Herkesi Severek Sevilmek (Öykü)

Mehmet 10 yaşlarında bir çocuktu. Okulda ise üstün zekalı çocuklar Arassında yer alıyordu. Aslında babası ve annesi normal zeka düzeyinde olan insanlardı. Bu üstün zeka kalıtsal değimliydi acaba.

 

Bu bağlantıyı çözebilecek birisi konuya bilimsel bir katkı yapmış olacaktı. Herkes bir şeyler söylüyordu. Ama hiçbirisi doğru değildi. Çocukta görülen en temel özellik olağanüstü sakin bir çocuk olmasıydı.

 

Bu konuda en yetkili rehberlikçi olmalıydı. Rehberlikçi hoca bir test uyguladı. Bu teste göre Mehmet yine sakin bir çocuk olarak görünüyordu. Rehberlikçi akıllı birisiydi. İkinci bir test hazırlayarak Mehmet’e uyguladı. Mehmet çok inançlı görünüyordu. İnanç,  sukünet ve zeka üç temel nokta olarak görünüyordu. Rehberlikçi hocanın söylemek istediği gayet açıktı. İnanç suküneti getiriyordu.

 

Böylece sabırla zekada önemli bir artış okuyordu. Fakat okul müdürü bu sonucun yayınlanmasını istememişti. Belki çocuklar arasında ayrımcılık olabilir diye düşünmüştü. Fakat Mehmet’in zeki davranışları devam ediyordu. O gün Mehmet babasını beklemiş ve yatmamıştı. Babası gelir gelmez ona şöyle söyledi. “Babacığım 5 lira verir misin” dedi. Babası sinirli bir adamdı. Çabuk sinirlenirdi. Nitekim öyle oldu.

 

Sen çocuk yatsan iyi olur dedi. Zavallı Mehmet çaresiz odasına gitti. Babası “bu çocuk ne demek istedi” acaba demekten kendini alamadı. Sonra merakını gidermek için Mehmet’in odasına geldi. Söyle bakalım ne diyordun sen. Mehmet “Babacığım, çalışırken bir saatte ne kadar kazanıyorsun.?” diye sordu.

 

Babası anlamamıştı ama bir taraftan da onun zekasından ürküyordu. Çaresiz doğruyu söylemek zorundaydı. “Saatte 10 lira” dedi. Mehmet bu kez babasından 5 lirayı tekrar istedi. Babası bu parayı merakla ona verdi. Mehmet hemen yatağının altından buruşuk bir 5 lira daha çıkardı ve babasına 10 lira olarak uzattı. Ve şöyle dedi: “Babacığım bu 10 lira senin 1 saatlik ücretin. Lütfen bu bir saatini benimle geçirir misin?

 

Babası ne diyeceğini şaşırmıştı. Artık çaresiz odada oturmak zorunda kaldı. İşin aslı soğuk bir insandı. Oğlu ile fazla ilgilenmezdi. Mehmet’i buna iten neden de buydu. Mehmet’in gözleri parlıyordu. “Burada bir de ben varım” diyordu. Mehmet babasının kalbine giden onlarca yol saymış ve uygulamıştı. Fakat sonuç nafileydi. Bu bir saati satın almayı terapi doktorlarından öğrenmişti.

 

Çok zeki olduğu için çevreye uyum problemi yaşıyordu. Bunun için de doktora gidiyordu. Arkadaşlarının bilmediği bir problemi çabucak çözüp kenarda bekliyordu. Çaba gerekmeyince ve heyecan da olmuyordu. Her şey olağanlaşıyordu. Mehmet gittikçe hayattan zevk alamaz hale gelmişti.

 

Öğretmeni zeki çocuklar okuluna gitmesini istiyordu. Müdür de aynı fikirdeydi. İşin aslı Müdür ve öğretmen inançlı bir çocuktan kurtulmak istiyor olabilirdi. Rehberlikçi öğretmen ise dindar birisiydi. Mehmet’le yalnız görüşmek istemişti. Ona “Bak Mehmet, insan çevresini mutlu etmeden mutlu olamaz. Mevlana “her sevgi bir sevgiyi hak eder” buyuruyor. Yani sen etrafına sevgi verirsen, seni sevenler de olacaktır”diye yol gösterdi.

 

Mehmet öğretmeninden düşünmek için birkaç gün için izin istedi. Ortada iki seçenek vardı. Zeki çocuklar okuluna gitmek bu çevreden kopmak anlamına geliyordu. Problem çözmek zaten her yerde Mehmet’in yapabileceği bir şeydi. İnancın başarıya dönüşmesine biçimsel düşünen müdür ve öğretmenim karşı çıkıyordu. Halbuki Einstain ünlü izafiyet teorisini bulmazdan önce şöyle düşünmüştü: “Ben Allah’ın yerinde olsaydım, bu kainatı nasıl yaratırdım.” Demiş ve gidip izafiyet teorisini bulmuştu. Bunlar imanın insanda zeka ve başarıyı getirdiğini gösteren önemli örnekler idi. Böyle bir şeyi de ancak inancı yüksek olanlar kabul edebilirdi.

 

Öyle sanıyorum ki benim rehberlikçi öğretmenim daha doğru düşünüyor olmalıydı. Mehmet bu kararı verdikten sonra aynı sınıfta kalmaya ve aynı okula devam etmeye karar verdi. Zaten kimse ona zorla bir şey kabul ettiremezdi. Hemen rehberlikçi öğretmenine koştu. Öğretmeni de onu tatlılıkla karşıladı. Öğretmeninin tavsiyelerini dinlediğini söyleyerek onunla çok tatlı bir saat geçirdi. İlerleyen günlerde Mehmet bir kısım vaktini doğada, kelebek yakalayarak, yürüyüş yaparak ve o hayvanları anlamaya ve sevmeye çalışarak geçirdi. Onun en çok sevdiği şey kır çiçekleri toplamaktı.

 

Hafta sonraları topladığı bu sarı sarı kır çiçeklerini ailesine ve okul arkadaş ve öğretmenlerine götürüyordu. Onlara şöyle söylüyordu: “Biliyor musunuz ben size bir problem çözecek kadar zamandan daha çok bir vakit ve uğraş veriyorum. İnanın sizin babanızın parasıyla aldığınız bir gül veya karanfilden benimkiler daha kıymetli. Çünkü çok yoruluyorum.  Siz de elbette bu kıymete layıksınız.” Diyordu.Bu davranışı kendisini seven ya da sevmeyen herkese karşı yaptığı için herkesin sevgisini kazanıyordu. Mehmet’in aradığı da buydu: HERKESİ SEVEREK SEVİLMEK

 

 

aşık ahi kul ahmede yazmak nasib oldu

10 Ekim 2013
Okunma
bosluk

İSLAM ( İslam’ın bir hayat tarzı olduğu hatırlanmalı ve batı’nın ferdi dininden tamamen ayrı olarak, İslam’ın hayatın her alanına ilişkin söyleyecek sözü olan cihanşumul bir din olduğu kolaylıkla tahmin edilmelidir.

İslam’ın hayatın bütün alanlarını kuşatan kapsamlı bir program, bir yol haritası, bir dünya görüşü ve bir hayat tarzı olduğu tekrar hatırlanacak olursa, sosyal hayatın hemen her alanına ilişkin söyleyecek sözü olacağı da kolaylıkla tahmin edilebilir. Gerçekten de, hayatın hemen her alanına nüfuz etmiş “entegre” bir program olması, yani hayatın hemen hiçbir alanını dışarıda bırakmamış olması itibarıyla, İslam’ın dinler arasında “en dünyevi” din olduğu şeklindeki değerlendirmelere bilhassa Batı’da sık sık rastlanmaktadır. Bu tür değerlendirmelere daha ziyade Batı’da rastlanması, Batı’da dinin (religion) tamamen bireyi ilgilendiren ferdi bir olay olarak algılanmasından dolayı son derece tabiidir.

Nitekim başta Aliya İzzetbegoviç olmak üzere bazı çağdaş İslam mütefekkirlerinin religion-İslam ayrımına gitmeleri ve İslam’ın Batı’nm anladığı anlamda bir “religion (din)” olmadığını vurgulamaları da bu sebeptendir. Kısacası İslam hayatın bütün alanlarına yönelik talepleri olan, hayatın bütün meydan okumalarıyla yüzleşmekten asla çekinmeyen, kaçınmayan, hayatın bütün alanlarında insanoğluna yol gösterme iddiasında bulunan, bu sebeple de bireysel yönü kadar toplumsal yönü de bulunan eşsiz bir karaktere sahiptir. Onun bu eşsizliği, buraya kadarki bölümlerde olduğu gibi, bu bölümde de görülecek, bu özelliğinin günümüze ne şekilde yansıdığı ve yansıması gerektiği bütün detaylarıyla gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

Genellikle insan hayatının bu dünyada doğumla başladığı düşünülürse de, aslında İslam nazarında insanların hayatı Allah ile bir misakm (anlaşma) yapıl¬dığı farklı bir varoluş düzeninde başlar (7/el-A’râf, 172). Bu dünyadaki hayatı ise, doğmadan önce daha ana karnında iken başlar. İslam ana-baba (ebeveyn) bir çocuk dünyaya getirmeye karar verdiklerinde, onlara dünyaya getirmek istedikleri çocuğa yönelik olarak birtakım sorumluluklar yükler, tavsiyelerde bulunur. Ebeveyn için en öncelikli ve önemli husus ise, sadece bir çocuk dün¬yaya getirmek değil, “salih(a) bir evlat” dünyaya getirmek niyetiyle yola çıkıl¬masıdır. Bu suretle insan neslinin devamı için şart olan bu adım, çocuk yapma karan alan Müslüman bir anne-baba için aynı zamanda bir ibadet niteliğine bürünür. Çünkü Müslüman ana-baba için önemli olan sadece insan neslinin yeryüzünde varlığını sürdürmesini sağlamak kadar, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olan “Müslüman nesiller”in devamını da sağlamaktır

Evet Müslüman anne-babanın dünyaya getireceği çocuk(lar), aynı zamanda onlann “Salih amel” hanelerine kaydedilecek bir kulluk görevi, bir ibadettir. Bu amacı hiçbir zaman aklından çıkarmayan Müslüman anne-baba, anne karnın¬daki çocuklarını, o hâlde iken bile haram lokmadan, içkiden, uyuşturucudan, sigaradan, hâsılı çocuklanna madden-manen zarar verecek bütün davranışlar¬dan da uzak tutmak ve korumakla mükelleftir. Bu sebeple hamilelik dönemle¬rinde dinen ve tıbben zararlı olan hususlardan kaçınma konusunda Müslüman annelere ve babalara büyük bir görev düşmektedir. Çocukların daha ana karnından iken dış dünyadaki birçok şeyden etkilendiğine dair modern tıbbın verilerine bakılacak olursa, meselenin ciddiyeti de kendiliğinden ortaya çıkar, Müslüman ana babaların bu konudaki sorumluluklarının da hafife alınamaya¬cak kadar ağır olduğu anlaşılır. Özellikle sağlıklı bir çocuk dünyaya getirmek ve ileride telafisi mümkün olmayan durumlarla karşılaşmamak için, bu konu¬da Müslüman ana-babanm dinen olduğu kadar, bir insan olarak vicdanen de ciddi bir sorumlulukla karşı karşıya bulunduğunu ise herhalde belirtmeye dahi gerek yoktur. Maddi ve manevi manada sağlıklı Müslüman nesiller yetiştirmek için, annelere düşen bir başka görev ise, bebeklerini anne sütü ile beslemeye özen göstermeleridir. Günümüz tıbbının da ısrarla önemini vurguladığı bu hususun, bundan on dört asır önce Kur’an-ı Kerim tarafından açık bir dille tavsiye edilmiş olması ise (2/el-Bakara, 233; 31/Lukmân, 14; 46/el-Ahkâf, 15) fevkalade dikkat çekici bir husus olsa gerektir.

Gerek madden gerek manen sağlıklı nesiller yetiştirmek niyetiyle anne- baba olmaya karar veren çift, imkânlar nispetinde kendilerini bu büyük sorumluluk için hazırlamalı, bu amaçla kendilerini yetiştirmeye çalışmalı, gerekirse bu konuda eğitim veren kurum ve kuruluşlardan yararlanmayı asla ihmal etmemelidirler. (Çocuğun gerek maddi, gerek manevi açıdan sağlıklı bir yapıda dünyaya getirilebilmesi için, halk arasında dolaşan söylentilerden, kulaktan duyma bilgilerden, kocakarı inanç ve uygulamalarından, şifacı, üfürükçü vb. şarlatanlardan uzak durmak, gerek dini gerek tıbbi konularda bilimsel bilgiden asla ayrılmamak gerektiğini de bu vesileyle hatırlatmakta yarar vardır. Mamafih dünyaya getirilecek çocuk(lar)la ilgili olarak, Kur’an’a ve sahih sünnete uygun bir biçimde yapılacak her türlü dua ve niyazın, veri¬lecek sadakaların bu uyarının dışında kaldığını da ilave etmek gerekir).

Çocuğun dünyaya gelişi Müslüman anne-baba ve aileleri için hayatın en mesut anlarının başında gelir. Ancak sağlıklı bir evlat dünyaya getirmenin mutluluğu sadece aile fertleri arasında paylaşılmakla kalmaz, bu mutluluğu bahşeden Cenab-ı Hakk’a karşı duyulan minnetin bir ifadesi olarak, -Hz. Peygamber’e kadar götürülen tatbikat uyarınca- kız olsun erkek olsun, doğan çocuğun sağ kulağına ezan okunur, sol kulağına ise kamet getirilir. Böylelikle daha ana karnında iken dış dünyadaki seslere karşı duyarlı hâle gelen bebe¬ğin, bu dünyaya gelince ilk duyduğu şey imana şahadet ve Allah’a kulluk etmeye davet demek olan ezan ve kamet olmuş olur. Daha doğmadan kulluk ile ilgisi kurulan bebeğin, doğduktan sonra da kulluk ile olan ilgisi tekrar herkes tarafından hatırlanmış olur. Bu suretle böylesi mutlu bir başlangıç, aynı anda bir ibadete de dönüşmüş olur. Çocuğun kulaklarına ezan ve kamet okunmasının belli bir zamanı ve şekli yoktur. Mamafih örf âdet uyarınca fazla geciktirmeden, bebeğin doğumunun ilk günlerinde ve haftalarında okunması şeklindeki uygulamanın isabetli olduğunu da belirtmek yerinde olur.

Aynen çocuğun kulaklarına ezan ve kamet okumak gibi, geciktirilme¬den yerine getirilmesi gereken bir diğer görev ise çocuk(lar)a güzel bir isim verilmesidir. Ancak burada güzellikten maksat, kulağa hoş gelip gelmeme¬sinden ziyade manasının güzel olmasıdır. Bu anlamda İslam medeniyet ve kültüründe, İslam toplumlarında yaygın olan isimler tercih edilebileceği gibi, farklı isimler de tercih edilebilir. Fakat isimlerin İslami öğretiye aykırı veya bir Müslümana yakışmayacak anlamlar taşıması durumunda, Hz. Peygamber’in de bu konuda gösterdiği hassasiyeti örnek alarak, bu gibi isimlerin çocuklara verilmesinden kaçınmak gerekir. Keza pedagojik açıdan ileride çocuk açı¬sından sıkıntı doğurabilecek, telaffuzu zor, toplumda garip karşılanabilecek isimleri seçmemeye de itina göstermek gerektiğini burada ilave edebiliriz.

Yine ilk Müslüman nesillerden beri devam eden gelenekler uyarınca, çocu¬ğun saçı ilk olarak tıraş edildiğinde, maddi imkânlara göre, kesilmiş olan saçın ağırlığı kadar -veya daha fazla da olabilir- gümüş ya da altının tutarı kadar para fakir fukaraya dağıtılır; ya da bir hayvan kurban edilerek (akika) fakir fukaraya, eş dosta dağıtılır. Daha doğrusu yine Allah’a olan minnet borcumu¬zun bir ifadesi olarak doğmuş olan çocuk(lar) vesilesiyle hayır hasenat yapılır, fakir fukara ve eş dost ile bu mutluluk paylaşılır. Görüldüğü gibi burada da bir bebeğin dünyaya gelişi gibi ilk bakışta biyolojik olarak görünen bir olay, aynı zamanda ibadet kavramıyla iç içe girer ve dinî bir merasime dönüşür.

Erkek çocuk(lar) biraz büyüdüğü zaman ana-babanm yerine getirmesi gereken bir diğer görev ise onların “sünnet ettirilmesi”dir (el-hıtân). Bunun için belirlenmiş bir yaş olmamakla beraber, genellikle bunun çocukluk çağında yapılması cihetine gidilmektedir. Bu konuda uygun yaşın belirlen¬mesinde çocuk(lar)m bedenen ve psikolojik olarak hazır ve uygun olduğu bir zamanın tercih edilmesinde yarar vardır. Sünnet olmak İslam toplumlarında adeta Müslüman olmanın bir alâmet-i farikası olarak kabul edilmekle bera¬ber, bunun dinde yerine getirilmesi zorunlu (farz) bir görev olmadığını ifade etmek de dürüstlüğün bir gereğidir.

Çocuklar ergenlik yaşma geldiğinde, mümkün ise onların ayrı yatak oda¬larında kalmaları, ayrıca ergenlik çağma ilişkin olarak onlara anne-baba veya pedagoglar tarafından bilgilendirilmeleri sağlanmalıdır.

Gerek ülkemizde, gerekse bazı İslam ülkelerinde, anne-babanın çocuk¬larını büyükanne ve babanın veya diğer aile büyüklerinin yanında kucağına almasına, onları öpüp okşamasına ve sevmesine olumsuz bakılması, İslam’la uzaktan yakından alakası olmayan, hatta İslam’a tamamen aykırı olan uygu¬lamalardır.

İyiyi kötüden ayırabilecek yaşa, yani temyiz çağma geldikleri andan itiba¬ren, onlara İslam ve Müslümanlık hakkında gereken bilgiler, algılayabilecek¬leri tarzda tedricen verilmeye başlanmalıdır. Öte yandan gündelik hayattaki İslami uygulamalara ilişkin olarak ezan, abdest, gusül, tuvalet adabı, yemek adabı (besmele (Bismillah) ile başlamak ve elhamdülillah diyerek bitirmek) beş vakit namaz, Cuma namazı, Bayram namazları, mescid, cami, Kâbe, Mescid-i Nebevi, Kuds-i Şerif, cemaat, imam, dua, Kur’an/Mushaf, sadaka, oruç, mukaddesata saygı, helal olmayan yiyecek ve içecekler (domuz eti ve her tür domuz ürünleri, her tür alkollü içecekler, sigara, uyuşturucu, bağımlılık yapan maddeler, vb.), helal ve caiz olmayan davranışlar (her türüyle kumar, şans oyunları, yalan, gıybet, dedikodu, koğuculuk, haset, hile, aldatma, kan¬dırma, vb.) konularında alıştırmaya yönelik olarak, olabildiğince uygulamalı eğitim vermeye çalışılmalı, bilhassa aile içerisinde İslami bir atmosferin canlı tutulmasına ve bu suretle canlı bir örnek oluşturulmasına çalışılmalı bu konuda anne-baba başta olmak üzere aile fertlerinin, akraba ve yakın dost çevresinin çocuklara örnek olması için gereken hassasiyet gösterilmelidir. Ayrıca çocukların arkadaş çevresini iyi seçmesi için, onlara rehberlik edilmeli, bu amaçla uygun ortamlara hazırlanmasına çalışılmalı, nerede kimlerle arka¬daşlık ettiği takip edilmeli, yanlış ortamlarda yanlış kişilerle bulunmasına fır¬sat verilmemelidir. Bu şekilde gelecek Müslüman nesillerin yetişmesi için çaba gösterilirken, kız çocuklarına annelerin, erkek çocuklara babaların rehberlik etmeleri gereken özel konulann mevcudiyeti göz ardı edilmemeli, çocukların karşı cinsleriyle olan ilişkilerinde dikkat etmeleri gereken kurallar ve ahlaki esaslar onlara açıkça anlatılmalı, bu konuda da gereken hassasiyet gösterilme¬lidir. Kısacası İslam’ın emirleriyle tamamen mükellef olacağı yaşa gelmeden önce, gerek konuyla ilgili bilgi ve bilinç düzeyini yükseltmek, gerekse uygu¬lamaların detayları konusunda bocalamasının, sıkıntılarla karşılaşmasının önüne geçmek için, pedagojik kuralları da ihmal etmeksizin, örnekleme ve sevdirme yoluyla çocuklarımızın Müslümanlığa hazırlanmasının, anne- baba’nm çocuklarına karşı belki de en önemli görev ve sorumlulukları olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.

İnsanlık tarihi boyunca aile denildiğinde anne-baba, çocuklar, bazen de büyük anne ve büyük babanın yer aldığı, toplumların en küçük birimi söz konusu olagelmiştir. İslami Dünya görüşünde de ailenin kapsamı farklı değildir. Tabiatıyla toplumlardaki değişmelere paralel olarak aile kurumunun da, geniş aile tipinden çekirdek aile (anne-baba ve çocuklar) tipine doğru evril- diği ve bunun kaçınılmaz bir süreç olduğu şeklindeki pozitivist-determinist iddiaların bilim çevrelerinde bile yaygın olarak dile getirildiği, bazen bir dayatmaya bile dönüştüğü malumdur. İslami perspektiften bakıldığında ideal aile tipinin geniş aile mi, çekirdek aile mi olduğu konusunda ne Kur’an’da ne de Sünnet’te açık bir tercih olmamakla beraber, geniş aile tipinin veya büyük anne ve büyük babanın da sürekli olmasa da belli sürelerle ailede yer aldığı “yarı geniş aile” tipinin tamamen gözden çıkarılmaması gerektiği ileri sürülebilir.

Bilhassa anne-babanm çalıştığı, çocuklann ise bakıcılara ve kreşlere terk edildiği, dolayısıyla anne-babanm ilgi ve şefkatinden yeterince nasibini alamadığı “modern/çağdaş(!) aile yapısının, İslam ve Müslümanlık açısından bir başka zayıf noktası daha söz konusudur: İslami pratikleri, örf ve âdetleri, gelenek ve görenekleri, İslam kültürünü genç nesillere aktarma konusundaki boşluk. Bırakın birtakım değerleri çocuklarına aktarmayı, onların bakımını ve fiziki ihtiyaçlarının yerine getirilmesini bile bakıcılara ve kreşlere havale eden. Ailede yer alacak olan büyük anne ve büyükbabaların, torunlarına bu konuda fevkalade önemli ve değerli katkılarda bulunabileceğini, “değerlerimizin” yeni kuşaklara aktarılmasında canlı bir örnek ve rehber olarak, fevkalade ciddi bir boşluğu doldurabileceklerini göz ardı etmemekte yarar olsa gerektir.

İlk bakışta İslami öğretide erkek aile reisi olarak görünse de, bu reisliğin mutlak ve efendi-köle ilişkisini andıran bir ilişki olmadığı kesindir. İslam’daki karı-koca ilişkisinin, hiyerarşik bir ilişki olmaktan ziyade, karşılıklı saygı ve sevgi ilişkisi olduğunu, ama hepsinden önemlisi Allah’ın kulları arasında tesis etmiş olduğu “İslam kardeşliği” temelinde bir ilişki olduğunu bilhassa vurgulamakta yarar var¬dır.

Bu tespitin en açık şahidi ise, Hz. Peygamber ve eşleri arasındaki ilişkilerde görülebilir. İslam’ın kurucu metni olan Kur’an’m en yetkili uygulayıcısı olarak, onun eşler arasındaki ilişkiye dair çizdiği tablo kesinlikle ataerkil/erkek egemen ve hiyerar¬şik bir ilişki değildir. Bu ve başka gerekçelerden dolayıdır ki Klasik dönem İslam geleneğinde, şartlar gereği olarak, ailenin geçimini sağlama, aile fertlerinin bakım ve sorumluluklarım üstlenme, aile ilgili kararlar alma durumunda bulunan bir kadının, kadın olarak aile reisi rolünü üstlenebile¬ceği yönünde yorumların varlığı da bilinen bir şey¬dir. Mamafih eşlerin her ikisinin aileyle ilgili olarak ortak karar alma şeklinde bir yol izlemesinin, yani aile reisliğini paylaşmalarının, Kur’an ve Sünnet’in ruhuna aykırılığından ziyade uygunluğundan söz edilebileceğim de vurgulamakta yarar vardır. Kaldı ki aileyi ilgilendiren konularda, sadece eşlerin değil, çocukların ve büyük anne ve büyük baba¬nın da katıldığı bir istişare süreci sonunda karar almanın -İslam’ın istişare öğretisi uyarınca- en isabetli yol olduğundan da asla kuşku duyulma¬ması gerekir.

Evlilik meselesine gelince, eşlerin birbirini kendi hür iradeleriyle seçmeleri esastır. Bu mese¬lede de, her iki tarafın ailelerine de söz hakkı tanımak, onların görüş ve kanaatlerini göz ardı etmemek, tecrübelerinden yararlanmak fevkala¬de önemli ise de, yine de nihai kararı verecek olan eşlerin kendileridir. Ailelerin çocuklarını, onlann istemedikleri kişilerle zorla, hele küçük yaşlarda evlendirmeye hakları yoktur. Evlenecek çiftlerin birbirlerinde arayacakları kişisel özellikler yanında, İslami değerleri de göz önünde bulun¬durmaları gerektiği Hz. Peygamber’e izafe edilen birtakım hadis rivayetlerinde de dile getirilmek¬tedir. Mamafih Müslüman erkeklerin Müslüman olmayan -Yahudi, Hıristiyan- hanımlarla (kitabi¬ye) evlenebileceği de unutulmamalıdır. Müslüman kadınların Müslüman olmayan erkeklerle evlen¬mesine ise İslam’da sıcak bakılmamıştır.

Diğer din ve kültürlerde olduğu gibi İslam’da da evlilik için “nikâh akdi” esastır. Ayrıca bu akdin aleni ve kamuya ilan edilmek suretiyle, şahitler huzurunda yapılması da şarttır. Danışıklı şahitler huzurunda yapılsa bile, resmi tescil ve ilan olma¬dığı sürece yapılacak nikâh akitlerini şüphe ile kar¬şılamak gerekir. Zira bu gibi durumlarda genellikle mağdur edilen kadın olduğundan, kadının hak ve hukukunu korumak için, mutlaka bağlayıcılığı ve yaptırımı olan bir “nikâh akdi” ile evliliğin tesis edilmesi gerekir.

Bu vesileyle, halk arasında “din! nikâh” veya “imam nikâhı” adı verilen şeyin gerçek bir nikâh olup olmadığına açıklık getirmekte fevkalade yarar vardır. Bilhassa nişanlılık döneminde tarafların
sevdiği açığa çıkar ve sürtüşmeler başlar tabii.

Üç-dört yıl flört edip birbiriyle çok iyi anlaşan, ama evlenince birkaç ayda hayal kırıklığı yaşayan nice insanlar görüyoruz. Evlilik hayatı başlayınca “Reklamları izlediniz, şimdi haberler” anonsu yapılmış gibi olur. “Peki, flört bile olmadan evlenilecek kişi nasıl seçilebilir?” diyebilirsiniz. Aslına bakarsanız bir insanın, karşısındaki kişiyi tanıması o kadar da uzun bir zaman resmi kaydı, belgesi dolayısıyla resmi bir değeri veya hukuki bağlayıcılığı yoktur. Üstelik meselenin ahlaka aykırılığı da söz konusudur, zira bu tür nikâha başvuranlar, sık sık İslami açıdan mahzurlu birtakım durumlara İslami bir kılıf geçirmek için resmi nikâhı bırakıp bu tür uygulamaları tercih etmektedirler. Hatta nikâhsız birlikteliklerin zina ile damgalanmasının önüne geçmek için pek çok gencin bu yola başvurdukları da bilinen bir husustur. İslami çevrelerdeki bazı kötü niyetli kimselerin de mevcut nikâhı, İslam’a aykırılığını ima ederek “rejimin nikâhı” şeklinde nitelendirerek, dinî nikâh veya imam nikâhı denen uygulamayı meşrulaştırmaya çalıştıkları sık sık görülen, bilinen bir husustur. Hele yoldan geçen bir-iki kişiyi şahit tutup, aileden ve toplumdan gizli saklı kıyılan nikâhların, İslam’ın “nikâh”ı ile uzaktan yakından alakası yoktur; bunlar nefsani ve şehvani duygularının İslam’a aykırı bir biçimde tatminini, dinî kılıf geçirerek meşrulaştırmak isteyenlerin gayr-i ahlaki ve gayri İslami girişimleri olarak nitelendirmek gerekir.

*
ahi kul ahmed

15 Aralık 2011
Okunma
bosluk
kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç