ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

KURAN’IN PEYGAMBERİ


Popüler Aramalar

Konuşmacı heyecanlı bir ses tonuyla tezini sunuyordu:

“Allahımız bir!

Kitabımız bir!

Peygamberimiz bir!”

İşte tam burada durmuştum. Bu duruş hayli uzun sürdü. Üzerinden yedi yıl geçti. Elinizde tuttuğunuz bu kitap, işte bu duruşun hasılatıdır. İncitmeden bırakıyorum akleden kalbinizin nazik kollarına…

***

O ses hâlâ kulaklarımda çınlıyor: “Peygamberimiz bir!..” Bu ne güzel temenni; fakat yaşanan gerçeğe tekabül ediyor mu? Bu temenninin aktüel karşılığı var mı? Sahi, bir mi Peygamberimiz?

Sorular bunlarla sınırlı değildi: Müslümanların tümü aynı peygambere mi inanıyorlardı? Farz-ı muhal, inandıkları peygamber kabrinden kalkıp gelse, “Peygamberimiz bir!” diyenler ona karşı kaç tür tavır ortaya koyardı? Bir tel alabilmek için saçma sakalına hücum edenlerin yüzdesi, bir parça koparabilmek için elbisesine üşüşenlerin oranı ne kadar olurdu?

Ya hiç tanımayacak olanların yüzdesi? Yoksa, “benim zihnimde oluşturduğum imaj aslından daha iyi” deyip gerçeğine sırt mı dönerlerdi? Peygamberlerini taşlayarak öldüren İsrailoğulları gibi, taşlayanlar da çıkar mıydı?

Her şey için geçerlidir: Bir şeyin gerçeği kaybolunca, imajı oluşturulur. Oluşturulan imaja “tasavvur” denir. Müslümanların zihninde oluşan peygamber tasavvurlarını merak edip araştırsak, birbirine hiç uymayan kaç peygamber tasavvuru çıkardı dersiniz?

Melek peygamber?

Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber…

Ya da “vahiy postacısı”?

Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber… Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi, örnek alınması söz konusu değildir.

İkisi de aynı kapıya çıkmıyor mu: Hayattan dışlamak… Ne ki, birincisi bu sonucu yüceltme adına gerçekleştirirken, ikincisi indirgeme adına gerçekleştiriyor.

Birinciler peygamberlerine, Hz. İsa’yı yücelteceğim derken yarı ilâh hâline getiren Hıristiyanların yaklaşımını sergilerken, ikinciler peygamberlerini taşlayarak öldüren, iftira eden, onları kovalayan ve onlara sıradan biri muamelesi yapan Yahudilerin yaklaşımını sergiliyor.

Şu bir gerçek ki, bir peygamber iki tür yaşar: Birincisi fizikî varlığıyla, ikincisi misyonuyla. Bir peygamber iki kez öldürülebilir: Birincisi fizikî varlığını ortadan kaldırarak, ikincisi misyonunu ortadan kaldırarak.

Eğer peygamberin fizikî varlığı ortadan kaldırılmış fakat misyonu yaşıyorsa, o gerçekte yaşıyor demektir. Çünkü peygamberi peygamber yapan bedeni değil mesajıdır. Fakat, eğer ortadan kaldırılan misyonu ise, işte peygamber asıl o zaman ölmüş ve öldürülmüş demektir.

Birincisini genellikle peygamber düşmanları yapar, fakat ikincisini peygambere dost olduğunu söyleyenler yaparlar. Bu nasıl dostluktur ki, dost oldukları peygambere onun düşmanlarından daha beter fenalık ederler?!

“Uhud’a vardığımızda … Efendi dedi ki: “Sizden, Rasulullah Efendimizin gezip dolaştığı bu mekânda sol ellerinizi gizlemenizi rica ediyorum. ” Kendisi, gömleğinin tek düğmesini çözerek elini göğsünde sakladı, bizler de öyle yaptık.”

Yıllar önce bu hatırasını bana anlatan muhatabımı, akliyyet sahibi, kelimenin gerçek anlamında okuyan okutan biri olarak biliyordum. “Çok büyük bir zatın hem irşad hem soyca varisi” olarak nitelediği kişinin söz konusu davranışından öylesine etkilenmişti ki, kendisine, Medine’de ikamet ettiğini bildiğim rehberinin sol elini Peygamber Mescidi’nde nereye koyduğunu, Rasulullah’ın makberinin hemen yanı başında namaz kılanların bu tür bir “edeb”i uygulamaları durumunda manzaranın nasıl bir hâl alacağını, böyle bir ‘saygı’ türünün eğer yaşasaydı bizzat Hz. Peygamber tarafından nasıl karşılanacağını, böylesi bir edep ve saygı tanımının nasıl bir Peygamber tasavvurundan kaynaklandığını, bu tasavvurun hangi sorumlulukların üzerini örtüp hangi zaafları öne çıkardığını soramadım.

Mesele, sadece “Sol elimizi ne yapmalı?” meselesi değildi.

Mesele, sadece ‘seçkin’ ve sınırlı bir grubu ilgilendiren bir mesele de değildi.

Mesele, çok daha derinlerde yatan “peygamber tasavvuru” ve “müslüman aklı”yla ilgiliydi. Ümmet-i Muhammed’i ilgilendiriyordu ve varlığı, hayatı, insanı, kutsalı ve dini nasıl okuduğumuzun da bir göstergesiydi. Daha doğrusu, başta peygamberlik kurumu olmak üzere, Müslümanların kendi değerlerini ve inanç sistemlerini anlama ve anlamlandırma konusunda ciddî bir krizle yüz yüze olduklarının sayısız örneklerinden sadece biriydi bu.

Tüm peygamberlerin gönderiliş amacı, insanın kendisini, çevresini, hayatı, varlığı ve Allah’ı doğru anlamasını sağlamaktır. O yüzden peygamberler, hep anlamın kaybolduğu, ortalığı yanlış anlamanın kapladığı bir zaman ve zeminde gelmişlerdir. Kendisini, çevresini, hayatı, varlığı ve Allah’ı yanlış anlayan, bunun sonucunda da hayatın anlamını kaybeden insanlığa doğru anlamanın en kalıcı yöntemini bizzat yaşayarak göstermişlerdir.

İnsanlığa rahmet pınarı olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed aleyhisselamın evrensel misyonu da budur.

Fakat, işte tam da bu noktada korkunç bir anlama problemiyle yüz-yüze gelinmiştir. Gönderiliş amacı “doğru anlamayı” temin olan Hz. Peygamber ve onun temsilcisi olduğu peygamberlik kurumu, bizzat “yanlış anlamanın” konusu olup çıkmıştır. Sorunu karmaşıklaşman ve krize dönüştüren de burasıdır.

Peygamber sayesinde anlama sorununu çözmesi ve hayatı tekrar anlamlandırması gerekenler, bizzat peygamberin kendisini yanlış anlamışlarsa, ne yapacaklardı? Nitekim öyle de olmuştur. İşte elinizdeki kitap, Müslümanların peygamberlik kurumuna ve Hz. Peygamber’in misyonuna ilişkin anlama sorununu irdelemektedir.

Kitabın adı, kitabı oluşturan üç ana konuya bir atıftır:

  1. Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru.
  2. İndirgemeci peygamber tasavvuru.
  3. Kur’an’ın peygamberi.

 

Bu ana başlıklardan da anlaşılacağı gibi kitap, ikisi de birbirinin zıddı fakat ikisi de bir anlama probleminin sonucu olan iki peygamber tasavvurunu, Kur’an’ın tanıttığı peygambere arz etmektedir.

Kur’an’a arz edilen bu tasavvurlardan birincisini işlerken, önce genel manada anlama sorunu üzerinde durduk. Sonra bu sorunu peygamber tasavvuru özelinde ele aldık. Aşırı yüceltmeci peygamber tasavvurunun tarihsel köklerini, psikolojik ve sosyolojik arka planını, “cahilî-bedevî Arap aklı” ekseninde tahlil etmeye çalıştık.

Peygamberlik kurumuna ilişkin tarihteki en tipik anlama problemi Hz. İsa örneğinde yaşanmıştı. Hz. İsa’nın peygamberlik misyonunun, Pavlus ve kurduğu Kilise tarafından nasıl bir anlama problemine kurban edildiğini ayrıntılı olarak ele aldık. Çünkü bu tarihsel sapma, Müslümanların gözünün önündeki bir ibret vesikasıydı. Bu vesikada “İnsanoğlu İsa”nın “Tanrı oğlu” ve “Tanrı” olarak kurgulanış süreci okunuyordu. Gerçekte olan, İsa Peygamber hakikatinin Tanrı İsa imajında çarmıha gerilmesiydi.

Daha sonra, Müslümanların Hıristiyanlaşması anlamına gelen eğilimin tarihsel köklerini bulmaya çalıştık. Hz. Peygamber’i anlama noktasında istikamet ve sapma açılarını doğru tesbit edebilmek için, müslüman aklının aktığı iki yatağı iyi tanımak gerekiyordu. Bunun için anahtar işlevi gören kavram çiftleri kullandık: Makul ve mahsus, logos ve mitos ya da gerçek ve efsane gibi.

Gerçek peygamber bilincinin, kurgusal peygamber tasavvuruna dönüşmesiyle, doğal olarak muazzam bir edebiyat oluşmuştu. Aşırı yüceltmeci tasavvurdan beslenen ve onu besleyip büyüten bu edebiyatın içerisinden iki örneği ele aldık: Kadı lyaz’ın eş-Şifa ve Süyuti’nin el-Hasaisu’l-Kübra isimli eserleri. Nisbeten ayrıntılı bir tahlile tâbi tuttuğumuz bu eserler, güncel aşırı yüceltmeciliğin altyapısını oluşturan eserlerdi. Bu eserlerden yaptığımız alıntılarla müslüman kitlelerin peygamber tasavvu­ru karşılaştırıldığında, bu eserlerin aktüel değeri ve peygamber tasavvuru­nun oluşmasındaki inkâr edilemez rolü daha bir anlaşılmış olacaktır.

Bu kitapta ele aldığımız ikinci tasavvur, indirgemeci peygamber anlayışıdır. Bu anlayış, yukarıdakinin tam zıddına, Hz. Peygamber’in peygamberliğini sırf “haberciliğe” indirgemek isteyen bir yaklaşımdır. Onun örneklik misyonunu görmezden gelen ya da hafife alan bu anlayışın çağımızdaki en tipik temsilcileri, Hind Kur’aniyyun akımı olmuştur. Sünneti ve hadisi tümüyle reddeden, yaklaşımlarını peygambersiz bir Kur’an tasarımına kadar götüren bu anlayış, bu yüzyılın ilk yarısında Hindistan müslümanları arasında ciddî bir taraftar kitlesi kazanmış, âdeta fırtınalar estirmiştir.

“Kur’an, sadece Kur’an!” sloganıyla çıkan Hind Kur’ancılık akımının hemen hepsi de dönemlerinin en önde gelen âlim ve müfessirlerinden oluşan önderleri, çok geçmeden kendi kadrolarını ve cemaatlerini oluşturmuşlar ve birbirinden farklı ekoller hâlini almışlardır. Hind Kur’aniyyun akımını oluşturan farklı ekolleri, hem birbirine karşı hem de müslüman cemaatin kendileri dışında kalan büyük bölümüne karşı ilk kez krize sokan konu “namaz” olmuştur. Hind Kur’aniyyun akımını oluşturan fraksiyonların her biri, kendilerine özgü “sünnetsiz namaz” yöntemleri geliştirmeye kalkışmışlar, fakat Alt Kıta’yı kısa zamanda etkisi altına alan hareket, namaz konusunda girdiği krizden çıkamayarak, yükseldiği hızla düşüşe geçmiştir. İndirgemeci Peygamber Tasavvura bölümünde, müslümanların bu yüzyılda yaşadığı işte bu ilginç tecrübeyi ayrıntılı olarak işlemeye çalıştık.

Bunun ardından üç İslâmî disiplinin üç ayrı peygamber anlayışına yer verdik: Hadisçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı, Fıkıhçıların, Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları kodlamacı ve formel peygamber anlayışı ve Mistisizm’in, Peygamber’i âdeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren, “Nur-ı Muhammedi” felsefesine dayalı irfanı peygamber anlayışı…

Bu iki tasavvur, birbiriyle taban tabana zıt yaklaşımlardı. Fakat, bu zıtlığa rağmen garip bir biçimde birbirine benziyorlardı. Çünkü ikisi de bir anlama probleminin ürünüydüler. Bu iki eğilim de yanlış anlamaya dayanıyorlardı. Bu bakımdan ikisi de sapma açısını temsil ediyorlardı. Hz. Peygamber’i anlama konusunda bir sapma açısından söz edebilmek için, bir istikamet açısının olması gerekliydi. İşte kitabın son bölümü ilk iki bölümündeki tasavvurları kendisine arz edeceğimiz gerçek bilinci işliyordu: Kur’an’ın Peygamberi

Neden Kur’an’ın Peygamberi?..

Çünkü biz Kur’an’ı Peygamberle tanımıştık. Kur’an’ı Peygamber’i gözardı ederek anlamaya çalışmanın, kaçınılmaz bir biçimde anlama sorununa yol açacağını söylemiştik. Aynı ısrarla diyoruz ki: Peygamber’i tanıyacağımız en sahih, en birincil ve en çaplı kaynak Kur’an’dır. Nasıl ki Kur’an’ı peygambersiz anlamaya çalışmak anlama sorununa yol açıyorsa, Peygamber’i Kur’ansız anlamaya çalışmak da aynı soruna yol açacaktır.

Kur’an’ın Peygamberi ana başlığı altında, Kur’an’ı referans alarak Hz. Peygamber için vahyin çerçevesini belirlediği Nitelikler, Görevler ve Talimatlar’ı tek tek tesbit etmeye çalıştık. Bunun bizim için çok farklı bir önemi daha vardı: Hz. Peygamber’in şahsında, vahyin bir insanın kişiliğini nasıl inşa ettiğini öğrenmek. İşte bu motif, bu bölümün tamamının eksenini teşkil eden en belirgin unsurdur.

Kitabın referans çerçevesi içinde yer alan başat unsurlardan biri, sünnet ve hadis edebiyatıdır. Önemli ya da kritik bulduğumuz kimi metinleri, çevirisinin yanında vermeyi uygun bulduk. Hadis kaynaklarına başvururken, yer yer çift nüsha kullanmak zorunda kaldık. Bunlardan biri her zaman olduğu gibi basılı eserler, diğeri de artık ilim hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan CD’ler idi. Eğer çift nüsha kullanmak zorunda kalmışsak, kaynakçada ikisine ait bilgilere de yer verdik.

Bu kitabı kaleme almaktaki amacımız, Hz. Peygamber’in ebedî risaletinin doğru anlaşılmasına katkıda bulunmaktır. Bunun için yapılması gereken ilk iş, mevcut peygamber anlayışlarını Kur’an ekseninde sorgulamaktı. Bu sorgulama yapıldığında ortaya çıkan manzara, ne yazık ki hiç de iç açıcı görünmüyor. Zaten bu gerçek, ona ümmet olma iddiasındaki dev bir kitlenin mevcut hâlinden de anlaşılabilir.

O, tarihin ender şahit olduğu insanlık hamlelerinden birini gerçekleştirmişti. Onun misyonunu sürdürme yükümlülüğü ise, İslâm Ümmeti’ne ait bir yükümlülüktü. Fakat İslâm Ümmeti, mevcut durumuyla bu sorumluluktan ne kadar da uzak görünmektedir! Bu tür çabaların, bu uzaklığı bir nebze de olsa gidermeye yardımcı olması, en büyük temennimizdir.

Ele aldığımız konunun, nazik ve netameli bir konu olduğunu biliyoruz. Bu nedenledir ki, eseri kaleme alırken en çok zorlandığımız husus, üslûp ve dil meselesi olmuştur. Böylesine hassas bir konuyu işlerken ne kadar titiz ve dikkatli olmaya çalışsak da, üslûbumuz ya da kullandığımız dil bir kısım okuyucuya yabancı gelebilir. Herkese, “cama” değil “camdan” bakmalarını teklif etmekten başka ne yapabiliriz ki!

Kul kusursuz, insan ürünü hatasız olmaz. Bu eserin daha da güzelleşmesi için ilim ve hikmet ehli her okurun yapacağı katkı, bu satırların sahibi tarafından bir teşekkür olarak algılanacaktır.

Hiçbir çabayı karşılıksız bırakmayacak olan Allah’tır. O hâlde tüm hamd ve senamız da O’na yönelik olacaktır. Hiç kuşku yok ki, bu kitabın yazılış vesilesi O’nun Elçisi, bizim sevgili Peygamberimiz’dir. Kur’an, “Allah ve meleklerinin ona salât ettiklerini” ifade etmekte ve müminlere de ona “salât etmeyi” emretmektedir.

Bu emir, bir fiili yapma emridir. Ben de ona salâtımı fiilî olarak yapmak isterdim. Bu isteğimin “kitap suretinde” gerçekleşmiş olması, benim için büyük bahtiyarlıktır. Bu fiilî salâtımın, onun ruhunu şad etmesi, en büyük dileğimdir.

  SONUÇ

Her din, kurucusu sayılan kişilerin adıyla anılır. Budizm, Maniheizm gibi. Hz. Musa ve Hz. İsa’nın tabileri de, onların getirdiği mesajdan uzaklaştıktan sonra Musevi/Yahudi ve İsevi adını almışlardır. Oysa ki onlar da, her peygamber gibi İslamın peygamberi idiler ve takipçilerini İslâm’a (Allah’a teslimiyet yoluna) çağırmışlardı.

Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği dine Muhammedîlik, o dine mensup olanlara da Muhammedi denilemez. Çünkü, Hz. Peygamber İslâm’ın mucidi ve kurucusu değildir. O, tüm peygamberlerin tebliğ ettiği ortak dinin son peygamberidir. Onun aracılığıyla insanlığa gönderilen Kur’an mesajı ise, tüm peygamberlere gelen İslâm vahyinin zirvesidir.

Onun tebliğ ettiği dinin adını, Hz. Peygamber’in kendisi değil vahiy koymuştur: İslâm. Zaten, Kur’an’a göre Allah katında tüm zamanlarda ve mekanlarda tek makbul din vardır, o da “İslâm”dır. (3.19) Bu dine inananlar da bu nedenle “müslüman” diye isimlendirilmişlerdir. (22.78) Kur’an, Hz. İbrahim’i de işte bu yaklaşımla “müslüman” olarak isimlendirir. (3.67) Yine Kur’an’a göre Hz. Nuh (10.72), Hz. Yusuf (12.101), Hz. Musa’ya iman eden sihirbazlar (7.126), Hz. İsa’nın havarileri (5.111), hep müslümandırlar.

İslâm, hiçbir kişiye, zümreye, kültüre, medeniyete indirgenemeyecek olan, bir evrensel değerler sistemidir. Kur’an mesajının evrensel olabilmesi de İslâm’ın bu özelliğine bağlıdır. Hz. Muhammed aleyhisselama vahyedilen İslâm mesajı, onun adına dahi indirgenemez. Öyleyken, insanlığın evrensel değişmez değerlerini temsil eden İslâm Arap İslâmı, Türk İslâmı gibi adlarla bir ırka, bölgeye, kavme, kabileye, kültüre ve geleneğe nasıl indirgenebilir? Eğer bir isme indirgenmesi mümkün olsaydı, o kendisini mükemmel bir biçimde tebliğ ve temsil eden son peygamberinin ismine indirgenirdi.

Kur’an’ın tebliğ ettiği İslâm’ı “Muhammedîlik” olarak algılamak ne kadar yanlışsa, o mesajı Hz. Muhammed’siz algılamak da en az o kadar yanlıştır. İslâm’ı, İslâm’ın teorik kaynağı olan Kur’an’a indirgeyerek pratik kaynağından mahrum bırakmaya kalkmak, aslında İslâm’ın hayat damarlarını koparmakla eş anlamlıdır. Çünkü bu, İslâm’ın geleneğini yok etmeye kalkışmaktır. Peygamberi geleneği toptan yok edilmiş bir İslâm öğretisi, geleceği inşa iddiasını yitirmiş demektir.

Kur’an vahyi, neden sık sık İslâm’ın Hz. Peygamberle başlamadığı mesajını verme gereğini duyuyordu? Elbette vahyin zirvesi olan Kur’an ile peygamberlerin zirvesi olan Hz. Muhammed’i kendisinden önceki gelenekle buluşturmak ve kaynaştırmak için. Kur’an bu tavrıyla, İslâm’ın evrensel geleceğini, onun insanlıkla yaşıt geleneği üzerine inşa ediyordu. Bugün, Hz. Peygamber’i ve onun sünnet ve hadisleriyle inşa edilmiş muazzam bir geleneği Kur’an adına yok saymak ne garip çelişki! Kur’an’ın yöntemini uygulamak yerine, onu hayata dönüştüren nebevi birikimi Kur’an adına toptan yok saymak kişiyi Kur’anlı yapmıyor, olsa olsa “Kur’an’cı” yapıyor.

Kur’an’lı olmak için, Kur’an’ı doğru anlamak şarttır. Onu doğru anlamak, onu en güzel anlayanların başında gelen Hz. Peygamber’in beyanına sırt dönerek nasıl mümkün olabilir? Bu açıdan, Musa Carullah üstadımızın Kitabu’s-Sünne’de yaptığı şu tesbit ne kadar hoştur: “Biz samimiyetle inanıyor ve gerçek anlamda diyoruz ki; bize Allah’ın kitabı yeter ve Kur’an-ı Kerim bütün ümmet için yeterlidir. Biz ne Kur’an-ı Kerim’i her hangi bir şeyle değiştirmek ne de onun yerine bir şey koymak isteriz. (Sünneti kabul etmekle bütün isteğimiz) Kur’an’ı bizden daha iyi bilene tabi olmaktır. Kur’an’ı en iyi bilenlerin başında da Rasul-i Kerim (sav) gelmektedir.” (s.17)

İslamı sünnetsiz, bir bakıma geleneksiz bırakmanın en kesin sonucu onu hayatsız bırakmaktır. Çünkü geleneği olmayan bir inanç sistemi, geleceği yeniden inşa iddiasını kaybetmiş demektir. Oryantalizmi sünnet ve hadise karşı, böylesine iştahla savaş açmaya itekleyen neden bu olmalıdır.

Onlar bu sınırda da kalmamışlardır. Sünnet ve hadis birikimini toptan mahkum ettikten sonra sıra Hz. Peygamber’in şahsına gelmiştir. Çünkü sünnet ve hadis Hz. Peygamber’in manevi şahsiyetini ayakta tutan ana sütunlardandı. O sütunları parçalamak, Hz. Peygamber’in tarihsel kişiliğini manevi şahsiyetinden mahrum etmek anlamına geliyordu. İşte buna kani olduktan sonra, Hz. Peygamber’in tarihsel kişiliği, oryantalizmin saldırı hedefi haline geldi.

Hz. Peygamber’in tarihsel kişiliğini hedef alan oryantalist çalışmalar içerisinde William Muir’in The Life of Muhammed, Dr. Dozy’nin History of İslam ve İtalyan kardinal Leon Caetani’nin Annali del İslam adlı eserlerini sayabiliriz. Dozy’nin kitabı Abdullah Cevdet tarafından, Caetani’ninki ise Hüseyin Cahid Yalçın tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Cumhuriyet’in ilk nesillerinin peygamber tasavvurunu, örtülü ya da açık devlet desteğiyle yayımlanan bu yanlı ve garezkar çeviriler oluşturmuştur. İşte bu nedenledir ki, sözkonusu nesillerin Hz. Peygamber’e bakış açısı, kinci bir oryantalistin bakış açısından farklı olmamıştır. Türkiye’deki din-devlet ilişkilerinin üzerine inşa edildiği bu bakış açısı, resmi din politikalarını belirleyici bir etken olmuştur.

Günümüze kadar örtülü ya da açık olarak sürdürülen resmi Türk İslamı projesi, aslında indirgemeciliğin başka hiçbir yerdeki tezahürüyle kıyaslanmayacak çok özel bir biçimidir. Dinin kamusal alandan tümüyle çekilip hayatı inşa iddialarından vazgeçmesini isteyen militan laiklik anlayışı, her fırsatta “peygambersiz” bir din düşlediğini dile getirmekten çekinmemiştir.

Bu örnek, Hz. Peygamber’in misyonunu zayıflatan her tavrın, gerçekte hangi tür projelere dolaylı destek anlamına geldiğinin ilginç bir göstergesidir. Böylesi bir yanlışa karşı durmanın yolu, sünnetçilik-hadisçilik diye adlandırdığımız bir başka yanlış anlamaya sarılmak değildir. Aksine, yüzyıllar içerisinde oluşan geleneğin zararlı ya da yararsız unsurlardan arındırılması için seçici davranarak çürükleri kendi elimizle ayıklamaktır. Asıl o zaman doğru bir peygamber anlayışına ulaşabiliriz.

Ne ki bunu yapabilmek için, doğru ölçülere ihtiyacımız vardır. İşte o ölçüleri bize Kur’an vermektedir. O halde yanlış anlamaya dayalı peygamber anlayışlarını tashih etmenin en sağlıklı yolu Kur’an’ın Peygamberi’ni tanımaktan geçmektedir.

KURAN’IN PEYGAMBERİ ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 2:32
  İslam

KURAN’IN PEYGAMBERİ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç