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu: “Yâ Resûlullah! Benim annem öldü. Onun adına sadaka versem kendisine faydası olur mu ?” Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’de: “Evet olur, buyurdu.”
Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin bütün mümin ve müminelere niyet etmesi en faziletlisidir. Çünkü bunun sevabı onlara ulaşır, kendisinin sevabından bir şey eksilmez. Okunan Kur’an’ın sevabının önce Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hediye edilmesi müstehaptır.
Bir kimse oruç tutar, namaz kılar veya sadaka verir de sevabını başka bir ölüye ve ya diriye bağışlarsa caiz olur.
Bir kimse bütün kabristandakiler için bir Fatiha okusa. Kabristanda yatan bütün ölülerin her birine birer fatiha sevabı yazılır.
Bir kimse başta Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere, din büyüklerine, anne ve babasına, sevdiği insanlara “amellerini sevabını bağışlayabilir.”
Ölü yanında okunan Kur’an’ın sevabı ölüye ulaşır. Kur’an okumanın peşinden yapılan dua, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Çünkü Kur’an okunan yere rahmet ve bereket iner. Kur’an okumanın akabinde dua etmek ise daha çok kabule şayandır. Kabul edilmesi daha çok umulur.
İnsan yaptığı amelin sevabını başkasına bağışlayabilir, ister namaz olsun ister oruç olsun, ister sadaka ve benzen şeyler olsun fark etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak, kendi sevabından hiçbir şey eksiltmez.
Vefat etmiş müminlerin, sağlıklarında yaptıkları ve vefatlarından sonra da devam etmekte olan hayırlarından fayda göreceklerini, ayrıca hayatta olan yakınlarının ve mümin kardeşlerinin dua ve infaklarından/yardımlarından istifade edeceklerini bildirerek onları bu hayırlara teşvik etmektedir.
Ölü için yapılan dua ve istiğfarın ölüye fayda vereceğinde alimlerimiz irtifak etmişlerdir. Alimlerimiz; dua ve sadaka ve istiğfarın, Müslümanların ölülerine ölümlerinden sonra fayda vereceğine inandıklarını bildirmektedirler, ayrıca; alimlere göre, sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her amel-i sâlihin sevabı ulaşır.
Bu itibarla Kur’an okuyacak olan, bunu mezar başında değil de evde, camide ya da başka bir yerde, her yerde okuyabiliriz. Evinde, mescitte veya dilediği her yerde Allah rızası için Kur’an’ını okur ve sevabını ölüye hediye ederse, Cenâb-ı Hakk onu ulaştırmağa kadirdir. İllâ da mezar başında okuması gerekmez. Başka bir yerde yapılıp sevabı ölüye bağışlanmalıdır.
Yolculuk yaparken, yol güzergahında gördüğümüz ilçe, kasaba ve köylerin mezarlarının yanından geçerken, okuyacağımız on bir ihlas-ı şerif ve Fatiha surelerinin sevabını mezarlıklarda yatanlara hediye etsek binlerce sevaba nail oluruz.
Duayı, şu şekilde yapsak güzel olmaz mı?
“Yarabbi! Bu okumuş olduğum Kur’an-ı Kerim’in sevabını Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in temiz pak ruhlarına, âlinin ve ashabının temiz pak ruhlarına; Hazret-i Adem aleyhisselâm’dan şu ana kadar ölmüş bütün Müslümanların ruhlarına, yaşayan bütün Müslümanların ruhlarına ve burada bulunan bütün ölülerin ruhlarına hediye eyledim. Sen kabul buyur. Yarabbi. Amin.”
Kabristanda Yapılmaması Gerekenler
Kabristanda ziyaret ile bağdaşmayan edep dışı ve malâyani söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevazi bir tavır takınmak gerekir.
Kabirlerde büyük ve küçük tuvalet etmekten sakınmalıdır.
Kabir yanında kurban kesmek ve hayvan boğazlamak. Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem “Kabirde sığır, deve, koyun kesmek islâm’da yoktur.” buyurarak kabir ve yatırlara kurban kesmeyi yasaklamıştır. İslâm’da kurban Allah rızası içi kesilir. Kabir başında kesilende ise sanki başkasının/o kabirdekinin rızasını ummak vardır. Bu üstelik yasak olan fiildir. Allah için olsa bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımını elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır. Bunun şirk olduğunu söyleyenler de vardır. Çünkü kurban kesmek ibadettir. İbadet ise yalnız Allah’a mahsustur.
Kabirler Ka’be tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilemez.
Kabir ziyaretinde edebe riayet etmek lâzımdır. Mekruh ve haram olan işleri yapmaktan sakınmak lâzımdır. Bir takım cahil insanların yaptıkları gibi; mezar taşlarına ve duvarlarına sarılmak veya elini sürmek, taşları ve yerleri öpmek, karnını ve göğsünü taşlara sürmek mekruh ve çirkin bidattir. Mezara eğilmek, secde eder gibi mezarın üzerine veya yerlere eğilip kapanmak, mezarın etrafını tavaf edip dolaşmak Peygamber ve Evliyaullah’dan bir velinin mezarı olsa dahi haramdır.
Mezar sahibinden hastasına şifa, derdine derman istemek, mezara kurban adamak, çocuğu olmayana çocuk vereceğine inanmak, gömleğinden yırtıp mezarın taşlarına ve dikenlerine ve çalılara veya türbenin kapı ve pencerelerine bağlamak ve bu suretle hastalıktan kurtulacağına inanmak, İslâm inancına aykırı cehalet devrinden kalma şirk ve batıl inançlardır. İslâm’ın nezih inancına aykırı olan böyle batıl inançlardan kalplerimizi temizlemek lâzımdır. Ölülerden yardım istemek ve bunun gibi mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye bir fayda sağlamaz. Kabirdeki kişinin başkasına bizzat fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez.
Ancak Allah’tan bir şey isterken Salih zâtları vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Meselâ; “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hakkı için, O’nun hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir! “demek duaların kabulüne vesile olur.
Kabir ziyaretini özellikle Cuma, cumartesi, pazartesi ve Perşembe günleri yapılan ziyarettir. Sünnet olan kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir Ancak diğer günlerde de ziyaret mümkün ve caizdir.
Kabir başında ağlamak ve açılmak. Bilhassa yakın akraba ziyareti esnasında kadınlarda görülen ağlama ve açılıp saçılma yanlış bir harekettir. Bu ağlama esnasında çoğu kez yakışmayan sözler söylenir. Halbuki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kabir ziyaretine izin verildiğini bildirdiği hadislerinin birinin sonunda: “Ziyaret esnasında yakışıksız sözler söylemeyin.” buyurmuştur.
Mezar başında sesli olarak zikir yapılmaz. Oranın zikir yeri olmadığı herkesin malumudur. ,
Teberrük kastıyla mezarlar üzerine elbise veya mendil bırakılmaz.
Cahil Müslümanlar arasında çok yaygın olan yanlış hareketlerden biri de paçavra bağlama hurafesidir. Kendisini hatırlayıp, dileğini yerine getirsin diye, bazı türbelerin etrafına ya da çevrede kutsal sayılan taş, ağaç ve demirlere çaput bağlamak, yahut çocuğum olsun diye çalı ve çaputlardan yaptığı bir bebeği mendil içerisine koyup asmak, akıl ve İslâm’la ilgisi olmayan hareketlerdendir. Böylesi hurafeleri yapana hiçbir faydası olamayacağı gibi, günah kazandırmak suretiyle, zararı da olur.
Kabrin/Mezarın Üzerinde Oturmak
Kabirde/mezarlıkta yemek, içmek, gülmek, çok konuşmak, yine yüksek sesle Kur’an okumak, kabir üzerinde oturmak, yürümek, uyku uyumak, küçük veya büyük abdestini yapmak ve bunları adet edinmek de mekruhtur.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sizden birinin ateş koru üzerinde oturması ve bu ateş korunun elbisesini yakıp da derisine işlemesi bir kabrin üzerine oturmasından çok daha hayırlıdır. ”
“Kabirlerin üzerine oturmayın; onlara doğru namaz da kılmayın.
“Bana ateşte yürümek, bir müslümanın mezarının üzerinde yürümekten daha iyidir.”
Bir sahâbi anlatıyor: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem beni bir mezarın üzerinde otururken gördü ve:
“Ey mezarda oturan adam, in aşağı. Mezardakine eziyet etme ki, o da sana eziyet etmesin (orada oturduğun için Allah seni cezalandırmasın)” -
Kabir üzerine oturmak İmam Şafiî ile diğer bir çok ulemaya göre haramdır. Hanefilere göre: Kabir üzerine oturmak ve uyumak tenzihen mekruh, büyük ve küçük abdest bozmak gibi şeyler ise tahrimen mekruhtur. Hanefiler’le diğer birçok ulemaya göre kabre karşı namaz kılmak mekruhtur.
Mezarın Üzerine veya Etrafına Ağaç Dikmek
Mezarın üzerine ve etrafına ağaç ve gülfidanı dikmek, çiçek ve yeşillik olacak bitkiler ekmek suretiyle mezarın üzerini yeşillendirmek sünnettir.
“Kabre ağaç dikmek de sevaptır. Hattâ dikilen ağaç ve bitki, ölünün azabının hafifletilmesine sebep olur.”
Ecdadımız müessese önlerine çınar, kabristanlara ise selvi ağacı dikmiştir. Çınar, sonbaharda yaprağını döktüğü için dünyanın ve müesseselerinin faniliğini, selvi ise yapraklarını dökmediği için ahire tin ebediliğini simgeler. Aynı zamanda, bu uygulamalarla çevrenin, dünyanın akciğeri mesabesinde olan ağaçlarla süslenmesi sağlanmıştır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabre yaş dal dikme sünnetine uyarak çiçek, gül, vs. yeşil bitkiler dikmek, mezara güzel bir görünüm kazandıracağı gibi, bunların teşbihi sebebiyle ölünün affına da vesile olur. Bu itibarla mezar üzerine yeşil bitkiler dikmek, ziyaretçinin yapacağı işler arasındadır.
Kabir üzerinde bulunan yaş bitkileri, ağaçları, otları kesmek mekruhtur. Kuru otları kesmekte bir sakınca yoktur.
Binâenaleyh, yaş otların ve ağaçların zikrü teşbih etmeleri ile azabın hafiflenmesi ümid edilirse, Kur’an okumakla ve insanların dua ve istiğfar etmeleriyle azabın hafifleneceği daha çok kuvvetli olarak ümid edilir. Çünkü Kur’an okumanın rahmet ve bereketi, onların zikrü teşbihinden daha çok büyük olduğundan Kur’an okunan yere hepsinden fazla rahmet nazil olacağı şüphesizdir.”
insan-ı kamile giden yol
Akıllılar bazen, deliler her gün bayram yapar. Ben delileri daha çok severim. Çünkü onlar katıksızdırlar. Onlar da birer ahidirler. Onların tek sorunu, deliliğinin farkında olmaması. İşin aslı unutmayı da unutmak gerekir. Fakat Allah deliliği akıllıdan bekler. Dini olmayanın deliliğini ne yapacak? İşte dini deli gibi yaşayan akıllılardır O’nun aradığı.
Sahi din deyince siz ne anladınız? Namaz, oruç, sadaka falan mı?
İmam-ı Cafer’e sormuşlar, din nedir? Diye. Cevap vermiş: “Din sevgi ve nefretten başka nedir ki?”
İşin aslı saklambaç oynuyor. Ara ki bulasın.
Bu yüzden;
“Arayanlar bulanlarmış,
Bulanlar arayanlarmış”
Bulunca vuslat olur, aşk kalmaz!
Ne demişler,
Aşkın varsa can baş üzre gel beri,
Aşkın yoksa, dön kapıdan git geri.

Aşk bir derya, yüreğin kadar nasibin olur.
Uçurumdan sen atla ki, “O” tutar seni! İşte o zaman Ahi olabilirsin.
Korkak tacir kazanamaz! İşte atlayan deliler Ahiler kazanır!
Mülkiyet tarlasında ekim yapanın hasadı “ben” ve “israf” olur.
Emanet tarlasını sür, harmanın rahmet olur.
Neye yanarsan onu görürsün.
İhtiyacını Pavlov’un köpekleri mi belirliyor? (Şartlı refleks)
“la ilahe” süpürgesiyle süpürmeyenin Allah’ı çok olur.
Rapresantlara ilk öğretilen “tekili çoğula çıkarmayın” “ çoğulu tekile indirmeyin”
İkincisi yanlış; siz “kesreti tekile çıkarın!”
Kabe’nin kara donuyla ne işin var senin.
Sahibini ara, sen onu değil, o seni tavaf etsin! (ayniyle vaki)
Kardeşlikte sevap ticareti
Dinimiz bizlerin kardeş olduğunu ve birbirimizi sevmemiz gerektiğini bildirmektedir.
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”
Sevgi ve barış içinde olmamızı isteyen yüce yaratıcı, ücrette de cömert davranacaktır eminiz. Ahiler bu ücret için mi Ahi oldular.
Ne yalan söyleyeyim, Rabbimin lütfunu geri çeviremem. Edebe mugayyir olur.
Ahi Bayramınız kutlu ve mübarek olsun!…
Necip Fazıl, “Mü’min sıkıştırılmış şeker gibidir. Deryayı tadlandıracak güce sahibtir” der.
Dini, tevhitten, güzel ahlaka dönüştürmüş iyi bir insan, çevresi için bir rahmettir ve bir ölçüde etrafındaki herkesi de tatlandırır.
İşte bayramlar, kısalığına rağmen af ve tebessümle, kardeşlik ve dostluğun fiilen yaşama geçtiği barış ve huzur ortamlarıdırlar.
Zaman
Batılılar “Time is Money” derler.- Zaman paradır-
İnanan ise “Time is my life” der – Zaman inananın bütün hayatıdır-
O, boş laf bilmez, öyle konuşan olursa selam der geçer. Zamanın hüsrana dönüşmesi inananda olmaz. İki günü birbirine eşitlemez.
“İnsan hüsrandadır”, buyruldu.
Dün geçmiştir, yarın ne olacağını bilmiyorsun, o halde bugünü doku.
İnanmayan, ise ne yaparsa yapsın, heyhat.. iman olmayınca..?
Zamanın hüsranındadır o.
Aranan karşılıklı tanımadır.
“Sen beni tanımazsan, ben de seni tanımam”dan öte nedir ki?
Kişilikte bayram yapınız
Bayramlar bağışlama günleridir.
“İnsanın üç günden fazla küs durması helal olmaz”
Akrabalık bağlarını kesenlerin ahiretleri zordur.
İntikam almak yoktur. Dinde de ahilikte de.
Birisi size bir tokat attı ise, Hz. İsa gibi öbür yanağınızı çevirmeyin, fakat, sizin de bir tokat hakkınız olabilir, fakat affederseniz daha iyi olur. Yumruk atamazsınız.
İyilikte yardımlaşılır, fakat birlikte kazık atalım olmaz! Ahiler yapmadılar. Onlar birlikte kazandılar.
Anne baba hak ve hürmetini siz zaten biliyorsunuz. Öf’e bile izin yok! Yanınızda yaşlanacak! Hanıma itaat yok! Artık hala cenneti kazanamıyorsanız, burnunuz sürtülsün!
Gıbtadan haset kokusu gelir.
Gıbta, “keşke bende de olsa”; Haset ise, “onda da olmasın, bana verilsin” demektir ki hoş bir şey değildir.
Arkadaşı için “niye o çok şey biliyor da, ben bilmiyorum” gizli rekabettir ve haddi aşmış olur, imrenme kıskançlığa dönüşür. Ahiler bunu bile yapmazlardı.
Gıbtadan da uzaklaşarak takdire razı olmalı, kaderi tenkit etmemeli, kimseyi rakip görmemeli ve kendinizi İslamın ve Ahiliğin güzel ahlakına yönlendirmelisiniz..
Komşusunun “iki eşeği olsun” diye dua edebilen, bir eşeği de hak eder. Yahudiler kıskançlıklarından dişlerini sıkar. Çok zengin olmayın ve çok müslüman olmayın. Zira çok müslüman Yahudinin müslümana düşmanlığını en çok karşı duracak adamdır. Onlar namaz kılmayan müslümanı çok severler. En çok korktukları şeyin müslümanların beş vakit namazlarını Cuma ve bayram namazı gibi kılmaları olduğunu söylerler. Sakın namaz kılıpta yahudileri üzmeyesiniz.
Her şeyi emanet bilmeli. Mülkiyete geçeni iki metre kabut mülkiyeti paklar! Diğer bütün mülkiyetlerin tapuları ıslanır zaten.
“Sen rızkını aradığın gibi, rızkın da seni arar!” Bu ne telaş. Yat demedik ama, kazık da at demedik!
Topu sen oyna. Fakat skoru “O” belirler! Eh, kılıcın hiç mi hakkı yok?da diyebilirsiniz Fatih gibi.
Meziyetlerin öne çıkması
İnsanların her fırsatta şahsi meziyetlerini sayıp dökmesi, ferdi başarılardan sözetmek, başarıyı kendine mal etmek, başkasını çekememezliğe iter ve gıbta damarını kabartır. Bu yüzden bunlar da ayıp kabul edilmiştir. Yani kendinden menkul olmamak gerekiyor.
İyiliklerinizi sayıp dökmeyin.
Herkes kendi rekorunu kırmalı. Ahiler yarışı kendi kendine yapardı. Yarın daha iyi olmalıyım der, kıyas yapmazdı. Eğitimcileri duymuyor musunuz? Kıyası çocuklara bile yapmayın diyorlar.
Fakirin ihtiyacı görülmemiştir bir gün. Haber gelir; Ali ölmüştür. (kerremallahi veche)
Yıkarken sırtının nasır bağladığı görülür. Sorulur neden? Fakirlere gece gece un çuvalı indirmekten olduğu anlaşılır. Size dairede çalışırken bir telefon gelse “bir çuval una ihtiyacımız var” dense. 15 dakikada yola çıkıp lacivertlerle 50 kiloluk çuvalı arabaya atabilir misiniz? Söylemeyeyim?
İşler bölüşülmeli, eller taşın altına konulmalı ve yapabileceğinin en iyisi yapılmalı. Allah bir işin düzgün ve sağlam yapılmasından hoşnut olur. Hadistir.
Böylece, semere de umumun malı olacaktır.
Sıddık 40 000 liranın 10 000’ini gece, 10 000’ini gündüz, 10 000’ini gizli, 10 000’ini açık verdi, ne güzeldir.
Siz 40 000 verin, “Akil” bir avuç hurmanın yarısını evine yarısını hayra ve eşitler. (Akil’de Sıddık’de sahabedir malum)
Keşke bir avuç birşeyimin yarısını ben de verebilseydim. Bu aciz iki şey yapabildi. 13 yaşında orta okul 2. sınıfı terkedip dinini tercih etti (İmam hatip !’e inerek gitti). Bir de 22 yaşında kazanıp başladığı banka müfettiş yardımcılığını hiç bir yeri kazanmadan “ben faize etmem aç kalırım” dedi ve istifa edip sokakta yürümeye başladı. Bunlar bu acizin iki fetası. Umarım kime yaptıysak yapılanı gözümüz kapalı Kerim buluruz. İnşallah demiyorum. Edep dışı olabilir.
Yaratılışın gayesi sevgidir. Ahilik Sevgiyle Olur.
Yunus boşuna dememiş:
“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü l Yaratılanı hoş gör l Yara¬tan’dan ötürü” bu hoş görmenin bedeni kusurlar olduğunu biliyorsunuzdur umarım. Değilse Yaşar Nuri Hoca gibi buluş buldu diye imansız adama cennette şerbet dağıttırırsınız. Sahih hadislere göre imansız birisi cennete giremez. Onlara iyiliklerinin karşılığı burada verilir ki ahirette tutunacağı bir dal kalmasın.
Yumuşaklık ve merhamet iyi insan olmanın gereği. Allah Halim’dir yumuşak davrananı sever.
Kralları da Kuralları da putlaştırmak yok. Referandumda krallar, zarurette kurallar kalkar. Seçimde ise köleler efendilerini seçerler.
İngilizlerin çok tuttuğum bir özdeyişi var: “all thing in moderation, modaration in all thing”. Yani; her şeyde ortalama, ortalama her şeyde. Bu yüzden ortalama gitmek gerek.
Görev mi? Yardım mı?
Muhabir önündeki yaralıya yardım mı edecek, yoksa haber için o haldeyken onun fotoğrafını mı çekecek? Kararı insanlığınız versin. Onlar şöyle bir çözüm bulmuşlar. Önce fotoğraf, sonra yardım. Keşke kalp krizini de fotoğraflayabilselerdi. O zaman teşhis yerine geçerdi de şifası kolay olurdu. Bunlar kapitalizmin ordusu. Maddenin kulları. Maddnin fotoğrafını çeker ancak. Mananın değil.
Yetimhanede bir çocuğun devlete maliyeti aylık iki milyar lira. Halbuki bu çocuklar koruyucu ailelere verilebilse ne kadar güzel olur. Devlet sağolsun verilecek çocuk için 500-600 civarında bir para vermeye başladı Sıcak bir sevgi ortamında o çocuk büyürdü. Bu çok güzel. Lakin ailelere köpek çocuktan daha sevimli geliyor. Un yağ var ekmek yapacak avrat yok. Kalbinde yer olmayanın başkasına yeri olmaz..
Ben avradıma şu iki çocuğun yanına iki çocuk da yuvadan alalım diye çok söyledim. Lakin kadının merhameti kendinden uzayana, ihtiyaç sahibine değil. Aralarındaki sevap farkını artık hiç söylemeyeyim.
İnsanın köpek kadar değeri yok. Bunları devlet düşünmeli ve daha akıllı kalıcı çözümler üretmeli. Diyanet yeterli desteği vermiyor. Bir insanda iki kalp olmaz, çocuk asıl babasıyla anılır diyor da bir çocuk almanın derecesini anlatamıyor. Çünkü anlatan fedakarlığı yaşamamış.. Etlik’te bir amucamız var cemaatten. Gider kendi köyünden bir 13 14 yaşlarında bir kız getirir. Oya moya satan bir dükkanı var. Orada çalıştırır, yedirir içirir büyütür, 18-20 yaşlarında ona bir oğlan bulup evlendirir, gider bir kız daha getirir ve hikaye böyle devam eder gider. Karısı kadın hastalığında dolayı çocuğu olmamış. Karısı evlen demesine rağmen evlenmemiş. Eski model dizel golfle gelir gider camiye. İşte insan şunum yok bunum yok dememeli.bi beklemeli. İlahi rıza nerede nasıl teşekkül edecek sabırla beklemeli ve verileni en iyi değerlendirmeli.
Çocuk yuvalarına her ay sohbet biçiminde anlatım için başvurdum. Tanıttım kendimi. Sitemi söyledim. Beni fazla müslüman mı buldular nedir, biz sizi ararız hikayesine döndü. Çocuğu dinden korumak..
Sevgili Ahiler, iyi bir ahi olabilmek için gözünüzden dünyayı düşürmeniz gerekiyor. Neyi severseniz onun için yaparsınız fedakarlığı. Ama diğerleri küüüt aşşa düşer. O zaman neyi aşşa neyi yukarı çıkaracağınıza dikkat edin. En üstte kim var ne var. Eğer Allah aşağıda ise yandı gitti gülüm keten helva. Fakat kime sorsam ben Allah’a çok inanırım der, lakin Cuma’dan öteye gitmez. Ne anladım ben bu işten. Bu bir yalancı.. namaz kılar, kılarken işim var veya yok acele namaz kılar. Kim yem yerdi? İşte boş iş bu. Geçen gün ilahiyatçıyım deyip işim var cemaat olamam diyen birini firçaladım. Utandı geldi cemaat oldu. İşte seven insan işi sevdiğinin önüne çıkarmaz.
İkinci dersimiz ihlas. Bakın bu fakir radikal bir adamdır. Sınav orta gelirse hocayla kavga eder, zayıf gelirse getir şu kağıdı der 8 olursa neden 9 değil derdim. Cacabeyi birinci bitirdim. Siyasalda ortalama bir kıza takılana kadar 8.2 idi. Buradaki radikallik zayıf halinde mutsuzluk veriyordu ama başarılı olduğumu gördünüz.. Buradaki ihlas şu.. radikalliğiniz neye ise onun dışında hiç bir şeyi görmüyorsunuz. Bu sizin o şeye karşı bütün duygularınızı varlığınızı yöneltmenize yol açıyor. İşte gözünüzü kırpmadan yapıyorsunuz yapacağınızı ve sabır çalışma gayret arkadan geliyor. Mesela lisede 6-7 saat. Üniversitede sınav zamanlarında 14 saat normal zamanlarda 8 saat çalışır, hoca 82’yi anlatırken biz 250’yi çalışırdık Maliye Politikası dersinden. Hem kendi seminerimi yapardım bir de devam etmeyen bir arkadaşın seminerini. Zavallı arkadaşım semineri hoca anlattırırken şaşırırdı bir de hoca yahut birisi bir soru sorarsa duman olurdu. Çünkü kalkar kalkmaz sigara almış, bir altlık yapmamış, yani bilmiyor altını üstünü.
İşte ihlaslı olabilmek için üçüncü saptamamız bir şey daima büyük bir aşk ile kucaklamanızdır. Bana gördüğünüz üzere işe yarar yaramaz bilemem ama biraz şiir yazmak nasip ediliyor. Siz zannediyormusunuz ki bu şiirler kafadan atılıyor. Buyrun bir tane de siz yazın görelim. Burada kabiliyeti tartışmıyorum. Bana düşen şeyin o işi ya da o olayı aşk ile kucaklamak onun derdiyle dertlenmek hatta o ısındıysa sizin yanmanız gerekiyor ki bunları yazabilesiniz. Eğer siz şiir yazamıyorsanız dert değil. Benim gibi o dertle siz de irade ederek dertlenin ve bir nesir yazın . varsın abuk subuk olsun. Ama ihlaslı ve samimi olsun. Demekki şairlerin üstünlüğü kabiliyetlerinden değil hissetmeyi kul iradesiyle becerme ihlas ve samimiyetinde olduklarındandır. Nokta.
Geç oldu. Son olarak ihlaslı olabilmek için bir şeyleri feda edebilecek olabilmelisiniz. İngiltere’de show programında anlatıyor showmen. Diyor ki karşınızdaki maymunun iki elinde de birer elma var. Ona bir elma daha atacağım. Sizce ne yapabilir? Yarışmacı birçok şey söylüyor fakat cevap doğru değil. Ve elmayı atıyor maymuna. Maymun şöyle yapıyor. Bir elmayı ağzına alıyor anında ve hemen o boş kalan eliyle gelen elmayı yakalıyor. Teşbihte hata olmamak kaydıyla anladınız umarım. İşte insanın kapitalist olması diye buna derler. Bu yüzden kapitalistler Ahi olamazlar, cömert olamazlar. Sermayesiz kapitalistler o kadar çok ki orta gelir guruplarında hatta fakirlerde bile Ahiler çıkmıyor. Zekat ödenmeyince haset sarıyor toplumu. Sadece çalamadım kıramadım diye üzülüyor
Kesilen kurbanların etini üçe ayrılarak, bir bölümünün fakirlere, bir bölümünün komşulara dağıtılması, bir bölümünün komşulara dağıtılması, bir bölümünü de hane halkına alıkonması uygun olur. Mamafih tamamının hane halkının ihtiyaçları için alıkonması da mümkündür. Kurban sahibi sakatta ve iç organları da ister dağıtır ister alıkoyar. Desirini ise İslami amaçlara uygun hayır faaliyetlerinde bulunan sivil kuruluşlara verebilir veya kendisi kullanmak amacıyla alıkoyabilir. Bilhassa ülkemizde yıl boyu İslam’a arşı tavırlar sergileyip, kurban bayramı gelince Müslümanların kurban derilerine göz diken, bu konuda devlet imkan desteğini arkasına alarak baskı uygulamaya kalkışan veya İslama’a aykırı amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterin sivil veya yarı sivil yarı resmi çevrelere ya da dini istismar ederek şahsı veya çevresi için maddi çıkar peşinde koşanlara kurban derilerinin verilmesi doğru değildir.

Maalesef bu konudaki istismarla, İslam’a gönül vermiş çevrelerinde de eksik değildir. Nitekim son birkaç yıldır, dindar çevrelerde, bihassa elli bazı cemaat ve tarikat çevrelerinde, “Hz Peygamber için kurban keseceğiz” diyerek para toplayanlar. İnsanları bu konuda manevi baskıya tabi tutanlar, hatta maddi durumu elverişli olmayanları bile bu konuda sıkıştıracak kadar işi abartanlar sık sık görülmektedir ki, bunun açık bir din istismarı olduğunda kuşku yoktur. Zira Hz. Peygamber ne ashabında ne de daha sonra gelecek Müslüman nesillerden kendisi için kurban kesmeleri istemiş değildir. Bu gibi uygulamalar ibadet olmak bir yana, çağdaş bit ve hurafeler olarak nitelendirdikleri durumundadır, bu sebeple de bu tür din istismarcılarına şiddetle karşı çıkmak ve onlarla mücadele etmek gerekir.

31 Ekim 2011
Okunma
bosluk

Kurban İlmihali

Bismillahirrahmanirrahim.

Selamun Aleyküm,

Sevgili okurlar,

BAŞSÖZ

Bizi ve Kainatı bizim için yaratıp, başına bizi halife kılıp, akılla sorumluluk terazisini dengelememizi isteyen, O, Rahman, Rahim, Settar, Latif, vedüd Rabbimiz olan Allah(cc.)’ımıza deryalarının katresi adedince Hamdü Senalar eder,

Onun kul olarak kendi nurundan yarattığı, “kul” olarak anılan, sadık, ismet sahibi, efendiler efendisi, ümmetine düşkün ve merhametli, islam’ı en mükemmel ve doğru tebliğ ettiği için bugün bizlerin de müslüman olmasında büyük pay sahibi, bu fakirle defalarca ilgilenmiş görüşmüş, Cenab-ı Hakk’ın en son ve muhterem elçisi, örnek insan Hz. Muhammed (a.s)’a ve onun al ve ashabına ve bu güne kadar gelmiş geçmiş bütün iman sahibi kullara ve yaşayan müslüman kardeşlerime sonsuz salatü selam eder ve cümlesine bereketler dilerim…

Cenab-ı Hak bir hadisi kudside bilinmeyi murad ettiğini (ahbeptu-muhabbet) bunun için de kainatı yarattığını belirtiyor. Bu hadiste iki unsur göze çarpıyor. Birincisi muhabbet yani aşk. İkincisi gereğini yaptığı yaratma fiili. Yani, iş..

İşte siz de sevdiğiniz birine bu sevgiyi bildirmek isteseniz yapmanız gereken şey bir fedakarlık ölçüsünde bir şeydir. Bir çiçek almak, yahut ona yardım etmek, fedakarlık derecesinde elbisesini temizlemek, çocuksa gece kalkıp ilgilenmek. Yani bir emek sarfetmek. Yani sevgi aslında bir emek denilemez mi?

Konuya bu açıdan bakıldığında aşk kavramının kaynağının ilahi olduğu düşünülmelidir. Ancak insan Cenab-ı Hakka karşı saygı bazlı ve edepli bir sevgi duyabileceği gibi insan olarak eş olarak da cinsiyet bazlı sevgiler duyabilir. İşte bu sevginin de üst seviyeye çıkabilmesi için Allah için kavramına dayanması gerekir. Aksi halde cinsi bir sevgiden öte geçmez. İşte ilahi sevgininin kaynağı onun gönderdiği sınırlarla belirlenmiş dindir, yani İslam’dır. Ortada, açıkta yanan bir ateş düşünün. Bu ateşin her an çevreye sıçraması ve ekinleri, evleri yakması mümkündür. Ama ahiler şöyle yaparlar. O ateşin etrafını küçük taşlarla çevirirler, üzerine iki demir atar ve bir toprak kap koyup içine de bir şeyler koyarak bir şeyler pişirirler. Bunun anlamı ilahi veya cinsi her ne ise sevginin taşlarla kontrol altına alınması ve üzerine konulan yemekle de yararlı hale getirilmesidir. Kontrolden mana edeptir. Hazreti Rasülüllah miraca çıktığında Cenab-ı Hakk’ın yaklaş nidasına karşılık yaklaşmış ancak bir yay aralığı kalınca durmuştur. İşte bu edeptir. Kulluktır. Arkasından verilen hediye ise 5 vakit namazdır. İşte bu üç şey olan aşk, kulluk, ve namaz aynı anda ve aynı yerde miraçta, huzurda verilen üçü de birbiriyle bağlantılı ana unsurlardır.

Bunun arkasından Cenab-ı Allah’ın iş olarak kendine edinip altı günde yarattığı kainata insanı gönderişiyle ilgili olarak baktığımızda insanın dünyaya gönderilişinde hanginizin daha iyi amel işleyeceğini sınamak olduğu belirtilir mülk suresi 2.ayetinde. Bunun anlamı şudur: amel ederek sevginin ispatlanması sorgulanmak istenmektedir gerçekte. Şöyle de düşünebilirsiniz bunu. Birisi sizi sevdiğini söyleyip duruyor fakat bunu ispat edecek hiç bir şey yapmıyor. Ne dersiniz ona. Defol başımdan demez misiniz? Bir çocuğu seviyorum diyeceğinize onun yanına çömelmek ve elinden tutmak daha anlamlı bir sevgi aktarımı olmaz mı sizce? Ya da babasının yüzüne çıplak olarak yatıvermiş çocuk sevgiyi güveni nasıl hisseder?

İngiliz oyun yazarı sheaksper bir oyununda oyuncuyu şöyle konuşturur. “karının senin için yaptığı fedakarlığa bak” burada sözkonusu olan fedakarlığın sevme fiiline dayandığıdır.

Birisi bize dost olmak istemiş de bir de önce keramet anlamında bir güzel şiir sonra da kötü bir eşşek şiiri gönderdik. Birincide hoşnut oldu fakat ikincide bozuldu. Yani iyime iyi kötüme kötü dedi. Halbuki kötüme de iyi demeliydi. Biz de hemen onu çizdik. 20 gün sonra sözlerinden cayarak kendini belli ediverdi. Buradaki incelik şudur. Aşk ya da sevme fiilinin bir bütün olduğu, parçalanamayacağı ve tam bir bağlanmanın söz konusu olması gerektiği şeklindedir.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız şey iş dediğimiz ya da dini literatürde salih amel olarak geçen şeyler ve bunun yansımaları aşktan kaynaklanmaktadır. Bu sevme fiili öylesine bir ihtiyaç ki kişi eğer bu sevgiyi Allah’a yöneltemezse gider olmadık yerlere başını vurur. Kadına aşırı yönelir ilahım der, parti başkanına yönelir peygamber gibi görmeye başlar, onsuz ortada kalacağını düşünür, karizmatik liderler bu tür etkilerin artığı dönemleri oluştururlar, bilmem nereyi kurtardı der, bilmem şu savaşı kazandı der, o olmasaydı kurtulamazdık der, resminden heykelinden rozetinden medet umar. Halbuki İslam’da asla bir liderin ilahlaşması yoktur ve kendisi dahi kul diye hitap edin demiş ve mezarının ziyaret dışında imdat beklenen yer haline getirilmemesini hadisi ile emretmiştir. Bütün bunlar dinin iyi tanınmaması ve imanın güçlü olmamasındandır. Çünkü iman güçlü olmayınca önce yolunu şaşırıyor sonrada o iman sevgi eksikliğinden hareket noktasına ulaşmıyor, feda edeceği bir şey de olmuyor.

İşte burada ima etmek istediğimiz şey sevginin gücünün imanla kendini ortaya koyması ve bu sevgi gücünün iş veya amel dediğimiz hareket sahasına intikalidir. Mesela oğlan kızı seviyor ve masanın üstünden aşıp gidiyor. Ne derse alıyor, parası yok borca giriyor, nereye derse geliyor.

İşte sevginin gücü olarak imana yansıması, beraberinde merhameti tetikliyor, yiğitliği sağlıyor, cömertliği artırıyor, insan sevgisini artırıyor, iyi işleri getiriyor, doğal sonuç olarak namaz kılmasını sağlıyor, yani ibadetlerdeki üşenmeyi kaldırıyor ve kolaylaştırıyor, artırıyor da artırıyor….

İşte sonuç olarak gelmek istediğimiz nokta ahlak olarak nitelenebilecek temel argüman ya da fedakarlıkların temelde taa Cenab-ı Allah’tan başlayarak neşet ettiğini bir diğer adla ahlakın temelinin din olduğunu vurgulamak istiyoruz.

AHİLİĞİN DÜŞÜNSEL BOYUTU

Ahlak; niyet, irade ve davranışa dönüşmüş bir ‘din’dir. İlme göre insan “akıllı hayvan”dır, Dine göre ise şahsiyet ve ahlak sahibi bir canlı varlıktır. İnsan ile hayvan arasındaki temel fark, fiziki, bedenî veya zekâ ile ilgili değildir; bilakis her şeyden önce manevi olup, dini, ahlaki ve estetik şuurun varlığında kendini gösterir (homoreligious). Çünkü nerede insan zuhur ettiyse, onunla beraber din ve sanat da zuhur etmiştir.

İlim ise nispeten yeni ve genç bir fenomendir. İlim, sanat ve felsefeden yoksun insan toplulukları bulunmuştur ve hâlâ da vardır, ama dinsiz bir insan topluluğuna şimdiye kadar rastlanma¬mıştır. Hayvanlarda mukaddes veya yasak mefhumları olmadığı gibi, insanın anladığı manada güzellik mefhumu ve estetik heyecan da yoktur. Kısacası insan hayvan olmak istemeyen yegâne varlıktır.

Adalet ve fazilet uğrunda hayatını veren bir kahramanın hareket tarzının doğruluğu/haklılığı, hangi dünyevi, maddi, tabii, mantıki, ilmî ve akli sebep¬lerle ortaya konabilir ki?

Şayet zaman ve mekândan ibaret bu madde dünyası veya hak veya haksızlık karşısında nötr kalan bir tabiat dışında bir başka ger¬çek yoksa, o zaman adaletin tarafını tuttuğu için hayatını feda eden bu kahra¬manın fedakarlığını hiçbir şekilde izah etmek mümkün olmaz.

Manasız oldu¬ğunu kabul etmediğimiz takdirde ise, onun bu fedakârlığının bambaşka bir dünyadan bir haber olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Aslında pek çok insan, manasını bilmeden ve izahını yapmadan, bu “akılsızca” hareketi tasvip edip, bütün benliğiyle onun tarafını tutar. Bu öyle bir şeydir ki, ya hiç anlaşılamayan, ya da kendiliğinden anlaşılan bir nitelik arz etmektedir.

Bu dünyada mücadele vererek ıstırap çeken büyük trajik şahsiyetleri, mağlup değil galip ilan etmiş olmamız, onun bu davranışının haklılığını gösteren bir başka dünyanın gerçekliğinin işareti değil midir? Galip mi? Evet, ama nerede, hangi dünyada? Rahatını, hürriyetini, hatta hayatını kaybeden bir kimse nasıl olur da galip sayılabilir? Bunun bu dünyada olamayacağı aşikâr olduğuna göre, bambaşka bir dünyada olacağı ortadadır. Onlar aslında öbür dünyanın habercileridir ve sayıları bütün peygamberlerden ve vaizler¬den daha fazladır.

Bu kahramanların hayatları ve özellikle fedakârlıkları, bizi tekrar tekrar şu soru ile karşı karşıya bırakır: Ya insanın var oluşunun zamanla bağımlı, geçici, göreceli ve sınırlı olan anlamı dışında bir başka anlamı daha vardır veya hay¬ran olduğumuz bu büyük şahsiyetler aslında birer beceriksizlik örneğidirler.

İşte ahlak fenomeninin -insan hayatının bir gerçeği olduğu hâlde, akılla izah edilemeyişinde, Din lehine belki de ilk ve tek “pratik delil” bulunmakta¬dır. Çünkü ahlaka uygun davranış, ya izah edildiği gibi manasızlıktır, ya da Allah varsa bir anlamı vardır; üçüncü şık imkânsızdır. Dolayısıyla ya ahlakı peşin hükümle bir “ön kabuller yığını” olarak bir tarafa atmamız, ya da “ebedi¬yetin işareti” olarak nitelendirebileceğimiz bir denkleme yerleştirmemiz gerekmektedir. Çünkü sadece başka bir hayatın varlığı ve insanın ebediliği inancı, yani Allah’ın ve Ahiretin varlığı ile bu fedakârlıklar anlamlı bir hâle gelir.

Ahlak ve fazilet kanununa göre hareket eden insanların sayısı çok değildir elbet. Fakat bu son derece küçük azınlıktaki insanlar, her insanın ve bütün beşeriyetin gurur kaynağını teşkil edegelmişlerdir. Kendi hayatımızda da ahlak ve fazilet ilkesine uygun davrandığımız anlar az olabilir, ama yine de, kendi menfaat ve çıkarımıza aldırmaksızm, kendi kendimizin üstüne çıkıp yüksele¬bildiğimiz bu nadir anlar, ne kadar az olursa olsun, hayatımızın en mutlu, en unutulmaz, en gurur verici anları, en yüce değerleri olmaya devam ederler.

Bu sebepledir ki, insan hiçbir zaman ahlaken “tarafsız” olmamıştır; daima, ya hakikaten, ya da sahte ve görünüşte de olsa ahlaklıdır veya en çok görül¬düğü üzere her ikisidir. Çeşitli zamanlarda farklı davranılmış ve muhtelif şekillerde hareket edilmiş olsa bile, her zaman adalet, hakikat, eşitlik ve hürri¬yetten, bariz bir şekilde söz edilmiştir; bilgelerle kahramanlar tarafından sami¬miyetle ve hakikat adına, siyasilerle demagoglar tarafından ise riyakârlıkla ve menfaat adına…

Herkes iyilik yapamaz, fakat herkes iyilik isteyebilir ve iyiliği sevebilir. Birçok kişi fiilen haksızlıkları engelleyemez, fakat her insan kendisine veya başkasına yapılan haksızlıkları takbih edip, nefret edebilir. Ahlak fiilin biza¬tihi kendisinde olmayıp, her şeyden önce insanın doğru ve dürüst yaşamak istemesinde, iradesinde, iradesinin çabasında, kendi kurtuluşu için mücadele etmesindedir. Günahsız, kâmil olmak, insani değildir. Bilakis ve tövbe etmek insana daha yakındır, daha insanidir. Cenab-ı Allah’ın istediği de budur.

Din’e göre her insanın içinde dâhili bir merkez vardır. Bu her insanın en derin noktası, ruhudur. Niyet insanın kendi derinliklerine, o en derin noktaya doğru dâhili bir adımı demektir ki, attığı bu adımla fiilini kendine mal eder, tasdik eder ve iç tasdikten geçirir. Bundan sonra fiil ya gerçekleşir, ya da gerçekleşmez, lâkin iç dünyada geri dönülmesi imkânsız bir biçimde gerçekleşmiş olur. İşte bu “kendi kendine danışma” olmadıkça, insanın fiili geçici olan bu dış dünyada mekanik veya tesadüfi bir hareket olarak kalma¬ya mahkûmdur. Bu itibarla ahlaka uygunluk, aslında doğru harekette değil, doğru niyettedir. Özünde ahlak istektir (niyet ahlakı), sırf bir davranış tarzı değildir. Yoksa bir hadımın iffetli-namuslu, az yemek zorunda kalan bir mide hastasının da zahit sayılması gerekirdi ki, böyle değildir.

İnsanın iç zenginliği ve enginliği, hemen hemen sonsuzdur. En iğrenç cinayetlere olduğu gibi, en ulvi fedakârlıklara da istidadı vardır. Dolayısıyla onun büyüklüğü, her şeyden evvel, iyiyi istemekten öte, iyi ile kötü arasında seçim yapma imkânına sahip olmasındadır. İnsanın hür iradesiyle yaptığı seçim dışında “iyi” mevcut değildir ve zorla “iyi” olmaz. Zira “iyi”nin şartı özgürlüktür, kaba kuvvetle ve zorlamayla özgürlük bir arada olamaz. “Dinde zorlama yok¬tur.” (2/el-Bakara, 256). Aynı ilke ahlak için de geçerlidir: Zorla alıştırma doğru davranmayı dayattığında bile haddi zatında gayr-i ahlaki ve gayr-i insanidir.

Aklın ahlakla ilişkisi nedir? Akıl varlıklar arasındaki ilişkileri keşfetmek¬ten başka bir şey yapamaz. Bu yüzden “değer yargısı” akıl dışında başka bir referansı gerektirir.

Bütün bu yukarıda anlatmaya çalıştığımız aşk, iş, din, ilim ve ahlak ilişkilerinde temel unsur ilk söylenen aşkın diğerleri üzerinde de belirleyici olmasıdır. Yani diğer bütün dört unsur aşkın gücünden yararlandığı gibi karşı tarafın kendi aşkıyla ilk aşkı cevaplaya bilmesi için aşk dışında yukarıdaki saydığımız iş, din, ilim ve ahlakın bir ispat aracı olarak ilgili kişi tarafından kullanılması gerekir. İşte bu noktada ortaya çıkan ve beklenen ispat aracı FEDAKARLIK ölçüsüdür. Yani siz sevdiğiniz kişiyi ne kadar seviyorsanız ona uygun bir büyüklükte fedakarlık yapmalısınız. Bunu hem karşı taraf bekler ve hem de siz aynı yönde bir büyüklükle gerçekleştirmek istersiniz.

Hz. Adem (as) den beri bütün insan toplumlarında ilahi dini topluluklar olarak veya müşrik toplumlar olarak daima bir kurban kesme hadisesi ola gelmiştir. En belirgin örneği Hz İbrahim as da cerayan etmiş ve daha önce söz verdiği oğlu İsmail as mı Rabbinin rızası için kesmek istemiştir. Burada ilginç olan şey İsmail as ın İbrahim as en sevgili olmasıdır. Dolayısıyla fedakarlık yapılan ya da feda edilen şey en çok sevilen şeydir.

Nitekim kurban kelimesi de k-r-b kökünden gelen yakınlaşmak anlamında gelen bir kelimedir. Yani fedakarlık yaparak yakınlaşmayı sağlamak amaçlanmaktadır. Hac suresinin ilgili ayetlerinde kurbandan bahsedilirken Cenab-ı Hakkın insanları kestiği kurbanların etlerinin ya da kanlarının Allah’a ulaşmayacağı ancak insanların takvasının ona ulaşacağı belirtilmektedir. Ali İmran suresinde ise sevdiklerinizden vermedikçe iyiliğe eremezsiniz buyrularak feda edilecek şeyin en çok sevilen şey olması gerektiği ifade edilmiştir. Konu bu yönüyle idraki etmeye doğru olarak yerleştirildiği zaman görülecektir ki kurban bayramı yalnızca bilinen kurban bayramı günlerinde olmayacak ve bütün bir yılı kapsayarak insanı daima Allah rızası için sevdiği şeylerden sık sık fedakarlık yapmak zorunda bırakacaktır.

Bu bayramın dikkat çeken bir diğer önemli özelliği de Allah-u Ekber tekbirinin adeta simge olmuş olmasıdır. Yani zikir dolu bir bayram geçirilmesi emredilmiş olmaktadır. İşte zikirde bir kimsenin daha çok sevilmesi için temel faktörlerden biridir. Peygamber efendimiz bir hadisi şerifinde “insan sevdiğini çok zikreder” buyurmaktadır. Ayrıca kişi sevdiği ile beraberdir hadisinde görüleceği üzere sevmenin kişiyi sevenin yanına zaman içerisinde götüreceği belirtilmektedir. Bu dünyada da böyledir, ahirette de böyledir. Küfrün tek millet olmasının bir anlamı da budur. Ümmetin bir bütün halinde parçalanmadan birlik içinde bulunması gereği de buradan gelir. Cemaatle namaz bu bütünlüğü daima pekiştirir.

Bu bayramla ilgili dikkat çeken temel konular

TAKVA, İHLAS, ZİKİR, İNFAK, ŞÜKÜR

Takva:
Kuran nazil olmazdan önce Arapça da Takva (fiil halinde ittika) insan veya hayvan gibi canlı varlığın dışardan gelebilecek tehlikeye karşı savunması anlamına geliyordu. Kuran-ı Kerim geldikten sonra bu kavramı genişletti ve maddi tehlikeden ziyade manevi azaptan ve buna götürecek kötü işlerden korunmak kaçınmak anlamlarını yükledi.

Örnek olarak;
- Şirkin her çeşidinden yüz çevirmek ( kurban bayramı süresince getirilen teşrik tekbirlerini bu anlamda değerlendirebiliriz .
- İslam’a girdikten sonra büyük ve küçük günahlardan kaçınmak
- Kalbi Allah’ı zikretmekten alıkoyacak her türlü meşguliyetten arındırmak
- Hayatın tümünü Allah için yaşamak

Ebu Hureyre (ra)nin rivayetine göre peygamber efendimize soruldu:
“İnsanları cennete en çok hangi amel sokar?”. Buyurdu ki
-“ Allah’tan ittika etmek ve güzel ahlak”
-“ İnsanları cehenneme en çok hangi şeyler götürür?” diye sordular.
Buyurdu ki;
– “Ağız ve edep yeri ( şehvet)”

Ebu Ümame (ra)nın rivayetine göre peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“ Müminin faydalandığı en iyi nimet Takvadır”

Takva sorumluluk bilinci oluşturulduğu zaman ancak gerçekleşir.
Bir miktar korku duygusu Takva’yı etkin hale getirir. Ancak karşı etki olarak ümit ve sevgi ise onun isteyerek yapılmasını sağlar ve derecesini yükseltir. Böylece imanın ümit ve korku arasında gerçekleşmesi sağlanmış olur.

Takva en hayırlı ve koruyucu elbise olarak tanımlanmaktadır Kuran-ı Kerimde

Rüyalarda da Takva bir cübbe olarak görülmektedir zaman zaman. Nitekim Hz Ömer rüyasında kendini uzun bir cübbe içinde görmüş ve ertesi gün bunu Hz peygambere sorduğunda o da “ Ya Ömer bu cübbe ve onun uzunluğu senin dininin (Takvanın) derecesidir” buyurmuştur.

“ Fücur dediğimiz şey ise bu Takva elbisesi yırtan şey olarak değerlendirilir ve kişinin nefsine aşırı derecede tabii olması anlamına gelir”

İman insandaki deruni (iç) yaşantıyı,
İslam ise Allah’nın kanununa teslim olarak yaşamayı,
Takva ise hem imanı hem de teslim olmayı (islam’ı) kapsar.
Nitekim Kuran’ı Kerim’in Bakara suresi 177. ayetinde “birr” (iyiliği) anlatırken imanın gönüllerde kök salmasını gerektiğinin ve zahiri davranışlarının tek başlarına yeterli olmayacağının altı çiziliyor.

Allah için kesilen kurbanların etlerinin değil, mü’minlerin Takvasıyla Allah’a ulaşılacağını Allah’ın ölçülerine uymanın da kalplerin Takvasında olduğu belirtiliyor. Kur’an, namaz, zekat, cihat gibi ibadetlerinin, kalbin takvasın olmadan birer mekanik hareketler olacağını tekrar tekrar vurguluyor

Takva imanı bir görevdir.
Allah’a karşı takvalı olmak gerekir.
Korkunmaya layık olan yalnızca Allah’dır.
Allah’a kulun ancak takvası ulaşır.
Takva Allah’ın açık emridir.
Allah’ın emirleri ve hükümleri ancak takva bilinciyle anlaşılır ve uygulanabilir.
Takva Hz peygamberin tavsiyesidir.
Bütün peygamberlerin ortak daveti takvadır.
Bütün selef takvaya önem vermiştir.
Bir kul gücü yettiği kadar takva üzere olmalıdır.
Takva en hayırlı azıktır.
En güzel elbise takva elbisesidir.
Takva kerametin sebebidir.
Müttakiler insanların en keremlisidirler.

Müslim isen zarar kılma komşuna
Mü’min olup güven eyle her kime
Müttaki dur sakındığın şüpheye
Dost bilip de Muhsin kulda sır ister

ahi kul ahmed

Mü’minler takva hususunda yardımlaşırlar.
Takvaya yeterli bir İslami bilgi ve bilinen şeyle amel etmek ulaştırır.
Takva; Allah’ın kuluna bir hediyesidir.
Takva bir miktar murakabe ile elde edilir.
Takva ma’siyet (günah) yollarını gösterir.
Takva nefsin hevasına uymamaktır.
Takva her insanda farklı farklı derecede gerçekleşir.
Allah’ın yeryüzünde ve gökyüzündeki ayetleri müttakiler içindir
Allah kalpleri takva bilinci ile sınar.

Takva Allah’ın Rabliğini idrak etme, şiarını yüceltme, Allah’ı hesaba katma, Allah hakkıyla ibadet, birr (iyilik) ile ilişkili, ihsandan beslenen, sabırla beraber gelişen, infak ile ilerleyen, af, sıdk ve adalet ile güzelleşen veli olmanın şartı, tebliğ vasfı ile kişiyi önder kılar.

İman, ibadet, ihsan, ancak ve ancak takva bilinci ile gerçekleşir. Dolayısıyla takvası zayıf olan bir müslüman’ın imanı da zayıftır ve muhtemeldir ki beş vakit yerine Cuma namazıyla iktifa ediyor ve namazlarında ihsan seviyesini de büyük olasılıkla bulamıyor denilebilir. Yalnız beş vakit kılıp da takva eksikliği nedeniyle tadili erkanda bir bozukluk nedeniyle ihlas ve ihsanda da eksiklikler olabilir.

KURBAN KESME VE ADABI

Kurban kelimesi sözlükte yaklaşmak ve Allah’a yakınlık sağlamak anlamına gelir. Bu kelime maddi ve manevi her türlü yakınlığı ifade eder. Alak suresindeki secde et ve Rabbine yaklaş anlamındaki “ikterib” kelimesi “kurban” kökünden gelir.

Genel olarak yapılarak Allah’a yaklaşılan iman, namaz, zekat, sadaka ve oruç gibi her türlü ibadet aynı kökten gelen “kurbet” kelimesiyle ifade edilir

Özel olarak da Allah’a yaklaşmak/ ibadet etmek amacıyla belirle şartları taşıyan bir hayvanın usülune uygun olarak kesilmesine kurban ibadeti ve bu hayvana da kurban denir.

KURBAN İBADETİNİN TARİHİ

Kurban ibadeti insanlık tarihi kadar eskidir.
a) Kuran’ı Kerim de Maide Suresinin 27 ayetinde “Ey Peygamberim, onlara Adem’in iki oğlunu haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş ötekinden kabul edilmemişti….” Kuranda Habil ile kabilin kurbanlarının mahiyeti bildirilmemekte ancak birinin kurbanının kabul edildiği diğerinin ise edilmediği ifade edilmektedir.

Fakat bazı dini içerikli tarih kitaplarında Habil’in kurbanının bir koyun olduğu, Kabilin ise ziraatçı olduğu için sunduğu şeyin bir miktar kendi ürünleri olduğu, kabul edilmemesinin nedeninin takvasındaki bir eksiklikten olduğu ifade edilmektedir. Nitekim daha sonra kendi kız kardeşi daha güzel olduğu için onunla evlenmek istemiş ancak Habil’in kız kardeşi biraz çirkin olduğu için onunla evlenmek istememiş ve Habil’i de bu kıskançlık yüzünden öldürdüğü ifade edilmektedir. Öyle sanıyoruz ki bu bilgilerin birçoğu Tevrat kaynaklıdır.

b) Hz İbrahim’in kurbanı ise onun yüce Allah’a kendisine Salih bir çocuk vermesi için dua etmesiyle başlar. Bu da üzerine Allah ona Salih, uysal, halim selim, bir çocuk verir ve o çocuk büyüyüp çalışacak yaşa gelir. Hz İbrahim (as) Zilhicce ayının 8,9,10’uncu gecelerin de rüyada oğlunu kurban ettiğini görür fakat rahmani mi şeytani mi olduğundan tereddüt eder. Bu güne “Tevriye “ der. İkinci gün de aynı rüyayı görünce rahmani olduğunu anlar ve bu güne “arefe” der. Üçüncü günü de aynı rüyayı görünce ilahi emrin kesin olduğunu anlar ve bu güne “yevmü’n nahr/ kurban etme günü” der. İlahi vahiye dayalı bu bilgi üzerine oğlu İsmail’e bir ip ve bıçak alıp gelmesini, birlikte ormana oduna gideceklerini söyler. Böylece ip, balta ve bıçak alarak Mekke yakınlarındaki Mina mevkine varınca artık rüyasını oğluna anlatır: “ Yavrum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi boğazladığımı gördüm sen buna ne dersin bir düşün bakalım” der. Oğlu İsmail hiç tereddüt etmeden “Babacığım emrerolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenler den bulacaksın karşılığını verir. ( Kale ya ebedif âl ma tü’meru…) Bunun üzerine İbrahim (as) oğlu İsmail (as) yüzüstü yere yatırır ve birkaç defa kesmeyi denerse de bir türlü bıçak kesmez. Bu cesareti Cenab-ı Hak nezdinde kabul görür ve İbrahim (as) şöyle seslenir: “ Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz görevini en güzel biçimde yapanları böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz apaçık bir imtihandır.” ( kad satdakte-r rü’ya…) Yüce Allah güzel bir koç verir ve İbrahim (as) da bu koçu kurban eder. Kuran’ı Kerim’de bu husus “ Biz (İbrahim’e büyük bir kurbanlık vererek onu ( İsmail’i) kurtardık”

“Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlardan hayır vardır. Onlar saflar halinde dururlarken kurban edeceğinizde üzerlerinde düşüp canları çıkınca onlarda siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin, Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik” Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat o’na sizin takvanız/ ihlasınız ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yola gösterdiğinden dolayı Allah7ı büyük tanıyasınız. Görevleri işlerini, ibadetlerini en güzel biçimde yapanları müjdele.”

Birinci ayette Allah’ın adının anılarak kesilmesinden, etinin yenilmesinden ve fakirlere yedirilmesinden; ikinci ayette ise, kurbanlık hayvanın eti ve kanından söz edilmektedir. Et olabilmesi için hayvanın kesilmesi gerekir.

Kurban ibadeti sadece İslam dinine özgü bir ibadet değildir. Peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi vahye dayalı hak dinin hepsinde kurban ibadeti vardı. Bu husus Kur’an’da;
“Her ümmet için Allah’ın kendilerine rızk olarak verdiği hayvanlar üzenine ismini ansınlar diye bir ibadet ( kurban kesme) yeri yaptık” şeklinde ifade edilmektedir. Mesela kurban ibadeti Yahudilikte bağış anlamında “minha” “gorban” ve “zebah” kelimeleri ile ifade edilmiş kesilecek hayvanın özellikleri hayvanı kesmek ve bağışta bulunmak Tevrat’ta anlatılmıştır.

Bayramlar İslâm aleminin; doğusuyla batısıyla, kuzeyiyle güneşiyle, zengini, yoksulu, yaşlısı, genciyle birlik ve beraberliği pekiştiren değerlerin canlandığı, sevgi, muhabbet, yardımlaşma, kaynaşma, hediyeleşme, saygı ve sevgi anlayışının zirveye ulaştığı, toplumun birbirine daha sıkı bağlandığı günlerdir. Kurban Bayramı biraz meşakkatli bayramdır. Fakat bu meşakkatin de rahmeti ve de bereketi oldukça fazladır.

Hemen hemen her Kurban Bayramı’nı lüzumsuz tartışmalarla geçirir hale geldik. Tartışmanın konusu: “Kurban Bayramı’nı daha nasıl güzel ihya ve idrak edebiliriz, kurban kesme olayını en güzel nasıl gerçekleştirebiliriz?” sorularının cevabı değil, yapacağımız bu ibadete yönelik görüş ve itirazların olmasıdır. Bu görüş ve itirazlardan birçoğunun gerçekle alâkası yoktur. Çünkü bunların bir kısmı bilgisizlikten, bir kısmı iman zayıflığından, bir kısmı da inkâr ve şöhret sevdasından kaynaklanmaktadır. Bilgisizlikten ve iman zayıflığından kaynaklanan yanlışları takviye edici, doğru ve aydınlatıcı bilgilerle halletmek mümkün; ama, inkârdan ve şöhret sevdasından kaynaklanan itirazları def etmek o kadar kolay değil. Çünkü bu itirazları ortaya atanlardan birçoğunun derdi meseleyi anlamak ve anlatmak değil, meseleyi daha içinden çıkılmaz hale getirmek, milleti inandığı değerlerinden koparmak, dikkatleri kendi üzerlerine toplamak, saf ve temiz zihinlerin bulanmasını sağlamaktır.

Kurban Bayramı’nda hayvanların kesilmesi katliam mıdır ?

Eğer bu düşünce doğru olsaydı, rahmeti sonsuz olan, Rahman ve Rahim isimleriyle kendisini tanıtan Allah kurban kesmeyi emretmez, [Kevser suresi. 108/2] alemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de kurban kesmezdi.

Siz Allah’dan ve O’nun peygamberi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den daha mı çok merhametlisiniz? Sonra neden kurban bayramında kesilen kurbanlara acıyorsunuz, onların hakkını savunuyorsunuz da, senenin her gününde kesilen hayvanlara acımıyor ve onların hakkını savunmuyorsunuz? Bu kadar şefkatli ve merhametli iseniz neden her gün et yiyen bir dünya karşısında, ete hasret insanlara acımıyorsunuz? Bu kadar hakperest ve bu kadar şefkatli ve merhametli iseniz neden her gün alkole, uyuşturucuya, fuhuş sektörüne kurban giden insanlarımıza acımıyorsunuz?

Siz eğer kurbanı keserken İslâm’ın kaide ve kurallarına riayet ederek kurbanı keserseniz yani kurbanlık hayvanı severek, okşayarak kesim yerine götürür, incitmeden ve eziyet etmeden sol yanı üzerine kıbleye doğru yatırır, arka sağ ayağını serbest bırakır, diğer üç ayağını bağlar, “Bismillâhi Allahü Ekber” diyerek kurbanınızı keserseniz bu vahşet değil rahmetin ta kendisi olup çıkar. Kurban kesmek, hem kesilen hayvan için rahmettir, hem de insanlar için rahmettir.
Müslüman medeni bir insandır. Kurbana eziyet etmek gibi bir vahşete tenezzül etmez. Bırakın kurbanı, Müslüman haksız ve gereksiz yere bir ağacı bile kesmez, bir gülü hatta bir otu bile koparmaz. Çünkü o her şeyin Allah’ı zikirle meşgul olduğunu bilir. Bununla beraber Allah’ın emrinin olduğu yerde de boynu kıldan incedir.

“Kur’an’da kan akıtmak yoktur” diyorlar bu doğru mu ?

Bununla insan kanı kastedilmişse doğrudur. Haksız yere bir cana kıymak, Kur’an’a göre bütün insanları öldürmek kadar büyük bir cinayet sayılmıştır.[Maide suresi.5/32] “Kur’an’da kan akıtmak yoktur” ifadesiyle kurban kanı kastedilmişse bu doğru değildir. Çünkü Allah Kur’an’da her millet için kurbanı emrettiğini, [Hac suresi. 22/34.67] Kevser suresinde de çok açık bir şekilde kurban kesilmesi istediğini biliyoruz. Kurban kesilince kan akar. Farz edelim ki Kur’an’da kurban kesmekle ilgili açık ve net bir delil bulamadınız. Kur’an’ı bize getiren ve O’nu herkesten en iyi anlayan Peygamber Efendimiz’in Kurban bayramı’nda kurban kesme uygulamalarını nasıl görmezlikten geleceksiniz? Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem, hemen her yıl kurban kesiyor, bazen iki koç kesiyor. Birini kendisi ve ailesi adına, birini de ümmetinden kurban kesmeyenler adına niyetlenerek kesiyordu. Veda Haccı’nda ise yüz deve kurban ettiğini bunlardan altmış üç tanesini bizzat kendisi altmış üç yıllık ömrüne bedel kurban kestiğini, diğerlerinin kesimini ise başkalarına havale ettiğini tarih kaydediyor.

Kurbanın bedelini fakirlere vermek daha iyi mi ?

Kurban kesme yerine kurbanın bedelini para olarak sadaka verme meselesi de ne Kur’an’da ne de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulamaları arasında gördüğümüz bir meseledir. Bu görüş, dinin şeair derecesindeki bir muameleyi lağv ve tahrif etmeye yönelik bir görüştür ki, asla kabul edilemez. Varlıklı insanların kurban kesmesi, muhtaçlara sadaka vermesine, bir hastanın tedavi masraflarını karşılamasına engel değildir.

Hem kurban kesmeye, hem de çaresizlerin derdine derman olmaya gücü yeten insanlara: kurban kesmeyin, keseceğiniz kurbanların parasını muhtaçlara verin, demek, doğru olamayacağı gibi Kur’an’ı ve Sünnet’i kaâle almama ve hafife alma anlamına gelir.

Ölüler için kurban kesilmez mi ?
“Ölülere Allah rahmet etsin”, denilirmiş de sevabı onlara bağışlanmak üzere kurban kesilmezmiş, iddiası da mantıklı ve tutarlı bir ifade olmadığı gibi aynı zamanda muteber kaynaklara da aykırı bir açıklamadır.

Ölüler için “Allah rahmet etsin” demek bir duadır. Bunun anlamı şudur: Bu dua sebebiyle ölen şahsa Allah’ın rahmeti kavuşsun, o bundan menfaâtlensin, rahat etsin. Bu duanın sonucunu rahmet ve rahat olarak ölüye kavuşturan Allah’tır. Bu sevabı, dolayısıyla bu rahmeti ve rahatı ölüye kavuşturan Allah, sevabı ölülere bağışlanması umuduyla kendi rızası için kesilen ve fakir fukaraya dağıtılan kurbanın sevabını, dolayısıyla onların dualarının sonucunu bir rahmet ve rahat olarak, bir huzur ve mutluluk olarak neden kavuşturmasın? Bu Allah’ın kudretine ağır gelir mi? Kaldı ki kaynaklarımız da dirilerin yapmış olduklardı hayır ve hasenattan ölülerin hayır göreceğini, hatta Ehl-i Sünnet’e göre sevaplarının da onlara kavuşacağını ifade etmektedir.

Kurban kesmek de bir çeşit duadır. İbadetlerin hepsi fiili duadır. Sözle ve fiille dua yapanlara sevap verildiği gibi bu duaları yapanlar, başkalarını da niyet ederek dua etseler, dua ettikleri kimselere de sevaplarından pay ayrılması Allah’ın lütfundan ve rahmetindendir. Hem de o hayır ve hasenatı yapanların sevabından bir şey eksilmeden.

“Kurban kesilmese de olur” diyorlar?
Kurban kesmek başta Şafiî olmak üzere bazı imamlara göre sünnettir; ama onların bu sünnet hükmü, İmam-ı Azam’ın “vacip” hükmüne denk bir sünnettir. Terk edilmesi mümkün olmayan sünnetlerdendir. Şeair gibi bir sünnettir. İmam Muhammed buna.”Terkine ruhsat olmayan sünnet” demiştir. Dolayısıyla zengin olup da kurban kesmeyen hem Allah’ın emrini, hem de Peygamber’in emir ve uygulamalarını görmezlikten gelmiş olur ki bu da bir çeşit günahtır. Eğer kurban kesmeyen günaha girmemiş olsaydı hadis-i şerifte: “Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyenler bizim namazgahımıza yaklaşmasın” denilmezdi.

Çağları Kucaklayan Uyarı
“Resûlllah’ın Sünneti, Size Yetmiyor Mu?”
Kurban bayramı öncesinde Kurban’in hükmünün sünnet mi vacip mi olduğundan başlayan ve resmî plandaki Avrupa Birliği’ne girme girişimleri de söz konusu edilerek Kurban Bayramının ve kesiminin kaldırılmasına kadar uzanan görüş ve tartışmalara tanıklık etme bahtsızlığını yaşadık. Hattâ bu tartışmaların, kurbanlıkların satışını olumsuz etkilediği şikayetlerini tv.lerden izledik. Tedbir alma adına kurban kesmenin nerede ise suç işlemek anlamına geldiği izlenimini veren kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını gördük. Derisine resmen talip olunan kurbanın, -inananların inanma ve inançlarını ifade/yaşama özgürlüğü dikkate alınmadan- ibâdet ve gelenek olarak devamını olumsuz yönde etkileyecek söylem ve eylemleri izleme zorunda bırakıldık.

Bu karmaşık, hiçbir pratik faydası olmayan ve yozlaştırıcı ortam içerisinde din ve ilim adamlarının -iyi niyetle de olsa- başlatıp sürdürdüğü kurban kesmek sünnet mi vacip mi tartışması, sünnet, vacip, farz vb. terimlerin, hukuki zeminleri ve başlangıçta mevcut olup olmadıkları ve ilk dönemdeki anlamları da yeterince açıklanmadan, konuya ait uygulamayı sarsan bir havaya sokuldu ve ülkede genel bir rahatsızlık oluşturuldu.

Bu ortamda tartışma dışı kalan, red ve inkâr edilemeyen yegâne nokta, Hazret-i Peygamber’in Veda Haccı’ndan önceki yıllarda kurban kestiği gerçeği oldu. Yani bir hadiste ifade buyurulduğu gibi babamız İbrahim’in uygulaması/sünneti olan kurbanın Peygamber Efendimiz tarafından da fiilen uygulanıp sürdürüldüğü tarihî gerçeğini kimse görmezden gelemedi. Nitekim Muhammed b. Şirin’den nakledildiğine göre kendisi, Abdullah b. Ömer radıyallahu anhüma’ya; “Kurban kesmek vacip(farz)midir?”diye sormuştur. O da;

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, ona uyarak Müslümanlar da kestiler ve uygulama/sünnet böylece yerleşti.” diye cevap vermiştir.

Hadisin Tirmizi’deki rivayetinde nakledildiğine göre, ismi verilmeyen kişi, İbn Ömer’e; “Kurban kesmek vacip mi” diye sormuş o da;

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar kurban kesti !” cevabını vermiştir.
Soran kişi aldığı cevaptan tatmin olmamış ve sorusunu ikinci defa yöneltmiştir. Bu kez İbn Ömer;

“Ne dediğimi anlıyor musun ? Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Müslümanlar kurban kestü/diyorum” diye cevabını vurgulu bir şekilde tekrarlamıştır.

İbn Ömer radıyalalhu anhüma’nın soruya “evet” veya “hayır” demeyip “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, Müslümanlar da kestiler !” cevabında ısrar etmesi, bir işi Hazret-i Peygamber’in yapmış olmasının yeterli olduğuna; Müslümanların o işi yapmış olmalarının ise, o fiilin Hazret-i Peygamber’e özel olmadığına, dolayısıyla ümmeti de bağladığına dikkat çekmek içindir.

Gerçek durum bu olunca, fıkhî açıdan verilecek hükmün ve kullanılacak terimin pek de ağırlığı kalmamakta ve büyük sahâbi Abdullah b. Ömer’in başlıktaki çağları kucaklayan uyarı ve sorusu bütün haşmet ve vurgusuyla gündeme oturmaktadır:

“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti/uygulaması size yetmiyor mu ?”

Kurban Bütün Dinlerde olan bir ibadettir
Kurban hemen hemen bütün dinlerde olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de kurbanın bütün dinlerde var olduğu şu şekilde ifade edilmiştir:

“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk.”
Kur’an, kurbanın her dinde olduğunu bildirmenin yanında değişik dönemlerden kurban ile ilgili olaylar, misâller anlatmaktadır: Meselâ; Hazret-i Adem aleyhisselâm’ın iki oğlunun Allah’a kurban takdim ettiklerini, birisinin kurbanının kabul edilirken, diğerinin ise kabul edilmediğinden bahsetmektedir.

“Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar kendilerini Allah’a yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Bunlardan birisinin kurbanı kabul edilirken, diğerinin ki kabul edilmemişti”

Kur’an’da anlatılan bu olay, bazı değişikliklerle birlikte Kitab-ı Mukaddes’de de anlatılmaktadır.

Ve yine Kur’an’da Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın gördüğü bir rüya üzerine oğlu Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ı kurban etmek istediği ve baba-oğul tam bir teslimiyet içerisinde bu emri yerine getirmek isterken Allah tarafından kendilerine Hazret-i İsmail aleyhisselâm’a bedel olarak kurban verildiği açıkça bildirilmektedir.

“Biz kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik. Sonra çocuk onunla yürüyüp gezecek yaşa ulaşınca, babası dedi:

“Oğulcuğum ! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün ne dersin ?” O dedi ki:

“Babacım! Sana emredileni yap, inşâallah beni sabredenlerden bulacaksın.” ikisi de böylece teslim oldular. İbrahim oğlunu alnı üzerine yatırdı. Biz de ona şöyle seslendik:

“Ey ibrahim ! Sen rüyayı doğruladın. Şüphesiz biz iyilik yapanları böylece ödüllendiririz.” Gerçekten bu, apaçık bir sınavdı. Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.”

Kurban , İslâm Dininin Şeârindendir/Alâmetlerindendir.
Cenab-ı Hakk, Kevser suresi’nde, “Rabbin için namaz kıl, kurban kes !” buyuruyor. Bu ayet-i keremdeki “namaz”dan maksat “bayram namazı”; “kesmek”ten kasıt da, kurban kesme günlerinde kesilen hayvanlardır. Başka bir ayet-i kerimede ise, kurbanlık develerden şöyle bahsedilir:

“Kurbanlık develeri de size, Allah’ın şeârinden kıldık.”
“Şeâir”in mânâsı, Allah’ın dininin alâmeti, işareti olan hususlardır. Pek çok şey, alâmetleri ve işaretleri ile tanınır. Allah’ı ve O’nun dinini tanıtmayı sağlayan bu vesileler hiç ters edilebilir mi? Hâl böyle olunca yapılacak iş kurban kesmemek için bahaneler aramak yerine, kesebilmek için çareler aramak olmalıdır. Kurban vecibesinin yerine getirilmesi; hak yolundaki fedakârlığın bir nişanesi, Allah’ın verdiği nimetlere karşı kulun bir şükrânesidir. Ayrıca bu ibadet, günahların bağışlanmasını dilemek ve bunların neticesi olarak de sevaba nail olmak ve bir takım belâlardan korunmaktır. Velhâsıl kurbanın meşruiyeti; dini, ahlâki, içtimaî birtakım hikmetlere, maslahatlara dayanır. Bunu takdir etmeyecek bir akıl sahibi tasavvur edilemez.

Kurbana Hazır mıyız ?
Kurban; tevhid mücadelesinin tarihine ait bir bayramdır. Bize Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın ve Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ın teslimiyetini, her yıl hatırlatır. Alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ın soyuna dayandığı dikkate alınırsa mesele daha iyi kavranır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ben iki kurbanlığın oğluyum.” buyurduğu bilinmektedir.

Ülkemizin Manevi Mimarlarından Ramazanoglu Mahmud Sami Efendi kuddise siruh hazretlerinin “Hazret-i İbrahim aleyhisselâm” kitabından sadeleştirmeden bu konuyla ilgili güzel bir yorumunu sizlere sunuyorum:

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in: “Ben iki kurbanlığın oğluyum.”, buyurması da, kurban olunması emr olunan:

1.İsmail aleyhisselâm
2. Pederi Abdullah’dır.

Resûl-i Ekrem’in dedesi Abdülmuttalib’e bir zamandan beri kapanmış olan Zemzem kuyusu rüyada gösterilerek bir oğlu ile açmak istediyse de mani olmuşlardı. Abdülmuttalib öyle nezreyledi ki: “Eğer Hak Teâlâ Hazretleri on oğul verir de Zemzem kuyusunu açar isem on oğlumdan birisini Hak yoluna kurban edeyim, boğazlayayım.”

Hak Teâlâ Hazretleri duasını kabul ile on oğul evlâdı verdi. Zemzem kuyusunu da açtı. Rüyasında denildi ki:

“Ey Abdülmuttalib ! Nezrini yerine getir !”

Abdülmuttalip korku ile uyandı, bir koç kurban eyledi. Tekrar rüyasında:

“Kurbanını büyük eyle!” diye işaret olundu. Böylece müteaddid defalar gördüğü rüya üzerine sığır ve sonra deve kurban eyledi ise de:

“Daha büyük kurban eyle !” diye oğlunu kurban etmeği nezr eylediğini rüyasında söylediler.
Abdülmuttalip uyanıp muzdarip oldu ve oğullarına söyledi. Onlar da:

“Hangimize kur’a isabet ederse razıyız”, diye muvafakat etdiler. Kur’a Hazret-i Abdullah’a isabet eyledi. Abdülmuttalip eline bıçağı alıp Abdullah’ın eline yapıştı, ise de Kureyş Kavmi buna razı olmadılar.

“Sen bu oğlunu boğazlar isen sonra bu bize âdet kalır, dediler. Bir kâhine sual ettiler. O zaman bir adamın diyeti on deve idi. On deve ile Abdullah’a kur’a attılar. Yine Abdullah’a kur’a isabet etdi. Böylece yüz deve kur’a edinceye kadar Abdullah’a isabet etti. Yüzüncü de kur’a deveye isabetle yüz deveyi birden kurban eylediler.

İşte Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in iki zebh/kurban ile muradı, cedd-i a’lâsı İsmail aleyhisselâm ile, babası Hazret-i Abdullah’tır.

Hazret-i İbrahim’in Oğlunu Kurban Etmeğe Götürmesi

“Vaktaki İbrahim’in oğlu kendisiyle beraber maîyşet işlerinde sa’y edib pederine yardım eder oldu, İbrahim şefkatle rüyasını anlatmağa başladı:

“Ey oğulcuğum, ben rüyada görüyorum ki, Allah Teâlâ’ya kurban için ben seni kesiyorum. Sen şu rüya hakkında ne düşünürsün ? Cenâb-ı Allah’ın şu ibtilâsına sabır eder misin, yoksa etmez misin ?”

Fahr-i Râzi, Hâzin ve Kâdî’nin beyânlarına nazaran ibranım aleyhisselâm leyle-i tevriyede (arafe gününden bir gece evvel) bu rüyayı gördü. Fakat şeytani mi rahmânî mi olduğunda tereddüd etdi. Arafe günü tekrar görünce rahmânî olduğunu bildiğinde o güne “Arafe” denilmiştir. Üçüncü günü tekrar görünce emr-i ilâhî’nin kat’î olduğunu bildiğinden ve kurban kasteylediğinden o güne “Yevm-i Nahr” “Kurban Günü” denilmiştir.

İbrahim aleyhisselâm ip, bıçak ve balta alıp odun getirmek için dağ başlarına gideceklerini oğlu İsmail’e söyledi.

Mina denilen mahalle varınca İbrahim aleyhisselâm rüyasını oğluna hikâye ile taraf-ı ilâhîden böyle bir ibtîlâ ve imtihan olunduğunu beyân ile oğlunun re’yini sorarak istişare eyledi.

“İbrahim, oğlunu kurban etmekle memur olduğunu beyan edince oğlu: “Ey Babacığım ! Emrolunduğun şeyi yap. İnşâallah sen beni sabredici kimselerden bulursun, dedi. Ne zaman ki baba-oğul her ikisi de ilâhî emre inkıyad da ittifak ettiler.[Katade'ye göre İbrahim oğlunu, İsmail'de nefsini Allah'a teslim etti.] İbrahim oğlunu sağ tarafına yatırınca alnının bir ta¬rafı yere dayandı. İşte o vakit her ikisi de seâdeti uzmaya eriştiler.”

İbrahim aleyhisselâm teveccüh-i tam ile Hakk Teâlâ ve Tekâddes hazretlerinin cânib-i manevisine teveccüh etti, yöneldi ve derğâh-ı ulûhiyyetde kurbiyyet-i mâ’neviyyeye nail oldu.

Beyzâvi’nin beyânı veçhile, bu vak’a Mina’da huccâcın kurban bayramının birinci günü kurban kestikleri mahalde olmuşdur.

İbrahim aleyhisselâm’a, kesmek istediği oğlu İsmail şöyle dedi: “Ey Babacığım, seni hareketimle rahatsız etmemem için ipimi iyi bağla, kanımdan üzerine sıçraması, kanımı görüp annemin mahzun olmaması ve bu sebeble ecrimin noksanlaşmaması için üzerimden elbisemi çıkar. Ba¬na daha kolay olması için de bıçağı boğazıma çabuk sür. Çünkü ölüm zordur. Anneme gittiğinde benden ona çok selâm söyle. Eğer münâsib görür iseniz gömleğimi anneme verin. Olabilir ki annem bununla teselli bulur.”

Bunun üzerine İbrahim aleyhisselâm, oğlu İsmail aleyhisselâm’a şöyle dedi:

“Sen Allah’ın emrini yerine getirmek de ne iyi yardımcısın evlâdım !” İbrahim aleyhisselâm, oğlunun dediklerini yaptı. Alnından öptü. Ağlayarak onu bağladı. Sonra bıçağını alıp boğazına çalmaya başladı. Fakat bıçak kesmedi.

O anda İsmail babasına şöyle dedi:

“Ey Babacığım, yüzümü yan tarafa çevir. Zira sen yüzüme bakarsan belki sende bir acımak duygusu belirir de Allah’ın emrini yerine getiremezsin. Bende nahoş bir hareket de bulunmamak için bıçağa bakmayacağım.” İbrahim aleyhisselâm bunu da yaptı. Sonra bıçağı boynuna koydu. Fakat bıçak tersine dönüyordu. İşte bu anda şöyle bir nida geldi:

“Ey İbrahim ! Sen bu işi bırak ! muhakkak ki rüyanı doğruladın. !”

İbrahim aleyhisselâm bakdı ki kendisiyle konuşan Cebrail aleyhisselâm Hak Sübhanehu ve Teâlâ Hazretlerinin emriyle cennetten kırk seneden beri terbiye oluna azıym’ül-cüsse koçu alıp makamından Allahu Ekber Allahu Ekber diyerek gelmeğe başladı. İbrahim aleyhisselâm Cebrâil7in tekbirini işittiğinde bildi ki müşkilinin halli geliyor. La ilahe illallahu vallahu ekber deyip Rabb’ul-âlemîn’i tevhid ve tekbir eyledi. İsmail aleyhisselâm’-da yattığı yerde Cebrail aleyhisselâm’ın tekbirini ve babasının tevhid ve tekbirini işitdikte bildi ki Rahman olan Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin rahmeti zuhur etti. O da Allahu ekber ve lillahilhamd diyerek tekbir ve tahmid eyledi. İşte bu ümmete Arafe günü sabah namazından eyyam-ı teşrîk’în son günü ikindi namazına kadar 23 vakit namazın farzını edadan sonra bu tekbiri getirmek vacib oldu.

Cebrail aleynhisselâm makamında tekbire başlayıp tamamında yere indi ve İbrahim aleyhisselâm’a:

“Hak Teâlâ sana selâm edib buyurdu ki, bu koçu kulum İsmail için feda ve zebhAurban eylesin. İkisinden de kabul ettim” deyip kerem ve inayetini tebliğ buyurdukda İbrahim aleyhisselâm geri döndü ki İsmail aleyhisselâm’ın ellerini ve ayaklarını çöze. Gördü ki İsmail’in elleri ve ayakları çözülmüş ayak üzre durur.. Dedi ki:

“Ey oğul ! Senin bağını kim çözdü ?” İsmail:

“Kurban ihsan buyuran Vâhib’ül-atâyâ’nın lütuf ve keremiyle çözül¬dü.”

Şimdi yine bir kurbanla karşı karşıyayız. Yâni apaçık bir imtihanla… Allah-ü Teâlâ’nın rızası için; canını ve kanını vermeye her an hazır olduğumuzun ilânı !.. Her mümin; “Ben buna hazır mıyım?”sualini sormalı; Hazret-i ibrahim aleyhisselâm’ın çizgisini ve Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ın teslimiyetini tefekkür etmelidir.

Kurbanın Tarifi ve Meşruiyeti
Kurban: Bayram günleri kesilen hayvanın ismidir.

Kurban kesmek, ibâdet ve taât niyetiyle, belli vakitte, belirli hayvanı, boğazlamaktan ibarettir. Veya Kurban Bayramı günlerinde Yüce Allah’a yakınlaşmak maksadıyla kesilen hayvanların adıdır.

Belirli hayvandan maksat; koyun, keçi, manda ve deve gibi şer’an kurban edilmesi caiz olan hayvanlardır. Belli vakitten maksat, kurban bayramı günleridir.

Kurbanın hükmü; dünyada bir vacibi yerine getirmek, ahirette sevap kazanmaktır. Sebebi ise vakittir. Vakit tekrar ettikçe kurban kesmenin vücubu da tekerrür eder.

Kurban kesmek, zekat ve bayram namazları gibi hicretin ikinci senesinde meşru kılınmış, meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur.

Kur’an-ı kerim’de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hitaben şöyle buyrulmuştur:

“Rabbin için namaz kıl ve kurban kesiver.”

“Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerlerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.”

“Biz oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik”

Hanefi mezhebine göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e vacip olan, aksini ispat eder bir delil, bir kayıt olmadıkça ümmetini de kapsar, dolayısıyla onların da kurban kesmeleri gerekir. Zira Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti için bir rehberdir.

Kevser suresinde geçen: “venhar” emri, İslâm alimlerinin çoğuna göre, kurban kesmek anlamındadır. Alimlerin çoğunluğu bunun, Kurban bayramı günlerinde kesilen kurban olduğu görüşündedirler. Zira bu konuda pek çok hadis-i şerif vardır. Dini bayramlarımızdan olan Kurban Bayramı, Asr-ı Saadetten günümüze kadar kurban kesilerek kutlanmıştır. Eyyam-ı Nahr/Kurbanlık hayvanların kesilme günleri tabiri de, on beş asırdan beri bu anlamda kullanılmıştır.

Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz imkânı olduğu halde kurban kesmeyen kimseleri, ağır bir dille ikaz ediyor; hâli vakit yerinde olanların kurban kesmesi gerektiğini bildirmiştir:

“Kurban kesecek güçte olup da kesmeyen, namazgahımıza yaklaşmasın.”

Bu hadiste Efendimiz, imkânı olup da kurban kesmeyeni mescidimize yaklaşmasın.” diyerek tehdid etmiştir. Tehdid ancak vacibin terkinde söz konusudur.

“Her hane halkının senede bir kere kurban kesmesi gerekir. ”

Bayram namazından önce kurbanını kesen birisine Allah Resulü, yeniden kurban kesmeyi emretmiştir. Peygamberimizin yeniden kesmesini emretmesi, kurban kesmenin vacip olduğunu göste¬rir.

Ayrıca İbn-i Ömer radıyallahu anh’dan rivayet edilmiştir: dedi ki: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine’de on sene ikâmet etti ve her sene kurban keserdi.”

Kurbanını kesen kimse hem mesuliyetten kurtulur hem de niyetinin derecesine göre ahirette sevaba nail olur.

Kâinatın Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem, emredildikten sonra kurban kesmeyi hiç terk etmemiş, hattâ yolculukta bile kesmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar ! Her sene her bir ev halkına kurban kesmek vaciptir.”

Vacib olan, kurbanı kesip kanını akıtmaktır. Kurbanı diri olarak tasadduk etmekle bu yükümlülük yerine getirilmiş olmaz. Tasadduk ancak, kurban kesildikten sonra yapılır ki; bu müstehaptır.

Şafiî mezhebine göre kurban kesmek terk edilmesi istenmeyen bir sünnettir ki bu da Hanefi mezhebindeki “vacip”e yakın bir yaklaşımdır.

Kurban Kesmek Şu Vasıfların Taşıyan Kişilere Vaciptir
1.Müslüman olmak.
2.Hür olmak, köle olmamak.
3..Mukim olmak. Seferi/yolcu olmamak Hanefilere göre, yolcuya kurban kesmek vacip değildir. Çünkü Hazret-i Ebubekir ve Hazre-i Ömer radıyallahu anhüm yolcu olduklarında kurban kesmezlerdi. Hazret-i Ali radıyallahu anh’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Yolcu olan kimseye Cuma namazı da, kurban kesmek de vacip değildir.” Çünkü yolcu için kurban kesmekte ve etinin değerlendirilmesinde bir takım güçlükler vardır. Bu, nedenle yolcudan güçlüğü kaldırmak için Cuma namazı farz olmadığı gibi kurban da ona vacip değildir.

Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre kurban kesmek yolcu içinde sünnettir.

Klasik fıkıh kitaplarında konu böyle alınmış olmakla birlikte, günümüzde yolculuk imkân ve şartları büyük ölçüde değişmiştir. Bayram tatilini fırsat bilerek yurt içi veya yurt dışı geziye çıkan, yazlığa giden, memleketine giden kimsenin durumu farklıdır. Bu durumdaki kimselerin söz konusu ruhsattan yararlanma yerine, ya önceden gerekli tedbirleri alarak vekâleten kurban kestirmesi ya da bulunduğu yerde kurban kesmesi daha isabetlidir. Çünkü kurbanın namaz, oruç gibi bireyin niyetiyle ve iç dünyasıyla alakalı yönü bulunduğu gibi onlara ilâveten toplumda sosyal adaleti sağlayan ve üçüncü şahısların haklarını ilgilendiren yönü de mevcuttur. Bu sebeple de, yolcunun namaz ve oruçta yolculuk ve meşakkat içinde olma ruhsatından yararlanması daha bireysel bir karardır. Kurbanda ise zikredilen hususların, bu ibadetin sosyal amaçlarının göz önünde bulundurulması, savunulabilir bir gerekçe, sıkıntı veya mazeret bulunmadığı sürece kurban ibadetinin yerine getirilmesi gerekir.

Memlekette Kurban
Bayramlarda havaların iyi olduğu günlerde memleketimize gidiyor, bayramı orada geçiriyoruz. Bu durumda kurbanımızı ne yapacağımızı bilemiyoruz. Kurbanı, ikamet ettiğimiz yerde mi kesmeli, yoksa gittiğimiz memleketimizde kesebilir miyiz? Bu konuda seferilik şüphesi yüzünden tereddüt yaşıyoruz.

Cevap: Bayram için memleketinize gitmeden önce bulunduğunuz yerdeki bir yakınınıza vekalet verip kurbanınızı kestirebileceğiniz gibi, gittiğiniz memleketinizde de bizzat kesmeniz mümkün olur. Şayet memleketinizde (kendi eviniz yok da) misafir sayılıyorsanız nafile kurban kesmiş olursunuz, sevap alırsınız. Kendi eviniz var da seferi sayılmıyorsanız, vacip olan kurbanınızı kesmiş, borcunuzu bizzat yerine getirmiş olursunuz. Bir şüpheniz kalmaz.

Ayrıca, (ihtiyaç sahiplerine kurban ulaştırma görevini üstlenen) hizmet ehillerine kurbanın parasını verip vekil olarak adınıza da kestirebilirsiniz. Bu takdirde vacip olan kurbanınızı, vekaletini vermiş olacağınız kimse vasıtasıyla kesmiş olacağınızdan yine bir zorluk söz konusu olmaz.

4. Zengin olmak.
Hanefi mezhebine göre, kurban kesmeyi vacip kılan zenginliğin ölçüsü, zekatta ve fıtır sadakasında aranan zenginlik ölçüsüyle aynı olup kişinin borçları ve asli ihtiyaçları dışında 20 miskal[85gr] altına, ya da buna denk bir paraya veya mala sahip olmasıdır. Bu miktar bir mala sahip olan kimsenin kurban kesme imkanına sahip olduğu düşünülmüştür. Böyle olunca ücretli, memur gibi sabit gelirli kimselerin, kendi bütçe imkanları içinde sıkıntı çekmeden kurban ücretini ödeyip ödeyemeyeceğini göz önünde bulundurması ve ona göre karar vermesi gerekir. Pratik bir çözüm olması itibariyle, bu konuda Hanefilerin yukarıda zikredilen ölçüsü esas alınabilir. Bu takdirde, sabit gelirlilerin asli ihtiyaç harcamalarını çıktıktan sonra yıllık gelirinden arta kalan miktar 85 gr altın değerine ulaşıyorsa kurban kesmeleri gerekir.

Bu nisabın üzerinden bir sene geçmesi şart değildir. Kurbanın vacip oluşunda erkek olmak şart değildir. Nisap miktarı mala sahip olan hür kadının da kendi parasıyla kurban kesmesi vaciptir.

Zekât ibadetinde yılın zenginliği aranırken, kurban ibadetinde günün zenginliği esas alınmıştır. Kişinin zenginliğinde kurban bayramı süresindeki durumu ölçü alınır. Böyle mali bir imkâna sahip her Müslüman’ın, akıllı ve baliğ/ergen olması kaydıyla kurban kesmesi gerekir. Bu durumdaki kadın ve yetişkin çocuklar bizzat mükellef olmakla birlikte kocası veya babası bunlar adına hibe yoluyla kurban keserse o da yeterli olur.

Kurbanda Zenginlik
Dinimizin hem dünyaya, hem de âhirete bakan emirlerinden biri de kurban kesme emridir. Resûl-i Ekrem Efendimizin Medine’yi teşriflerinin ikinci senesinde meşru kılınan Kurban, hâli vakti yerinde olan Müslümanlar için vaciptir. Bu vacibi, durumu müsait olduğu hâlde ihmal edenlerin azaba uğrayacakları, hadîsin işaretinden anlaşılmaktadır.

Hadîs şöyle ikazda bulunmaktadır:

Kimin geçim durumunda bir genişlik olur da kurbanını kesmezse, o kimse bizim namazgahımıza yaklaşmasın! Evet, hadîs, kurbanı geçim durumu müsait olanların keseceğini haber veriyor durumu müsait olduğu hâlde kesmeyecek olursa, namazgaha gelmemesini de hatırlatıyor.

Bir adamın namazgahtan uzak kalması, namaza gelecek mü’minlerin lâyık olduğu mükâfattan uzak kalması demektir. Böyle bir mükâfattan uzak kalmak ise, azaba lâyık olmaktan başka bir neticeyi getirmektedir.

Bunun içindir ki Hanefî âlimleri, kurban kesmenin vacip olduğunu bildirmişler, özürsüz kesmeyenlerin ise azaba mâruz kalacağını hatırlatmışlardır.

Fıkıhtaki tâbirle, kurbanı zengin olanlar keserler.

Ama biz bu zengini daha kolay anlaşılacak bir ifâde ile izah etmeye çalışacak olursak diyebiliriz ki, kimin durumunda bir genişlik olursa, yâni kurban kestiği takdirde geçimine bir sıkıntı gelmeyecek, normal ihtiyaçlarını almakta bir güçlüğe mâruz kalmayacaksa, bu kimse kurban kesmelidir. Zira normal ihtiyaçlarını karşılayacak kadarından artan paraya kurban düşer. Ama dilerseniz buna bir de miktar tesbiti ile açıklık getirebiliriz.

Kurban, fitre zengini üzerine vaciptir. Fitre zengini ise, Yâni 85 gr. Altın veya 640 gr gümüşe mâlik olanlar Öyle ise, aylık gelirinden artmış ne kadar boş bir para bekliyorsa, artık bunun sahibi kendisini kurban kesmekle mükellef bilmelidir.

Ancak, bu para borç karşılığı ise, ödemesi gereken borçlarına mukabil bekliyorsa, elbette o para yok hükmündedir. Lâkin bâzı zarurî ihtiyaçları almak için bekliyorsa, durum o kadar vazıh değildir. Bu kimse, parayı ya o ihtiyaçları için harcamalı, yahut da harcamayacak kadar ihtiyaç tesirini hissetmiyorsa buna kurban düşeceği hatırdan çıkarılmamalıdır.

Aslında kurbanın düşüp düşmeyeceğini, bir de kalbine sor hadîsiyle amel ederek tesbit etmek gerekir. Biliyorsunuz, durumu kesinleşmeyen mes’eleler de bu hadîse müracaat ediyorduk. Resûl-i Ekrem Efendimiz:

Kalbine sor, çünkü o, en büyük müftüdür, buyurmuş, böylece hükmü bilinemeyen hususlarda bozulmayan kalbi, selâhiyetli bir fetva makamı olarak haber vermiştir.

Öyle ise, maddî durumumuzu kendimiz tespit etmeli, kalbimize sormalıyız. O zaman kalbimiz bize fetva verecek, kurban kesip kesemeyeceğimize dâir bir hükmü vicdanımızda bulacağız.

Aldığım Araç için Kurban Kesmem Gerekir Mi?

İkinci el bir araç aldım. Bunun için veya herhangi bir araç için kurban kesmek gerekir mi? Daha önce bunun için bir adakta da bulunmadım.

Alınan herhangi bir araç ve eşya için kurban kesilmesi söz konusu değildir. Bu tür şeyler için sıkça adak adamak da hoş karşılanmaz. Halk arasında ev veya araç alan birinin kurban kesmesi ise sadece bir âdet olup, dînî bir gereklilik değildir. Kazayı belâyı def edici sadaka kabilinden böyle bir hayrı işlemek ise yadırganacak bir durum olarak görülmez.

Sekiz aylık evliyiz. Eşime ait mehir olarak verdiğim 80 gramın üstünde altını var. Ben maaşımı babama veriyorum. Borçlarımızı da babam ödüyor. Evim de babamın üzerinde. Babam benim adıma kurban kesmek istiyor. Ben o kurbanın etinden yiyebilir miyim? Babam o kurbanı hanımım adına kesse olur mu?

Sorunuzdan anladığım kadarıyla, sizin maddî varlıklarınız babanızla müşterek durumda. Bu durumda, size kurban düşmese bile babanızın senin adına kurban kesmesinde bir sakınca yok, onun kestiği bu kurbanın etinden sen ve eşin de yiyebilirsiniz. Şayet hanımıza ait mehir miktarının üstünde olan altını kendine has bir varlık ise, ona ayrıca kurban kesmesi vacip olur. Onun kestiği kurbanın etinden de sen yiyebilirsin. Babanız, anlattığınız duruma göre size kurban düşmediği halde sizin adınıza bir kurban kesmiş olacak. Bu kesilecek kurbanı, eşinizin adına onun kurbanı olarak keserse, parasını eşinizden almayıp babanız verse bile kurban caizdir ve eşinizin kurban borcu ödenmiş olur.

Bir kimsenin vadesi dolmamış alacağı olsa ve nisap miktarı kadar başka malı da bulunmasa kurban kesmesi için borçlanması gerekir mi?

Hayır, bu durumda kurban satın almak için borçlanmak, gerekmediği gibi sonradan alacağını elde etmekle kurban bedelini tasadduk etmesi de gerekmez.

Bir hanımın nisap miktarı kadar altını olup, başka malı olmazsa kurban kesmesi gerekir mi ?

Evet, bir hanımın takı olsun olmasın, nisap miktarı kadar altını varsa başka malı olmasa bile kurban kesmesi gerekir.

Kurban kesmekle yükümlü kimse kurbanını hanımı namına kesebilir mi ?

Hayır, kendi kurbanının hanımı adına kesemez. Çünkü kurban kesmek kendisine vacip olmuştur. Ancak kendi kurbanının yanı sıra isterse hanımı adına kurban da kesebilir.

Kurban kesmek yerine bedelinin bir fakire veya bir hayır kurumuna verilmesi çak midir?

Hayır, kurban kesmek yerine, bedelinin bir fakire veya hayır kurumuna verilmesi caiz değildir. Çünkü kurban kesme yükümlülüğünün kalkması ancak, Allah rızası için kanın akıtılmış olması ile gerçekleşir.

Bağ, bahçe ve tarla gibi şeylerin gelirleri mi, yoksa kendileri mi kurban nisabına girer?

Ağırlıklı olan görüşe göre bunların gelirleri, diğer bir görüşe göre de kendileri kurban nisabına girer.

Bir kimsenin ev satın almak amacıyla biriktirdiği paradan kurban kesmesi gerekir mi?

Evet, bir kimsenin ev satın almak amacıyla biriktirdiği paradan, sahih olan görüşe göre, kurban kesmesi gerekir.

Kurbanın geçerli olabilmesi için hayvanın kişinin kendi mülkiyetinde olması gerekir mi?

Evet, kurbanın geçerli olabilmesi için hayvanın kişinin mülkiyetinde olması gerekir. Örneğin; kişi yanında emanet olarak bulunan bir hayvanı kendi namına kurban olarak kesemez.

Taksitle veya veresiye ile kurban alıp kesmek caiz midir?

Evet, caizdir. Kendisine kurban vacip olan kişinin bu şekilde kurban satın alması caizdir. Çünkü taksit ile veya veresiye alınan kurban da peşin alınan kurban gibi kişinin mülkiyetine geçmiş olur.

Almanya’da ikamet edenler, parasını gönderdikleri kurbanlarını Türkiye’de kendi adlarına kestirebilirler mi?

Elbette. Nerede olursa olsun parasını verdiği kimseye kurbanını kendi adına kestirmesi caizdir. Bu sebeple, bilhassa ihtiyaç sahibi aile ve öğrencilere vekalet yoluyla ulaştırılan kurbanlar, hedefini bulan kurbanlar olarak düşünülebilir. İtimat ettiğiniz kimseye parasını verip kendi adınıza kurbanınızı kestirir, dilediğiniz ihtiyaç yerlerini ulaştırabilirsiniz. Bütün mese¬le, kurbanların ihtiyaç sahibi yerlere gitmesi, neslin yetişmesine hizmet etmesidir.

Fert ve Toplum Açısından Kurbanın Faydaları
a) Fert açısından:

1. Kurban müslümanı Allah’a yaklaştırarak onu günahlarının kirlerinden temizler.
2. Kurban, müslümanın Allah uğrunda fedâkârlık yapmasının en güzel örneğidir. Müslüman bu fedakârlığı ile kendisini Allah için kurban kesmiş derecesinde teslimiyet kazanır.
3. Kurban, müslümanın hem kendisinin, hem de çoluk çocuğunun belâ ve musibetlerden, çeşitli sıkıntılardan kurtulmasına bir vesiledir.
4. Kurban, müslümanın mutluluğunu artırır.

b) Kurbanın Topluma Faydaları
1. Kurban, senede bir defa da olsa fakir kimselerin gıda ihtiyaçlarına önemli bir yardımdır.
2. Kurban, sosyal yardımlaşmanın güzel örneklerinden biridir. Bu sayede bütün toplumlarda fertler arasında karşılıklı sevgi ve saygı hisleri belirerek bir kaynaşma meydana gelir, dolayısıyla cemiyette birlik ve huzur temin edilir. Fakir zengine duacı olur, zengin de fakirin ihtiyaçlarını gidererek onu bayram sevincine kedersiz, gamsız olarak ortak etmenin saadetini duyar.
3. Kurban aynı zamanda bütün Müslümanlara, hattâ gayr-i Müslim komşulara mükemmel ve umumi bir ziyafet olması itibariyle de güzel bir kaynaşma ve yardımlaşma vesilesidir.

Kurban, toplumda, özellikle İslâm cemiyetlerinde fakirlere ve topyekün Müslümanlara, yüce Allah’ın verdiği hususi bir ziyafettir. Kurban etinin dinimizce gayr-i Müslimlere verilebileceğini düşünürsek o zaman daha şümullü bir yardımlaşma emri olduğu görülür.

4. Kurban bayramında, bütün İslâm aleminde aynı anda milyonlarca hayvan kesilmektedir. Hiç bir beşeri kuvvetin aynı anda yüzlerce ülkede bu kadar hayvanın kesilmesini temin etmesine ve toplumun bütün fertlerine ziyafet vermesine imkân yoktur.
5. Kurban, hayvan piyasasına bir hareketlilik getirerek, kasalarda stok olmuş paraların toplum hizmetine girmesini sağlar. Bütün İslâm aleminde aynı zamanda milyarlarca lira harcanmak suretiyle piyasada geniş ölçüde bir hareket meydana gelir. Hayvanların etinden, yününden, derisinden birçok şahıs ve müesseseler faydalanır. Zenginlerin kasasındaki paralardan mal sahipleri de faydalanır.
6. Kurban kesme ananesinin besiciliği teşvik ettiği, işsizlere iş sahası açtığı, pazarlara hareket getirdiği, zenginlere kurban satan fakirlerin ve orta hallilerin durumlarının iyileştiği de bir gerçektir.
7. Tekbir getirilerek kurban kesenlerle hacılar arasında bir benzerlik vardır. Mekke’ye gidemeyenler, bu suretle hacıların ulvi hissiyatına iştirak etmiş olurlar, aynı hayatın bir örneğini yaşarlar

Kurbanda Niyet
Kesilecek kurbanın geçerli olması için ayrıca niyet etmek de şarttır. Çünkü hayvan ibadet maksadı ile de et maksadı ile de kesilebilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Ameller niyetlere göredir ve her kişi için niyet ettiği vardır. ” buyurmuştur.

Kurbanlık Hayvan Alınırken

Kurbanlık hayvan almaya giderken niyetimiz şöyle olmalıdır:

“Yarabbî! Nefsim isyan edip türlü kötü işler yaptığımdan, katledilmeye hak kazandı. Ancak bir kimsenin de nefsini katletmesi haram olduğundan bu kurbanı nefsime bedel olarak senin rızanı kazanmak için kesmeye niyet ettim. Yarabbi! Onun her uzvuna bedel uzuvlarımı cehennemden halâs eyle. Tüm kötülüklerden ben aciz, günahkâr kulunu temizle.” diyerek böylece niyetini yapıp, kurbanlık hayvan almak için çarşıya, pazara çıkmalı. Kurban almağa bu niyetle gidilirse her adımına bir sevap yazılıp, günahları silinir.

Pazarlık yaparken ne kadar çok konuşur, iyi ve güzel sözlerle alışveriş edecek olursa, bu sözlerin hepsi teşbih olur ve kayda geçer. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: “Bir kimse kurbanını satın almak üzere evinden çıkarsa, onun her adımına karşılık Cenab-ı Hak on sevap evirir. On günahını siler. Derecesine on derece ilave eder. Hayvanını alması için konuşması/yaptığı pazarlık teşbih olur. Parasını öderken her kuruşu için bire yedi yüz sevap verilir. Yere kurbanı yatırıp kestiği zaman, bütün yerden mahlûkat onun için istiğfarda bulunur. Kanı akıtıldığında her damla kanından Cenab-ı Hak on melek yaratıp kıyamete kadar onun için istiğfarda bulunurlar. Eti taksim edilip dağıtıldığında her lokması için Hazret-i İsmail aleyhisselâm evladından bir köle azad etmiş gibi sevab verilir.”

Kurban Kesmenin Değer ve Kıymeti/Faziletleri
Âişe radıyallahu anha’dan rivayete göre, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ademoğlu kurban kesme gününde Allah katında kan akıtmaktan daha sevimli bir amel işlememiştir. O kurban kıyamet günü boynuzları kılları ve tırnaklarıyla gelecektir. Kurbanın kanı yere düşmeden önce Allah katında hemen kabul olunur. Bu sebeple kestiğiniz kurbanlardan dolayı sıkıntı değil gönlünüz hoş olsun.”

Zeyd İbnu Erkam radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın ashabı: “Ey Allah’ın Resulü dediler, bayram günü kesilen şu kurban nedir?”

“Bu babanız İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir” buyurdular. Ashab:

“Pekiyi, kurban kesmede bize ne gibi sevap var ey Allah’ın Resulü!” dediler.

“Kurbanın her bir küı için bir sevap” buyurdular. Ashab tekrar:

“(Kesilen kurban, koyun kuzu gibi) yünlü ise ey Allah’ın Resulü (sevap nasıl olacak)?” diye sordular. Aleyhissalâtu vesselam:

“Yünün her bir kılı için de bir sevap var!” buyurdular.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“İnsanoğlu bu gününde akrabasıyla ilgilenmesi hariç, kan akıtmaktan daha faziletli hiç bir amel işleyemez.”

“Ey İnsanlar ! Kurban kesiniz. Kurbanların akıtılan kanlarına mukabil Allah’dan sevab umunuz. Yere akan kurban kanı gerçekten Hâk Teâlâ’nın katına dökülür. ”

“Kim Gönül hoşluğu ile, mükafatını Allah’tan umarak, kurban keserse, bu kendisini cehennem ateşinden korur.”

“Bayram gününde gümüş para, Allah katında kurbanlıktan daha sevimli bir şeye harcanamaz.”

Kurban Kesmenin Hikmeti
İmam-ı Şârâni kuddise sirruh hazretleri buyuruyor ki:
“Her sene kurban bayramında nefsimiz, ailemiz, çocuklarımız için kurban kesmeliyiz. Meşru bir mazeret olmadan bunu ihmâl etmemeliyiz. Kurban kesilmesinin hikmetine gelince: Kimin adına kurban kesilirse o kişinin üzerinden kaza ve belâ uzaklaştığı gibi, işlediği suç ve kabahatleri de affedilmiş olur. Helâl kazancından kesilecek olan kurban ev halkından belâ ve ezayı uzaklaştırır.”

“Kurbanın meşru kılınmasındaki hikmet ise; sayısız nimetlere karşı Allah’a şükretmek, insanın geçen seneden bu seneye kadar hayatta kalışına şükretmek ve günahlarının bağışlanmasını dilemektir. Sözü geçen bu günahlar ise Allah’ın emirlerine muhalif hareket edilmesi yahut da emredilen şeylerdeki eksiklikler dolayısıyladır. Hem kurban kesen ailenin hem de onlardan başkasının genişliğe kavuşturulması, bir başka sebeptir. Bu bakımdan fakirin ihtiyacının karşılanmasının maksat olarak gözetildiği fıtır sadakasının hilâfına, kurbanda kıymetinin ödenmesi yeterli değildir. İmam Ahmed kurban kesmenin, kıymetini tasadduk etmekten daha faziletli olduğunu açıkça ifade etmiştir.”

“Allah bütün kâinatı insanlar için yaratmış ve her şeyi onların emrine amade kılmıştır. Deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlarda insanoğlunun emrine musahhar olan nimetler cümlesindendir. Kurban kesmek Allah’ın bu nimetlerine şükür demektir. İnsan bu sayede Allah’a karşı sevincini, cömertliğini ifade etmiş olur. Şu ayet bu gerçeği dile getirmektedir:

“Biz kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın şiarından kıldık. Onlarda size hayır vardır. O halde onlar ayakta durup boğazlanırken üzerlerine Allah’ın ismini anın (Besmele çekin. Kesme neticesi.) yanları üzeri düşüp öldükleri vakitte ondan hem kendiniz yiyin, hem ihtiyacını gizleyen ve hem de gizlemeyip dilenen fakirlere ye-dirin. Onlara şükredesiniz diye, böylece sizin emrine amade kıldık. Onların ne etleri, ne kanları, hiçbir zaman Allah’a erişmez. Fakat sizden O’nu (yalnız kendi rızası için yapılan samimiyetin ifadesi olan işler)takva ulaşır.”

“Kurban bize, Hazret-i İbrahim ve Hazret-i İsmail aleyhissselâm’ın teslimiyetini ve kulluktaki üstün halini hatırlatır. Allah’ın her şeyi insanlara musahhar kıldığını fiilen gösterip bunlardan usûlünce istifâde ve infak etmeyi öğretir. Zira, Allah’ın emrimize verdiği nimetlerden faydalanmamak doğru olmadığı gibi, onları israf etmek de son derece yanlıştır. Bunun için İslâm kurbanı emretmiş, ancak diğer taraftan da israfı ve hayvanlara eziyeti yasaklamış, hat¬ta belli bir yaş sınırı koymuştur.

Kurban, insanı cimrilik ve mal sevgisinden kurtarır. Toplumdaki kardeşlik, yardımlaşma, paylaşma ve fukarayı sevindirme duygularını geliştirir. İnsanları muhabbet ve merhametle birbirine bağlar. Allah’ın nimetlerinden bütün kullarının istifade etmesini sağlar. Toplum halinde yerine getirilen ferdî ve içtimâi ibadetlerle Allah’ın rızasını kazanmaya ve O’na yaklaşmaya vesile olur.”

Kurban Olacak Hayvanlar
Kurban olacak hayvanlar şunlardır:
l.Deve-Sığır (inek, öküz, manda)
2.Davar (Koyun-Keçi)

Bu cinslerin içine, bunların bütün nevileri dahil olur. Erkeği de dişisi de, enenmiş olanı da, olmayanı da.

Bu vasfı taşıyan hayvanları kesmek kurbanın rüknüdür. Kurban olabilecek hayvanlar: Deve, sığır (inek, öküz, manda)ve davar (koyun-keçi)cinsinden hayvanlardır.

Bu sayılan hayvanlardan başkasından kurban kesmek caiz değildir.

Kümes hayvanları(tavuk, horoz, kaz, ördek gibi evcil hayvanlar), eti yenilen vahşi hayvanlar (yaban sığırı, geyik) kurban edilemezler.

Koyun-Keçi Veya Sığır Kaç Kişiye Kurban Olur ?
Kurban kesenlerin miktarlarına gelince, koyun ve keçi yalnız bir kişi için kurban olur.

Bir deve veya sığır yedi kişiden fazlaya kurban olmaz. Yedi veya daha noksan kişiler için kurban olur. Bu, bütün alimlerimizin kavlidir.

Cabir b. Abdullah radıyalalhu anh’den rivayet olunmuştur ki: Biz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında temettü’ haccı yapar ve ortaklasa yedi kişiye bir sığır ve yine yedi kişiye bir deve kurban ederdik.”

Cabir b. Abdullah radıyallahu anh’dan demiştir ki:

“Hudeybiye sulhu yapıldığı gün Hudeybiye’de Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte yedi kişi için bir deve, yedi kişi için bir sığır kurban ettik.” yine diğer bir rivayette:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sığır ve devenin yedi kişiye kurban edilmesi caizdir” buyurmuştur.

Kurbanda Ortaklık
Ortakların hepsinin Müslüman olması ve hepsinin de niyetinin kurban kesmek olması gerekir. Eğer içlerinden sadece et almak veya ticaret maksadı ile kesmek niyetinde olan varsa, hiçbirini kestiği kurban olmaz.

Ortaklığın, hayvanı satın almadan önce olması daha iyidir. Bir Müslüman kurban için satın aldığı bir sığır veya deveye sonradan altı kişiyi daha ortak edebilir. Aslolan önce yedi kişinin bir araya gelmesi, sonra kurban niyetiyle sığırı satın almasıdır.

Katılanların sayısının tek veya çift olması mühim değildir. Ortaklar kurbandan hisselerini tartarak ayırmalıdırlar. Götürü usulü ile taksim caiz olmaz..

Ölmüş Babamı Hisseye Katarsam Taksimat Nasıl Olacak?
Almış olduğumuz büyük baş hayvana ölmüş olan babamı da dahil edeceğiz. Ancak kurbanı ikiye bölerek kardeşimle paylaşıyoruz. Babamın hissesinin tamamını dağıtmamız gerekiyor mu? Paylaştığımız hisse içinden babamın hissesini dağıtsak dinimizce bir sakınca var mı?

Kesilen büyük baş bir hayvana kaç kişi ortak ise o kadar hisseye bölünür. Ve bu bölmenin tartı ile yapılması tavsiye edilir. Ancak bir kurban bir aile için kesiliyor ve aynı eve giriyorsa taksime gerek yoktur. Siz paylaşmaktan bahsettiğinize göre ikiye değil üçe bölmeniz gerekir; çünkü babanız üçüncü ortak olmuş oluyor. Babanız için kestiğiniz kurban eğer babanızın vasiyeti üzerine ise, o takdirde adak kurbanı hükmünde olup sizin onun tamamını fakirlere dağıtmanız gerekir. Böyle değil de siz onun adına kesiyorsanız, hissesinin tamamını dağıtabileceğiniz gibi bir bölümünü kendiniz alabilir veya aileniz kalabalıksa tamamını da alabilirsiniz. Ancak kurban etinin taksiminde tavsiye edilen, üçe ayrılıp bir bölümünün eve, bir bölümünün eş, dost ve akrabaya, bir bölümünün de fakir fukaraya dağıtılmasıdır.

Kurban Edilen Hayvanların Yaşları
Büyük baş hayvanlardan devenin en aşağısı beş yaşında olanı, sığırın iki yaşında olanı ve davarın bir yaşında olanı(veya daha az yaş da olup da bu yaşta gösterenleri)kurban edilebilir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“İki yaşına girmiş hayvandan başkasını kurban etmeyin. İki yaşında bir hayvan bulamazsanız, o halde bir yaşında koyun kesiniz.”

“Koyun nevinden ceza (yani altı ayını doldurmuş ve bir yılını doldurandan farksız kuvvetli kuzu)nun bayram kurbanı olması caizdir.”

Büyük alim Kuduri şöyle buyurmuştur:

“Alimler şöyle demişlerdir: Koyun ve keçiden bir yaşını bitirmiş olanlar, sığırdan iki yaşını bitirmiş olanlar, deveden ise beş yaşını bitirmiş olanlar kurban olurlar.

Bu yaşlardan az olanlar kurban olmazlar.

Ancak altı ayını bitirmiş ve anası kadar görünmekte olan, kuzu da kurban olur.

Şayet yaşları bunlardan yukarı olursa, o hayvanların kurban olmaları caizdir ve efdâldir.

Kuzu, oğlak, buzağı, deve köşeğini/yavrusunu kurban kesmek caiz değildir.”

Kurban Kesmekle İlgili Hükümler Nelerdir?

Herkes mâlî durumunu başkasından daha iyi bilir. Borcundan ve ev eşyası gibi zarurî ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra geride parası kalan zenginlere kurban kesmek vâcibtir.

Bazılarının Eyyûb Sultan’da kestikleri tavuk, ördek, kaz, horoz gibi hayvanlar kurban olmayacağından, kurban olarak koyun, keçi, sığır ve deve kesilir.

Koyun ve keçi bir kişi nâmına, deve ile sığır ise yedi kişi kadar ortak olunarak kesilebilir. Bunların erkeği ile dişisini kesmek arasında fark yoktur. Koyunun erkeğini kurban etmek daha efdâl olur, diyenler olmuştur.

Koyun ile keçi bir yaşını bitirmiş olmalıdır. Koyun cinsinin bir yaşını bitirmiş kadar gösterişli olan yedi-sekiz aylığı da kesilebilir. Yedi kişiye kadar ortak olunabilen sığır ise iki yaşını bitirmiş olmalıdır.

Ortaklar kurban etini götürü ile değil, tartı ile son derece dikkat ederek paylaşmalıdırlar. Tarafların hakları kalmaması için bu paylaşma işinde adalete çok dikkat etmek zarureti vardır.
Kurban, bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günleri kesilir. Şüphesiz ki birinci günü kesilmesi daha faziletli ve sevaplıdır. Mazeretlerinden dolayı ilk günde kesemeyenler üçüncü günü akşama kadar kesebilirler.

Müstehap Olan Kurbanlık Hayvanlar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“Kefenin en hayırlısından birisi de hülle (belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere iki kısımdan ibaret elbise) dir. Bayramda kesilen kurbanların en hayırlısı da iki boynuzlu koçtur. ”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle ağa siyah, gözlerinin etrafı siyah, kara bacaklı, boynuzlu ve damızlık iki koçu kurban etti. ”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

“Koyunlardan toklu, ne güzel kurbanlık hayvandır.”

Kurbanlık hayvanlardan bir kısmı kurban edilip insanın midesine gitmekle hayvanlıktan kurtulup insanlık mertebesine çıkmakta, ebediyen cennete lâyık bir keyfiyet kazanmakta, bir kısmı da Allah yolunda kurban edilmelerine mükâfat olarak ahirette “Burak” olma şerefine nail olmakta, sahiplerini sırta köprüsünde taşıma görevi ile onurlandırılmaktadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kurbanlarınızı neşeli ve kuvvetli hayvanlardan kesin. Çünkü onlar sırat köprüsünde sizin binitleriniz olacaktır.” hadisi de buna işaret etmektedir. Bu olay kurbanlık hayvanlar için bir rahmet, bir sâadet bir şeref değil midir?

Peygamberimizin Kestiği Kurbanlık Hayvanlar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yedi tane deveyi, ayakta yatırmadan kendi eliyle boğazlamış, boynuzlu ve alacalı iki koçu da Medine’de kesmiştir.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem boynuzlu ve alacalı iki koç kurban etmiş. Onları tekbir getirerek, besmele çekerek ve sağ dizini kurbanların sağ yanlarına koyarak kesmiştir.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurban bayramı günü hayaları buruk, alacak ve boynuzlu iki koç kesti, onları kesime hazırlayıp da yönlerini kıbleye çevirdiği zaman:

“Ben bütün dinlerden yüz çevirerek yüzümü İbrahim’in dini/yâni İslâm üzere gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz namazım ve diğer ibadetlerim, hayatım boyunca işlediğim bütün amellerim ve ölümüm anına kadar taşıya geldiğim katıksız imanım ve ona bağlı hareketlerim Alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben Müslümanlardanım, Ey Allah’ım ! bu kurban senden bana bir nimettir ve Muhammed ile ümmeti tarafından sırf senin rızan için kurban edilmiştir.”diye dua etti ve sonra kesti.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayası burulmadık, kara gözlü, kara ağızlı ve kara ayaklı bir koçu kurban etmişti.”

Kurban Edilmeye Engel Olan Ayıplar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in adetinden biri de kurbanlığını seçmesi, en iyisini alması ve hayvanın kusurlardan ve ayıplardan beri olmasına dikkat etmesidir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Dört şey kurban olmaz:
l. Körlüğü açıkça belli olan, tek gözlü..
2. Hastalığı açıkça belli olan, hasta
3.Topallığı iyice belli olan, topal.
4.Ayağı kırılıp kötürüm olan ve aklı kalmayan, yani çöküp, zayıflayıp ne yaptığını bilmeyen.”

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kulağının deliği görünecek kadar dipten kesik, boynuzu çıkık, gözü çıkmış, zayıflığından ötürü sürüde gidemeyen ve kırık ayaklılarında kurban edilmesini yasakladı. ”

Biz bu engelleri maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
l. Bir veya iki gözü kör olması.
2. Zayıflığından dolayı iliği kurumuş olması.
3. Kesileceği yere gidemeyecek kadar aksak olması
4. Anadan doğma kulaksız olarak dünyaya gelmesi. Eğer küçük kulaklı, kulağı delik veya damgalı ise kurban edilmesi caizdir.
5. Burnunun kesik olması.
6. Kulaklarının yarıdan fazlasının kesik olması.
7. Dişlerinin çoğunun dökülmüş olması.
8. Koyun ve keçi memelerinden birinin, sığırın iki memesinin kurumuş olması.
9. Karnını doyuramayacak kadar deli olması.
10. Boynuzunun biri veya her ikisi kökünden kırılmış olması.
11. Ölecek derecede hasta olması.
12. Kulak ve kuyruğunun yandan fazlasının bulunmaması
13. Kulağını birinin dibinden kesimleş olması veya doğuştan bir kulağının bulunmaması.

Kurban Edilmesine Engel Olmayan Ayıplar
1. Uyuzlu hayvanın eti semiz olursa kurban edilebilir.
2. Boynuzsuz doğan veya boynuzunun birazı kırılmış olan hayvan.
3. Dişlerinin bir kısmı dökülüp, çoğu mevcut olan.
4. Şaşı gözü olan.
5. Topal olan, yani ayağını yere basarak yürüyebilen.
6. Kulağı delik veya enine yarık olan.
7.Erkek hayvanın burulmuş olması, kurban olmasına engel olmaz.

Eti Yenen Hayvanların Yenmeyen Organlarıdır.
Temiz ve helâl olan hayvanların, yedi şeyini yemek haramdır.

Cenâb-ı Hak, rızık olarak yarattığı bazı şeylere kayıt ve yasaklamalar da getirmiştir. Bunların mahiyetini açıklamak aklen mümkün olsun veya olmasın, konulan yasaklamaya riayet etmek kul olmamızın ayrılmaz bir parçasıdır. İşi nefis ve heveslerine göre değil, şer’i ölçülere göre tahsil etmemiz gerekir.

Bu yönü dikkate alacak ve kesilen hayvanların yenilemeyecek taraflarını araştıracak olursak şu yedi şeyin yenilmeyeceğini öğrenmiş oluruz:

1.Hayvan kesildiği zaman akan kan.
2. Erkek hayvanın cinsi organı
3.Erkek hayvanın yumurtaları.
4.Dişi hayvanın cinsel organı.
5.İdrar kesesi.
6.Öd.
7.Beze denilen yumru.

Yine Kurban Üzerine
Kurban da bir ibâdettir. Hem de vacip olan ibâdet..

Öyle ise her ibâdet gibi onun da kendine göre usûl ve kaideleri vardır. Usûlüne uygun yapılan ibâdetin makbuliyeti daha kudsî olur.

Bu sebeple kurban ibâdetinin bâzı usûllerine işarete devam edeceğiz

1. Kurban olacak hayvanlar, değerini kaybettirecek sakatlıklardan uzak olmalıdır. Tâ ki, kulların beğenmeyip reddettiği hayvanları Allah’a kabul ettirmeye çalışmak gibi bir duruma düşmeyelim.

Bu itibarla, kurbanlık hayvanın bir gözü tamamen kör olmamalıdır. Dişlerinin yarısından fazlası düşmüş olmamalıdır. Kulakları kökünden kesilmiş bulunmamalıdır. Kulakları kökünden kesilmiş bulunmamalıdır. Boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış olmamalıdır. Kulağı, yahut kuyruğu tamamen, yahut yarısından kesik olmamalıdır. Memelerinin başları kopmuş bulunmamalıdır. Zira bunlardan kurban olmaz.

2.Şaşı olması, topal bulunması, uyuzlu bulunması, yaratılışta boynuzu olmaması veya boynuzun birazı kırık bulunması, kulaklarının delik olması, yâni işaretlenmiş bulunması, dişlerinin az kısmı düşmüş olması, tenasül uzvu buruşmuş olması; kurban olmasına mâni olmaz. Bu sayılan özürler kurbanlığa mâni teşkil etmezler.

3. Kurban olmaya mâni özürler kurban aldıktan sonra meydana gelse, kesecek kimse başka kurban almaya gücü yeten biri ise bu ayıplardan salim yeni bir kurban alması gerekir. Ama gücü yetmeyen biri ise bunu keser. Yenisini alması gerekmez. Nitekim zenginin aldığı kurban ölse yenisini alması lâzımdır. Ama fakire gerekmez. Zira onun için nafileydi. Nafile de ise borçlanma yoktur.

4. Birkaç tane kurban bir arada iken birinin kurbanı diğeri adına kesilse, helâlleşirlerse caiz olur. Helâlleşmezlerse, birbirininki ötekinden etli olduğu iddiasında bulunursa fazla olan etin parası verilerek helâlleşir. Ancak bu para harcanmaz, sadaka olarak verilir.

Kurban Kesmenin Müstehap Olduğu Vakit
Kurban, Bayram Namazından Sonra Kesilmelidir
Berâ b. Âzib radıyallahu anha’den rivayete göre, şöyle demiştir Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: Kurban bayramı günü bize bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu:

“Sizden biriniz bayram namazını kılmadan kurban kesmesin.” Bunun üzerine dayım ayağa kalktı ve dedi ki:

“Bugün etin bol olması sebebiyle insanlar etten bıkıp usanırlar. Ben aileme ev halkına ve komşularıma yedirmek için acele ederek kurbanımı kestim.” Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Yeniden Kurban kes!” Buyurdu. “Ey Allah’ın Resulü! Yanımda dişi bir süt oğlağım var iki koyuna bedeldir onu kurban olarak kesebilir miyim?” Efendimiz şöyle buyurdu:

“Evet o hayırlı ve senin için yeterlidir fakat senden sonra hiçbir kimse için yeterli olmayacaktır.”

“Her kim namazdan önce kurbanını kesti ise, onun yerine bir başkasını daha kessin. Kim de namazdan önce kurbanını kesmemişse, şimdi besmele çekip kessin.”

Kurban kesme süresu üç gün ile sınırlama şu delillere dayanır: Hazret-i Ömer, Hazret-i Ali ve
İbn Abbas radıyalalhu anhüm’den nakledilmiştir:

“Kurban kesme günleri üç gündür, ilk gün en faziletlisidir.” Diğer bir rivayette:

“Kurban günleri birinci kurban gününden sonra iki gündür.”

Kurban kesme vakti bayramın 1. gününün bayram namazından sonra başlar, üçüncü gününün akşam namazından önceye kadar devam eder.

Birinci gün efdal olan gündür. Son gün efdal olan gün değildir. Müstehap olan kurbanı üçüncü güne bırakmamaktır. Bu günlerin gecelerinde kesmek mekruhtur. Bu zaman içinde kurbanını kesmeyen onu sadaka olarak verir.

Zengin bir kimse herhangi bir sebepten dolayı bayram günlerinde kurban kesmemişse ne gerekir?

Bu durumda bir kurbanlık koyunun değerini fakirlere tasadduk etmesi gerekir. Ertesi seneye bırakılmaz.

Bir kimse kurban bayramında kesmek niyetiyle aldığı hayvanı kesmeyip kurban günleri geçerse ne yapar?

Kişi zengin ise dilerse aynını, yani o hayvanı, dilerse kıymetini, fakir ise aynını tasadduk eder.
Bir kimse aldığı bir hayvanı bayram günlerinde kurban olarak kesmeyi adaşa, fakat bayram günlerinde kesmezse ne yapması gerekir?

Bu durumda sahibi zengin olsun, fakir olsun, o hayvanı fakirlere tasadduk etmesi gerekir.

Kurbanı Allah İçin Kesmek

Her şeyden önce şu hakikat bilinmelidir ki, ibadetler Allah em¬rettiği için yapılır. Allah’ın emri ile yapılan ibadetlerde de bildiğimiz bilemediğimiz sayısız hikmetler vardır. Allah şu ayette kurban ile neyin hedeflendiğini bildirmektedir:

“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine erzak olarak verdiği hayvanlardan keserken Allah’ın adını ansınlar. ”

Kurban ibadeti yerine getirilirken, Allah’ın yüce adının zikredilmesi, yeryüzünde mevcut bütün hayvanların Allah’ın mülkü olup sırf rahmet eseri olarak insanların istifadesine verilmiş olduğunun bilinmesi ve o şuurla bu ibadetin yapılması emredilmektedir.

Allah rızası için kesilen kurban ahirette geçilmesi çok zor olan sırat köprüsünde sahibi için bir binek vazifesi görecektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmuştur:

“Hayvanın iyi ve güzelini kurbanlık olarak seçin, çünkü sırat köprüsünde size bineklik yapacaktır.”

Kurbanın daha bilemediğimiz birçok hikmetleri vardır. İbadetler her çeşit hikmet ve faydasından önce sırf Allah rızası için yapılmalıdır. Bu itibarla kurban da her türlü ferdi, sosyal faydasıyla birlikte Allah’ın hoşnutluğu ve sırf Allah rızası gaye esas gaye yapılarak yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim bunu şu şekilde vurgulamıştır:

“Şunu unutmayın ki, ne onların kurbanlıkların etleri, ne de kanları asla Allah’a ulaşacak değildir. Lâkin O’na ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvadır. Allah saygısıdır.”

Kurban Allah’a yaklaşmak maksadıyla ve yalnız O’nun rızasını kazanmak için kesilir. Allah’tan başkası adına hayvan kesmek haramdır ve bu yola tevessül edenleri Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Allah’tan başkası nâmına hayvan kesene Allah lanet etsin” şeklindeki ifadeleriyle uyarmıştır.

Kurbanın Geçerli Olması için Niyet Etmek Şart Mıdır ?
Evet, kurbanın geçerli olması için niyet etmek şarttır. Çünkü hayvan ibadet kastıyla da et kastıyla da kesilebilir.

Bir Zatı Karşılamak İçin Kesilen Kurbanın Eti Yenir Mi ?
Allah rızası olmaksızın sırf bir zatın gelişini kutlamak amacıyla besme¬le çekilmiş olsa bile kesilen kurbanın eti yenmez. Ancak o kimseye veya başkalarına ikram etmek niyetiyle kesilirse caizdir ve eti yenir.

Ölü Namına Arafe Günü Kurban Kesilir Mi ?
Burada kurban bayramı günlerinde kesilen kurban kastediliyorsa arafe günü kesilemez. Çünkü bu bir udhiyedir. Udhiye ise yalnız bayram günlerinde kesilir. Ancak sadaka niyetiyle kesilmek isteniyorsa arafe günü de kesilebilir.

Türbelerde, Törenlerde, Açılışlarda Kurban Kesilebilir Mi ?
Mezarları tamamıyla sağlam ve sahih düşüncelerle türbe haline getirilen zevat-i kiramı ziyaret etmenin, onların huzurunda onları şefaatçi yaparak Çenab-ı hakk’a yalvarıp yakarmanın hiçbir mahzuru yoktur. Önceleri bu niyetle türbeleri ziyaret eden insanlar ve özellikle bunlar arasında zengin olanlar, ziyaretleri esnasında kurban kesip, etini fakir-fukaraya dağıtmışlar, sevabını da türbe sahibine bağışlamışlardır. Bir teamül haline gelen, örfe mâl olan bu alışkanlık sonraları su-i istimal edilmeye başlanmış.. Başlanmış ve “Falan zata kurban keseceğim.” gibi düşünceler içine girilmiştir. Fakat bu, akide açısından olabildiğine tehlikeli ve insanı küfre sokacak taşımaktadır. Bazıları bu niyetle türbelere kurban kesenlere “kâfir olur” demektedirler ki, meseleyi böyle ifrat içine sokmaya gerek yoktur.

Zira aslında kesilen her hayvan Allah adına kesilmekte ve kesilirken “Bismillâhi Allah-ü Ekber” denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gerekli olan husus, hayvanı boğazlayan kişini niyetidir. Hüküm ona göre verilir.

Meselâ; bir beldeye teşrif eden devlet büyüğü için kurban kesilirken, onun ayak basması tazim edilerek kesiliyorsa, şirke düşme endişesi söz konusudur ve o hayvanın eti yenilmez. Fakat o vesileyle, Allah için kurban kesilirse, onun eti yenir.

Aynı durum, törenler, açılışlar için de geçerlidir. Burada mühim olan kalptir, kalpte bulunan niyettir ve onu da Allah’dan sonra en iyi bilen o şahsın kendisidir türbelerde kesilen kurban için aynı şey geçerlidir.

Bina Yapılırken Kesilen Kurban
Bir binanın temeli atılacağı sırada veya bir hastalıktan şifa bulma maksadı ile kesilen kurbanın helâl olmasında şek ve tereddüt yoktur. Zira bundan maksat, tasadduktur. Şu kadar var ki, kesilecek hayvanın kanının mutlaka temele atılması şart değildir.

Kurbanlık Hayvanlara Yumuşak Davranmak

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayvanı kesmenin güzel bir biçimde yapılmasını ve bıçağın iyice bilenmesini emir buyurmuştur. Böylece boğazlanacak hayvan rahat bir şekilde can vermiş olur.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bıçağın ağzını bilemeyi ve bıçağın hayvana gösterilmemesini emretti ve,

“Biriniz hayvan boğazlayacağı zaman hemen kesimi çabucak yapsın, “buyurdu.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem boğazlama esnasında hayvana yumuşak davranılmasını da ister.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, birinin koyunu kulaklarından tutarak çektiğini gördü. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona,

“Hayvanın kulağını bırak, boynundan tut !” buyurdu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, adamın birini, hayvanın yüzüne ayağını dayamış bir halde bıçağını bilerken gördü. Bu hal üzerine adama şöyle dedi:

“Bu bileme işini daha önce yapman gerekmez miydi ? Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun” dedi. Başka bir rivayette: “..hayvanı yere yatırmadan önce bıçağını bileseydin ya!” Kesilecek hayvan kesim yerine yumuşaklıkla sevkedilmeli. Bıçak hayvanın gözünden uzak tutulmalı, tam kesim yapılacağı zaman bıçak ortaya çıkarılmalıdır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bıçağın hayvanın gözünden uzakta bilenmesini emretmiştir.

Kesimle ilgili emirler arasında, hayvanın şah damarının kesilmesi de vardır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şeytanın yaptığı gibi yapmayı yasaklamıştı. Şeytanın yapmasından maksat; hayvanı boğazlamak ve şah damarını kesmeden hemen derisini yüzmeye başlamak demektir.” Diğer bir rivayette:

“Onlar hayvanın boğazını birazcık keserler, sonra da şah damarlarını kesmeden ölünceye kadar hayvanı öylece bırakırlardı. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu yasakladı.”

Bir sahabi anlatıyor:

“Kasap, kesim yapmak için kapıyı açarak koçun yanına girdi. Koç kasaptan kaçtı, o sırada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldi ve koç yakalandı. Ancak koç, gitmemek için ayaklarıyla diretiyordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem koça: “Allah’ın emrine karşı sabırlı ol .’”dedi. kasaba da:
“Sen de ey kasap, hayvanı ölüme sevkederken yumuşak biçimde şevket! ” buyurdu.

İbn Ömer radıyallahu anh, adamın birinin, boğazlamak için bir koçu ayaklarıyla sürüklediğini gördü. Hayvanı sürükleyen adama:

“Yazıklar olsun sana, onu ölüme götürürken güzel bir biçimde götürsen ne olur ! dedi. kasap bıçağını çıkararak,

“Güzel bir şekilde sevketmeme gerek yok, onu şimdi boğazlayacağım!” dedi. İbn Ömer yine:

“Olsun, yine de güzel bir biçimde sevket dedi.

Adamın biri Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e;

“Ey Allah’ın Resulü ! Ben koçu kesiyorum ama merhamet ediyorum !”dedi. Bu söz üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:

“Koça merhamet edersen Allah da sana merhamet eder ! “buyurdu

Kurbanı Kendi Elimizle Kesmek

Kurban öncelikle sahibi tarafından kesilmesi menduptur. Eğer gücü yetiyorsa kendisi kesecektir. Çünkü bu Allah’a yakınlıktır. Bunu kendisinin yapması başkasını bunun için görevlendirmesinden daha faziletlidir. Bunun delili şudur:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Harem-i Şerife hediye maksadıyla yüz deve götürmüş, bizzat kendi eliyle altmış kadarını boğazladıktan sonra, elindeki bıçağı Hazret-i Ali’ye vermiş o da ge¬ri kalanını kesmiştir.”

Enes b. Mâlik radıyalalhu anh’dan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurban bayramında iki boynuzlu, alaca, iki adet koç kurban ederdi ve kurbanları keseceği zaman “Bismiilâhi Allah-ü Ekber”derdi. And olsun ki, hem O’nun ayağını/sağ dizini kurbanların sağ yanlarına basarak kendi eliyle keserken gördüm.”

Hazret-i. Ebu Musa (radıyallahu anh)’dan rivayet edildiğine göre: “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kızlarına, kurbanlarını kendi elleriyle kesmelerini, ayağını kurbanın boynuna basmayı, keserken tekbir getirip besmele çekmeyi tenbih etmiştir.”

Bu hadis, kişinin kurbanını kendi eliyle kesmesinin müstehap olduğunu gösterir. Rivayetlerdeki emir vücuba değil, istihbaba hamledilmiştir. Bu rivayet kadınların da kurbanlarını kendilerini kesmesinin caiz olduğunu ifade eder. İmam Malik’ten bunun mekruh olduğunu; İmam-ı Şafiî’de kadının, birisine vekâlet vererek kestirmesini, kesme işine kendisinin mübaşeret etmemesini tavsiye etmiştir. Rivayetler, annelerimizin kurbanlarını Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kestiği ifade etmektedir. Buhâri’de:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zevceleri adına bir sığır kesti.” Müslim’de de:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Veda Haccı’nda hanımları için bir sığır kesti.”

En faziletli olan, eğer kesmeyi iyice becerebiliyorsa kişinin kurbanını bizzat kendisinin kesmesidir. Böylelikle Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine uymuş olacaktır. Kadın için sünnet, yerine başkasını tayin etmesidir. Eğer elinden kurban kesmek gelmiyorsa, bir başkasına vekâlet verip, kesilirken yanında hazır bulunmalıdır.

Kurban sahibinin bizzat kurbanının yanında bulunması da sünnet ile amel etmek ve mağfireti istemek için efdaldir. Çünkü kurbanın akacak ilk damlası ile birlikte kurban sahibinin günahları bağışlanır. Bu sevinçli anda kendisi de orada bulunarak ruhî inşirahı kâmil mânâda tatmalıdır

Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: “Ey Fatima ! Kalk, kurbanının yanında bulun. Şunu iyi bil ki, onun kanından yere düşen ilk damla ile işlemiş olduğun günahların tümü affedilir. Ve kesilmeden önce “Benim namazım, ibadetim, hayatim ve ölümüm alemlerin Rabbi içindir. O’nun ortağı yoktur, bana böyle emrolundu ve ben Müslümanlardanım. “diyerek dua et.” Buyurdu. İmran b. Hüseyin radıyallahu anh:

“Ey Allah’ın Resulü! Bu sevap yalnız senin ‘Ehl-i Beyt’ine mi mahsustur, yoksa tüm Müslümanlar içinde var mı ?”diye sordu. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Tüm Müslümanlar içinde vardır, “buyurdu. Kurbanı Müslüman birisinin kesmesi müstehaptır, çünkü Kurban bir yakınlıktır, ibadettir; ona ehil olmayan kimse bu işi üstlenemez. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle demektedir: “Kurbanı ancak Müslüman kişi keser.”

Müslüman birisinin kurbanlığı kesmek üzere vekil tayin edilmesi caizdir. Çünkü; “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Harem-i Şerife hediye maksadıyla yüz deve götürmüş, bizzat kendi eliyle altmış kadarını boğazladıktan sonra…” geri kalan kısmını kesmek üzere Hazret-i Ali’yi vekil tayin etmiştir.

Vekil olan kimsenin kimin adına kurban kestiğini söylemesi gerekmez. Çünkü bu konuda niyet yeterlidir. Şayet adına kurban kestiği kimsenin ismini zikredecek olursa, bu da güzeldir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesince:

“Allah’ım! Sen Muhammed’den, aile halkından ve Muhammed’in ümmetinden kabul buyur, “dedikten sonra, kurbanını kesmiştir.

Elinden gelmezse, başkasına kestirir. “Vekilim ol da kurbanımı kesiver” diyerek ehil bir kimseye havale etmeli ve kendi de başında durmalıdır, demelidir. Kurban sahibi kurbanının başında durur veya vekili tarafından duaları okuması müstehaptır. Dinen Hayvan Nasıl Kesilir?

Yenilmesi dinen helâl ve mubah olan bir hayvanın dinen boğazlama/kesme işlemi ki şekilde yapılır:

1.Boğazın çeneye bitişen tarafı kesilmek suretiyle olur. Koyun, keçi ve sığırın bu şekilde kesilmesi sünnettir.
2.Boğazın göğse gelen kısmından ve hayvanın göğsü üstünden vurularak kesilir. Devenin bu şekilde kesilmesi sünnettir.
Kesilecek hayvan ister kurban niyetiyle, ister bir maksatla kesilsin, etinin dinen helal olması için yukarıdaki kesim şekillerinden biri ile kesilmelidir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

“Kesim/boğazlama, iki çene kemiği ile gerdan arasında olur. “buyurmuştur.

Hadis-i Şerifte belirtildiği üzere, hayvanın boynunda bulunan damarları, boğazın çene [Koyun, keçi ve sığır], veya göğüs tarafından [deve] kesmektir.

Bu boğazlama esnasında dört damarı kesmek en iyi olanıdır. Bu damarlar; nefes borusu, yemek borusu ve ikisi de şah damarıdır. Bunlardan üçünü; yemek ve nefes borusu ile başka bir damarı kesmek yeterlidir.

Bu şekilde kesilen hayvan dini usule göre kesilmiş olur.

Kurbanı Kesmeden Önce Yapılacak Vazifeler
Kesime yardımcı olabilecek malzemelerin hazırlanması lâzımdır.
1. Bıçakların bilenmesi, keskinleştirilmesi lâzımdır.
2. Noksan bı¬çak, satır çeşitlerini tamamlanması lâzımdır.
3. Kurban kesilecek yerin tespiti.
4. Çukur kazmak için kazma, kürek ve vb aletleri temin etmeliyiz
5. Kesimden sonra parçaları, et ve sakatatın konacağı kapların tespiti.
6. Kasap ücretinin önceden hazırlanması. Kendisi kesemiyorsa, tecrübeli, mahir, mütedeyyin bir kasap ile önceden anlaşmalı. Kesilen kurbanın etinden, derisinden kasap ücreti verilmez.
7. Dağıtılacak kurban etlerini konacağı naylon torbaların alımı. Gazete kağıdı veya kullanılmış kağıtlara sarmak çirkin ve gayrisıhhi olur.
8. Hayvanın ayaklarını bağlamak için ip, asmak için ip ve çengelin hazırlanması.
9. Kurbanı kesmeye götürürken merhamet ölçülerini elden bırakmamalıyız. Onu bacağından çekerek, itip kakarak, sürükleyerek götürmemeliyiz. Mekruhtur.
10. Hayvanın birini ötekinin gözü önünde kesmemeliyiz.
11. Kesilen ve kesilmekte olan hayvanı, diğer hayvanlara göstermemeliyiz.
12. Bıçağı kurbanlık hayvana göstermemeliyiz. Hele hayvanın yanında bıçak bilemek gafletine düşmemeliyiz.
13. Kurban çok hisli hayvandır. O kadar ki: “Ne güzel şey, ne tatlı şey. Allah yolunda canımı kurban ediyorum diye söylemesi lezzetli zikirlerdendir.”

Vekâlet Verme Şekli
Kurbanını bizzat kesmeyen, kesemeyen, başka bir yere veya hayır kurumuna gönderen kimse kurbanını kesecek veya kestirecek kimseye şöyle vekâlet verir:

“Adak, akika veya vacip kurbanımı kesmeye, kestirmeye seni vekil tayin ettim.”der. karşı tarafta:”Aldım kabul ettim.”der.

Kurbanda Vekalet Olur mu?
Bir kimse kendi adına kurban kesmesi için başkasını vekil tayin edebilir. Vekalet bizzat verilebileceği gibi mektup, telefon, faks, e.-mâil gibi vasıtalarla da verilebilir.

Hayır kurumlarına yapılan kurbanlık bağışında direkt olarak vekalet verilemediği veya dolaylı yollardan verildiği için kurbanın durumu ne olur? Bu şekilde bağış yapmak dinen caiz mi?

Çeşitli vekâlet yolları ile bağış yapma konusunda bir problem olmadığını, vekâletin telefonla, telgrafla, mektupla, faksla, internet yoluyla vb. olabileceğini daha önce ifade etmiştim. Sorunuzdan çıkabilecek bir sonuca daha işaret etmek faydalı olur. Güvenli bir kuruluşa, ilanı sebebiyle hesabına para yatırıp, kurban bağışı için olduğu notunu koydurmak hattâ açılan özel kurban hesabına para yatırmak da vekâlet vermek anlamına gelir. Yani dolaylı dediğiniz yolla da vekâlet caizdir. Çünkü güven duyulan bu organizasyonlar, kurban bağışlarının en iyi şekilde değerlendirildiği, usulüne uygun kesildiği, fakir ve muhtaçlara ulaştırıldığı yönünde âmmeye garanti vermektedirler.

Talebe yurtlarına kurban hibe edilir mi ?
Kurbanı kendi kesmeyip ihtiyaç yerlerine hibe etmek de caizdir. Hatta yarınlarımızın teminatı olan öğrencilerimizin yetiştirildiği yerlere kurban parasını verip de kestirmek uygun olan bir hizmet anlayışı ve kurbanı tümüyle değerlendirme halidir.

Kurbanın Kesilmesi
Kurban Bütün Sünnetlerine Riayet Edilerek Şöyle Kesilir:
1. Kesmeden önce hayvana su vermek müstehaptır.
2. Önce diz boyu çukur kazılır.
3. Kurbanın gözlen tülbent ile bağlanır.
4. Kurbanlık hayvan, kesileceği yere eziyet verilmeden götürülür.
5. Hayvan ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır.
6. Hayvanın sağ arka ayağı serbest kalmak şartıyla diğer ayakları bağlanır.
7. Boğazı çukurun yanına getirilir.Kıbleye karşı getirilir.
8. Kesenin de kıbleye dönmesi sünnettir.
9. Kurban keserken keskin bıçak kullanılmalıdır.
10. Kurbanı keserken, sol aynı üzerine yatırıp, sağ dizini kurbanın boğazına koymak müstehaptır.
11. Kurban sahibi kurbanının başında durur ve keseni vekil eder.
12. Başkasını vekil ederek kesilen kurbanların başında bulunması halinde, kurban sahibinin öteden “Bismillah” demesi kâfi değildir. Kesecek kimsenin kıbleye doğru yatırdığı kurbanı keserken “Bismillah, Allahü Ekber” demesi gerekir.
13. Kurban sahibi tarafından dua niyetiyle şu ayetler okunur.
“İnni veccehtü vechiye lillezi fatare’s semâvâti ve’l arda hanîfen.”

“Inne salâti ve nusiki ve mahyâye ve memâti lillâhi Rabbi’l âlemine la şerike lehü” ayetini okur. Bu ayetlerden sonra:

“Allah’ım bu Sendendir ve Sanadır.” Bunu söyledikten sonra:

“Allah’ım dostun İbrahim aleyhisselâm’dan kabul ettiğin gibi, benden de kabul buyur:” diyecek olursa, bu da güzeldir. Yani, bu nimet Senden gelmiştir ve ben bu nimet ile Sana yakınlaşmak istiyorum.

Üç kere: “Allah-ü Ekber Allah-ü Ekber la ilahe illallahu vallahu ekber. Allah-u ekber ve lillâhi’1-hamd” diye tekbir alır.

14. Sağ eliyle bıçağı, sol eliyle de hayvanın kafasını tutar.
15. Sonra “Bismillâhi Allah-ü Ekber” denilerek hayvanın boğazına bıçak vurulur.
16. Bıçak aşağıdan yukarıya doğru yürütülür. Nefes borusu, yemek borusu ve şah damarlar kesilerek kan iyice akıtılır.
17. Sığır ve davarlar, hemen çenelerinin altından boğazlanır kesilir. Boğazlarını iki tarafındaki şah damarlarıyla, yem, su bousu ve gırtlakları kesilir.
18. Hayvan kesen kimse “Bismillâhi Allah-ü Ekber”i açıktan okumalıdır. Böyle yapması çok faydalıdır. Hem böylelikle suizanna sebebiyet verilmez.
19. Kesimi yapacak kimsenin elini tutma şartı yoktur.
20. Kesim ânında kurban sahibinin çektiği besmele kâfi gelmez. Kesenin de çekmesi şarttır. Hattâ, kesim ânından önce hep birlikte tekbir getirilir, ancak bu tekbirleri çoğaltıp da hayvan yatırılmış hâlde bekletilerek zahmet uzatılmaz.. Tekbir bitince, kesecek olan kimse Bismillâhi, Allahü Ekber diyerek bıçağı çalar.
21. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bıçakların bilenerek hayvanlardan gizlenmesini emretmiş ve şu tenbihte bulunmuştur:

“Biriniz hayvanı keseceği zaman, o işi hızlı yapsın.”
“Kestiğiniz zaman da kesmeyi en iyi şekilde yapınız! Her biriniz bıçağını bilesin ve hayvanını rahatlatsın.”

Burada “hayvanı rahatlatmaktan” maksat, bıçağı bileyerek hayvanın boğazına süratle sürüp kesimi çabuk yapmak ve hayvanı okşamak gibi şeylerdir.

22. Hayvanın boğazında yemek borusu, hava borusu ve iki yanda şah daman denilen iki ana damar kesilir. İmam-ı Azam rahmetullahi aleyh’e göre bu dört şeyden üçünü kesilmiş olması gerekir.
23. Koyun, keçi, sığır çene altından, deveyi gerdanından boğazlamak sünnettir. Hayvanın boğazındaki yumru kemik, kesildiği zaman baş tarafında kalmalıdır.
24. Kurban kesilirken “Bismillâhi Allah-ü Ekber” demeliyiz. “Bismillâhirrahmanirrahim” dememeliyiz. Zira tevatür yolu ile gelen sünnet “Bismillâhi Allah-ü Ekber” demektir.
25. Kurban kesilirken oturmayıp, kan tamamen akıncaya kadar hürmeten ayakta beklemek de Sâlihlerin âdetlerindendir.
26. Hayvanı keserken boyun kemiğinin içindeki ak iliği, murdar ilik dedikleri boyun damara varıncaya kadar bıçağı götürmek mekruhtur. O damar canı çıktıktan sonra kesilecektir. Boynunda kesileceği yeri iyi görebilmek için hayvanın başını çekip uzatmak veyahut canı çıkmadan havanın boynunu geriye kırmak, canı çıkmadan başını kesip ayırmak, soğumadan derisini yüzmeye başlamak gibi işlerin hepsi de faydasız, hayvana eziyet olduklarından mekruhtur.
27. Kesimin tam vâki olması için boğazda bulunan dört borunun kesilmesi gerekir. Bunlar: Yemek borusu, hava borusu ile boğazdan gövdeye uzanan iki kan damarıdır. Kesim bunların hepsinin de kesilmesiyle vâki olur. Ancak üçünün kesilmesiyle de ölüm vaki olacağından dini kesim yapılmış olabilir. Bu dört, yahut üç bağı kestikten sonra beklenmeli, boyun gövdeden tepinme bitince ayrılmalıdır. Hayvanın çırpınması bitmeden kafayı gövdeden ayırmak mekruhtur. Kesimi ense tarafından yapmak ise haramdır. Soğumadan soymaya başlamak da mekruhtur. Beklenilmeli, canlılık alameti yok olunca deri yüzülmelidir.
28. Hayvan ruhunu teslim edip çırpınması, depreşmesi son bulmadan, soğumaya başlamadan, başını gövdesinden ayırmak ve yüzmeye başlamak mekruhtur.
29. Hayvan boğazlanırken mutlaka: “Bismillâhi Allah-ü Ekber” demeli. Besmele ve tekbir kasden terk edilecek olsa, hayvanın eti yemlemez. Telaş ve heyecandan unutulmuş olan yenebilir.
30. Besmele ve tekbirin tam hayvanın kesileceği sırada söylenilmesi şarttır. Besmele ve tekbir ile boğazlama arasına başka bir iş veya söz girmemelidir. Besmele ve tekbir yanılmak veya unutulmak sebebiyle terk edilmiş olursa, boğazlanan hayvanın eti yenilir. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Ümmetimden yanılma, unutma ve zorla yaptıklarını sorumluluğu kaldırılmıştır.” buyurmuştur.

31. Besmele ve tekbir çektikten sonra başka bir işle meşgul olmadan hemen kesmeye başlamalıdır.
32. Besmele çektikten sonra bıçağı bilese, kesmeye başlarken tekrar besmele ve tekbir çekmesi lâzımdır. Besmele ve tekbir çektikten sonra hayvan yerinden kalksa, onu yere yatırdığında tekrar besmele ve tekbiri çekmesi lâzımdır.
33. Birkaç hayvanı birbiri peşine kesecek olsa, hepsi için ayrı ayrı besmele ve tekbir çekmesi gerekir.
34. Bir hayvanı kesmek için besmele ve tekbir çekse, sonra onu bırakıp başka birini kesmeye teşebbüs etse, besmele ve tekbir çekmeyi yenilemesi gerekir.
35. Bıçağı değiştirme de besmele ve tekbiri tekrarlamak lâzım değilse de, hayvanı değiştirme de tekrarlamak gerekir.
36. Kurbanımızı kestikten sonra, elimizdeki bıçağı bırakıp, sonra iki rekat namaz kılmalıyız. Dua etmeliyiz. Kestiğimiz kurbanımızı kabul buyurması için Allah’a niyazda bulunmalıyız. Müslümanlardan herhangi bir kimse iki rekat namaz kılarda Allah-ü Teâlâ o kimseye istediğini verir.
37. İki rekat namaz kıldıktan sonra hemen ardından şu duayı okumak müstehaptır:

“Allah’ım! Bu kurban senin [bana] ihsan ettiğin rızıktandır. Zâtı-ı kerîminin rızası için kurban edilmiştir. Habibin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den, Halil’in İbrahim aleyhisselâm’dan kabul ettiğin gibi, benden de kabul buyur.” duasını okuyup matlubunu istemeli ve duasının kabul olacağını Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haber vermişlerdir.
38. Kadının kesmesi de caizdir.
39. Hayvan tamamen ölmeden kafa ve ayaklarını koparmak, derisini yüzmeye kalkmak, kıbleden çevirmek veya hayvana azap vermek mekruhtur.
40. Kurbanın fazla olan yerlerini sokağa atmamalıyız. Gömmeliyiz.

Cereyanla/elektirikle hayvan kesmek caiz midir ?
Normal kesilen her hayvan için ayrı besmele çekmek gerekir. Ancak iki veya daha fazla hayvanın üstsüte yatırılıp keskin bir pala ile bir defa besmele çekilip birden boğazlanması caiz olduğuna göre birden fazla hayvanın sıraya dizilip kesici bir aletle otomatikman birden kesilmesi de caiz olabilir. Böyle bir durumda otomatiğin her çalışmasında besmelenin yeniden çekilmesi gerekir. Ancak bu durumda hayvanın canı çıkmadan başı koparılıyor veya hayvan ensesinden kesiliyorsa mekruh olur.

Şoklama ile hayvan kesmek
Şoklama ile hayvan kesilebilir. Yalnız bir hususa dikkat etmek gerekir; şoklama veya bayıltma kesim anında hayvanın mukavemetini zayıflatıyor fakat hayatına tesir etmiyorsa-, yani hayvan ölmeyip yaşıyorsa, ancak kesildiğinde kanı akıyor ve ölüyorsa, bu şekildeki bir şoklama veya bayıltma ile hayvan kesilebilir. Eğer hayvan, henüz kesilmeden, şokun etkisiyle ölürse; o, kurban olamayacağı gibi, eti de yenmez.

Kurban keserken en çok dikkat edilecek husus, hayvana işkence yapmadan, en az acıyla kesmektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu hususta ikazları vardır. Nitekim bir defasında Hazret-i Ömer radıyallahu anh, keseceği kurbanı sürükleyerek götüren birini görünce ikazını şöyle yapmıştır:

“kurbana eziyet etmeden götür, işkence yapmadan yatır, kesim işini bir anda bitir! Bu açıdan bakılınca, şokla kesim acıyı en aza indiren kesim olarak görülebilir. Şokla kesilecek kurbanlarda dikkat edilecek en mühim nokta şudur:

Ölüm ne ile olmaktadır? Şokla mı, yoksa şokun hemen arkasından yapılan kesimle mi?

Şayet verilen şokla hayvan ölüyor, kesim sonra oluyorsa elbette bu et yenmez. Çünkü ölüm kesimle değil şokla oldu. Eğer şokla sakinleştirilen hayvan hemen kesilmiş, ölüm bu kesimle gerçekleşmişse bundan şüphe etmeye gerek yoktur, ölüm kesimle gerçekleşmiş, şart yerine gelmiştir. Bu konuda Diyanet’in fetvası da vardır.

151
Kurbanla İlgili Mekruhlar
1. Kesimi bıçaktan başka bir şeyle yapmak.
2. Kör bıçakla kesmek.
3. Hayvanı kesileceği yere bacağından sürükleyerek ve itip kakarak götürmek.
4. İlk bıçak sürtüşte murdar iliğe kadar kesmek.. (Bu ilik kesilince hayvan felç olur, cırpınmaz. Bu sebeple icap eden necis kanıtam olarak dışarı atılmamış olur.)
5. Kıbleye çevirmeyi ihmâl etmek.
6. Bıçakları hayvan yatırdıktan sonra bilemek
7. Hayvanın birini ötekinin gözü önünde kesmek
8. Kesilen hayvanı soğumadan yüzmek
9. Hayvanı kestikten sonra, soğumadan önce murdar iliği kesmek
10. Boynun ön kısmından -boğazından- kesmek müstehap, arka kısmından -ensesinden kesmek mekruhtur.

Kurbanın Derisini Yüzmek
Ebu Said el-Hudri radıyalalhu anh’dan rivayet edildiğine göre: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bir koyunun derisini yüzmekte olan bir adamın yanından geçti. Bu arada Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem adama:

“Biraz çekil, sana koyunun nasıl yüzüldüğünü göstereyim,”buyurdu. Sonra, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem elini deri ile et arasına öyle soktu ki kolu koltuk altına kadar derinin altında kayboldu ve: “Yâ adam, deriyi böyle yüz” buyurdu. Sonra geçip gitti ve abdest almadan [yâni yenilemeden] cemâate namaz kıldırdı.”

Hadis; Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetine ne derece şefkatli ve nasıl bir tevazu sahibi olduğunu gösterir. Öyle ki bir hayvan derisinin nasıl soyulacağını/yüzüleceğini bile ümmetine göstermiş ve bizzat deriyi soyma tevâzuunu göstermiştir.

Çiğ et ellemekle abdest bozulmaz. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem koyunun derisinin bir kısmını bizzat mübarek eliyle soymuş ve bundan sonra abdest tazelemeden gidip cemaate namaz kıldırmıştır.

Kurban Derisini Satmamak
Kurban kesilmeden önce yünü kırkılmaz, onlardan faydalanılamaz. Yine kurban olacak hayvanın sütünden istifade edilemez.

Kurbanın derisinin, yağının, etinin, ayaklarının, başının, yününün, tiftiğinin, tüyünün, kesildikten sonra sağılan sütünün satılması haramdır. Bu ister vacip kurban olsun, ister tatavvu kurban olsun fark etmez. Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: derilerinin de paylaştırılmalarını emretmiş, satılmalarını yasaklayarak şöyle buyurmuştur:

“Kim kurban derisini satarsa, o, kurban kesmemiş olur.”

İbn Hacer el-Heytemi bu hadis-i şerif hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Kişi bu hareketiyle önemli bir adeti kökünden yok etmiştir. Bunun doğru olduğu şu yoldan da anlaşılır. Meselâ, o hayvanı kurban kesmekle kendi mülkiyetinden çıkanp yoksulların hakkı yapmıştır. Bundan sonra deriye satarsa, yoksulun hakkını gasbetmiş olur. Hattâ kasap ücreti olarak deriyi vermek de satmak gibidir.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Hazret-i Ali radıyallahu anh’a ya hitaben kurbanlığın etini, derisini, yularını ve çulunu fakirlere tasadduk etmesini emrettiği bilinmektedir. Aynı şekilde kasaba ve hayvanı kesen kimseye derisini yahut her hangi bir parçayı kesme ücreti olarak vermek de caiz değildir. Çünkü Hazret-i Ali radıyallahu anh’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem boğazlandıkları zaman develerin başında durmamı, derilerini ve sırtlarındaki çullarını paylaştırmamı, onlardan kasaba herhangi bir şey vermememi emretti ve bana: “kasaba ücretini biz kendimiz veririz.” dedi.

Şayet fakirliği dolayısıyla veya hediye olmak üzere, kasaba kurbandan herhangi bir şey verecek olursa bunun bir mahzuru yoktur. Çünkü o da başkası gibi ondan alma hakkına sahiptir. Hattâ öncelikle buna lâyıktır. Çünkü o, bu kurbanı kesmiştir ve canı onu çekmiş olabilir.

Kurban kesen kişi kurbanının derisini ev eşyası olarak kullanabilir, yararlanabilir. Kurbanın derisi ile, kalıcı olan ve aynı ile yararlanacağı şeyleri/yani demirbaş eşya alma hakkı vardır. Yani kurbanın derisiyle işine yarayacak başka şeyleri değiştirmesi mümkündür. Çünkü alınan şey verilen maddenin hükmünü alır. Bu şekilde mallar ile değiş tokuş yapmak bir çeşit yararlanmadır. Bu parayı dayanabilme özelliği olmayan et, ekmek, yenilecek ve içilecek gibi tüketim maddeleri satın alması caiz değildir. Yani deri, para veya tüketilen maddeler karşılığında satması caiz olmaz.

Kurbanın derisi, sahibi tarafından kullanılamaz, fakirlere de verilemez ise, daha hayırlı hizmetlere muvafık olması için cemiyet hizmetindeki müesseselere verilebilir. Yalnız bu müesseselerin iman açısından memleket ve millete hizmet etmeyi gaye edinmeleri ve ellerine geçirdikleri paraları kötü yollarda kullanmamaları lâzımdır. Aksi halde verenler de onların günahlarına ortak olurlar.

Hanefi fukahasi: “Kurban kesen kimse, kurban derilerini ya tasadduk etmek veya kendileri ev eşyası olarak kullanmak durumundadırlar. Eğer kurban derisini satarsa, bedelini fakir fukaraya tasadduk etmek borcundadır.

Bu parayı aile halkının ihtiyaçları için harcamak da caiz değildir. Fakat fukaranın ihtiyaçların karşılamak için harcamak kerahetle caizdir.

Hazret-i İbn Ömer radıyallahu anh de; kurban derisini satıp parasını fakirlere vermenin caiz olduğunu söylermiş.

Kurbanın Eti

Kurban bayramında kesilen kurbanın etinden sahibi yiyebilir. Kurban sahibi de bayram gününde diğer insanlar gibi Allah’ın misafiridir, o da Allah’ın ziyafetinden istifade edebilir.

Kesilen kurbanın eti üçe ayrılır. Bir kısmı ev halkı için ayrılır, üçte biri akraba ve komşulara dağıtılır. Geriye kalan üçte biri de fakir ve muhtaçlara verilir, kurbanın etinin bu şekilde taksim edilmesi mendup/güzel bir davranıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şu ayetlerde böyle bir taksim yapılabileceği bildirilmiştir:

“Siz de onların[kesilen kurbanların) etinden hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin."

"Biz kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin hakkınızda Allah'ın dininin şeârinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar boğazlanmak üzere saf halinde dururken, onları kestiğiniz zaman Allah'ın adını anın. Yanı üstü yere yıkılınca da onlardan hem siz yiyin, hem kanaat gösterip istemeyene, hem isteyen fakire yedirin. İşte böylece onları size amade kıldık ki şükredesiniz."

Aynı zamanda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kesilen kurbandan hem sahibinin yemesini hem de başkalarına yedirmesini teşvik etmiştir. Kurbanın etinden dağıtılan kısmın üçte birden az olması mendup yani güzel bir davranıştır. Bütün bunlarla birlikte, eğer kurban kesen kimse ailesi kalabalık ve imkanı geniş biri değilse, bu durumda kurbanın hepsini kendi evinde bırakması daha uygun olur. Çünkü kendisinin ve ailesinin ihtiyacı, diğer insanların ihtiyaçlarından önce gelir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu konuya dikkati çekerek, ihtiyaç sahibinin ilk önce kendisinden ve ailesinden başlaması gerektiğini bildirmiştir.
Kurbanın etinden yemek müstehaptır. Başkalarına yedirmek de müstehaptır.

Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor:

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselam kurban ettiği her deveden bir parça etin alınmasını emretti. (Toplanan) etler bir çömleğe konulup pişirildi. Sonra Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam ve beraberindekiler etten yediler ve et suyundan içtiler."

Bayramların, birlik ve beraberlik, hediyeleşme, yardımlaşma, ikram etme, ilâhi nimetlerden faydalanma ve Allah'ı zikretme günleri olduğunu:

Kâinatın Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmuştur:

"Hepinizin istifade edebilmesi için, kurban etlerini üç günden fazla yemenizi yasaklamıştık. Artık Allah size bolluk ihsan etti. Şimdi, kurban etlerini istediğiniz kadar yiyiniz, kendiniz için ayırınız ve dağıtarak sevabını Allah'dan bekleyiniz. Şunu iyi bilin ki, bu bayram günleri; yeme, içme ve Allah azze ve celle'yi zikretme günleridir." Efdâl olanı ise, üçte birini tasadduk eylemek, üçte birini akraba ve yakın dostlarına ziyafet çekmek, üçte birisini de ailesi için bırakmaktır.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de:

"O, üçte birini aile halkına yedirir, üçte birini yoksul olan komşularına yedirir, geri kalan üçte birini de tasadduk ederdi.."

Kurban etini zengin de, fakir de yiyebilir. Cenâb-ı Hak:

"Onlardan yiyin ve eli dar olana ve fakirlere ondan yedirin."

"Etinden yiyin ve ondan dilenen, dilenmeyen yoksullara yedirin."

Çünkü Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Yiyiniz, saklayınız, tasadduk ediniz."
"Yiyiniz, yediriniz ve saklayınız."
"Kurbanlık etlerinizi satmayınız." buyurmaktadır.

Kurban kesen zat, onun etinden dilediği kimseye verebilir. İster zengin, ister Müslüman, isterse zımmi olsun fark etmez.

Keza bir kimsenin, kestiği kurbanının tamamını nefsi için bırakması da caizdir. Bir kimsenin, kestiği kurbanın tamamını tasadduk etmesi de caizdir.

Kurban etinin, kesimin yapıldığı bölgede dağıtılması teşvik edilirse de daha fazla ihtiyaç sahiplerinin bulunması halinde başka yerleşim birimlerine gönderilebilir, nakledilir.

"Kurban kesenler, kurban etini gönderecekleri kimselerden üstün olduklarını ve daha büyük fazilet taşıdıklarını düşünmemelidirler. Bilâkis onlara teşekkür etmelidirler. Fakirler bu yardımı kabullenmekle onların üzerinden belâların kalkmasını sağlamışlardır."

Bir hisse kurbanı sadaka olarak veren en önce tasadduk ettiği kurbanı sevindirir. Sonra tasadduk ettiği kişiyi sevindirir. O yuvada yasayan yavruları sevindirir. Umulur ki bu kadar kişiyi sevindiren insani da Allah sevindirir. Bir beldede kesilen kurban o yer üzerine gelecek belâ ve musibetlere kalkan olur. Cenâb-ı Allah İsmail'ler ile kurban olacak hayvanlar arasında insanoğlunu serbest bırakmıştır. Hayvanlarını kurban edenler İsmail'lerini kurtarmıştır.

Bir kurban kesilmesinin sevabından kestiren kadar kesen de hissedar olur. Kurbanlık hayvani besleyen, alan, satan hissedar olur. Etini pişiren, pişirileni yiyen de hissedar olur. Yemekten sonra söylenen Elhamdülillah bütün hissedarların hanesine yazılır. Kurban etini gayr-i Müslimlere dağıtmanın hükmü nedir? Bazı yardım kuruluşları bunu yapıyorlar. Biz de Türkiye dışında yaşıyoruz ve Müslümanların gayr-i Müslimlerle kanşık olduğu bir yerdeyiz. Kestiğimiz kurban etinden onlara da verebilir miyiz?

Gerek Müslüman bir ülkede yaşansın gerek böyle olmayan bir coğrafyada, gayr-i Müslim komşulara kurban eti verilmesinde bir sakınca olmadığı gibi, bu gibi yardımlar komşuluğun icaplarından sayılmıştır.

Hayır kurumları, kurbanın etlerini soğuk depolarda bekletip 6 ay sonra, 9 ay sonra fakirlere verebilir mi? Bunun hemen kullanılmasına ilişkin herhangi bir hüküm var mı?

Hayır. Kurban ibadeti kurbanı kesmekle tamamlanmış olur. Etinin kullanılması, tamamlayıcı unsurlardandır. Ana unsur değildir. Hayır kurumlarında bu etlerin dondurulmak suretiyle, yıl boyunca kullanılması hususunda herhangi bir mahsur yoktur.

Ama esas Hz. Peygamber'in sünnetine uygun olan, kesilen kurbanın etinin hemen dağıtılmasıdır.

Bazı hayır kurumları, kurban bağışlarını kurban kesmeyerek başka hayır işlerinde kullanıyorlar. Bu durum dinen caiz mi?

Kurban ibadeti, kurban kesme ibadetidir. Onun başka bir ibadet ile yer değiştirmesi mümkün değildir. Kurban ibadeti, her halükarda kurbanın kesilmesini gerektiren bir ibadettir. Kesilen kurbanın malzemesi satılarak parası hayır işlerinde kullanılabilir. Ama ben hayvanı kestirmeyeceğim sadece parasını kullanacağım dendiği zaman o ibadetin adı sadakadır, kurban ibadeti değildir.

Etinin Tamamının Tasadduk Edilmesi Gereken
Kurbanlar Hangileridir ?
Etinin tamamının tasadduk edilmesi gereken kurbanlar şunlardır:
1. Adak olan kurban
2. Bayram günlerinde kesilmeyen kurban
3. Ölünün vasiyeti üzerine kesilen kurban
4. Ortaklardan birinin kazaya niyet ettiği kurban
5. Kurbanın doğurduğu yavru.

Kurban Kesildikten Sonra Çevre Temizliği
Temizlik sadece vücut, elbise ve evlerin iç temizliğinden ibaret değildir. Dinimizde temizliğin alanı çok daha geniştir.

Çevre temizliği yalnız kendimizi değil, başkalarını da ilgilendiren bir konudur. Çevreyi kirletmek, başkalarını rahatsız etmek, diğer insanlara zarar vermek demektir. Halbuki Müslüman başkalarına zarar vermeyen, hiçbir canlıyı incitmeyen insandır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem: "Avlularınızı temizleyiniz" buyurarak evlerin çevresinin de temizlenmesi gerektiğini bildirmiştir.

Temiz olan çevreyi pisletmek çok kötü bir iş ve Müslüman'a yakışmayan bir davranıştır. Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Lanete uğramışlardan olmaktan sakının, "buyurur. Bunun üzerine sahabiler: "Bunlar kimdir, ya Resûlullah?"diye sorunca, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:

"Halkın gelip geçtiği yolu ve gölgelendikleri yerleri kirletenlerdir." buyurur.

İnsanların gelip geçtiği yolları, oturup kalktıkları ve dinlendikleri yerleri kirleterek başkalarının rahatsız edilmesi İslâm Ahlâkı ile bağdaşmaz. Müslüman diğer insanları rahatsız eden davranışlarda bulunmaz.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, yerlere tükürmeye bile izin vermezken, bir Müslüman nasıl olur da çevreyi kirleterek insanları rahatsız edebilir? Nasıl olur da başkalarını zarar görmesine sebep olacak davranışlarda bulunabilir?

Kurban kesiminde en önemli hususlardan birisi çevrede görüntü kirliliğine sebep vermemektir. Özellikle son yıllarda insanların inancından kaynaklanan bir ibadete saldırmak isteyenler/saldıranlar açıktan açığa söylemese de hayvan sevgisiyle veya çevre kirliliğine sebebiyet verdiğinden dolayı sık sık eleştirilirde bulunmaktadırlar. Bu tür saldırılara fırsat vermemek için kurban kesen kimselerin, kestikleri yerin temizliğini yapmaları veya şehirlerde belediyeler tarafından hazırlanan yerlerde kurbanlarını kesmeleri son derece önemlidir. Yöneticilerin de insanların bu ibadetini gönül rahatlığıyla yapacağı ortamı hazırlamaları gerekir.

Kurban kesildikten sonra çevre temizliğinin iyice yapılması gerekir. Hayvanın artan parçalarının toprağa derince gömülmesi ve mümkün olduğu ölçüde dışarıda hiçbir parçasının bırakılmaması gerekir. Bu şekilde bir hareket, kurbanlık hayvana ve kurban ibadetine bir saygının bir gereği olduğu gibi özellikle büyük şehirlerde ve kalabalık yerleşim birimlerinde sağlık kuralları ve çevre temizliği açısından da çok önemlidir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir çok kutlu ifadelerinde çevre temizliğinin önemini vurgulamıştır.

Kurban kesmenin ve etini ihtiyaç sahiplerine dağıtmanın sevabını çevre kirliliği meydana getirerek ve kul haklarını ihlal ederek azaltmamak gerekir.

DİĞER KURBAN TÜRLERİ
Kurban bayramı günlerinde kesilen kurbanın dışında adak, şükür, akika ve hedy gibi kurban türleri vardır.

ADAK KURBANI
Adak kurbanı nedir:
Adak kurbanı, bir kimsenin dinen kesmekle yükümlü olmadığı halde kendisine vacip kıldığı kurbana denir.

Adak kurbanı ne zaman kesilir ?
Adak kurbanı her zaman kesilebilir. Kurban bayramı günlerinde kesilmesi şart değildir. Ancak kişinin isteği yerine geldikten sonra kurban kesmeyi mümkün oldukça geciktirmemelidir.

Kişi adadığı kurbanın etinden yiyebilir mi ?
Kişi adadığı kurbanın etinden yiyemeyeceği gibi, eşi, annesi, babası, dede ve nineleri, çocuk ve torunları da yiyemez. Bunun tamamının yoksullara tasadduk edilmesi gerekir.

Adak kurbanının bağlayıcı olması için gerekli şartlar nelerdir ?
Adak kurbanının bağlayıcı olabilmesi için şartları şunlardır:
1.Adanan kurbanın türü kurban olabilecek hayvanlardan olmalıdır. Bir kimse; "Horoz veya tavuk kurban edeceğim" dese bu bağlayıcı olmaz. Çünkü horoz ve tavuk kurban olabilecek hayvan türünden değildir. Fakat bir tavuk veya horoz etini tasadduk etmeyi adayabilir. Bu durumda adağın türü kan akıtmaktan tasadduka dönüşür.

2. Kurban yalnız Allah rızası için adanmış olmalıdır. Mesela; bir kimse: "Hastam iyileşirse filân türbeye kurban keseceğim" dese bu kurban bağlayıcı olmaz. Çünkü bu tür kurban Allah rızası için adanan bir kurban sayılmaz.

3. Adanan kurban kendisine zaten vacip olan bir kurban olmamalıdır. Örneğin, zengin bir kimsenin kendisine vacip olan kurban kesmeyi adaması gibi.

Adak Kurbanıyla İlgili Çeşitli Meseleler

Belirli bir günde kesilmek üzere adanan kurbanın aynı günde kesilmesi gerekir mi ?
Uygun olan kurbanın belirlenen günde kesilmesidir. Kesilmediği takdirde başka bir gün kaza edilmesi gerekir.

Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse, o şartın gerçekleşmesinden evvel kurban kesebilir mi ?
Şarta bağlı olarak kurban kesmeyi adayan kimse, o şartın gerçekleşmesinden evvel kurban kesemez. Şayet keserse, şartın gerçekleşmesinden sonra tekrar kesmesi gerekir.

Bir kimse olmasını istemediği bir iş için kurban kesmeyi adar ve iste¬mediği iş de olursa kurban kesmesi gerekir mi ?
Böyle bir durumda kurban adayan kimse, dilerse kurban keser, dilerse yemin kefaretini öder. Meselâ; bir kimsenin "Yalan söylersem kurban keserim" demesi gibi.

Adak kurbanı kesildikten sonra tamamıyla telef yok olsa kurban yükümlülüğü kalkar mı ?
Evet, bu durumda kurban yükümlülüğü kalkar.

Bir kimse on tane kurban adarsa hepsini kesmesi gerekir mi ?
Evet, sahih olan görüşe göre hepsini kesmesi gerekir, bazı alimlere göre ise, bu durumda iki tane kurban kesmesi yeterlidir.

Adak kurbanının etinin zımmiye verilmesi caiz midir ?
Hayır, adak kurbanının etinin sahih olan görüşe göre zımmiye verilmesi caiz değildir.

Adak kurbanının derisi ne yapılır ?
Adak kurbanının derisi de eti gibi fakirlere verilir.

Bir kimse "Allah için çocuğumu kurban edeceğim" dese ne yapması gerekir ?
İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre bu durumda o kimsenin bir koyun ve keçi kesmesi gerekir. İma Ebu Yusuf'a göre bir şey gerekmez.

Bir kimse kendisinin ve aile fertlerinin de yemesi şartıyla kurban adaşa, adadığı kurbandan yiyebilir mi ?
Hayır, bir kimse böyle bir şartla kurban adaşa bile kendisinin ve aile fertlerinin adadığı kurbandan yemesi caiz değildir. Fakat adadığı kurbanı kesmesi gerekir.

Kişi değerini fakirlere vermek şartıyla adak kurbanından bir miktarını kendi çocuklarını yedirebilir mi ?
Hayır, değerini fakirlere verse bile adak kurbanından çocuklarına yediremez. Ancak caiz olamamakla beraber yedirmiş ise, değerini fakirlere vermesi gerekir.
ŞÜKÜR KURBANI
Şükür kurbanı neye denir ?
Şükür kurbanı bir nimet karşılığında kesilen kurbana denir. Örneğin; bir kişinin ev veya araba gibi bir mala sahip olması durumunda keseceği kurbandır.

Sahibi şükür kurbanından yiyebilir mi ?
Evet, şükür kurbanından sahibi ve aile fertleri yiyebileceği gibi fakir olsun olmasın istediği kişilere de verebilir.

Ölmüş kimselere kurban kesilir mi ?
Bir kimse, sevabını ölmüş bir akrabasına veya sevdiği bir kimseye bağışlamak üzere kurban kesebilir. Tıpkı ölen bir insanın ardından onun adına sadaka verildiği, hacc yapıldığı gibi, kurban da kesilebilir. Nitekim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ümmetinden kurban kesemeyenler adına kurban kesmiştir.

Ebu Davud, Sünen'inde "Ölen kimsenin ardından kurban kesme" adı altında müstakil bir başlık yaparak şu hadisi rivayet etmiştir:

"Hazret-i Ali radıyallahu anh, birisi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için olmak üzere iki tane koç keserdi. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda "Allah Resulü bana yaşadığım müddetçe kendisine kurban kesmemi vasiyyet etti. "Asla bunu terk etmem." buyurmuşlardır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in Hazret-i Ali'ye kendisi için kurban kesmesini vasiyet etmesi, O'nun adına kurban kesilmesini sevdiğine delâlet eder. Bu itibarla imkânı olanların sevgili Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için her seen en azından bir koyun/koç kesmesi veya bir sığırın yedide bir hissesine ortak olması çok yerinde bir davranış olur. Cenab-ı Allah bizleri Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için kurban kesmeye muvaffak kılsın ve bunda bizleri ebedlere kadar daim kılsın, rızasına nail eylesin. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i bizden hoşnut eylesin. Efendimiz'e, âli beytine, ashabına, ezvac-ı tahirata salatu selâm olsun. Amin.

Bir kimse kendi parasıyla aldığı, sbevabını ölmüş yakınına bağışlamak üzere kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da yedirebilir. Bu niyetle kesilmesi düşünülen bir hayvanın bayram günlerinde kesilmesi de şart değildir. Her zaman kesilebilir. Hatta arafe günü kesilip fakirlere dağıtılması daha isabetli olur. Çünkü kurban bayramı günü zaten fakirlere et dağıtılacaktır. Arafe günü kesilip dağıtılırsa, o günde onların et yemeleri temin edilmiş olur.

Eğer ölen kimse kendisi adına kurban kesilmesini vasiyet etmiş ise bu kurbanın bayram günleri içinde kesilmesi gerekir. Böyle bir kurban etinden kesen kimse yiyemez. Tamamının tasadduk edilmesi gerekir. Ölen şahsın vasiyeti olmaksızın parsından alınarak kurban kesiliyorsa bu kurban da vasiyet üzerine kurban gibidir. Vasiyet veya adak olmasa bile Safiler hariç fakihlerin çoğunluğuna göre sevabı ölüye bağışlanmak üzere onun adına kurban kesilebilir.

Bu şekilde kesilen bir kurbanın Kurban Bayramı'nda kesilen diğer hayvanlardan farkı yoktur.

ÖLÜ NAMINA KURBAN KESİLMESİ
Ölü namına kurban kesmenin hükmü nedir ?
Bir kimse öldükten sonra namına kurban kesilmesini vasiyet etmişse varisin onun namına terekenin üçte birinden kurban kesmesi gerekir. Bu kurbanın etinden ölünün varisleri ile zenginler yiyemezler. Bunun tamamının yoksullara dağıtılması gerekir.
Şayet ölen kimsenin vasiyeti yoksa varisin onan namına kurban kesmesi gerekmez. Ancak bir kimse ölen anne ve babası ya da diğer yakınları adına fakirlere bağışta bulunabileceği gibi kurban da kesebilir. Bu kurban eti fakirlere sadaka olarak verilebileceği gibi, kesen kimse aile fertleri ve zenginlerde yiyebilir.

AKİKA KURBANI
Akika neye denir ?
Akika, lügatta yeni doğan çocuğun başındaki tüyüne, ıstılahta ise, yeni doğmuş bir çocuk için kesilen kurbana denir.

Akika kurbanını hükmü nedir ?
Akika kurbanını kesmek müstehaptır.

Akika kurbanı ne vakit kesilir ?
Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden, erginlik çağına erinceye kadar geçen süre içinde kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Doğumunun yedinci gününde çocuğa ad konur ve saçı kesilir. Sadaka olarak yoksullara kesilen saçın ağırlığı kadar altın veya gümüş vermek müstehaptır.

Akika kurbanının etinden sahibi yiyebilir mi ?
Akika kurbanını etinden sahibi yiyebileceği gibi başkalarına da yedirebilir ve sadaka olarak da dağıtabilir.

AKİKA KURBANI
Yeni doğan bebeğin başındaki ilk saçlarına akîka; bu çocuğun doğumundan yedi gün sonra başındaki tüyleri kısmen veya tamamen traş edip adını koyduktan sonra Allah'u Teâlâ'ya şükür için kesilen kurbana akîka kurbanı denir. Hz. Aişe radıyallahu anh'den şöyle rivayet edilmektedir.

"Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bize erkek çocuklar için iki, kız çocukları için bir koyun "akîka" olarak kurban etmemizi emretti." ().

Yine Hz. Âişe validemizin rivayetine göre, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, torunları Hasan ile Hüseyin'in doğumlarının yedinci günü akika kurbanlarını kesmiş ve adlarını koymuştur.

İslâm'dan önceki câhilî Arap toplumunda sadece erkek çocuklar için kurban* kesilirdi. Kız çocukları için böyle bir merasim söz konusu değildi. İslâm bu değişikliği yaparak kız çocuklarına da değer verilmesini sağlamıştır.

Akîka kurbanında aranan şartlar

Kurban edilecek hayvan tek veya iki gözünden kör olmamalı; dişlerinin ekserisi düşmüş olmamalı; kulakları kesik olmamalı; boynuzlarından biri veya ikisi kökünden kırılmış olmamalı; kulağı veya kuyruğunun yarısından çoğu, memelerinin uçları kesik olmamalı; yahut yaratılıştan kulak ve kuyruğu olmayan bir hayvan olmamalıdır. Akîka kurbanı Hanefi mezhebi¬ne göre mubah ve dolayısıyla menduptur. Diğer üç büyük imâma göre sünnet, Zahiri mezhebine göre ise farzdır.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu kurbanın kesilmesi sırasında bir örf olarak başa kan sürülmesi âdetini yasaklamış, kesilen saçların ağırlığınca alfan veya gümüş tasadduk edilmesini emretmiştir. Akîka kelimesi anne-babaya isyan anlamına geldiği için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu kurbanın adını "itaat ve ibadet" anlamına gelen "Nesike" kelimesi ile değiştirmiştir.

Bu kurban çocuğun doğduğu günden bâlîğ olacağı güne kadar kesilebilir. Ancak doğumun yedinci gününde kesilmesi daha çok sevap kazanmaya sebeptir. Kesilen kurbanın kemikleri çocuğun sıhhatli olmasına se¬bep olsun niyetiyle kırılmayıp eklem yerlerinden sıyrılır ve öylece pişirilir. Sonra bu kemikler bir yere gömülür. Akîka kurbanının etinden bunu tasadduk eden kimsenin yiyebileceği gibi ev halkı da bu etten istifâde eder. Bir kısmı da ihtiyaç sahiplerine dağıtılır.

HEDY KURBANI
Yüce Allah'ın rahmetine yaklaşmak veya hac fiillerinde meydana gelebilecek bir kusura kefaret olmak için Harem bölgesinde kesilmek üzere götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurbana "Hedy" denir.

Temettü haccı ile kıran haccından dolayı hedy (Harem bölgesinde kurban kesmek] vaciptir. Bunun koyun cinsinden olması da yeterlidir. Bu kurbanlar, Bayramın birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde kesilebilir. Fakat birinci günde kesilmesi daha faziletlidir. Bu, bir şükür kurbanı olduğundan, bunun etinden sahibi de yiyebilir. Geri kalanını Mekke fakirlerine dağıtmakta fazilet vardır.

Hedy ne demektir?
Hacla ilgili olarak Mekke’yi çevreleyen Harem Bölgesi’nde kesilen kurbana denir.

Vacip olan hedy’in başlıcaları hangileridir ?
Vacip olan hedy’in başlıcaları şunlardır :
1. Şükür hedy’i
2. Ceza hedy’i

Ceza hedy ne demektir ?: Temettü veya kıran haccına niyetlenenlerin kesmeleri vacip olan kurbana denir.

Ceza hedy ne demektir ?: Mazeret olmaksızın haccın vaciplerinden birinin terk edilmesinden veya zamanında yapılamamasından veyahut ihram yasaklarından birisinin çiğnenmesinden dolayı vacip olan kurbana denir.

Hedy kurbanı nerede kesilir ?
Hedy kurbanı, Harem bölgesi sınırları içinde kesilir. Ancak şükür hedy’inin Mina’da kesilmesi sünnettir.

Hedy kurbanı ne zaman kesilir ?
Ceza hedy’i her zaman kesilebilir. Şükür hedy’inin ise bayram günle¬rinde kesilmesi vaciptir, imam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed’e göre şükür hedy’inin bayram günlerinde kesilmesi vacip değil, sünnettir.

Kişinin hedy kurbanından yemesi caiz midir ?
Kişinin şükür hedy’inden yemesi caiz, fakat ceza hedy’inden yemesi caiz değildir.

Adak, şükür, ölü, akika ve hedy kurbanlarında kesilecek hayvanlarda aranan şartlar nelerdir ?
Hayvanın cinsi, yaşı ve kusurlu olup olmaması gibi kurbanda aranan şartların tamamı bunlarda da aranır.

ZİLHİCCE AYI ve ZİLHİCCENİN ON GÜNÜNÜN ÜSTÜNLÜĞÜ
Kameri ayların on ikincisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan Hacc ibadetinin yerine getirildiği umûmi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın birinden onuna kadar olan zaman dilimi “Leyâli-i Aşere” yani on mübarek gecedir. Onuncu gün, Kurban Bayramı’nın ilk günü oluyor.

İşte bu Allah’ın kitabında kendisi ile “Fecre ve On geceye andolsun” diyerek yemin etmiş olduğu on gündür. Bu yüzden bu gün¬lerde tekbiri, tehlili ve Hamdi bol bol yapmak müstehap olmuştur. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bu günlerde tekbir, tehlil ve hamdetmeyi çoğaltınız.” Bu on günün diğer günlere faziletçe nisbeti, hac ibadeti yapılan mukaddes yerlerin yeryüzünün diğer yerlerine nisbeti gibidir.

Bugünlerin ne kadar bereketli olduğunu Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şu ifadelerle anlatıyor.

“Günlerden hiç biri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevgili olsun…”

Allah’ın bazı günleri, ayları diğerlerine üstün kılıp mübarekleştirmesi de bu ‘dilediğini seçer’ olmasındandır. Zilhicce ayının ilk on gününün diğer günlere üstün tutulması da bu seçim ve tercihlerden birisidir. O on gün Allah katında diğer günlerden daha faziletlidir.

İbni Abbâs radıyallahu anhümadan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Başka günlerin hiçbirinde, -zilhiccenin ilk on gününü kastederek- şu günlerde işlenecek amel-i sâlihten, Allah katında, daha sevimli hiçbir amel yoktur. ”

- Allah uğrunda yapılacak cihad da mı üstün değildir, Yâ Resûlallah? dediler.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Zilhicce’nin ilk dokuz günü oruç tutana, her günü için bir yıllık oruç sevabı verilir.” buyurarak aslında ömrünü bereketli bir zeminde geçirmek isteyenler için ne kadar paha biçilmez fırsatların olduğuna işaret buyuruyor.
Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem Zilhiccenin dokuz günü, aşure günü ve her ayın ilk pazartesi ve Perşembe günleri olmak üzere üç gün oruç tutardı.”
Hafsa annemiz der ki: “Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem dört şeyi terk etmezdi. Aşure günü orucu, zilhiccenin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahın iki rekat sünneti.”
Hadisteki”..on gün orucu..”ifadesinden maksat dokuz gündür. Çünkü onuncu gün Kurban Bayramı’dır. Kurban Bayramı günü oruç tutmak haramdır. Zilhiccenin başında dokuz gün oruç tutmak müstehaptır.
Ebu’d-Derda radıyallahu anh Zilhicce ayının önemini söyle anlatıyor:
“Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmalı, çok sadaka vermeli, çok dua ve istiğfar etmelidir. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bu on günün hayır ve bereketinden mahrum kalana yazıklar olsun” buyurdu.
“Zilhicce’nin ilk dokuz günü oruç tutanın, ömrü bereketli olur, malı çoğalır, çocuğu belâlardan korunur, günahları affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm anında ruhunu kolay teslim eder, kabri aydınlanır, Mizan’da sevabı ağır basar ve cennette yüksek derecelere kavuşur.”
Bu kadar mübarek gecelerde, insana daha çok sevaplar kazandıracak şifreli ifadelere de ihtiyaç vardır. Ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize,
“Allah indinde Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde teşbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah); tehlili (La ilahe illallah); ve tekbiri (tekbir ise Allahü Ekber demektir.) çok söyleyin.,!” ifadeleriyle bu şifreleri bize öğretiyor.
Arafe Gününün Önemi
Zilhicce’nin ilk on gecesinde yapılan her bir amel için, yedi yüz misli sevap verilirken, buna rağmen bu on günün hayrından mahrum olan kimselerin neler kaybettiklerinin izahı elbette ki zordur. Bu on günün özellikle dokuzuncu/arafe gününe dikkat çeken İslâm alimleri bu günün oruçla geçirilmesi üzerinde ısrarla durmuşlardır. Bu ısrara gerekçe olarak da onda olan ve saymakla bitmeyecek kadar olan çok hayrı göstermişlerdir.
Arafe, bizde günümüzde zann olunduğu gibi herhangi bir günden önce gelen gün anlamına olmadığı gibi özellikle Kurban Bayramı’ndan önceki güne, bayramdan önce geldiği için “Arafe” denmemiştir. “Arafe Günü” Arafat’ta hacıların durma gününe has dini bir isim olup hiçbir güne bu isim verilemez.”
Hacı olsun olmasın herkes için, arafe gününden önceki Zilhicce ayının sekiz gününde oruç tutmak menduptur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah katında Arafe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Çünkü Arafe günü Allah-ü Teâlâ dünya semasına iner ve dünya sakinleri ile semâ sakinlerine karşı iftihar eder, övünür. İnsanların cehennem’den en çok çıkarıldığı gün Arafe günüdür.”
“Arafe orucu tutmak sünnettir.”
Arafe, Kurban Bayramından bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayının 9. günüdür. Başka güne arafe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayramının bir önceki gününe de arafe denmiştir.
Bil ki, bu on günde diğer zamanlardan daha çok zikretmek ve arafe gününde, kalan günlerden de fazla zikretmek müstehaptır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Duaların en hayırlısı, arafe günü duasıdır ve
“La ilahe illallahu vahdehu la şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve âlâ külli şey’in kadiyr.”
Allah’dan başka ilâh yoktur. O birdir ve ortağı yoktur. Mülk O’nun ve hamd O’nadır. O her şeye muktedirdir” zikri, benim ve benden evvelki peygamberlerin söylediği gibi en hayırlı sözdür.”
İmam-ı Malik şu hadisi rivayet eder: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Günlerin en faziletlisi arafe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü dışında yapılan yetmiş hacdan faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arafe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: La ilahe illallah vahdehu la şerike lehu. (Allah birdir, ondan başka ilah yoktur, O’nun ortağı da yoktur) sözüdür.”
Abdullah b. Ömer radıyalalhu anh, arafe günü halktan para isteyen bir dilenci gördü ve ona:
“Ey âciz! Bugün Allah-ü Teâlâ’dan başkasından istenir mi ?dedi.”
Arafe Gün ve Gecesinde Okunacak Dua
Bilindiği üzere mübarek gün ve gecelerimizden biri de bayram gecesi bayram günüdür. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem arafe gecesinde şu duayı okuyana Cenâb-ı Hak istediğini vereceğini beyan buyurmuştur. Dua şudur:
“Sübhânellezi fi’-semâvâti arşuhu. Sübhânellezi fi’l-ardı mevtıuhu. Sübhânellezi fi’l-bahrî sebilühu. Sübhânellezi fi’n-nâri sultânühu. Sübhânellezi fi’1-cenneti rahmetühu. Sübhânellezi fi’1-kubûri kadâuhu. Sübhânellezi fi’1-hevâi rûhuhu. Sübhânellezi rafaa’s-semâe bi-gayri amedin. Sübhânellezi vadaa’1-arda. Sübhânellezi la melce illâ ileyhi.”
Buhari’de geçen bir hadisten öğrendiğimize göre arafe günü şu duayı okuyan, şeytanın tasallutundan kurtulur, kendini muhafaza altına almış olur.
“Allahümme’c’al fî kalbî Nûran ve fî basan Nûran. Allahümme’şrahlî Sadrî ve yessir lî emil.”
“Allah’ım, kalbimi, gözümü, gönlümü nurlu kıl. Allah’ım, kalbime genişlik, işlenme kolaylık ver”
Netice itibarıyla, bu mübarek günleri ve gecelen dolu dolu geçirmemizi, tam bir ibadet ve dua insanı kesilmemiz gerekiyor. Arafe gününü de hiç unutmayalım. Bediüzzaman Hazretleri; “Bizim memlekette eskiden Arafe gününde BİN İHLAS-I ŞERİF okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve Arafe dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen birden okuyabilir.” diyor.
Arafe ve Tevriye Günü Oruç tutmak
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Tevriye yani Zilhicce’nin sekizinci günü oruç tutmak bir senelik küçük günahlara keffârem’r. Arafe yani Zilhicce’nin dokuzuncu günü oruç tutmak da iki seneye keffârettir.”
Ayrıca Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den rivayete göre “Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Arafe günü, Arafat’ta oruç tutmayı yasaklamıştır.” Binaenaleyh, hacıların tevriye ve arafe günlerinde oruç tutmaları mekruhtur.
İhramda bulunan hacılara benzemek için kurban kesmek isteyen kimsenin, zilhiccenin birinci gününden kurbanını kesinceye kadar saçından, sakalından ve tırnaklarından bir şey kesmemelidir.
Müslim b. Ammar el-Leysi radıyalalhu anh rivayet etti. Dedi ki: Kurban bayramının önceğizinde hamamda idik. Orada bâzı kimseler kasık kıllarını temizlediler de hamam sahiplerinden biri: “Said b. Müseyyeb bunu mekruh görüyor; yahut yasak ediyor”, dedi. Az sonra Said b. Müseyyeb’e rastlayarak bunu kendisine andım. Said el Müseyyeb rahmetullahi aleyh:
“Be kardeşimin oğlu ! Bu unutulmuş ve terk edilmiş bir hadistir. Bana Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin zevcesi Ümmü Seleme radıyallahu anh rivayet etti. Dedi ki:
“Kimin kesecek kurbanı varsa, zilhicce ayının hilâli girince kurbanını kesinceye kadar saçından ve tırnaklarından hiçbir şey kesmesin.”
Bayramda kurban kesecek kimse, ihramda bulunan hacılara benzemek için, zilhicce ayının birinci gününden kurban kesinceye kadar, saçından, sakalından ve bedeninin hiçbir yerinden ve sair tüylerini kısaltmaz ya da traş etmez, tırnağını kesmez.
İhramda bulunan hacılar kurbanlarını kesmedikçe tıraş olup ihramdan çıkmadıkları gibi, kurbanını kestikten sonra, hacılar gibi, ihramdan çıkar gibi, bedeni temizliğini yapmalı, tıraş olmalı, tırnaklarını kesmelidir. Böyle yapmak müstehaptır. Bundaki hikmet, kurban sahibinin kendisini ihramlı hacılara benzetmesidir.
Mevlâ bizi affede, Bayram o bayram olur
Cürm ü hatalar gide, Bayram o bayram olur
Avlarlı Efe Hazretleri
BAYRAM ADABI
Bayramların Önemi
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem , Medine’ye teşrif ettiklerinde Medine’lilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı. Efendimiz:
“Bu günler neyin nesidir ?” dedi.
“Biz cahileye devrinde bu günlerde eğlenirdik (Ya Resulallah” dediler. Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Şüphesiz, Allah size bu günlerin yerine daha hayırlısını, iyilerini, kurban ve fıtır günlerini (kurban ve ramazan bayramlarını) verdi.” buyurdu.
Bayramlar Cenâb-ı Hakkın rahmet tecellileridir. Affın, hoşgörünün, yardımlaşmanın, gönül almanın, muhabbet, ikram ve ihsan duygularının yaşandığı müstesna günlerdir. Ramazan’da ve Hac’da ibadete yoğunlaşarak, mağfiret ve rızây-ı ilâhiye nail olan müminler, bayramlarda Allah’ın nimetlerinden daha rahat bir şekilde istifade ederler. Bir bakıma bayramlar, meşakkatli dünya imtihanından yüzünün akıyla çıkan müminlerin, cennet nimetlerine kavuşmasını ve orada diğer müminlerle, gönüllerinde haset, kıskançlık, kin gibi hiçbir menfi duygu olmaksızın karşılıklı muhabbet etmelerini temsil eder. Zâten, esas bayram da o gündür. Nitekim Hak dostları:
“Gerçek bayram, yeni elbise giyene değil, Allah’ın azabından emin olanadır.”demişlerdir.
Kurban Bayramı
Kurban Bayramı ıydü’l-edhâ/ıydü’n-nahr, İslâm aleminin 10-13 Zilhiccce günlerinde kutladığı en meşhur dinî bayramdır. Hicri takvimin son ayı olan Zilhicce’nin onunda başlayan ve dört gün devam eden Kurban Bayramı, bu günlerde ‘Kurban’ kesildiği için bu adla anılmıştır. Hac ibadeti, Hicretin 9. yılında Kurban kesilmesi ve Kurban Bayramı namazı, oruç ibadeti ve Ramazan Bayramı gibi hicretin 2. yılında teşri kılınmıştır. Bu bayram Kur’an-ı Kerim’de Saffat (37/83-113) ve Hac sûrelerinde (22/26-28) geçtiği üzere Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın sünneti olarak tes’îd edile gelmektedir.
“Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken O’nun adını ansınlar…” ayeti de kurban kesmenin daha sonra bütün ümmetlere şâmil bir ibadet olduğunu bildirmektedir.
Kurban Bayramı, Mekke’de nazil olan “Biz gerçekten Sana Kevser’i verdik. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes !” emri ilâhisince yalnızca kendisine farz kılınmış olarak kuşluk namazı kılmaya ve kurban kesmeye başlayan Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ilk defa, hicretin birinci yılında, Medine’de, Allah’ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî sünnetiyle bütün müminlere bir bayram olarak teşri’ buyrulmuş ve bugünlerde bayram namazı kılmak ve kurban kesmek de vacip kılınmıştır.
Kur’an-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu ve hükümlerini belirlediği bayram olan Kurban bayramı, aynı zamanda ilgili hadislerin bildirdiğine göre senenin en kıymetli günüdür veya hayırda Arefe gününe denktir. Arefe günü ve Kurban Bayramı günleri, esasında İslâm’in kutsi ve semavi kongresi hükmünde olan Hac ibadetinin vakitleridir.
“Kurban ibadetinin dinin delillerinin Kur’an-ı Kerim’de bulunmadığını” iddia etmek ve Allah’ın bu çeşit buyruğunun olmadığını ileri sürmek de mesnetsizdir. Zira Kur’an-ı Kerim’de:
“Ey Muhammed ! Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat! İkisi birer kurban sunmuşlardı da birinin ki kabul edilmiş; diğerinin ki ise kabul edilmemişti…” buyrulmuştur.
Ayrıca Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın oğlu Hazret-i İsmail’in yerine bir koçun Allah tarafından fidye/kurban olarak verildiği açıkça bildirilmektedir.
Nitekim; “Her ümmet için Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık. ve
“Bu hayvanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir.” âyetlerinde de izah edildiği gibi bu ibadet büyük bir öneme sahiptir.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kurban Bayramı’ndan bahseden hadislerinde, bu bayramın ilâhi iradeyle ortaya çıkması şu şekilde ifade edilir:
“Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.”
Bu sebeple her mümin bu bayrama, imkânı nispetinde katılmalıdır. İmkânı olanlar kurban kesecek, olmayanlar da bu neşe ve sürür gününde maddi ve manevi lütuflardan istifadeyle, bayramın hazzına ulaşacaktır. Bunun için, insanın kendisini heder edecek kadar sıkıntıya girmesine gerek yoktur.
Kurban kesemeyen kimse bayram için hazırlanır, temizlenir, namaza giderse, kurban kesme sevabını elde eder. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emr olundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır.” buyurmuştu. Bir adam kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Emanet olarak verilmiş bir hayvandan başka bir şeye sahip değilsem, onu kesebilir miyim?” diye sordu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Hayır, ancak saçını, tırnaklarını kısaltır, bıyıklarından alır, etek tıraşını olursun. Bu da sana Allah yanında bir kurban yerine geçer.” dedi.
Bu kimsenin, kurban kesme hususunda son derece arzulu ve ihlaslı olduğu halde fakirliği yüzünden buna gücü yetmediğini görünce, onun da kurban kesme sevabına erişmesini sağlamak maksadıyla kendisine, kurban kesen kimseler gibi, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bugün yapılması gerekenler arasında: “Bayram günü saç tıraşı olmak, uzamış olan tırnakları, bıyıkları keserek bedenen temizlenmek, yeni ve temiz giysiler giyinmek…” gibi şeyleri saymış, bayramın hürmetine uygun bir şekilde görünmenin de manevi kazanç yönünden kurban kesmiş kadar Allah indinde makbul olacağını belirtmiş, bayrama iştirak etmesini tavsiye etmiş ve kendisine böyle hareket etmekle, aynen kurban kesmiş gibi sevaba erişeceğini bildirmiştir,
Peygamberimizin Bayram Adabı
Cenab-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, her cuma ve bayram günü adeti veçhile dişlerinden tırnaklarına kadar umumi bir temizlik yapardı. Boy abdesti alarak yıkanır. Yeni elbiseler giyer. Güzel kokular sürünerek bayram namazına giderdi. Giydiği bayramlık elbiseleri kırmızı ve yeşil yollu Yemen kumaşından biçilmiş altlı üstlü iki kat elbisedir.
Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayram namazına gitmeden önce o gün oruçlu olmadığını, birkaç hurma yemek suretiyle gösterir ve hurma sayısının tek olmasına dikkat ederdi.
“Allah-ü Teâlâ tekdir, tekleri sever” buyurmuştur. Bayram namazlarına gidiş ve dönüş yollarını ayrı ayrı (intihab) ederek, halkın bayramlaşmasını kolaylaştırırdı. Bütün bu tebrikleri neş’e ve sevinç içinde kabul ederdi. Şair Ka’b, bir şiirinde Peygamberimizin bu neş’e ve sevincini;
“Peygamberimiz gülümsedikçe mübarek yüzü şimşek çeker gibi nur saçardı” mısraları ile tasvir etmiştir.
Kurban Bayramında Yapacağımız Vazifeler
Bayramlarda Boy Abdesti Almak Sünnettir.
Bayram günü erken kakıp boy abdesti alalım. Yeni ve temiz elbiselerimizi giyelim.
“Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fıtır (Ramazan) bayramı günü ve Kurban bayramı günü boy abdesti alırdı.”
“Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Fıtır (Ramazan) bayramı günü Kurban bayramı günü ve arefe günü boy abdesti alırdı. (Ravi demiştir ki) el-Fakih de bugünlerde boy abdesti almayı ev halkına emrederdi.”
1. Bayram gününde yıkanmak, hoş kokular sürünmek, misvak kullanmak, erkeklerin en güzel elbiselerini giymeleri Allah’ın nimetini göstermek ve Allah’a şükretmek için menduptur.
2. Aile fertlerine genişlik sağlamak, gücün yettiği ölçüde adetinden fazla olarak çokça sadaka vermek, böylece fakirleri istemeğe muhtaç etmemek için, çevremizde bulunan fakir-fukara ve yetimleri sevindirelim.
3. Karşılaştığı mümin kardeşlerine karşı güler yüz ve sevinç göstermek kardeşlik ve sevgi bağlarını kuvvetlendirmek için hayatta bulunan akraba ve dostlarını ziyaret etmek.
4. Kurban bayramında namazdan önce bir şey yemeyelim. Kurbanımız varsa ilk olarak kurban etinden yiyelim.
5. Hanefi mezhebine göre kişinin sabah namazını kendi mahallesinin mescidinde kılması menduptur.
6. Çocuklarımıza bu güzel günde bayram namazına götürelim. Bunun hazırlığını akşamdan yapalım. “Yarın, ben oğlumla bayram namazına gideceğim” demek suretiyle bu tatlı anı onlara yaşatmaya gayret edelim.
7. Birinci safın faziletine erişebilmek için camiye erken gitmeliyiz.
8. Kadınlar ise, fitne korkusundan ötürü, bayrama süslü olmayan normal elbiseleri ile ve hoş koku sürünmeksizin çıkarlar.
9. Bayramın verdiği sevinç ve mutluluk ile mü’minlerin kalplerinin mesrur, yüzlerinin mütebessim ve nurlu, gözlerinin nuru ilahi ile ışıl ışıl parladığı mübarek bayram günlerinde, boynu bükük, gözleri yaşlı ve kalpleri mahzun olan fakir, yetim ve kimsesizleri unutmayalım. Onlara yardım ellerimizi uzatalım ve kurban etlerinden gönderelim. Sevinç ve mutluluk ifadelerinin satır satır okunduğu bayram günlerinde onlarında sevinmelerini temin edelim.
10. Büyüklerimiz, anne ve babalarımızı ziyaret edip bayramlarını tebrik ederek hayır dualarını alalım. Şayet büyüklerimiz anne ve babalarımız vefat etmişlerse, kabirlerini ziyaret edip Kuran okuyalım ve bağışlamaları için Allah’a dua edelim.
11. Dargınlarımız varsa bayram günlerin fırsat bilerek barışalım.
Bayram Namazları
Bayram namazı, biri Ramazan Bayramı’nda diğeri Kurban bayramı’nda olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rekatlık bir namazdır. Hanefi mezhebine göre vaciptir. Hicretin birinci yılı meşru olmuştur. Bayram namazlarının meşru olduğuna delil Kur’an, Sünnet ve İcma’dır.
Kur’an’dan delil: “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” Tefsir kaynaklarında meşhur olan görüşe göre, bu ayetteki namazdan kastedilen mânâ Kurban Bayramı Namazı ve Kurban’dır.
Sünnetten delil: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in iki bayram namazını da kıldırdığı tevatür [kuvvetli haber] yolu ile sabittir. Peygamberimizin ilk kıldırdığı bayram namazı, hicretin ikinci yılındaki, Ramazan Bayramı namazıdır. Hazret-i Peygamber aleyhis-selâm bayram namazlarını ezansız ve kametsiz olarak kılardı.
Câbir b. Semure radıyalahu anh’den; demiştir ki: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte ezansız e kametsiz olarak defalarca bayram namazı kıldım.”
Bütün müslümanlar iki bayram namazını da meşru olduğu konusunda icma [birlik] etmişlerdir.
Hanefi fukahası, Cuma ile bayram namazlarını birbirinden ayırmamış, edası için aynı şartların bulunması gerektiği hususunda ittifak etmiştir. İmam Merginani: “Bayram namazı, üzerine Cuma namazı vacip olan herkese vacip olur” buyurmuştur.
Ömer Nasuhi Bilmen: “Kendilerine Cuma namazı farz olan kimselere -Cuma namazının vücup ve eda şartları dairesinde- Ramazan ve Kurban bayramı namazları vaciptir. Yalnız bayram namazlarında hutbeler, vacip olmak üzere şart değildir. Belki bu namazlardan sonra hutbe okunması bir sünnet-i seniyyedir.”
Ali Fikri Yavuz: “Üzerine Cuma namazı farz olan kimselere bayram namazları da vaciptir. Bayram namazlarının sıhhat şartları aynen Cuma namazının sıhhat şartlarıdır.”
Bayram namazlarına gelince: Kime cuma namazı farz ise; o kimseye bayram namazı kılmak vaciptir. Bayram namazlarından sonra okunan hutbeler sünnettir, cuma hutbesi gibi farz değildir, cuma hutbesi namazdan önce, bayram hutbesi ise namazdan sonra okunur. Bayram namazları hicretin birinci yılında meşru kılınmıştır.
Bayram Namazına Yürüyerek Gitmek Sünnettir “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayram namazına (mu-sallaya-camiye) yürüyerek çıkar ve yürüyerek dönerlerdi.” “
Bayram namazına yürüyerek gitmek sünnettendir.”
Bayram Günü Bayram Namazına Bir Yoldan
Gitmek ve Başka Bir Yoldan Dönmek Sünnettir.
“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bayram namazına yürüyerek giderdi ve geldiği yoldan başka, bir yoldan dönerdi.”
Hadis-i şerif, bayram namazına gidip gelişte ayrı ayrı yolları tercih etmesinin müstehab olduğunu göstermektedir. Bundaki hikmet, camiye gidiş-gelişte, yolların ve sakinlerinin şahit olmaları, İslâm’ın şeref ve izzetinin izharı, tabir caizse kafirlere karşı bir gövde gösterisi yapmaktır.
Kurban Bayramında Bayram Namazına Giderken Tekbir Getirmeli
Ramazan Bayramı’nda bayram namazı kılınan camiye giderken gizli olarak, Kurban Bayramı’nda açıktan tekbir getirmek sün¬nettir. Delili, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Zikirlerin en hayırlısı gizli olanıdır. Rızıkların en hayırlısı yetecek kadar olanıdır.” hadis-i şerifidir.
Kurban bayramı münasebetiyle namaza giderken duyulacak sesle tekbir getirelim.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bayramlarınızı tekbirlerle süsleyin” buyurmuştur.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Kurban bayramı sabahı, namaz kılınacak yere gelinceye kadar tekbir getirir ve namaz bitinceye kadar devam ederdi. Namaz bitince tekbiri keserdi.
İbn-i Ata rahmetullahi aleyh: “Bayram günü tekbir getirmek sünnettendir.” buyurmuştur.
Tekbirin lafzı:
“Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l- Hamd”
[Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’dan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür ve hamd O’na mahsustur.]
Tekbirde aynı zamanda İslâm’ın şiarını göstermek, başkalarına İslam’ın üstünlüğünü hatırlatmak vardır.
Kurban Bayramı Namazı Vakti
Kurban Bayramı namazını vakti girer girmez hemen acele kılmak sünnettir. Çünkü, Kurban bayramında acele edince namazdan sonra kesilecek kurbanlar için vakit genişlemiş olur.
Ramazan Bayramı namazını ilk vaktinden biraz tehir etmek de sünnettir. Ramazan bayramında biraz gecikilirse, fitresini vermemiş bulunanlar, bu arada zaman genişliği bulmuş olurlar.
Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Necran’da bulunan Amr b. Hazm radıyallahu anh’a şöyle yazmıştır:
“Necranlılara kurban bayramı namazını acele kıldır. Ramazan bayramı namazını tehir ederek kıldır ve insanlara öğüt ver. Çünkü böyle yapmakla kurban kesmek ve fıtır sadakasını vermek için genişçe bir vakit kalmış olur.”
Kurban Bayram namazını vakti girer girmez kılmak sünnettir.
Bayram Namazı Nasıl Kılınır ?
İki Rekâtlı Namazın Kılınışı
Niyet: Niyet ettim Allah rızası için vacip olan Kurban Bayramı namazını kılmaya. Uydum hazır olan imama.
Birinci Rekât
Allâh-ü Ekber [İmamla birlikte iftitah Tekbiri]
Sübhâneke’l-lâhümme ve bihamdik. Ve tebârekesmük. Ve teâlâ ceddük. Ve la ilahe ğayrük.
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, bağlanır]
Eûzü billahi mineşşeytânirracim [imam gizlice okur]
Bismillâhirrahmânirraahîm [imam gizlice okur]
El-Hamdü lillâhi Rabbi’l – Âlemin. Er-Rahmânirrahim. Mâlik-i yevmiddin. İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîyn. İhdîne’s-sırâta’l -müstekim. Sırâtallezine en’amte Aleyhim. Gayrilmağdûbi aleyhim veleddâllîn. (Amin-İmam açıktan okur.)
Elemtera keyfe feale Rabbüke bieshâbi’l – fil. Elem yec’al keydehüm fî tadlilin ve ersele aleyhim tayran ebâbil. Termîhim bi hıcâretin min sicîl. Fecealehüm keasfin me’kûl. [imam açıktan okur]
Allâh-ü Ekber [rükûya varırken]
Sübhâne Rabbiye’l Azîm [rükûda üç kere]
Semiallâhü limen hamideh [rükûdan kalkarken]
Rabbena lekel hamd [rükûdan doğrulduktan sonra]
Allâh-ü Ekber [secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [otururken]
Allâh-ü Ekber [ikinci secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [secdeden ayağa kalkarken]
İkinci Rekât
Bismillâhirrahmânirraahîm [imam gizlice okur]
El-Hamdü lillâhi Rabbi’l – Âlemin. Er-Rahmânirrahim. Mâlik-i yevmiddin. İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteîyn. İhdîne’s-sırâta’l -müştekim. Sırâtallezine en’amte Aleyhim. Gayrilmağdûbi aleyhim veleddâlfih. (Amin, -imam açıktan okur]
İnnâ a’taynâke’l – Kevser. Fesalli li-rabbike venhar. İnne şânieke hüve’l – ebter. [imam açıktan okur]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, yana salıverilir]
Allâh-ü Ekber [eller kulaklara götürülür, yana salıverilir.]
Allâh-ü Ekber [eller yanda iken rükû’a varılır.]
Sübhâne Rabbiye’l Azîm [rükûda üç kere]
Semiallâhü ilmen hamideh [rükûdan kalkarken]
Rabbena lekel hamd [rükûdan doğrulduktan sonra]
Allâh-ü Ekber [secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [otururken]
Allâh-ü Ekber [ikinci secdeye varırken]
Sübhâne Rabbiye’l – A’lâ [secdede üç defa]
Allâh-ü Ekber [teşehhüde oturur]
Ettehıyyâtü lillâhi ve’s-salevâtü ve’t tayyibâtü. Esselârnü Aleyke eyyühe’n – nebiyyü. Ve Rahmetullâhi ve berakâtüh. Es-selâmü Aleynâ ve Âlâ ibâdiUâhi’s-sâlihîn. Eşhedü ellâ ilahe illlahlâh, ve eşhedü erme Muhammeden Abdühü ve Rasûlüh.
Allâhümme salli Âlâ Muhammedin ve Âlâ âli Muhammed. Kemâ salleyte âlâ ibrâhime ve âlâ âl-i İbrahim. Inneke hamîdün mecid.
Allâhümme bârîk Âlâ Muhammedin ve Âlâ âli Muhammed. Kemâ bârekte âlâ ibrâhime ve âlâ âl-i İbrâhîrn. Inneke hamîdün mecid.
Allâhümme Rabbena Atina fiddünyâ haseneten ve fi’l – âhirâti haseneten ve kına azâben – nâr. Birahmetike yâ erhamerrâhimin.
Esselârnü Aleyküm ve Rahmetullâh [sağ tarafa selâm verirken]
Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullâh [sol tarafa selâm verirken]
Estağfirullah [üç defa]
İmam namazdan sonra hutbe için minbere çıkar, oturmaksızın hutbeye .- “Allâhü Ekber” diye üç defa tekbir getirerek başlar. Cemaat de bu tekbirlere iştirak eder. İmam hutbede Kur’an ve teşrik tekbirleri ile yapılacak ziyaret ve yardımlaşmalar hakkında konuşur. Birinci hutbeden sonra kısaca oturur. İkinci hutbeye yine tekbirle başlayıp sonunda tekbirle iner.
Bayram namazına yetişemeyen kimse, artık onu kaza edemez ve tek başına kılamaz. Dilerse döner gider, dilerse dört rekat nafile namazı kılar.
Teşrik Tekbirleri
“Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhü Ekber Allâhü Ekber ve lillâhi’l- Hamd”
Erkek ve kadınlara Kurban Bayramında namazlardan sonra teşrik tekbirlerini bir kere getirmek vaciptir.
Teşrik günlerinde tekbir getirmenin vacip olduğu ve müddeti konusunda delil: “Allah’ı sayılı günlerde zikredin” ile Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem arafe günü sabah namazından sonra tekbire başlar, teşrik günlerinin sonuncu günü ikindi namazına kadar devam ederdi. Bunu farz namazlardan sonra selâm verince yapardı.” Buna göre yirmi üç vakitte tekbir getirilir.
Yalnız olarak, seferi olarak yahut imamla birlikte farz namaz kılan herkes için farzların peşinden tekbir getirmek vaciptir. Çünkü tekbirler namaza bağlıdır.
Kadınlar dışında herkesin bu tekbiri açıktan alması da sünnettir.
Tekbir cemaatle de yalnız başına da eda edilebilir. Erkekler tekbiri açıktan getirirler. Kadınlar ise tekbiri gizlice getirirler. Teşrik tekbirlerini cemaatle hep birlikte söylemek müstehaptır.
Vitir namazı ve bayram namazları sonunda tekbir getirilmez.
Teşrik Tekbirleri
Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’ın sünnetidir
Hazret-i İbrahim aleyhisselâm, Hazret-i İsmail aleyhisselâm’ı kurban etmeye hazırlanırken bir anda “Allâhü Ekber Allâhü Ekber” sadâlarını duyar. Yanı başında Hazret-i Cebrail’in semiz bir koçla kendisine doğru geldiğini görür, hamd ve şükür duyguları içinde “Lâilâhe illallâhu vallâhu ekber”der. Durumu fark eden Hazret-i İsmail aleyhisselâm ise, Cenab-ı Hakk’a karşı olan minnet ve şükranını “Allâhü Ekber ve lillâhi’1-hamd” sözleriyle ifade eder. Getirilen bu teşrik tekbirlerinden sonra Hazret-i İbrahim aleyhisselâm, “Bismillâhi Allâhü Ekber” diyerek koçu kurban eder.
Kurban bayramı günlerinde, Arafe günü sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar her vakit, namazın farzından sonra teşrik tekbirlerini okumak vacip kabul edilmiştir.
Neden Tekbir Getiriyoruz ?
“Sayılı günlerde Allah’ı zikredin.” Emri ile yapılması istenen zikir; kurban bayramı öncesi 9 Zilhicce Arafe günü sabahtan başlayıp bayramın 4. gününe kadar beş gün süre ile teşrik günlerinde farz namazların akabinde “Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l- Hamd”[Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’dan başka ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür ve hamd O’na mahsustur.] şeklindeki tekbir getirmek[teşrik tekbirleri], Hac’da cemerata taş atarken “Bismillahi Allâhu ekber” [Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür] demek ve kurban keserken tekbir almaktır.
Bakara suresinin 183-185 âyetlerinde oruçla ilgili hükümler zikredildikten sonra 185. âyetin sonunda:
“..Size doğru yolu gösterdiğimizden dolayı Allah’ı tekbir etmenizi ister.” Hac suresinin 36-37 âyetlerinde kurbanla ilgili hükümler zikredilmiş, 37. âyetin sonunda:
“…kurbanlıkları bu şekilde size boyun eğdirdi ta ki size doğru yolu gösterdiği için Allah’ı tekbir edesiniz.” buyrulmuştur. Yüce Allah, bu iki âyette bizden verdiği nimetler karşısında “Allâhu Ekber” diyerek kendisini hamd ü sena ile tazim etmemizi istemektedir.
Bakara süresindeki “tekbir” emri ile bayramlarda tekbir getirilmesinin kastı da söz konusudur. İbn Abbas; “Şevval hilâlini gördükleri zaman tekbir getirmek Müslümanların üzerine bir haktir.” demiştir. Bu âyete dayanarak İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, bayram namazlarına giderken tekbir getirilmesi içtihadında bulunmuşlardır. Ramazan ve Kurban bayramı namazında birinci rekatta fatihadan önce üç defa, ikinci rekatta zammı sureden sonra üç defa “Allâhu ekber” diyerek tekbir alınır. Bunlara “zevâid tekbirleri” denir. Selâmdan sonra, hutbe içinde ve hutbe sonrasında; “Allâh-ü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l-Hamd” denilerek tekbir alınır. Bu tekbirlerin dayanağı bu âyettir.
Kurban bayramının bir gün öncesi olan Arafe günü sabah namazından bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar 23 vakit farz namazların selamından sonra bir defa “Allâhü Ekber Allâh-ü Ekber la ilahe illellâhu vallâhu Ekber Allâhu Ekber Allahu Ekber ve lillâhi’l- Hamd” tekbir alınır ki buna “Teşrik tekbirleri” denir.
Bakara süresindeki “tekbir” emri, “bayram namazı kılınız”, Hac süresindeki “tekbir” emri ise, “hayvanları keserken tekbir getirin” anlamına da gelebilir. Bunu En’am suresinin;
“O halde Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız kesilirken üzerine O’nun adı anılan hayvanların etinden yeyin.” ayeti ile;
“Kesilirken üzerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların etlerinden yemeyin. Çünkü onu yemek yoldan çıkmaktır.” ayeti teyid eder.
Eti yenen hayvanlar kesilirken “Bismillâhi Allâhu ekber” [Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür] denir. “Allâhu ekber” [Allah en büyüktür] sözü aynı zamanda Allah’ı zikirdir. Tekbir getiren kimse “Allah’ı çok zikredin” emrini de yerine getirmiş olur.
Kurban Bayramının 1. Gününün Önemi
Allah’ın bazı günleri, ayları diğerlerine üstün kılıp mübarekleştirmesi de bu ‘dilediğini seçer’ olmasındandır. Allah katında günlerin en hayırlısı kurban kesme günüdür.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
“Şânı yüce olan Allah katında günlerin en büyüğü kurban bayramı günüdür. Sonra da karr günüdür.” Diğer bir rivayette:
“Allah katında günlerin en faziletlisi Kurban günüdür.” buyrulmuştur.
Kurban kesilen günlerin en faziletlisi Kurban Bayramı’nın birinci günüdür., sonra “karr günü” denilen Kurban Bayramı’nın ikinci günü gelir. Bu güne “karr günü” denmesinin sebebi o günde halkın Minâ’da karar kılıp istirahata kavuşmasıdır.
Kurban Bayramında Namazdan Sonra Yemek
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan bayramında bir şey yemeden namaza çıkmaz, Kurban bayramında ise namaz kılıncaya kadar bir şey yemezdi.
“Döndüğü vakit kurbanından yerdi.”
“Döndüğü vakit kurbanının karaciğerinden yerdi.”
Kurban bayramında, kişi ister kurban kessin, ister kesmesin mutlak olarak yemeği tehir etmek menduptur.
Bir kimse kurban bayramında, ilk yediği şeyin kurban eti olması müstehaptır. Bu, Allah’ın bir ziyafetidir.
Kurbanda yemeği namazdan sonraya bırakmanın hikmeti: Kurban kesmeyi meşru kılmak suretiyle Allah-ü zülcelâl kullarına kerametini gösterdiği cihetle, o gün namazdan sonra yapılacak en mühim işi Allah’ın nimetlerine şükür için onun ziyafetinden yemeye başlamak olmuştur.
Bayramlarda Tebrikleşmek
Bayram günü ilk bayramlaşma, bizden istiğfar, dua ve sadaka sevabı bekleyen geçmişlerimizle yapılır. Onlara Fatihalar ve sadaka sevapları ikram edilerek ruhları şad edilir. Hallerinden ibret alınarak, hakiki bayrama hazırlık yapmak gerektiği anlaşılır. Daha sonra akraba, eş ve dost ziyaretleri yapılarak hâl hatır sorulur. Herkes birbiriyle helâlleşir ve dargınlar barışır.
Sevinçli anlarda tebrikleşmek sünnettir. Remli isimli kitapta.-
“Mübarek günlerde Ramazan ve Kurban bayramı günlerinde tebrikleşmek meşrudur.” denilmektedir.
Ömer Nasuhi Bilmen rahmetullahi aleyh: “Büyük İslam İlmihâli” adlı eserinde;
“Ramazan, Kurban bayramı günlerinde, mübarek gün ve gecelerde tebrikleşmek ve dualaşmak sünnettir.” demektedir.
İmam-ı Sehavi rahmetullahi aleyh: “Ayları ve bayramları tebrik etmek insanların adetlerindendir.” buyurmuştur
Bayram günleri bayram tebrikleri için musafaha ederken önce davranan biri diğerine şöyle dua eder:
“Tekabbelellâhü minnâ ve minküm”
“Allah sizden ve bizden kabul buyursun.”
Muhatab olan da buna “amin” demekle karşılık vereceği gibi.
“Gaferallâhü lenâ ve leküm” “Allah bizi de, sizi de mağfiret buyursun” demektir.
Bayram Gecelerini İbadetle Geçirmek Sünnettir
Bayram gecelerinde dua kabul olur. Kabul edilmesi rahmet-i ilahi ile beklenir. Bu yüzden Cum’a gecesi ile Recep ayının ilk cuması ve Şaban ayının ortasında dua etmek müstehap olduğu gibi, bayram gecelerinden duada bulunmak da müstehaptır.
Bu ibadetler zikir, namaz, Kuran okumak, tekbir, teşbih, istiğfar gibi şeylerdir. Bu ibadetler de gecenin son üçte birinde yapılmalıdır. En iyisi bütün bayram gecelerini ibadetle geçirerek ihya etmektir. Çünkü peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Her kim Ramazan Bayramı gecesi ile Kurban Bayramı gecelerini Allah’tan ecir bekleyerek ibadetle geçirirse, kalplerin öldüğü günde onun kalbi ölmez.”
“Kim ahiret sevabını umarak, iki bayram gecelerinde Allah’a ibadet ederse, kalplerin öldüğü zamanda onun kalbi ölmez.”
“Şu beş geceyi ihya edenlerin cennete girmeleri vacip olmuştur: Bu gecelerde: Terviye gecesi (Zilhiccenin sekizinci günü), Kurban Bayramı arafe gecesi, Kurban Bayramı gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Saban ayının on beşinci gecesidir.”
“Bayram gecelerini Allah-ü Teâlâ’nın zikri, namaz ve başka ibadetlerle ihya etmek müstehaptır.
Bayram gününde ibadetin diğer günlerdekinden efdal oluşunun sırrı şuradan ileri gelir: “Gaflet vakitlerinde ibadet, diğerlerinden üstündür. Teşrik günleri ise umumiyetle gaflet günleridir. Bu sebeple o günlerde ibadet yapana, diğer günlerde yapana nazaran ziyade bir sevap vardır. Bu tıpkı, insanların çoğunluğu uykuda iken geceleyin kalkıp ibadet yapan kimse gibidir.
Yatsı namazı ile sabah namazlarının cemaatle kılınması da bunun yerini tutar.
Osman b. Affan radıyallahu anh’ den demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Yatsı namazını cemaatle kılan kimse o gecenin yansını namaz kılmakla geçirmiş gibidir. Yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılan kimse o gecenin tamamını namaz kılmakla geçirmiş gibi sevap alır.
Bayram Günü Duası
Bayram günlerinde yapılan dua ve iyiliklerin sevabı daha fazladır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bayram günlerinde şu duayı çok okuyanın kalbinin ölmeyeceğini haber vermiştir. Dua şudur:
“Yâ hayyû, yâ kayyûm, yâ bedîa’s-semavâti ve’1-ardı, yâ ze’l-celâli ve’1-ikrâm.”
“Ey Hayy ve Kayyûm olan Rabbimiz, ey semâvât ve arzın bedî’i, ey celâl ve kerem sahibi. Beni sen koru, sen istikametde dâim eyle. Kötülük ve günahlardan muhafaza et, sırat-ı müstaksimde dâim ve sabit eyle.”
Ramazan ve Kurban Bayramı Günlerinde
Oruç Tutmanın Yasak Olması
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem:
“Fıtır günü (Ramazan bayramının ilk günü) ve Kurban Bayramı’nın günü oruç tutulmasını yasakladı.”
“Ramazan Bayramı ise, oruçlardan çıkışınızı ve Müslümanların bayramıdır. Kurban bayramına gelince, kestiğiniz kurbanların etlerinde yiyiniz.”
“Ramazan ve Kurban Bayramı günleri ile teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bunlar yemek içmek günlerimizdir.”
“Teşrik günleri yiyip içme ve namaz günleridir. Binaenaleyh onlarda hiç kimse oruç tutmaz.”
“Teşrik günleri yiyip içme ve Allah Azze ve Celleyi anma günleridir”
“Teşrik günleri yiyip içme ve cima günleridir.”
Bayram günleri Allah’ın kullarına ziyafet günleridir. Ramazan ve Kurban bayramı günleri oruç tutmak haramdır.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem iki günün orucunu yasakladı. Çünkü kurban bayramı günü kurbanlarınızın etlerinden yiyeceğiniz gündür. Ramazan Bayramı ise, oruçlarınıza son verişinizdir.”
Bayram Günlerinde Kabirleri Ziyaret Etmeliyiz
Kabir Ziyaretinde Ahireti Hatırlar
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem önceleri kabir ziyaretini yasaklamıştı. Bunun sebebi cahiliye devrinden yeni çıkan Müslümanların kabir ziyareti sebebiyle bir takım bâtıl inanç ve adetleri hatırlamalarını, hataya düşmelerini önlemekti. İslâm gönüllere yerleşince kabir ziyaretine izin verdi ve bunu “ahireti hatırlatma” hikmetine bağladı.
Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kabirleri ziyaret etmek isteyen ziyaret etsin. Çünkü kabir ziyareti bize ahireti hatırlatır.” Diğer bir rivayette:
“Çünkü şüphesiz kabirlerin ziyareti, dünyayı küçümsetir ve ahireti hatırlatır.” buyurarak da bu ziyaretlerden asıl maksadın, ahireti hatırlamak ve o güne hazırlanmaya önem vermek olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Genel olarak kabirleri ziyaret etmek erkekler için müstehap, kadınlar için caizdir. Kadınların kabirleri ziyaret etmesi, bağırıp çağırma, saçını başını yolma ve kabirlere aşırı saygı gibi fitne korkusu olmadığı zaman mümkün ve caizdir. Çünkü Peygamber Efendimiz, çocuğunun kabri başında ağlamakta olan bir kadına sabır tavsiye etmiş, onu ziyaretten alıkoymamıştır.
Diğer yandan Hazret-i Aişe annemiz de kardeşi Abdurrahman b. Ebubekir’in kabrini ziyaret ettiği nakledilmektedir.
Mehmet Emre Hoca Efendi kadınların kabir ziyareti ile ilgili şunları söylemektedir:
Kadınların kabirleri ziyaretlerine gelince, bazı hususlara riayet etme şartı ile buna müsaade olunmuştur:
1.Kalabalık bir günde, erkeklerin arasına karışarak ziyarete gitmemelidir.
2.Tesettüre son derece riayet etmeli ve güzel koku/parfüm kullanmamalıdır.
3.Bu ziyareti tek başına yapmamalı; ya mahremi olan bir er kekle veya birkaç kadın bir araya gelerek ifâ etmelidir.
4.Kabrin başında feryâd-ü figan ederek ağlamamalı ve ölünün üzülmesine ve azap görmesine sebep olmamalıdır.
Salih kimselerin, anne, baba ve yakın akrabanın kabirlerini ziyaret etmek mendup sayılmıştır.
Salih kişilerin kabirlerini, özellikle Allah Resûlü’nün kabrini ziyaret, ruhlara ferahlık verir ve ulvi hislerin duyulmasını sağlar. Efendimiz’in ve Allah’ın veli kullarının kabirlerini ziyaret için yolculuğa çıkmak menduptur. Bir hadis-i şerifte;
“Kim, beni öldükten sonra ziyaret ederse, şefaatim ona hak olur.” buyrulmuştur.
Salih kişilerin ve din büyüklerinin kabirlerini ziyaret etmekte çok büyük faydalar mevcuttur. Şuurlu bir şekilde hareket etmek, gerekli ibreti almak ve yanlış itikatlara kapılmamak şartıyla kabir ziyaretinde herhangi bir beis yoktur.
Kabirleri ziyaret etmek, orada bulunanlara selâm verip dua ve istiğfarda bulunmak, onlar adına hayır ve hasenat yapıp Kur’an tilavet etmek, mevtalar için bir rahmet vesilesidir. Kuran’ı Kerim’de Rabbi’miz, bizden önce ahrete intikâl etmiş mümin kardeşlerimiz için şöyle dua etmemizi tavsiye eder:
“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.”
Kabir ziyaretiyle maksad, ziyaretçilerin ibret alması, ziyaret olunan kabir ehlinin onların dua ve istiğfarlarından faydalanmaları ve sağlığında olduğu gibi, hürmet görmesidir.”

Ziyaret Ölüler İçin De Faydalıdır:
Mezara Verilen Selâmı Ölü Alıp Geri Verir
Bizler; kabirleri ziyaret ederiz. Çünkü insan hayattayken sevdiği kişileri ölümlerinden sonra da unutmak istese de unutamaz.
Onların kabirlerini ziyaret etmekle, onlara karşı minnet borcunu ödemiş hissi uyanır. Onların hatırası yeniden canlanır.
Hayat mücadelesinde koşuştururken ölümü ve ahireti hatırlayıp, ona göre hazırlık yapmak için zaman zaman kabristana gidip yakınlarımızın mezarlarını sık sık ziyaret edemiyoruz. Bayramlar; bizim yakınlarımızın mezarlarını ziyaretine sebep oluyor.
Kabirleri ziyaret etmekte fayda iki yönlüdür. Hem ziyaretçi, bu ziyareti sayesinde ölümü, kabri ve orada karşılaşacağı suâl, azap ve nimeti hatırlayıp, kalan ömrüne; kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe haline getirecek şekilde yön verir. Hem de kabirde yatan mü’min kardeşine, yakınına selâm verip dua ederek, okuyacağı ayet ve surelerin sevabını ona bağışlayarak ziyaret ettiği yakınına, mü’min kardeşine faydalı olur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmaktadır:
“Mezardaki ölü, boğulmakta olup da yardım isteyen gibidir. Babadan veya anadan veya oğuldan veyahut sadık dosttan dua bekler. Beklediği dua yapılıp da ona ulaştıkta, onun için bütün dünyadan daha ziyade makbul ve faydalı olur. Muhakkak ki, Allah-ü Teâlâ dünyadakilerin duasından mezardakilere dağlar gibi fayda id-hâl eder. Şüphesiz ki sağ olanların ölülere hediyesi, onlar için istiğfar etmek ve sadaka vermektir.”
Bundan ötürü Müslümanlar, ölüleri için dua edip afv ve mağfiret olunmalarını Allah’dan isteyip niyaz etmeyi ve ölülerinin ruhları için sadaka vermeyi unutmamak ve ihmal etmemek lâzımdır.
Çünkü; yukarıda hadis-i şerifte de belirtildiği gibi mezardaki ölü, suya düşmüş olup da başkasından yardım dileyen kimse gibidir. Onun sevap alacak veya -eğer müstehak ise- kendisini azaptan kurtaracak işleri yapma imkânı kalmamıştır. Artık faydalanacağı tek şey, ziyaretçilerinin ve mü’min kardeşlerinin yapacakları dua ve yaptıkları hayırlı amellerden bağışlayacakları sevaplardır.
Mümin ölülerinin ruhları, sağ olan din kardeşlerinin hayırlı dualarından ve güzel selam vermelerinden memnun ve mesrur olacakları bildirilmektedir.
Bir kabre rastlayan yahut ziyaret için mezarlığa varan kimsenin ilk yapacağı iş, şüphesiz oradaki ölülere selâm vermektir. Ölü, gelen ziyaretçiden haberdar olup, verdiği selâmı alır, yapacağı duadan istifade eder ve mezarının yanında oturmasıyla ölü ünsiyet edip memnun olur.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmaktadır:
“Herhangi bir kişi, yakın adamının mezarını ziyaret edip selâm verir ve yanında oturursa, mezar sahibi selâmını alıp iade eder ve orada oturduğu müddet kalkıncaya kadar onunla ünsiyet eder.” diğer bir kutlu ifade de:
“Herhangi bir kul, sağlığında tanıyıp bildiği bir kişinin mezarının yanından geçer de ona selâm verirse, mezar sahibi onu bilir ve sevinçle selâmını alıp iade eder.”
İbn-i Kayyım el-Cezviyye bu konuda demiştir ki: “Ziyaretçi her ne zaman bir mezarı ziyarete gelirse, ziyaret olunan mezar sahibi onu bilir ve selâmını işitir de alıp iade ederek onunla ünsiyette bulunur olduğuna delalet eder. Bu hüküm umumi olup şehitlere ve gayrilere şâmildir ve muayyen bir vakti yoktur, her vakitte husulü mümkündür. Hâddî zatında akıl sahibi muhataba verilen selâmı, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kabir ehline verilmesini meşru kılmış ve ümmetine emretmiştir ki, bu da kabir ehlinin verilen selâmı idrâk ve iade edeceklerine delâlet eder.”
Kabir ziyaretine abdestli gitmeliyiz. Şüphesiz her zaman abdestli olmak iyidir. Ama kabir ziyareti için abdest şart değildir. Abdestsiz de ziyaret edilebilir.
Kabir ziyaretine giden kişi kabristan/mezarlık kapısına vardığı zaman selâm vermelidir.
Ziyaretçi kabristanın kapısına vardığı zaman yüzünü mezarlara döndürerek ve kabrin yanına vardığı zaman da Peygamber Efendim iz’in öğrettiği üzere şöyle selâm verir-.
“Es-Selamü aleyküm dara kavmin müminin ve innâ inşaâllâhü biküm lâhikün, es’elüllaheli ve lekemü’l Afiyet”
“Ey müminler yurdunun sakinleri. Selam size. Bizlerde inşallah sizlere kavuşacağız. Allah-u Teala’dan bizim ve sizin için afiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılardan kurtuluş dilerim.”
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabristandaki ölülere selâm verişi ve Müslümanlara da selâm vermeyi emredişi, onların selâmı duyduklarına ve aldıklarına delil olarak yeter.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı kabristana vardıkları zaman oradakilere selâm verip ölüler ve diriler için dua ediyorlardı. Gerek selâm verirken ve gerekse ölülere dua ederken, yüzlerini mezara doğru çeviriyorlardı. Ziyaretlerinin gayesi, ölülerin affına vesile olmak ve onlardan ibret almaktı.
Ziyaret edeceğimiz yakınımızın başı tarafından değil, ayak tarafından gelmek suretiyle, sanki hayattaymış, onunla konuşuyormuşuz gibi yüzümüzü yakınımızın yüzüne doğru dönerek/çevirerek yaklaşmalı, kendisine çok yakın durmalı; Sağlığında kendisine çok yakın ise yakınına varmalı, fazla yakın değilse uzakça durarak dua etmelidir. Ziyaretçi dirinin önünde nasıl duruyorsa, ölünün önünde de öyle durur. Sünnet olan kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir. Oturulabilir. Sonra; selâm vermeliyiz.
“Allah’ın rahmeti, bereketi ve selâmı senin üzerine olsun.
Ey [Anne veya baba] Allah’ım seni ve beni merhametiyle kuşatsın, merhametiyle sarsın, merhametine boğsun. Allah sana rahmet etsin.
Allah’dan bizim ve senin için afiyet, ahiretle ilgili korku ve sıkıntılarından kurtuluş dilerim.
Allah seni de beni de affetsin. Dedikten sonra oturur. Böylece, kabirdeki yakını, gelen mü’min kardeşiyle yalnızlığını gidermek isteyecek ve sevinecektir.
Kişi kabrin yanında kolayına gelen Kur’an ayetlerinden okur. Kabirlerde Kur’an okunması sünnettir. Çünkü Kur’an okumanın sevabı orada bulunanlara ulaşır. Ölü de hazır olan gibidir. Onun hakkında da rahmeti ilâhi umulur.
Ölüyü ziyaret eden, yine onun yanında, Fatiha ve Bakara suresinin baş tarafı gibi; Kur’an’dan kolayına gelen Yasin, Fatiha, Ihlas, Ayetel-Kürsi, Amenerrasulü, Tebareke, Tekasür surelerini okur, sonra İhlas suresini on iki yahut on bir, yahut yedi, yahut üç kere okuyarak dua eder: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir kutlu ifadesinde şöyle buyurmuştur:
“Sizden biri vefat ettiğinde onu fazla bekletmeden kabre götürünüz. Defnettiğiniz zaman da biriniz, başucunda Fatiha Suresi’ni, ayak ucunda da Bakara Suresi’nin son kısmını [Amenerrasulü] okusun.”
“Her kim kabristana uğrayıp İHLÂS süresini on bir kere okur da sevabını ölülere bağışlarsa, orada bulunan ölülerin sayısınca kendisine sevap verilir.”
Kabristan’da “Yasin-i Şerif” okumak da, sünnetle sabit olmuştur. Nitekim:
“Her kim kabristana girer de Yâsin’i okur ve sevabını ölülere bağışlarsa, o gün Allah Teâlâ onların azabını hafifletir. Kendisinin de bu kabristandaki ölüler sayısınca sevabı olur.” hadis-i Şerifi, bunun delilidir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“….Yasin Kur’an’ın kalbidir. Bir kimse onu Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yasin suresini okuyunuz.”
Yasin Sûresini bilemeyen mükellef; Kur’an-ı Kerim’den Fatiha, Ayete’l Kürsi ve İhlâs okur. “Ya Rabbi; okuduğumun sevabını fûlana ve burada yatanlara ulaştır” diye dua eder.
İmam-ı Şafiî şunları söyler:
“Mezarın başında Kur’an’dan ayet ve sureler okumak müstehaptır. Kur’an’ın tamamının okunması (hatim edilmesi) ise, daha güzeldir.”
İmam Ahmed b. Hanbel demiştir ki:
“Kabristana girdiğinizde Fatiha Muavvizeteyn (Felâk ve Nas sureleri) ve İhlâs surelerini okuyup, sevabını kabristan ehline bağışlayın, onlara gidip ulaşır.
Kur’an okumanın peşinden kabulünü umarak ölüye dua edilir. Çünkü dua ölüye fayda verir. Çünkü kıratın peşinden yapılan dua kabul olunmaya daha yakındır.
Hadislerde geldiğine göre ölü görür, yanında yapılan işleri anlar, güzel işlerden ötürü sevinir, kötü işlerden ötürü üzülür. Ölü yine Cuma günü güneş doğmadan önceki ziyaretçilerini tanır. Yapılan hayırlardan faydalanır, yanında işlenen kötülüklerden rahatsız olur.
Kabirleri gece ziyaret etmek de caizdir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem gece Cennetü’l-Bâki mezarlığına gidip dua etmiştir.”
Ölüye Kur’an Okuyup Sevabını Bağışlamak
Alimler; okunan Kur’an-ı Kerim ölülere mânevi bir ikram olduğu gibi, dua ve istiğfardan faydalanacağı konusunda ittifak etmişlerdir. Onlar adına yapılan hayır ve hasenatın sevabının kendilerine ulaşacağı da sahih hadislerle ve icmâ ile sabittir. Buna şu âyet-i kerime de delâlet etmektedir:
“Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.”" Yine Allah-ü Teâlâ şöyle buyurur:
“Kendi günahın, müminlerin ve mümine kadınların günahları için mağfiret dile.”
Ebu Hüreyre radıyallahu anh diyor ki: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’le beraber yürüyorduk. İki mezar başına geldik. Resûl-i Ekrem bu mezarların başında dikilip durdu. Biz de durduk. Resûl-i Ekrem’in rengi değişti, sararıp soldu. O derece ki gömleğinin koltukları titremeğe başladı. Biz:”Ya Resûlullah,ne oluyor ? diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Benim duyduğumu duymuyor musunuz ?” buyurdu.
Biz: “Duyduğunuz nedir ya Resûlullah ? ” diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bu iki mezarda yatan erkekler şiddetle azab oluyorlar” buyurdu. Devamla:
“Azab oldukları, kaçınıp kendileri için kolay ve aslında büyük olduğu halde kendilerince küçük sanılan iki günahtır” buyurdu.
Biz: “Nedir o iki günah ?” diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Bunlardan biri idrardan sakınmaz, diğeri ise dili ile insanlara eziyet eder, söz gezdirirdi.” buyurdu ve iki yaş hurma dalı istedi. Biz de getirdik. Mezarlarına birer tane dikti. Biz: “Bu yaş dalların, azabın kalkmasında bir rolü var mıdır ?” diye sorduk.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
“Evet bu dallar yaş kaldıkları/kurumadıkları müddetçe azabları hafifler.” buyurdu.
Müfessir Kurtubi bu kutlu sözü şöyle izah eder: “Hadisin, ‘kurumadıkları müddetçe’ kısmı, o dalların yaş kaldıkları müddetçe teşbih ettiklerine işaret etmektedir. Nitekim alimlerimiz şöyle demişlerdir: Kabirlere ağaç dikmekten ve orada Kur’an-ı Kerim okumaktan oradaki mevtalar istifada ederler. Bir ağaç dikmek bile ölülerin azabını hafifletirse, bir mü’minin Kur’an okumasından kim bilir ne kadar istifade ederler? Ölüye hediye edilen şeyin sevabı da kendisine ulaşır.”
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:
“Öldükten sonra kulun derecesi yükseltilir. “Kul:
“Ey Rabbim! Bu sevap nereden geldi?”diye sorara. Cenab-ı Hak ona:
“Arkamda bıraktığın hayırlı ve salih evlâdın seni için istiğfarda bulundu, dua etti” buyurur
Yine Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “İnsan öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak şu üç şey müstesnadır: Sadaka-i cariye, istifade edilen ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlât.”buyurmuştur.
Bir adam Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu: “Yâ Resûlullah! Benim annem öldü. Onun adına sadaka versem kendisine faydası olur mu ?” Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’de: “Evet olur, buyurdu.”
Nafile olarak sadaka vermek isteyenlerin bütün mümin ve müminelere niyet etmesi en faziletlisidir. Çünkü bunun sevabı onlara ulaşır, kendisinin sevabından bir şey eksilmez. Okunan Kur’an’ın sevabının önce Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hediye edilmesi müstehaptır.
Bir kimse oruç tutar, namaz kılar veya sadaka verir de sevabını başka bir ölüye ve ya diriye bağışlarsa caiz olur.
Bir kimse bütün kabristandakiler için bir Fatiha okusa. Kabristanda yatan bütün ölülerin her birine birer fatiha sevabı yazılır.
Bir kimse başta Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere, din büyüklerine, anne ve babasına, sevdiği insanlara “amellerini sevabını bağışlayabilir.”
Ölü yanında okunan Kur’an’ın sevabı ölüye ulaşır. Kur’an okumanın peşinden yapılan dua, orada bulunmasa da ölüye ulaşır. Çünkü Kur’an okunan yere rahmet ve bereket iner. Kur’an okumanın akabinde dua etmek ise daha çok kabule şayandır. Kabul edilmesi daha çok umulur.
İnsan yaptığı amelin sevabını başkasına bağışlayabilir, ister namaz olsun ister oruç olsun, ister sadaka ve benzen şeyler olsun fark etmez. Bunların sevabını ölüye bağışlamak, kendi sevabından hiçbir şey eksiltmez.
Vefat etmiş müminlerin, sağlıklarında yaptıkları ve vefatlarından sonra da devam etmekte olan hayırlarından fayda göreceklerini, ayrıca hayatta olan yakınlarının ve mümin kardeşlerinin dua ve infaklarından/yardımlarından istifade edeceklerini bildirerek onları bu hayırlara teşvik etmektedir.
Ölü için yapılan dua ve istiğfarın ölüye fayda vereceğinde alimlerimiz irtifak etmişlerdir. Alimlerimiz; dua ve sadaka ve istiğfarın, Müslümanların ölülerine ölümlerinden sonra fayda vereceğine inandıklarını bildirmektedirler, ayrıca; alimlere göre, sevabı ölüye bağışlanmak şartıyla her amel-i sâlihin sevabı ulaşır.
Bu itibarla Kur’an okuyacak olan, bunu mezar başında değil de evde, camide ya da başka bir yerde, her yerde okuyabiliriz. Evinde, mescitte veya dilediği her yerde Allah rızası için Kur’an’ını okur ve sevabını ölüye hediye ederse, Cenâb-ı Hakk onu ulaştırmağa kadirdir. İllâ da mezar başında okuması gerekmez. Başka bir yerde yapılıp sevabı ölüye bağışlanmalıdır.
Yolculuk yaparken, yol güzergahında gördüğümüz ilçe, kasaba ve köylerin mezarlarının yanından geçerken, okuyacağımız on bir ihlas-ı şerif ve Fatiha surelerinin sevabını mezarlıklarda yatanlara hediye etsek binlerce sevaba nail oluruz.
Duayı, şu şekilde yapsak güzel olmaz mı?

“Yarabbi! Bu okumuş olduğum Kur’an-ı Kerim’in sevabını Efendiler Efendisi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in temiz pak ruhlarına, âlinin ve ashabının temiz pak ruhlarına; Hazret-i Adem aleyhisselâm’dan şu ana kadar ölmüş bütün Müslümanların ruhlarına, yaşayan bütün Müslümanların ruhlarına ve burada bulunan bütün ölülerin ruhlarına hediye eyledim. Sen kabul buyur. Yarabbi. Amin.”
Kabristanda Yapılmaması Gerekenler
Kabristanda ziyaret ile bağdaşmayan edep dışı ve malâyani söz söylemekten, kibirlenip çalım satarak yürümekten sakınmak ve mütevazi bir tavır takınmak gerekir.
Kabirlerde büyük ve küçük tuvalet etmekten sakınmalıdır.

Kabir yanında kurban kesmek ve hayvan boğazlamak. Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem “Kabirde sığır, deve, koyun kesmek islâm’da yoktur.” buyurarak kabir ve yatırlara kurban kesmeyi yasaklamıştır. İslâm’da kurban Allah rızası içi kesilir. Kabir başında kesilende ise sanki başkasının/o kabirdekinin rızasını ummak vardır. Bu üstelik yasak olan fiildir. Allah için olsa bile mekruhtur. Hele ölünün rızasını kazanmak ve yardımını elde etmek için kesilmesi kesinlikle haramdır.

Kabirler Ka’be tavaf edilir gibi dolaşılıp tavaf edilemez.
Kabir ziyaretinde edebe riayet etmek lâzımdır. Mekruh ve haram olan işleri yapmaktan sakınmak lâzımdır. Bir takım cahil insanların yaptıkları gibi; mezar taşlarına ve duvarlarına sarılmak veya elini sürmek, taşları ve yerleri öpmek, karnını ve göğsünü taşlara sürmek mekruh ve çirkin bidattir. Mezara eğilmek, secde eder gibi mezarın üzerine veya yerlere eğilip kapanmak, mezarın etrafını tavaf edip dolaşmak Peygamber ve Evliyaullah’dan bir velinin mezarı olsa dahi haramdır.

Mezar sahibinden hastasına şifa, derdine derman istemek, mezara kurban adamak, çocuğu olmayana çocuk vereceğine inanmak, gömleğinden yırtıp mezarın taşlarına ve dikenlerine ve çalılara veya türbenin kapı ve pencerelerine bağlamak ve bu suretle hastalıktan kurtulacağına inanmak, İslâm inancına aykırı cehalet devrinden kalma şirk ve batıl inançlardır. İslâm’ın nezih inancına aykırı olan böyle batıl inançlardan kalplerimizi temizlemek lâzımdır. Ölülerden yardım istemek ve bunun gibi mezar taşlarına bez, mendil ve paçavra bağlamak kişiye bir fayda sağlamaz. Kabirdeki kişinin başkasına bizzat fayda vermeye veya bir zararı gidermeye gücü yetmez.

Ancak Allah’tan bir şey isterken Salih zâtları vesile kılmak ve bunun için onların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Meselâ; “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hakkı için, O’nun hürmetine, ya Rabbi onunla sana dua ediyorum, şu isteğimi yerine getir! “demek duaların kabulüne vesile olur.
Kabir ziyaretini özellikle Cuma, cumartesi, pazartesi ve Perşembe günleri yapılan ziyarettir. Sünnet olan kabirleri ayakta ziyaret etmek ve yine ayakta dua etmektir Ancak diğer günlerde de ziyaret mümkün ve caizdir.

Kabir başında ağlamak ve açılmak. Bilhassa yakın akraba ziyareti esnasında kadınlarda görülen ağlama ve açılıp saçılma yanlış bir harekettir. Bu ağlama esnasında çoğu kez yakışmayan sözler söylenir. Halbuki Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kabir ziyaretine izin verildiğini bildirdiği hadislerinin birinin sonunda: “Ziyaret esnasında yakışıksız sözler söylemeyin.” buyurmuştur.

Mezar başında sesli olarak zikir yapılmaz. Oranın zikir yeri olmadığı herkesin malumudur. ,
Teberrük kastıyla mezarlar üzerine elbise veya mendil bırakılmaz.
Cahil Müslümanlar arasında çok yaygın olan yanlış hareketlerden biri de paçavra bağlama hurafesidir. Kendisini hatırlayıp, dileğini yerine getirsin diye, bazı türbelerin etrafına ya da çevrede kutsal sayılan taş, ağaç ve demirlere çaput bağlamak, yahut çocuğum olsun diye çalı ve çaputlardan yaptığı bir bebeği mendil içerisine koyup asmak, akıl ve İslâm’la ilgisi olmayan hareketlerdendir. Böylesi hurafeleri yapana hiçbir faydası olamayacağı gibi, günah kazandırmak suretiyle, zararı da olur.
Kabrin/Mezarın Üzerinde Oturmak

Kabirde/mezarlıkta yemek, içmek, gülmek, çok konuşmak, yine yüksek sesle Kur’an okumak, kabir üzerinde oturmak, yürümek, uyku uyumak, küçük veya büyük abdestini yapmak ve bunları adet edinmek de mekruhtur.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sizden birinin ateş koru üzerinde oturması ve bu ateş korunun elbisesini yakıp da derisine işlemesi bir kabrin üzerine oturmasından çok daha hayırlıdır. ”
“Kabirlerin üzerine oturmayın; onlara doğru namaz da kılmayın.
“Bana ateşte yürümek, bir müslümanın mezarının üzerinde yürümekten daha iyidir.”
Bir sahâbi anlatıyor: Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem beni bir mezarın üzerinde otururken gördü ve:
“Ey mezarda oturan adam, in aşağı. Mezardakine eziyet etme ki, o da sana eziyet etmesin (orada oturduğun için Allah seni cezalandırmasın)” -

Kabir üzerine oturmak İmam Şafiî ile diğer bir çok ulemaya göre haramdır. Hanefilere göre: Kabir üzerine oturmak ve uyumak tenzihen mekruh, büyük ve küçük abdest bozmak gibi şeyler ise tahrimen mekruhtur. Hanefiler’le diğer birçok ulemaya göre kabre karşı namaz kılmak mekruhtur.
Mezarın Üzerine veya Etrafına Ağaç Dikmek

Mezarın üzerine ve etrafına ağaç ve gülfidanı dikmek, çiçek ve yeşillik olacak bitkiler ekmek suretiyle mezarın üzerini yeşillendirmek sünnettir.

“Kabre ağaç dikmek de sevaptır. Hattâ dikilen ağaç ve bitki, ölünün azabının hafifletilmesine sebep olur.”
Ecdadımız müessese önlerine çınar, kabristanlara ise selvi ağacı dikmiştir. Çınar, sonbaharda yaprağını döktüğü için dünyanın ve müesseselerinin faniliğini, selvi ise yapraklarını dökmediği için ahire tin ebediliğini simgeler. Aynı zamanda, bu uygulamalarla çevrenin, dünyanın akciğeri mesabesinde olan ağaçlarla süslenmesi sağlanmıştır.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kabre yaş dal dikme sünnetine uyarak çiçek, gül, vs. yeşil bitkiler dikmek, mezara güzel bir görünüm kazandıracağı gibi, bunların teşbihi sebebiyle ölünün affına da vesile olur. Bu itibarla mezar üzerine yeşil bitkiler dikmek, ziyaretçinin yapacağı işler arasındadır.
Kabir üzerinde bulunan yaş bitkileri, ağaçları, otları kesmek mekruhtur. Kuru otları kesmekte bir sakınca yoktur.
Binâenaleyh, yaş otların ve ağaçların zikrü teşbih etmeleri ile azabın hafiflenmesi ümid edilirse, Kur’an okumakla ve insanların dua ve istiğfar etmeleriyle azabın hafifleneceği daha çok kuvvetli olarak ümid edilir. Çünkü Kur’an okumanın rahmet ve bereketi, onların zikrü teşbihinden daha çok büyük olduğundan Kur’an okunan yere hepsinden fazla rahmet nazil olacağı şüphesizdir.”

insan-ı kamile giden yol

Akıllılar bazen, deliler her gün bayram yapar. Ben delileri daha çok severim. Çünkü onlar katıksızdırlar. Onlar da birer ahidirler. Onların tek sorunu, deliliğinin farkında olmaması. İşin aslı unutmayı da unutmak gerekir. Fakat Allah deliliği akıllıdan bekler. Dini olmayanın deliliğini ne yapacak? İşte dini deli gibi yaşayan akıllılardır O’nun aradığı.
Sahi din deyince siz ne anladınız? Namaz, oruç, sadaka falan mı?
İmam-ı Cafer’e sormuşlar, din nedir? Diye. Cevap vermiş: “Din sevgi ve nefretten başka nedir ki?”
İşin aslı saklambaç oynuyor. Ara ki bulasın.
Bu yüzden;
“Arayanlar bulanlarmış,
Bulanlar arayanlarmış”
Bulunca vuslat olur, aşk kalmaz!
Ne demişler,
Aşkın varsa can baş üzre gel beri,
Aşkın yoksa, dön kapıdan git geri.

Aşk bir derya, yüreğin kadar nasibin olur.
Uçurumdan sen atla ki, “O” tutar seni! İşte o zaman Ahi olabilirsin.
Korkak tacir kazanamaz! İşte atlayan deliler Ahiler kazanır!
Mülkiyet tarlasında ekim yapanın hasadı “ben” ve “israf” olur.
Emanet tarlasını sür, harmanın rahmet olur.
Neye yanarsan onu görürsün.
İhtiyacını Pavlov’un köpekleri mi belirliyor? (Şartlı refleks)
“la ilahe” süpürgesiyle süpürmeyenin Allah’ı çok olur.
Rapresantlara ilk öğretilen “tekili çoğula çıkarmayın” “ çoğulu tekile indirmeyin”
İkincisi yanlış; siz “kesreti tekile çıkarın!”
Kabe’nin kara donuyla ne işin var senin.
Sahibini ara, sen onu değil, o seni tavaf etsin! (ayniyle vaki)

Kardeşlikte sevap ticareti

Dinimiz bizlerin kardeş olduğunu ve birbirimizi sevmemiz gerektiğini bildirmektedir.
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”
Sevgi ve barış içinde olmamızı isteyen yüce yaratıcı, ücrette de cömert davranacaktır eminiz. Ahiler bu ücret için mi Ahi oldular.

Ne yalan söyleyeyim, Rabbimin lütfunu geri çeviremem. Edebe mugayyir olur.
Ahi Bayramınız kutlu ve mübarek olsun!…
Necip Fazıl, “Mü’min sıkıştırılmış şeker gibidir. Deryayı tadlandıracak güce sahibtir” der.
Dini, tevhitten, güzel ahlaka dönüştürmüş iyi bir insan, çevresi için bir rahmettir ve bir ölçüde etrafındaki herkesi de tatlandırır.
İşte bayramlar, kısalığına rağmen af ve tebessümle, kardeşlik ve dostluğun fiilen yaşama geçtiği barış ve huzur ortamlarıdırlar.

Zaman
Batılılar “Time is Money” derler.- Zaman paradır-
İnanan ise “Time is my life” der – Zaman inananın bütün hayatıdır-
O, boş laf bilmez, öyle konuşan olursa selam der geçer. Zamanın hüsrana dönüşmesi inananda olmaz. İki günü birbirine eşitlemez.

“İnsan hüsrandadır”, buyruldu.
Dün geçmiştir, yarın ne olacağını bilmiyorsun, o halde bugünü doku.
İnanmayan, ise ne yaparsa yapsın, heyhat.. iman olmayınca..?
Zamanın hüsranındadır o.
Aranan karşılıklı tanımadır.
“Sen beni tanımazsan, ben de seni tanımam”dan öte nedir ki?
Kişilikte bayram yapınız

Bayramlar bağışlama günleridir.
“İnsanın üç günden fazla küs durması helal olmaz”
Akrabalık bağlarını kesenlerin ahiretleri zordur.
İntikam almak yoktur. Dinde de ahilikte de.

Birisi size bir tokat attı ise, Hz. İsa gibi öbür yanağınızı çevirmeyin, fakat, sizin de bir tokat hakkınız olabilir, fakat affederseniz daha iyi olur. Yumruk atamazsınız.

İyilikte yardımlaşılır, fakat birlikte kazık atalım olmaz! Ahiler yapmadılar. Onlar birlikte kazandılar.
Anne baba hak ve hürmetini siz zaten biliyorsunuz. Öf’e bile izin yok! Yanınızda yaşlanacak! Hanıma itaat yok! Artık hala cenneti kazanamıyorsanız, burnunuz sürtülsün!

Gıbtadan haset kokusu gelir.

Gıbta, “keşke bende de olsa”; Haset ise, “onda da olmasın, bana verilsin” demektir ki hoş bir şey değildir.
Arkadaşı için “niye o çok şey biliyor da, ben bilmiyorum” gizli rekabettir ve haddi aşmış olur, imrenme kıskançlığa dönüşür. Ahiler bunu bile yapmazlardı.

Gıbtadan da uzaklaşarak takdire razı olmalı, kaderi tenkit etmemeli, kimseyi rakip görmemeli ve kendinizi İslamın ve Ahiliğin güzel ahlakına yönlendirmelisiniz..

Komşusunun “iki eşeği olsun” diye dua edebilen, bir eşeği de hak eder. Yahudiler kıskançlıklarından dişlerini sıkar. Çok zengin olmayın ve çok müslüman olmayın. Zira çok müslüman Yahudinin müslümana düşmanlığını en çok karşı duracak adamdır. Onlar namaz kılmayan müslümanı çok severler. En çok korktukları şeyin müslümanların beş vakit namazlarını Cuma ve bayram namazı gibi kılmaları olduğunu söylerler. Sakın namaz kılıpta yahudileri üzmeyesiniz.

Her şeyi emanet bilmeli. Mülkiyete geçeni iki metre kabut mülkiyeti paklar! Diğer bütün mülkiyetlerin tapuları ıslanır zaten.

“Sen rızkını aradığın gibi, rızkın da seni arar!” Bu ne telaş. Yat demedik ama, kazık da at demedik!
Topu sen oyna. Fakat skoru “O” belirler! Eh, kılıcın hiç mi hakkı yok?da diyebilirsiniz Fatih gibi.

Meziyetlerin öne çıkması

İnsanların her fırsatta şahsi meziyetlerini sayıp dökmesi, ferdi başarılardan sözetmek, başarıyı kendine mal etmek, başkasını çekememezliğe iter ve gıbta damarını kabartır. Bu yüzden bunlar da ayıp kabul edilmiştir. Yani kendinden menkul olmamak gerekiyor.
İyiliklerinizi sayıp dökmeyin.

Herkes kendi rekorunu kırmalı. Ahiler yarışı kendi kendine yapardı. Yarın daha iyi olmalıyım der, kıyas yapmazdı. Eğitimcileri duymuyor musunuz? Kıyası çocuklara bile yapmayın diyorlar.
Fakirin ihtiyacı görülmemiştir bir gün. Haber gelir; Ali ölmüştür. (kerremallahi veche)
Yıkarken sırtının nasır bağladığı görülür. Sorulur neden? Fakirlere gece gece un çuvalı indirmekten olduğu anlaşılır. Size dairede çalışırken bir telefon gelse “bir çuval una ihtiyacımız var” dense. 15 dakikada yola çıkıp lacivertlerle 50 kiloluk çuvalı arabaya atabilir misiniz? Söylemeyeyim?

İşler bölüşülmeli, eller taşın altına konulmalı ve yapabileceğinin en iyisi yapılmalı. Allah bir işin düzgün ve sağlam yapılmasından hoşnut olur. Hadistir.

Böylece, semere de umumun malı olacaktır.
Sıddık 40 000 liranın 10 000’ini gece, 10 000’ini gündüz, 10 000’ini gizli, 10 000’ini açık verdi, ne güzeldir.
Siz 40 000 verin, “Akil” bir avuç hurmanın yarısını evine yarısını hayra ve eşitler. (Akil’de Sıddık’de sahabedir malum)

Keşke bir avuç birşeyimin yarısını ben de verebilseydim. Bu aciz iki şey yapabildi. 13 yaşında orta okul 2. sınıfı terkedip dinini tercih etti (İmam hatip !’e inerek gitti). Bir de 22 yaşında kazanıp başladığı banka müfettiş yardımcılığını hiç bir yeri kazanmadan “ben faize etmem aç kalırım” dedi ve istifa edip sokakta yürümeye başladı. Bunlar bu acizin iki fetası. Umarım kime yaptıysak yapılanı gözümüz kapalı Kerim buluruz. İnşallah demiyorum. Edep dışı olabilir.
Yaratılışın gayesi sevgidir. Ahilik Sevgiyle Olur.
Yunus boşuna dememiş:
“Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü l Yaratılanı hoş gör l Yara¬tan’dan ötürü” bu hoş görmenin bedeni kusurlar olduğunu biliyorsunuzdur umarım. Değilse Yaşar Nuri Hoca gibi buluş buldu diye imansız adama cennette şerbet dağıttırırsınız. Sahih hadislere göre imansız birisi cennete giremez. Onlara iyiliklerinin karşılığı burada verilir ki ahirette tutunacağı bir dal kalmasın.

Yumuşaklık ve merhamet iyi insan olmanın gereği. Allah Halim’dir yumuşak davrananı sever.
Kralları da Kuralları da putlaştırmak yok. Referandumda krallar, zarurette kurallar kalkar. Seçimde ise köleler efendilerini seçerler.

İngilizlerin çok tuttuğum bir özdeyişi var: “all thing in moderation, modaration in all thing”. Yani; her şeyde ortalama, ortalama her şeyde. Bu yüzden ortalama gitmek gerek.

Görev mi? Yardım mı?

Muhabir önündeki yaralıya yardım mı edecek, yoksa haber için o haldeyken onun fotoğrafını mı çekecek? Kararı insanlığınız versin. Onlar şöyle bir çözüm bulmuşlar. Önce fotoğraf, sonra yardım. Keşke kalp krizini de fotoğraflayabilselerdi. O zaman teşhis yerine geçerdi de şifası kolay olurdu. Bunlar kapitalizmin ordusu. Maddenin kulları. Maddnin fotoğrafını çeker ancak. Mananın değil.

Yetimhanede bir çocuğun devlete maliyeti aylık iki milyar lira. Halbuki bu çocuklar koruyucu ailelere verilebilse ne kadar güzel olur. Devlet sağolsun verilecek çocuk için 500-600 civarında bir para vermeye başladı Sıcak bir sevgi ortamında o çocuk büyürdü. Bu çok güzel. Lakin ailelere köpek çocuktan daha sevimli geliyor. Un yağ var ekmek yapacak avrat yok. Kalbinde yer olmayanın başkasına yeri olmaz..

Ben avradıma şu iki çocuğun yanına iki çocuk da yuvadan alalım diye çok söyledim. Lakin kadının merhameti kendinden uzayana, ihtiyaç sahibine değil. Aralarındaki sevap farkını artık hiç söylemeyeyim.

İnsanın köpek kadar değeri yok. Bunları devlet düşünmeli ve daha akıllı kalıcı çözümler üretmeli. Diyanet yeterli desteği vermiyor. Bir insanda iki kalp olmaz, çocuk asıl babasıyla anılır diyor da bir çocuk almanın derecesini anlatamıyor. Çünkü anlatan fedakarlığı yaşamamış.. Etlik’te bir amucamız var cemaatten. Gider kendi köyünden bir 13 14 yaşlarında bir kız getirir. Oya moya satan bir dükkanı var. Orada çalıştırır, yedirir içirir büyütür, 18-20 yaşlarında ona bir oğlan bulup evlendirir, gider bir kız daha getirir ve hikaye böyle devam eder gider. Karısı kadın hastalığında dolayı çocuğu olmamış. Karısı evlen demesine rağmen evlenmemiş. Eski model dizel golfle gelir gider camiye. İşte insan şunum yok bunum yok dememeli.bi beklemeli. İlahi rıza nerede nasıl teşekkül edecek sabırla beklemeli ve verileni en iyi değerlendirmeli.

Çocuk yuvalarına her ay sohbet biçiminde anlatım için başvurdum. Tanıttım kendimi. Sitemi söyledim. Beni fazla müslüman mı buldular nedir, biz sizi ararız hikayesine döndü. Çocuğu dinden korumak..

Sevgili Ahiler, iyi bir ahi olabilmek için gözünüzden dünyayı düşürmeniz gerekiyor. Neyi severseniz onun için yaparsınız fedakarlığı. Ama diğerleri küüüt aşşa düşer. O zaman neyi aşşa neyi yukarı çıkaracağınıza dikkat edin. En üstte kim var ne var. Eğer Allah aşağıda ise yandı gitti gülüm keten helva. Fakat kime sorsam ben Allah’a çok inanırım der, lakin Cuma’dan öteye gitmez. Ne anladım ben bu işten. Bu bir yalancı.. namaz kılar, kılarken işim var veya yok acele namaz kılar. Kim yem yerdi? İşte boş iş bu. Geçen gün ilahiyatçıyım deyip işim var cemaat olamam diyen birini firçaladım. Utandı geldi cemaat oldu. İşte seven insan işi sevdiğinin önüne çıkarmaz.

İkinci dersimiz ihlas. Bakın bu fakir radikal bir adamdır. Sınav orta gelirse hocayla kavga eder, zayıf gelirse getir şu kağıdı der 8 olursa neden 9 değil derdim. Cacabeyi birinci bitirdim. Siyasalda ortalama bir kıza takılana kadar 8.2 idi. Buradaki radikallik zayıf halinde mutsuzluk veriyordu ama başarılı olduğumu gördünüz.. Buradaki ihlas şu.. radikalliğiniz neye ise onun dışında hiç bir şeyi görmüyorsunuz. Bu sizin o şeye karşı bütün duygularınızı varlığınızı yöneltmenize yol açıyor. İşte gözünüzü kırpmadan yapıyorsunuz yapacağınızı ve sabır çalışma gayret arkadan geliyor. Mesela lisede 6-7 saat. Üniversitede sınav zamanlarında 14 saat normal zamanlarda 8 saat çalışır, hoca 82’yi anlatırken biz 250’yi çalışırdık Maliye Politikası dersinden. Hem kendi seminerimi yapardım bir de devam etmeyen bir arkadaşın seminerini. Zavallı arkadaşım semineri hoca anlattırırken şaşırırdı bir de hoca yahut birisi bir soru sorarsa duman olurdu. Çünkü kalkar kalkmaz sigara almış, bir altlık yapmamış, yani bilmiyor altını üstünü.

İşte ihlaslı olabilmek için üçüncü saptamamız bir şey daima büyük bir aşk ile kucaklamanızdır. Bana gördüğünüz üzere işe yarar yaramaz bilemem ama biraz şiir yazmak nasip ediliyor. Siz zannediyormusunuz ki bu şiirler kafadan atılıyor. Buyrun bir tane de siz yazın görelim. Burada kabiliyeti tartışmıyorum. Bana düşen şeyin o işi ya da o olayı aşk ile kucaklamak onun derdiyle dertlenmek hatta o ısındıysa sizin yanmanız gerekiyor ki bunları yazabilesiniz. Eğer siz şiir yazamıyorsanız dert değil. Benim gibi o dertle siz de irade ederek dertlenin ve bir nesir yazın . varsın abuk subuk olsun. Ama ihlaslı ve samimi olsun. Demekki şairlerin üstünlüğü kabiliyetlerinden değil hissetmeyi kul iradesiyle becerme ihlas ve samimiyetinde olduklarındandır. Nokta.

Geç oldu. Son olarak ihlaslı olabilmek için bir şeyleri feda edebilecek olabilmelisiniz. İngiltere’de show programında anlatıyor showmen. Diyor ki karşınızdaki maymunun iki elinde de birer elma var. Ona bir elma daha atacağım. Sizce ne yapabilir? Yarışmacı birçok şey söylüyor fakat cevap doğru değil. Ve elmayı atıyor maymuna. Maymun şöyle yapıyor. Bir elmayı ağzına alıyor anında ve hemen o boş kalan eliyle gelen elmayı yakalıyor. Teşbihte hata olmamak kaydıyla anladınız umarım. İşte insanın kapitalist olması diye buna derler. Bu yüzden kapitalistler Ahi olamazlar, cömert olamazlar. Sermayesiz kapitalistler o kadar çok ki orta gelir guruplarında hatta fakirlerde bile Ahiler çıkmıyor. Zekat ödenmeyince haset sarıyor toplumu. Sadece çalamadım kıramadım diye üzülüyor

Kesilen kurbanların etini üçe ayrılarak, bir bölümünün fakirlere, bir bölümünün komşulara dağıtılması, bir bölümünün komşulara dağıtılması, bir bölümünü de hane halkına alıkonması uygun olur. Mamafih tamamının hane halkının ihtiyaçları için alıkonması da mümkündür. Kurban sahibi sakatta ve iç organları da ister dağıtır ister alıkoyar. Desirini ise İslami amaçlara uygun hayır faaliyetlerinde bulunan sivil kuruluşlara verebilir veya kendisi kullanmak amacıyla alıkoyabilir. Bilhassa ülkemizde yıl boyu İslam’a arşı tavırlar sergileyip, kurban bayramı gelince Müslümanların kurban derilerine göz diken, bu konuda devlet imkan desteğini arkasına alarak baskı uygulamaya kalkışan veya İslama’a aykırı amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterin sivil veya yarı sivil yarı resmi çevrelere ya da dini istismar ederek şahsı veya çevresi için maddi çıkar peşinde koşanlara kurban derilerinin verilmesi doğru değildir.

Maalesef bu konudaki istismarla, İslam’a gönül vermiş çevrelerinde de eksik değildir. Nitekim son birkaç yıldır, dindar çevrelerde, bihassa elli bazı cemaat ve tarikat çevrelerinde, “Hz Peygamber için kurban keseceğiz” diyerek para toplayanlar. İnsanları bu konuda manevi baskıya tabi tutanlar, hatta maddi durumu elverişli olmayanları bile bu konuda sıkıştıracak kadar işi abartanlar sık sık görülmektedir ki, bunun açık bir din istismarı olduğunda kuşku yoktur. Zira Hz. Peygamber ne ashabında ne de daha sonra gelecek Müslüman nesillerden kendisi için kurban kesmeleri istemiş değildir. Bu gibi uygulamalar ibadet olmak bir yana, çağdaş bit ve hurafeler olarak nitelendirdikleri durumundadır, bu sebeple de bu tür din istismarcılarına şiddetle karşı çıkmak ve onlarla mücadele etmek gerekir.

ahi kul ahmed

28 Ekim 2011
Okunma
bosluk
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç