ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

NAMAZ RİSALESİ


Popüler Aramalar

“Kâinatta imandan sonra en büyük hakikat olan namaz,” maalesef hak ettiği kıymet ve ehemmiyeti görmüyor. Yaşadığımız asırda iman zayıflığıyla birlikte ibadete de gereken hassasiyet gösterilmiyor.

Rabbimizden namaz emrini alan ve nasıl kılınacağını bize gösteren Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabeleri, savaşta bile (Bedir savaşı) cemaatle namaz kılmaktan geri durmuyorlardı.

Günümüzde ise, hiçbir ciddi mazereti olmayan nice Müslüman, basit bir tembellik yüzünden namazı ihmal edebiliyor.

Anadolu insanının çoğunluğu özellikle gençler sadece Cuma namazlarına iştirak ediyorlar. Bazıları da sadece Ramazanda beş vakti eda ediyorlar. Şüphesiz Allah merhamet sahibidir. Her türlü ibadeti ihlaslı olunduğu sürece kabul eder. Ancak O’nun emri beş vakittir ve bunun küçüklükten itibaren aksatılmadan kılınması gerekir. Bu şuna benziyor. 35 milyarlık bir arabaya 1 milyar verip alıp kaçmaya benziyor. Siz böyle bir ticaret gördünüz mü? Beş vakit kılmayana Allah’ın cennet vaadi yoktur. Dilerse affeder, dilerse azab eder(Hadis). Cennet vaadi beş vakit aksatmadan kılanadır.

Ayrıca beş vakit kılmayan Allah yolunda cihad edemez. Küfürle komşu olur ve bazen küfürde bazen İslam’da garib bir durum hasıl olur. Kişi şeytanın müdahalesine açık olur. Zaten ilerde kılarsın diye şeytan onu kandırmıştır. Cenab-ı Hak ayette dikkat edin şeytan sizi benim rahim sıfatımla kandırır. Allah merhametlidir nasıl olsa affeder der ve suçu işletir (veya namazı kıldırmaz) buyurmuştur. Halbuki Allah’ın gazab sıfatı da vardır. Bunu da hesaba katmak gerekir. Allah bu dünyada kendisini unutanı o da öbür dünyada unutacağını söylemiştir.

Bu yüzden iman havf (korku) ve reca (ümit) arasında olmalıdır buyuruldu hadiste. Ayetlerde de ümit ve korku içinde dua edilmesi emredilmiştir. Kişi de ümit fazla olursa şımarır ve şeytanın yukarıda belirttiğimiz tuzağına düşer. Suç işler, namaz kılmaz, ihmalkar davranır. Korku ise belli ölçüde yararlı sonuçlar verir ve kişiyi diri tutar itaate getirir. Ancak fazlasını kişi kaldıramaz ve isyan noktasına da gelebilir. Ölçüye  dikkat gerekir. Ancak aklı başında insanlar sevgi ve rızayı iyi yorumlarsa, sevmenin sevilene itaatle olduğunu idrak ederse, sevgi ve rıza için ibadet eder ve tadını da alır, artık bırakamaz. Bir an gecikse sevgilisinden ayrı kalmış biri gibi koşarak gelir ve ihsan makamında artık Rabb’ini görür gibi ibadet eder. Onu ne ticaret ne evlat ne mal namazdan alıkoyamaz. Bu husus ayettede böylece buyuruldu.

Namaz kılmayanın ayrıca imanının içi de boş olur. Örneğin Kuran’a inandım demek yeterli değildir. Bunun içinin de doldurulması, yani içindeki (kısasa kısasa, mirasta iki pay erkeğe bir pay kadına, hırsızın elinin kesileceğine, sebepsiz ve haksız yere bir müslümanı öldürenin de kısas yoluyla öldürülmesi ve diğer şer’i hükümlere) şu an uygulanmıyor da olsa inanmak, alay etmemek, şimdi bu devirde uygulanır mı? gibi küçümsememek gerekir. Aksi halde kişi kitablara iman etmemiş olur ki bu tehlikelidir.

Şeri hükümler dikkatle incelendiği zaman, zalim yerine sokaktaki masum insanların tümünü korumayı amaç edindiği görülecektir. İlahi kanunlar tabiatta da aynı şekilde değil mi? Akıl mükemmeli bulamaz. Beş duyudan aldığı verilerle deneme yanılma yoluyla bir miktar yol alabilir, ancak kesin sonuç elde edemez. Çünkü göremediği tahmin de edemeyeceği bir çok ilahi gerçekler vardır. Bu yüzden akıl daima vahyin önderliğine muhtactır. Peygamberler ve kitablar onun için gönderilmiştir. Uygulayabildiğimizi uygulamamız, uygulayamadığımıza da keşke uygulanabildeydi diye taraftarlığın belli edilmesi ve bu yönde aktif olarak somut gayret gösterilmesi gerekir.

Namaz kılmayıp Allah’ı seviyorum demek olmaz. Allah’ı sevmek onun emirlerine itaat ile olur. Peygamberi sevmek de öyle. Onun sünnetine yapışmakla olur. Hatta öyle ki, eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın buyrulmuştur. Yani Allah’a giden yol da peygamberden geçmektedir. Peygamberse bütün ömrünü namaza adamıştır adeta. Vefat ederken bile namaz, namaz diye sayıklamıştır. Buna rağmen sadece Cuma namazı kılan ilahi sevgi dolu bazı insanlar da vardır ve onların bu çelişkiyi atlatarak kısa zaman sonra namaza başlamaları umulur. Ve onlar bu sevgileri ile  yıllardır namaz kılan fakat bir türlü mesafe alamamış insanları basıp geçeceklerdir. Cenab-ı Allah’ın aradığı da muhabbettir.

İki türlü iman vardır. Bir kimse hiç bir olağanüstü şeyler görmemiş ve yalnızca Rabbine sakin sakin yine muhabbetle ibadet etmiştir. Bu kişinin imanı değerlidir. Birisi de vardır Allah ona bazı olağanüstü haller göstermiştir ve bununla onu kendisine çekmiş ve iman etmesini istemiştir. Bunun imanı diğerinin ki kadar değerli değildir. Çünkü bir şeyler görmüştür. Sultan Reşat’ın kardeşi biraz deli biraz veli Behlül Dane bir gün sarayın bahçesinde toprak üzerine ev resmi çizer. Sultanın hanımı, yengesi pencereden seslenir. Behlül ne yapıyorsun orada? Behlül cevap verir. Cennette ev yapıyorum. Yengesi : peki onu bana satar mısın? Satarım. Ne istiyorsun. Bir lira. Pencereden bir lirayı atar ve o evi almış olur. O gece Sultan Reşat hanımını cennette bir ev almış görür ve ertesi günü bunu hanımına sorar. O da bunu bana Behlül sattı der. Hemen Behlüle koşar ve bir ev de kendisine vermesini ister. Bu kez fiat farklıdır. 1000 lira ister Behlül. Yengene 1 liraya vermişsin  deyince ona: ama sen gördün der. Aynı rüyayı o da görmüştür. Bu yüzden kulluk, iyilikten ve kötülükten bağımsız olmalıdır. Peygamber efendimiz bütün günahları bağışlandığı halde ayakları şişinceye kadar ibadete devam etmiştir. Kendini cehennemde görüp hiç etkilenmeden namaza devam eden zatlar vardır. Bedir harbinde savaşa rağmen namaz kılınmıştır. İşte namaz hiç bir engel tanımamalıdır.

Oruç tutmada bir gelenekselleşme tehlikesi de var görünüyor. İnsanlar birbirini taklit ederler, bazen de toplumsal baskılar kendini kişide hissettirir. Kişi bunu bazen kendisi de farketmez. İşte bu bir tehlikedir. Bunun önüne geçmek için kişinin oruç için özel bir dua ederek ya rabbi senin rızan için bu ramazan orucumu tutmayı bana nasib eyle demesi, bunu idrakine ısrarla vurması gerekir. Bunu ölçmenin bir yolu da, birisinin onun orucunu (ya da namaz da olabilir) övmesi ve nefsinin bundan hoşlanır olması bir tehlikeyi işaret eder. Halbuki yermek de dahil etkilenmemek, yani övme ve yerme karşısında kayıtsız kalmak temel ölçüdür. Bir kişi bir gün namazda ikinci safta kalmıştır ve birinci safa geçemediği için canının sıkıldığını farkeder. Kendini hemen sorgulayarak “Ben buraya Allah rızası yerine birinci saf için mi geliyorum, sevap ticareti için mi geliyorum” der ve geçmiş iki aylık namazlarını tekrar kılar.

Hayra koşmak gerek fakat bu hayrı sen yapma da ben yapayım demek bile nefsi, yani benliği işaret eder. Bu yüzden hayır yaparken bile nefse dikkat gerekir. Bir veli birisiyle konuşurken yüzünü biraz sert tutmuştur. Daha sonra sorulduğunda birbiriyle gülerek konuşan kişilere gelen rahmetin tamamı ona gitsin diye böyle yaptığını ifade etmiştir.

Sadece teravih için de olsa yine de camiye gelmiş, oruç da tutan kişinin işi Allah havale edilip tatlı bir tavsiyenin dışına çıkılmamalıdır. Artık devir imanı kurtarma devridir.

İslamda Namazın Önemi

Sözlükte, salat =”zikir, dua ve boyun eğmek” anlamlarına gelmektedir. İslam’da namaz, dinin direğidir. O, olmayınca din ayakta durmaz. Rasulüllah (s.a.v.), namazla ilgili “Dinimizin özüdür”‘ şeklinde önemle çok defa hadis-i şeriflerinde namaz konusunda bizi uyarmıştır. Bu uyarılardan bazıları şunlardır: “işin başı İslam, İslam’ın direği namaz, en zirvesi ise Allah yolunda cihaddır.” “İslam’da namaz, bir baş gibidir. Namazı olmayanın dini yoktur.” “Kıyamet günü kulun ilk hesaba çekileceği şey onun namazıdır. Nama­zı iyi ise diğer amelleri de iyi olur. Namazı bozuk ise diğer amelleri de bo­zuk olur.” Rasulüllah (s.a.v.)’in Dünya’dan ayrılıp ahirete irtihal edeceği zaman son ola­rak ümmetine vasiyet ettiği şey namazdır. Son nefesinde iken şöyle bu­yurdu: “Namaz! Namaz! Bir de emriniz altındaki köleler. Dînden en son kay­bolacak ibadet namazdır. Namaz, zayi oldu mu bütün din zayi olmuş de­mektir.” Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah namazla ilgili şöyle buyuruyor: “(Resulüm) sana vahyedilen Kitab’ı (Kur’anı) oku ve namazı kıl. Mu­hakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah’ı anman ise (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (Ankebut: 45) Cabir bin Abdullah (r.a.)’dan rivayet olunduğuna göre Peygamberimiz (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu işittim, diyor: “Sizden biriniz kapısı önünden bir nehir akar da ondan günde bes de­fa yıkanırsa, o kimsede kirden bir şey kalır mı? İste beş vakit namaz kılan kimse de bunun gibidir. Allah bu namazlarla onun hatalarını giderir.” Burada aftan maksat küçük günahlardır. Namazın hiç bir şekilde terki uygun görülmemektedir. Yolculukta, korku halinde, hastalıkta… vb. gibi her durumda kılınması gerekir. Kul hakkı hariç diğer günahlar için tevbe edilmesi kaydıyla affolunma ümidi vardır. Ama namaz için aynı şeyleri söylemek zordur. Kişi hasta olduğu zaman ayakta duramıyorsa, oturarak, oturarak da kılamıyorsa uzanarak, daha ağır bir vaziyette ise o hali ile Allah’ı anarak bu ilahi görevi eda etmesi gerekir.

Yaratılışın gayesi namazda şekillenir

Diyanetin bir afişinde görmüştük. Ortada bir ağaç, bu ağacın kökleri imanı, bedeni ibadeti, dallarındaki meyvalar  ise ahlakı gösteriyordu. Şüphesiz bu güzel bir benzetmeydi. Sağlam bir iman, yani kökler sağlam olmadan beden sağlam olamazdı. İşte imandaki sağlamlık kişinin harekete geçmesini yani salih amel dediğimiz uğraşa yönelmesini sağlayan şeydir. Namaz bu yönüyle bir tevhid eylemidir. Zariyat suresi 56. ayette zikredilen “Ben cinleri ve insanları beni tanısınlar ve bana ibadet etsinler diye yarattım” sözünün anlamı, insanın aklı ile kainattaki düzenliliği anlayarak Allah’ın sıfatlarını idrak etmek ve bunun sonucunda da bu üstün ve namütenahi güce boyun eğerek secde, yani ibadet etmektir. Kuran’ın bu noktada önerdiği yöntem “eserden müessire” yani ortada bir eser varsa, bunu yapan da birisinin var olduğu gerçeği. Arabaya binip mühendisini inkar etmemek! İşte yaratılışın asıl gayesi; Allah’ı eserlerinden hareketle sıfatları olarak bulmak ve onun yüceliği karşısında eğilerek ibadet etmektir. Buradan hareketle yaratılışın gayesi namaz olarak şekillenir denilebilir.

Hadislerde namaz; dinin direği, gözün nuru, müminin miracı olarak belirtilir ve onun ulvi niteliği ön plana çıkar. Ancak namazdan beklenen amaç ve faydanın sağlanması için onun “ihsan” makamında kılınması gerekir. “İhsan: Allah’ı görür gibi ibadet etmektir, sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” anlamındadır. İşte insanın büyük bir sevgi ve hürmetle bağlandığı Rabb’inin huzurunda, sanki onu görür gibi bulunmasıdır. Bütün dünya sorunlarından arınmış olarak varılan huzurda insan kendinden geçmelidir. Günlük meşgaleler, uğraştıran ticaret, kadın ve çocukların istek ve sorunları, kişiyi namazda dahi meşgul eder. Bu yüzden para, mal, ve oğullara bir emanet gözüyle bakmayıp, mülkiyet gözüyle bakanın bu dertlerden kurtulması zordur. Buradaki temel sorun, Allah dışında hiç bir şeyin sevgisini kalbe sokmamaktır. Bu da ancak her şeyi emanet görmekle olur. İşte insan bu bilinci kendi kendine  telkin etmelidir. İnsan daima sevdiği şeyin lehine hareket eder. Bir kalbe iki şey sığamıyacağı için bu kez de diğer şeylerin aleyhine hareket eder. Para sevgisi olan, ona kilitlenen bir insan, ticaretinde daima hile yapar, yalan söyler. Halbuki ticaret müslüman için de meşrudur, fakat helal yoldan makul ölçüler içinde hareket etmesi emredilmiştir. Malın kusurunu söyleyerek, sözünde durarak, dürüst bir ticaretle.

 

Bir müslüman ticareti

Bir gün 92 model Şahin olan arabamı satılığa çıkardım. Önce bir soru sordum. Ahmet, bir müslüman olarak ne yapmalı, nasıl hareket etmeliyim ? dedim. Cevap gayet basitti. Arabanın kusurlarını kağıda yazmalıydım.  Öyle de yaptım. “Şafttan ses geliyor, sol ön çamurluk değiştirilmiştir”. Gelen önce yazıyı okuyor, sonra da “enayiye bak her şeyini yazmış” diyordu. Akşama kadar belki 50 defa enayi, keriz olmuştum. Fakat hiç etkilenmedim. O gün arabayı satamadım. Aynı akşam evde televizyon seyrederken bir telefon geldi. Akrabalarımdan biri araba istiyordu. Ona da aynı şeyleri söyleyerek 15 dakikanın içinde arabayı satmıştım. Allah doğruluğumun karşılığını vermişti. Ya o bana enayi, keriz diyenleri ne saymalıydım. Hırsız, üçkağıtçı, sahtekar, yalancı kelimeleri ağır mı olur sizce? Eminim bir çoğu namaz da kılıyordur. Yazık. Müslümanın işi işte böyle. İsterseniz arabanızı çekin, yazın üstüne bir sürü hata ve kulaklarınızı açıp sıfatlarınızı dinleyin…

 

Namaz ve ahlak

İşte namaz, son tahlilde, kişinin hal ve hareketinde, yani ahlakında değişim meydana getirmelidir. Yani namaz tevhidden sonra ahlaka vesiledir. Eğer davranışlarda bir değişiklik meydana getirmiyorsa o zaman namaz doğru kılınmıyordur denilebilir. Doğru kılınan namaz, ayetle sabit olduğu üzere, kişiyi münkerden korur. Fakat bir sürü insan hem namaz kılmakta, hem de ticaretinde ya da günlük hayatında günah işlemeye devam etmektedir. Kişinin ben günah işliyorum diyerek namazı terketmesi de yanlış bir davranış olacaktır. Bu ikilem nefsi emmareden kaynaklanmaktadır. Bundan kurtulmanın yolu ikidir. Birincisi kişinin kendini sürekli kontrol ederek doğru telkinlerde bulunmasıdır. İkincisi ise bir gönül eri rehberliğinde Allah’ı zikirdir. Rehberlik olmadan kişinin kendi başına zikir yapması ise şeytanın müdahalesi ile sonuçlanır.

 

 

Namaz ve zikir

Namaz, hem kıraatiyle, hem duasıyla ve hem de kıyam, ruku ve secdesiyle tam ve mükemmel bir zikirdir. Her canlı ya da cansız Allah’ı zikreder. Ancak onların zikirleri başka başkadır. Peygamber efendimiz sahabiden Eba Zer’e “gel güneşin batışını seyredelim” diyor ve soruyor: “Güneş nereye gitti ya Eba Zer?” “Allah ve Rasulü daha iyi bilir.” Cevap verir: “Güneş, Allah’a secde etmeye gitti”: Yani Allah’ın verdiği görevi yapmaya gidiyor = yörüngeye uyuyor. Adeta bir tavaf. Onun Allah’ı zikri bu. Yasin 40’da “her biri bir felekte (yörüngede) yüzmektedirler” ayetinde geçen yesbehun’un yüzmektedirler = tesbih etmektedirler, anlamında olması boşuna değildir. Hz. Adem cennette bir nur sutununun etrafında   dönerek Rabbine ibadet ederdi. Dünyaya düşünce uzun bir tevbenin ardından eşi ile Arafat’ta buluştu. Müzdelife ve Mina’dan sonra bugünkü Kabe’nin yerine gelince eşine kavuşturduğu için Rabb’ine teşekkür etmek gerektiği aklına geldi. Cennetteki ibadetini hatırlayarak başladı dönmeye. Ve Rabb’i oraya bundan böyle bir beyt yapmasını emretti. Bugün hacıların Kabe’nin, kelebeğin ışığın, elektronların çekirdeğin, gezegenlerin birbirinin etrafında dönmesi = tavaf  = tesbih = aşkın, muhabbetin, zikrin tecellisi.

Her hayvan Allah’ı zikreder. En az zikri eşek yapar, o da günde 5 000 dir. Zikri biten hayvanın ecelide gelmiştir, bir şey vesile olur ve ölür.

Nefisle ilgili şeylere otomatik bir isteklilik konmuştur. Acıkanın karnı ağrır, işemesi gelen sıkışır v.s. Ancak ruhun isteklerinde otomatik bir çağırıcı yoktur. O, kişinin hür iradesine bırakılmıştır. Tercih edebilmek; isyan ya da itaat. Cennet ve cehennem onun için vardır. Kişi ruhunun ilahi ihtiyacını bilemediği için tebliğ yapanın kişiye bu ihtiyacı hissettirmesi yönünde çaba göstermesi ve önce aklına hitab etmesi gerekir. Zaten bu makalenin yazılış amacı da budur.

Ağaçlar kökleri ile secdede, eşya gölgesi ile secdede, hayvanlar ön ayakları ile rukuda, dağlar dimdik ayakta durarak kıyamda. İnsan ise bu üçünü birlikte yapar = namazda…Yaratılışın gayesi = tanı ve eğil = ibadet. Eserden müessire. Arabaya binip mühendisini inkar etmemek…

Namazda niyet, kıyam, ruku ve secdenin anlamı

Allah insanın her işinde kalbindeki niyetine bakar. Bir hadis-i şerifte “Allah sizin bedenlerinize ve yüzlerinize (suretlerinize, şekillerinize) bakmaz, ancak kalplerinizdeki niyete bakar” buyurulmuştur. Niyetin halis olması, kılınan namazın ve yapılan amelin kabul edileceği anlamına gelir. Bu itibarla, kalbi dünyevî bağlardan koparıp ihlâs ve samimiyetle huzura durmak namazın kabul olmasının ön şartlarındandır.

Kıyamın hikmeti: kulun Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek O’na duyduğu saygı ve tazimi ayakta hareketsiz durmak suretiyle göstermesidir. Kıyamın, küfre karşı durmak, islamı savunmak, cihad etmek anlamları da olabilir.

Kıraat dediğimiz Kur’an okumak, bizzat Allah ile konuşmak demektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm Cenâb-ı Hakk’ın kelâmıdır, sözüdür. Kur’an ağır ağır manaları tefekkür edilerek okunmalıdır. Zira namazda yapılan tefekkür, namazın dışındakinden daha faziletlidir.

Fatiha’yı idrak gerekir. Kul ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ dediği zaman, Cenâb-ı Hak ona mukabil, ‘Kulum beni andı’ der. Kul, ‘Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn’  deyince, Allah ‘Kulum bana hamdetti’ buyurur. Kul, ‘Errahmânirrahîm’ dediği zaman, ‘Kulum beni övdü’ der. Kul, ‘Mâliki yevmi’d-dîn’ deyince, Allah  ‘Kulum işini bana havale etti’ der. Kul, “İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn dediği zaman, Allah  ‘Bu, kulumla benim aramdadır’ der. Kul, İhdina’s-sırâta’l-müstakim. diyerek sonuna kadar okuduğu zaman, Allah Teâlâ, ‘Bu (kısım), kulum içindir, kuluma istediği verilecektir’ buyurur.”

Rükûda baş ve sırt dümdüz olacak şekilde eğilmek, rükûnun sünnete uygun olan şeklidir. Rükûnun hikmeti, kulun, Allah’ın büyüklüğü karşısında ne kadar âciz ve zelil olduğunu itiraf ederek, huzurunda tevazu ile boyun eğişinin fiilî bir göstergesi olmasıdır. Bu şuurla yapılan rükûnun karşılığı cennet nimetleri ve en önemlisi cennette Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede etmektir.

 

Secde sözlükte, teslimiyet, tevazu içinde yere kapanmak ve yüzü yere sürmek demektir. Bununla beraber secdenin yedi âza üzerine yapılması sünnettir. Hadiste “Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlarda, (burunla birlikte) alın, iki el, iki diz ve iki ayaktır” buyurmuştur.

Secdenin bilinen en önemli hikmeti, kulun Allah’ın kendisine verdiği nimetleri düşünüp “Allahüekber” diyerek vücudun en kıymetli organı olan başı ile secdeye kapanmasıdır. Çünkü kul böyle yapmakla hem nimeti verene şükretmiş hem de kötülüğü emreden nefsi ayaklar altına alarak Allah’a yaklaşmış olur. Zira kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır.

Ukbe b. Müslim (r.a.) bir sözünde, “Allah’ın bir kulda en çok beğendiği haslet, kulun Allah’a kavuşma arzusudur. Kulun da Allah’a en yakın olduğu an, onun yaratıcısına secdeye kapandığı andır” demiştir. Secdenin bir diğer önemli hikmeti ise insana topraktan yaratıldığını ve yine toprağa döneceğini hatırlatarak kalbin hastalıklarından olan kibrin belini kırmasıdır.

 

Niçin ibadet Ediyoruz

Râbia el-Adeviyye: “Ben, Allah’a O’ndan korktuğum için ibadet etmiyorum. Böyle olsaydı, sahibinden korktuğu için çalışan hizmetçi gibi olurdum. Ben, O’na cennet sevgisiyle de ibadet etmiyorum. Böyle olsaydı, sahibi kendisine bir şey verince çalışan kötü hizmetçi gibi olurdum. Ben, Rabbim’e ancak O’nu sevdiğim ve kendisine kavuşmak istediğim için ibadet ediyorum” demiştir.

Bedîüzzaman Said Nursi de bu konuda, “İbadet ve duanın sebebi ve neticesi emir ve rıza-i ilâhîdir, faydası uhrevîdir. Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksatlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz faydasız olur” demiştir.

Aşk eri Hz. Mevlana da bu konuda: Bedenini beslemeye, onun ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorsun. Ruhunu beslemek için de çalış! Bedenini beslemek, onun ihtiyaçlarını gidermek için bir sanat öğrendin; bir işin var, bir mesleğin var. Ruhunu beslemek için de din sanatını öğrenmeye çalış.

İnsanın Yaratılış Gayesi Nedir? Kâinatta hiçbir varlık boş yere yaratılmış değildir. Her varlığın bir yaratılış gayesi ve hikmeti vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede, “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık’ (Sâd 27) “Sizi boşuna, amaçsız yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn 115) buyurmaktadır. Amaç; tanımak ve eğilmek=ibadet. Gez, dolaş, ye, iç, fakat bir sahibini, ustasını da düşün, ancak bir gün hesabını da ver…Garson bile yenilen yemeğin hesabını soruyor!?

 

İdarecinin namaz kılması

Sonuç olarak namaz öyle bir ibadettir ki kılınması önce bir tevhid eylemi, kıyam, ruku, ve secde ile şeklin en mükemmel anlamı, ve doğru kılındığında insan davranışlarında yani ahlakta bir iyileşmeyle sonuçlanmalıdır. İşte bu yüzden bir kişiyi anlamak istiyorsanız, onun yalnız namazına bakmanız yetmez. Onun iyi ahlakını da soruşturmalısınız. Siyasette bir kişiyi seçecekseniz kişinin ehil yani işi iyi biliyor olması kadar, ahlakının da iyi olması aranmalıdır. Namaz ise ahlakın içindedir. Yönetici hem ehil olmalı, hem ahlaklı olmalı ve hem de namaz kılıyor olmalıdır.

Her peygamber iktidara talip olmuştur. Hz. Peygamber Mekke’yi fethetmiş ve oranın da devlet başkanı olmuştur. Bu arada Kabe’nin anahtarını almaya giden Hz. Ali’ye anahtarları vermemiş, anahtarların halen anahtarları  elinde bulunduran müşrik olan şahısta bırakmasını istemiştir. Yani bir müşrik de ehilse aktif olmayan bir alanda görev alabilir. Ancak ona “gel beni yönet” denilemez. İslami bir devlette gayrimüslim olup dinle mücadele etmemiş mazbut kişilere aktif olmayan görevler verilebilir. Örneğin bir köprü inşaatında mühendis olarak çalışabilir, fakat ordu komutanı, eğitimci, ya da hakim olamaz. Fatih de bir Macar top ustasına en büyük topları döktürmüştü. Hz. Yusuf rüyasını tabir ettiği krala bolluktan sonra gelecek kıtlığı atlatabilmesi için kendisini Hazine Bakanı tayin etmesini, kendisinin hem işi iyi bildiğini ve hem de dürüst olduğunu bildirmiştir. Yani laik bir sistemde bir müslüman görev alabilir. Bu konuda Mevdudi’nin “Hilafet ve Saltanat” adlı eseri geniş açıklamalar içermektedir. Bakılabilir.

 

Namaz ve adalet

İkili insan ilişkileri yönünden insan yönetiminde aranan en önemli unsur adalettir. Kendisi müslüman olmadığı halde adil olan bir çok adil devlet başkanı ya da krallar vardır. Sultan Reşat’ın kardeşi biraz deli biraz veli Behlül bir gün camide imamın arkasına durur ve imam fatiha’ya başlayıp “elhamdülillahi Rabbil Alemin” der demez imamın ensesine tokadı basar. Yanlış okudun der. İmam tekrar okur, bir tokat daha. Derken zorlukla namaz tamamlanır. İmam hemen sultan Reşat’a şikayete koşar. Sultan Reşat kardeşini ve imamı çağırır. Bir de benim yanımda okuyun bakalım der. Orada da imama bir tokat atar. Sultan Reşat yanlışlık yok deyince, Behlül cevap verir. Doğrusu “Elhamdülillahi Rabbil Müslimin” olmalıydı der. Yani, yalnız “Müslümanların Rabbi”. Sultan Reşat itiraz edince “o halde neden gayrimüslimlerin suyunu ve gıdasını kestin” der. Sultan Reşat gayrimüslimlere kızmış ve onların su ve gıda yardımı almalarını yasaklamıştır. Hatasını anlar ve onlara da adaletli davranması gerektiğini idrak eder. İşte bazı alimlerin ifade ettiği üzere bir devlet küfür üzere ayakta durur, fakat zulüm üzere ayakta durmaz. Haksızlık karşısında, Allah huzurunda kafir ile müslümanın farkı yoktur. Her ikisine de gök kapıları açılır ve duaları doğrudan kabul edilir.

 

Namazı Terketmenin Hükmü

İslama girişte bir insana zorlama yapılamaz. Tebliğ yapılır ancak inanmaya zorlanamaz. Peygamberlerin görevi de tebliğden ibarettir. Hidayet ise ancak Allah’tandır. Bakara Suresinde Ayet-el Kürsi’den sonra gelen “la ikrahe fiddin=dinde zorlama yoktur” ayetinin anlamı budur. Ancak bir kimse İslamı seçmişse namaz kılması zorunludur. Bu konuda mezheb imamları farklı görüşler serdetmiş olmakla beraber hepsi de bir ceza uygulamasından yanadır.

Namazın akıllı, büluğ çağına girmiş, hayız ve nifastan temizlenmiş her müslümana farz olduğu konusunda görüş birliği vardır. Namaz ve oruç gibi bedenî ibadetlerde vekâlet ve niyabet geçerli değildir. Namazın farz olduğunu inkâr eden dinden çıkar. Çünkü namaz kesin ayet, hadis ve icma delilleriyle sabittir. Tembellik veya umursamazlık sebebiyle namazı terkeden âsî ve fasık olur.

Namazı kılmamak dünya ve âhirette azaba sebep olur. Âhiretteki azapla ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar suçlulara sorarlar: Sizi Sakar cehennemine sürükleyen nedir? Suçlular şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik” (Müddessir, 40-43). Riyaya da dikkat etmek gerekir. “Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan habersizdirler” (Mâûn, 4-5). Hz. Peygamber (s.a.s)’de şöyle buyurmuştur: “Bilerek namazı terkeden kimseden Allah ve Resulünün zimmeti kalkar” “Kim, önemsemeyerek üç cuma namazını terkederse, Allah Teâlâ onun kalbine mühür vurur” 

Hanefilere göre, tembellik yüzünden namazını terkeden kimse, namazı inkâr etmediği sürece dinden çıkmaz, ancak günahkâr ve fasık olur. Kendisi bu konuda uyarılarak tevbeye , kötü örnek olmaması için toplumdan tecrid edilir ve te’dib amacıyla dövülür. Ramazan orucunu terkeden kimse de bunun gibidir .

Hanefiler dışındaki şafii, maliki ve hanbeli mezhep imamlarına göre ise, namazını özürsüz olarak terkeden kimse, mürted’de olduğu gibi İslâm toplumuna karşı gelmiş sayılır ve tövbe etmezse en ağır şekilde cezalandırılır .

Ubâde b. es-Sâmit’in naklettiği bir hadiste şöyle buyurulur: “Kullarına farz kıldığı beş vakit namazı, küçümsemeden hakkını vererek, eksiksiz olarak kılan kimseyi, Allah Teâlâ cennetine sokmaya söz vermiştir. Fakat bu namazları yerine getirmeyenler için böyle bir sözü yoktur. Dilerse azap eder, dilerse bağışlar” Ebû Hureyre (r.a)’ın naklettiği bir hadiste de şöyle buyurulur: “Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey farz namazdır. Eğer bu namazı tam olarak yerine getirmişse ne güzel. Aksi halde şöyle denilir: Bakın bakalım, bunun nafile namazı var mıdır?” Eğer nafile namazları varsa, farzların eksiği bu nafilelerle tamamlanır. Sonra diğer farzlar için de aynı şeyler yapılır”

İbadetler kul hakkına keffaret olur

Peygamber Efendimiz iflas eden bir adamı tarif ederken şöyle buyurdu: Bir adam ki namaz kılmış, oruç tutmuş, zekat vermiş fakat diğer taraftan kimine sövmüş, kiminin parasını gasbetmiş, kimini dövmüştür. Ahirette bu kul hakkı sahipleri sıraya girerler ve her gelen kul hakkı alacağına karşılık bir miktar sevabı alır gider. Öyle ki sevaplar biter fakat alacaklılar bitmez. Bu sefer gelenler sevabı yoksa o zaman benim şu kadarlık günahımı alsın der ve kişi o günahlar sebebiyle cehenneme düşer. Bir hadisi şerifte, bir dirhem gümüş borcu için kişinin 700 kabul edilmiş farz namaz sevabının verileceği bildirilmiştir. Ayrıca peygamber efendimiz borçlu ölenlerin cenaze namazını kılmaktan kaçınırdı. Bu konuda bir gönül eri şöyle diyor: “Tek başınıza kıldığınız namazlar sizi kurtarmaz”. Bu yüzden ya kul hakları konusunda daha hassas olunmalı ya da cemaat sevabıyla 25, 25 sermaye edinilmelidir.

 

 

Namaz ve sorumluluğu

Namaz aleni bir ibadettir. Fakat kimseye bir üstünlük vermez. Zira herkes namaz kılmak zorundadır. Namaz kılıyor olmak, insanlara karşı ortaya çıkmak, bir İslami temsil anlamı taşır. Bu yüzden yapılacak bir hata İslam’a mal edilebilir. Sultan Süleyman zamanında bir adam bir serçenin kanadına basarak kırmıştır. Serçe kuş dilini bilen Hz. Süleyman’a bunu şikayet eder ve mahkeme olunur. Sonuçta adam suçlu bulunur ve kısas yapılarak adamın da kolunun kırılmasına karar verilir. Tam kıyas uygulanacakken serçe der ki; “ben bu adamı uzaktan gelirken görmüştüm, sakalı, cübbesi ve sarığını görünce güvenilir bir adam zannettim ve kaçmadım. Bilseydim böyle olacağını bir ağacın dalına kaçar kurtulurdum. Onun için siz bu adamın kolunu kırmak yerine, en iyisi sakalını kesin ve cübbesiyle sarığını da çıkarın” der. İşte toplumda aleni bir müslüman işareti taşımak, namaz, sakal ya da gümüş yüksük takmak bir sorumluluk ve dikkat gerektirir. Önce günah işlememek, istemeden işlemişse bunu açığa vurarak yayılmasına sebebiyet vermemek ve anlatarak da (ahirete) şahit tutmamak gerekir. Bir kul gece bir günah işlemiştir. Allah da onu affetmiştir. Fakat kişi ertesi günü o günahını başkalarına anlatır ve o günahı tekrar yüklenir.

Dinden menfaat temin etmek de bir başka handikabdır. Konuşurken doğallığı terkederek bazı islami mesajları vermeye çalışarak kendisine ayrıcalık yapılmasını beklemek de aynı anlamı taşır. Devletin fertlere muamelesinde adalette kafir ve müslüman eşittir. İmamı Azam bir gün bir alışveriş için bir dükkana girer. Bir malı ister. Dükkan sahibi merdiveni kurar, açıktan bir bismillah diyerek merdivene çıkar. İmam hemen orayı terkeder. Arkadan koşan dükkan sahibine “sen açıktan besmele çekmekle, “bak ben güvenilir, müslüman bir insanım” diyerek dini ticaretine alet ettin” der.

Uzun lafın kısası İslam hem zor hem kolaydır. İlim ve İhlaslı olunduğu sürece her şey kolaylaşır ve istenen fayda sağlanır. Sağlam bir iman, salih amelden daha önemlidir ve bu yüzden önce  zikredilmiştir. Salih amelinizdeki bir eksiklik, örneğin yukarıda belirtildiği gibi, farz namazdaki bir eksiklik sünnetlerle tamamlanabilir veya Allah Teala şirk dışında bütün günahları affedebileceğini bildirmiştir, affolunabilir. Fakat imanda bir sakatlık olursa affedilecek olan şey nedir? Bu yüzden imanın sağlam olmasına daha çok önem verilmelidir. İlim; (OKUMAK; Maddi ilimler Allah’ın sünneti olarak okunmalıdır: Sünnetullah. Allah unutularak okunursa materyalizm ile sonuçlanır. İnkara gider. Manevi ilimler okunurken de tek yönlü kalınırsa taassubla sonuçlanır ve İslama da zarar verir. Manevi ilimler, maddi ilimlerle birlikte matemetik, fizik, kimya, astronomi edebiyat ile birlikte okunmalıdır. Denge o zaman bulunur. Müctehid imamlar hem maddi ilimleri hem de manevi ilimleri birlikte tahsil ederlerdi. Kuran’da her şey var. İnsanın yaratılışı, evrenin yaratılışı, toplumsal olaylar, özel hukuk ve kamu hukuku v.s.) ve tefekkür (yaratılışı ve hikmetlerini düşünmek, bu konuda bilim teknik dergilerini takip etmek güzel olur.), her daim Allah’ı hatırlamak (halk içinde Hak ile-işlerinizi aksatmadan, sessizce, içinizden, biraz la ilahe illallah, Allah, elhamdülillah, yolda giderken salavat, otobüste giderken boş durmamak, ezberleriniz, yer değişikliğinde o yerin size hayırlı olması için ayetel kürsi v.s.  Sağlam mümin her yerde kendini belli eder ve etkiler. Günde kılınan beş vakit namaz da imanın güçlenmesine yardım eder. Namaz imanı besler. Onun suyu gibidir. Namaz kılmayanın küfürle arasında perde kalmaz. Yani namaz küfre de perdedir. Hadislerde: “Kişi ile küfür arasında, namazı terketmek vardır.” “Bizimle kafirler arasındaki ahd, namazdır. Kim namazı terkederse kâfir olmuştur.” “Namaza devam eden kimse için kıyamet gününde namaz bir nur, bir delil ve bir kurtuluştur. Namaza devam etmeyen kimseler için namaz bir delil ve kurtuluş değildir. Ve o kimse kıyamet gününde Karun, Firavun, Hâmân ve Uheyy bin Halef ile beraber olacaktır” buyurulmuştur. Namazı bilerek terkedenin ahirette küfür önderleriyle beraber olması, o kimsenin küfür üzerinde olduğunu gösterir.

NAMAZ VE SONUÇ

Sonuç olarak namaz olmadan yaşamak, susuz bir ağacın yaşaması gibidir. Namaz iman ağacının suyudur. O olmazsa iman da zayıflar ve kişi küfürle komşu olur. Namazı bir zamanın ihyası olarak görerek – nitekim bütün namazlar belli vakitlerde farz kılınmıştır – değişik nafile vakitlerine de yaymak – gece, kuşluk, ebvabin gibi – az ama devamlı kılmak güzel olur. Namazı tavsiye ederken kolayından örneğin; yalnızca farzlarla başlatmak, hatta günde bir vakitle başlamasını tavsiye ederek geri kalanını kendisinin utanç duyarak beşe çıkarmasını beklemek uygun olabilir. Üç sene çocuklarıma yalnız akşam namazı kıldırmıştım. Daha sonraları kendileri 2, 3 vakit, ve derken 5 vakite çıkardılar. Ayette, aile fertlerine aile reisinin namazı emretmesi emredilirken bunun üçüncü şahıslara sadece tavsiye olarak anlaşılması uygun ve gereklidir. Aksi halde ters etki yapar kişiyi dinden soğutur. Önce Allah’ın nimetlerinden verdiği sağlık ve sıhhatten bahsederek, bunun teşekkürü gerektiğinden sözetmek, bunun da namazla olabileceğini bildirmek, daha sonrasında ise gençse biraz ahiretteki cezasından da bahsetmek, yaşlıysa sevap ve ümidini artırmak yararlı olur. Çünkü namaz istenirse kılınıp, istenirse terkedilecek bir şey olmayıp Kuran’da 70 yerde geçen bir emirdir. İslamın şartıdır. Bir adam cemaate geç kalmıştır. Geldiğinde cemaati çıkarken görür ve şöyle bir ah! çeker. Bunu duyan bir alim zat ona: “sen o ahının sevabını bana ver, ben de kıldığım namazın sevabını sana vereyim” der…Müslümana en çok düşmanlık edenlerin yahudiler olduğu unutulmamalı. Bu konuda onlar şöyle söylüyor: “Biz şimdi sizden korkmuyoruz. Ne zaman ki beş vakit namazınızı Cuma ve Bayram namazı gibi kılarsınız, işte o zaman sizden korkabiliriz.”

Canab-ı Hak kıyamete kadar iman ile küfrün çarpışmasını murad etti. İlla ki küfre yakın olanlar, onların kılıcını sallayanlar, müslümana eziyet edecek, zulmedecek, dışlayacak, tıyniyetinin gerektirdiği her şeyi yapacak. Müslüman da bazen sabrederek, bazen karşı çıkarak, gerektiğinde aynı silahları kullanarak, öncelikle kalemle, basınıyla, ifade ederek, demokraside parçalanmadan birlik beraberlik içinde ehil, dürüst ve namaz kılan, kendinden saydığı büyük birlikteliklere parçalanmadan oy kullanarak, mücadeleden yılmadan gayret gösterecek. Bu onun imanının da bir sağlamlık göstergesi olacak ve cihad hanesine yazılacak. Allah deneyecek ve çürük elmaları açığa çıkaracak. Bunda alimlerin haksızlığa karşı cesareti (emri bil mağruf nehyi anil münkeri onlar yapacak), zenginlerin fakirleri gözetmede cömertliği, ve idarecilerin adaleti belirleyici olacak. Halk da; müslüman, dürüst, ehil ve namaz kılanların peşinden onlara uyacak, kendinden olanlara itaat edecek. Adaletten idare ayrılırsa, hata ederse, iman seviyesine göre, önce alimler, emri bil mağruf nehyi anil münker yaparak idareyi cesaretle uyaracak, halk da gördüğü aksaklıkları düzeltilmesi için sözle veya yazı ile idareyi uyaracak, hiç birine de gücü yetmiyorsa, yani imanı da zayıfsa, içinden de olsa bir buğuz edecek. Yani haksızlığa kalben de olsa rıza göstermeyecek.

Fakat öyle bir noktaya getirildik ki, müslüman kitaba iman ettiğini söylüyor fakat “o eski şeyler artık bu devirde uygulanmaz” diyebiliyor. İşte namazını kılıyorsun ya bu sana yeter diyor. Dini vicdana hapsetmiş, onu hukukta  ya da  muamelatta düşünemiyor bile. Allah’ın kitabındaki hükümlerine inanmadığı için gerçekte imanı yok. Fakat dinle mücadele edenler onu öyle bir noktaya getirdi ki, ben müslümanım fakat şeriat istemem, veya irtica bir tehlikedir diyebiliyor. Kimse doğrudan ibadeti ve islam kelimesini hedef almıyor fakat bunun yerine şeriat, irtica gibi değişik kavramlar üzerinden nefret duyguları körükleniyor. Bunu düzeltmek yine müslüman kalemlere düşüyor. Ama şimdilik böyle düşünen bir müslümanla nereye gidilebilir ki? Dininden haberi yok, kaldı ki cihad edecek.

İşte dosdoğru namaz kılmayanın, imanının içini doldurmayanların, ulvi bilince ulaşamayanların bu cihadı yapması zor..

İnsana namaza olan ihtiyacını hissettirmek gerekiyor…

———————————————-

 

Not: Her kim bu sitede yer alan islami bir emirle amel ederse; o kişiye duamız vacip olmuştur. Şifa bulur veya işi olur ve imanla göçer ve ahirette şefaatimiz vacip olur bi iznillah. Bu bir dua’dır. İlgili yazıyı okuyunuz lütfen (Derdi olan, imanla ahirete göçmek isteyen, ahirette bi iznillah şefaat duası talep eden her kim var ise; bu yazıyı okuya,) yazısı..

 

aşık ahi kul ahmede yazmak nasib olmuştur.

 

 

NAMAZ RİSALESİ ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 2:39
  İslam

“NAMAZ RİSALESİ” için 1 Yorum

  1. Milan Toniatti diyor ki:

    I simply want to say I’m newbie to blogging and site-building and absolutely enjoyed your web page. Likely I’m want to bookmark your website . You actually come with impressive writings. Bless you for sharing with us your website page.

NAMAZ RİSALESİ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç