ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

İSLAM İKTİSADININ GAYE VE MAHİYETİ


Popüler Aramalar

 

“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim,

üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size

din olarak Müslümanlığı (verip ondan)

hoşnud oldum”[2]

Bu ayet-i kerime Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Veda Haccı esnasında ve hayatının son günlerinde nazil olmuştur.[3] Müslümanlar asırlar boyunca bunu şöyle tefsir etmişlerdir: “İslam, insan hayatının bütün yönlerini idare eden tam bir hayat nizamıdır.” İslam’ı böyle tarif edince, o zaman şu sorular meydana çıkıyor: Eğer İslam mükemmel bir hayat nizamı ise, kendine has müstakil bir iktisad nizamı var mıdır? Eğer varsa, bugün cari olan kapitalizm ve sosyalizm gibi sistemlerden hangi bariz vasıflarla ayrılmıştır?.

Bu kitap, İslam iktisadının bazı hususiyetlerini belirtmeye ve İslam’ın kapitalizm ile sosyalizmden ayrılan önemli taraflarını tebarüz ettirmeye çalışır. Burada İslam iktisadını incelerken hep Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflere müracaat ettik. Çünkü bu iki menba, İslam ideolojisinin iki temel kaynağıdır. Gerektiği yerlerde ayet ve hadislerden başka, fıkıh kitaplarına da başvurduk. Kur’an ve Sünnet’in, İslam’ın iktisad nizamını en ince teferruatına kadar açıklamadığı, ancak her cemiyete ve bütün zaman ve hale uyacak şekilde temel kaidelerle uğraştığı malûmdur. Kur’an-ı Kerim tefsirleri ile Hadis-i Şerif şerhlerine ve bunlardan çıkartılan hükümlere başvurmadan, modern inceleme usulleri ile İslam iktisadını tedkik etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. İslam, açık bir nass’a karşı aykırı hareket edilmediği ve tebligatının umûmi çerçevesi dışına çıkılmadığı takdirde, ayet ve hadislerden ve onların tefsir ve şerhlerinden hükümler çıkarmak için tetebbuda bulunmaya şüphesiz ki; müsaade etmiştir.

Kur’an ve Sünnet’teki, iktisadi hayatımızı düzenleyen hükümler başlıca iki bölüme ayrılırlar: Birinci bölümdekiler, İslam’ın, Müslümanlara getirdiği gaye ve hedeflerle alakalıdır. Bu hedefler, zekat, miras ve faizin haram oluşu gibi emir ve hükümlerle bina edilerek İslam’ın siyasi ve içtimai nizamını meydana getirmektedir. İkinci kısımdaki hükümler de, bu gaye ve hedeflere nasıl varılacağını gösteren birtakım çarelerden ibarettir. Biz çalışmalarımızı birinci kısma hasrettik. Son kısma da, lüzumlu yerlerde kısaca atıflar yaptık.

Aşağıdaki birinci bölümde İslam iktisadının gaye ve hedefleri, müteakip bölümde de bu gayenin mahiyeti incelenmektedir. Böyle bir sıra takip etmeye sebep şudur: Herhangi bir iktisadi sistemin ne olduğunu öğrenmek için onun gayesine bakmak lazımdır. Aynı şekilde İslam’-ın iktisadi sistemini bilmek için de onun gaye ve hedeflerini bilmek lazımdır.

İslam, dünyaya sırt çeviren bir din değildir.[4]  O, “Allah’ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları”[5]

Müslümanlara haram etmez. İslam’ın hayat görüşü müsbettir İnsanın günahkar olduğunu kabul etmez. Üstelik insanın, Allah’ın yeryüzünde halifesi olduğunu kabul eder.[6] İslam’a göre yeryüzünde her şey insan için yaratılmıştır.[7] Binaenaleyh inanları Allah’ın nimetlerinden mahrut etmek fazilet değildir. Fazilet, “Hak yolda yaşamak” gayesiyle insanları bu nimetlerden faydalandırmaktadır. İslam’ın cemiyeti yükseltme usûlü işte budur.

İslam’ın öğrettiği yaşayışın bazı değer ve kıymetleri vardır ki; insan hayatının bütün yönlerine hakim olmuştur. İslam’a göre, hayatın tamamen dünya ile alakalı hiçbir tarafı yoktur. İslam’ın gaye ve değerlerine uygun düştüğü müddetçe iktisad dahil, insanın her sahadaki işlerinin manevi bir tarafı vardır. İslam’ın iktisad nizamını ortaya koyan, aslında bu gaye ve değerlerdir. İslam iktisadını gözler önünde canlandırmak için bunların iyi anlaşılması çok önemlidir. Bu gayeler şunlardır:

a)      İslam ahlakı içinde iktisadi kalkınma,

b)      Cihanşümul kardeşlik ve adalet,

c)      Gelirin adilane dağıtımı,

d)      İktisadi refah içinde şahsın hürriyeti.

Bu maddeler daha da çoğaltılabilir. Ancak bunlar, İslam iktisadını anlatmak ve İslam iktisadının kapitalizm ile sosyalizmden ayrıldığı tarafları belirtmek için malzeme temin etmeye kafidirler.

I — İSLAM AHLAKI İÇİNDE İKTİSADİ KALKINMA

“Allah’ın rızkından yeyin için (Fakat) yeryüzünde fesadcılar olarak taşkınlık yapmayın”[8]  “Ey insanlar, yerdeki şeylerden helal ve temiz olmak şartıyla, yeyin. Şeytanın adımlarına uymayın”[9] “Ey iman edenler, Allah’ın size helal ettiği o en temiz ve güzel şeyleri (nefsinize) haram kılmayın. Haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez. Allah’ın size rızık olmak üzere verdiği şeylerden helal ve tertemiz olarak yeyin. Siz, kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’dan korkun”[10] “Bu ve benzeri ayet-i kerimeler,[11] iktisadi sahada Kur’an’ın önem verdiği en mühim mes’elelere işaret etmektedirler. İslam Müslümanlara, Allah’ın nimetlerinden faydalanmayı emreder ve islami bir cemiyetin maddi gelişmesine hiçbir hudud tanımaz. Hatta maddi refahı bir fazilet sayar: “Artık o namaz kılınınca yer yüzüne dağılın, Allah’ın fazlından (nasib) arayın”[12] “Eğer Allah sizden birine ma’işetini kazanmak üzere bir imkan verirse onu sonuna kadar kullansın”[13]  “Bir mü’min bir ağaç diker veya bir tarlayı işler de ondan herhangi bir kuş, insan veya bir hayvan faydalanırsa bu ameli •onun için bir sadakadır”.[14] “Ailesine bakmak,  komşusuna lütufkar davranmak ve dilencilikten uzak kalmak için kim meşru yoldan rızkını ararsa, o mehtap gibi bir çehre ile Allah’ın huzuruna çıkacaktır”[15]

İslam bu vadide daha da ileri gider. Müslümanlara, tabiatın sırlarını öğrenmeyi emreder. Çünkü Kur’an’a göre, yerde ve gökteki bütün nimetler insanların menfaati için yaratılmışlardır.[16]

Resule Ekrem (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde “Allah’ın devasını yaratmadığı hiçbir hastalık yoktur,” buyurmuşlardır. Bundan çıkan netice şudur: İktisadi üstünlüğe sahip olmak, Müslüman bir cemiyetin gayesidir. Çünkü Allah’ın insanları yaşatmak ve onları tekamül ettirmek için halkettiği nimet ve vasıtalar bu maksatla tetkik edilmekte ve bu vesile ile yapılan teknik ilerleme sayesinde insanlığın yaradılış gayesine hizmet edilmektedir.

İslam, dilenciliği menetmiş ve Müslümanlara kendi maişetlerini kazanmayı emretmiştir.[17]  Demek oluyor ki, Müslüman bir cemiyetin iktisadi hedeflerinden biri de, iş arayan ve çalışmaya muhtaç olanlar için kabiliyetlerine göre iş sahaları açmaktır. Eğer bunda muvaffak olunmazsa, Müslüman cemiyet yüce gayesine erişemez. Çünkü işsizler, ya son derece müşkül bir duruma düşerler veya iane, dilencilik ve gayr-i meşru yollarla hayatlarını kazanmaya mecbur olurlar. Halbuki dilencilik ve gayr-i meşru yollar, İslam’ın ruhuna taban tabana zıttır. İslam’ın iktisadi gelişmişliğe verdiği bu önem, onun tebligatının mahiyetinden ileri gelmektedir İslam, insanlığa bir nimet olarak gönderilmiştir. Gayesi, hayatı fakirleştirmek ve zorlaştırmak değil, zengin ve yaşanmaya değer bir hale sokmaktır. Kur’an-ı Kerim’”de şöyle buyruluyor. “Biz seni (Habibim) alemlere (başka bir şey için değil) ancak rahmet için gönderdik”[18]  “Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüd, gönüllerde olan derdlere bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir”[19] “Allah size kolaylık diler, size güçlük istemez”[20] “Allah (ağır teklifleri) sizden hafifletmek ister. (Zaten) insan da zayıf olarak yaratılmıştır”[21] “Allah, sizin üzerinize bir güçlük yapmayı dilemez, fakat iyice temizlenmenizi ve üstünüzdeki nimetinin tamanlanmasını diler. Taki şükredesiniz”[22]

Müslüman hukukçular, Kur’an-ı Kerim’in bu ayetlerine dayanarak, Şeriatın esas gayesinin insanların menfaatlerini korumak ve onları meşakkatlerden kurtarmak olduğunda ittifak etmişlerdir[23]  Büyük sûfi, filozof ve ıslahatçı Gazali iddia eder ki, Şeriatın hedefi, halkın refah seviyesini yükseltmektir; bu ise onların imanını, hayat, akıl, zürriyet ve mallarını korumakla mümkün olur. Binaenaleyh, bu beş unsurun muhafazasını garanti eden her teşebbüs bir amme hizmetidir ve mergubdür.[24]  İbn Kayyım da şunu demiştir. “Şeri’atın temeli hikmet ve insanların bu ve öteki dünyada refahıdır. Bu refah tam bir adalet, merhamet, saadet ve akılla tahakkuk eder. Adaletten zulme, merhametten vahşete, saadetten sefalete götüren hiçbir şeyin Şeri’atle alakası yoktur”[25]- İktisaden müreffeh böyle bir cemiyette bir Müslümanın, manevi değerlere omuz silkerek hatta kendileri sayesinde maişetini temin ettiği ve servet sahibi olduğu kimselere haksızlık yaparak, son derece ileri gitmesi ve fevkalade maddi bir refaha kavuşması mümkündür. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim Müslümanlara bu tehlikeyi açıkça gösterir, ve İslam “pak” bir hayatı emreder: “Artık o namaz kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah’ın fazlından (nasıyb) arayın. Allah’ı çok zikredin, Taki umduğunuza kavuşasınız”[26] Müslüman alimlerin çoğu, “Allah’ı çok zikretme”nin, insanın çok namaz kılması ve fazlaca teşbih çekmesi şeklinde bir manaya geldiğine değil, fakat İslami ölçüler içinde yaşayan ve vazifesini müdrik, ahlaklı bir insan hayatına işaret edildiğine hükmetmişlerdir.[27] Bu hayat, batıl felsefe ve düzenler terkedilerek sadece meşru yollarla kazanılır.[28]  Böyle bir hayat içinde kazanılan servet, hesabı Allah’a verilen bir emanet olarak telakki edilir.[29] Şimdi bu makamda, dünya ve dünya malının değersizliğini bildiren ayet ve hadisleri anlamak daha kolaydır.[30] Bu değersizlik hakiki manada değildir, yalnız manevi değerlerle alakalıdır. Eğer dünya serveti, manevi gayretler gösterilmeden kazandırsa, o zaman onları tasadduk etmekte hiçbir fazilet yoktur. Aşağıdaki Hadis-i Şerif buna bir delildir: “Allah’dan korkan için servetinde hiçbir beis yoktur”[31] Eğer bir ihtilaf varsa, o vakit insan, az da olsa helal kazandığı ile yetinmelidir. Buna Kur’an-ı Kerim şöyle işaret etmektedir: “De ki: -murdarın çokluğu hoşunuza gitse bile- (hiçbir zaman) murdarla temiz bir olmaz. Onun için ey selim akıl sahipleri, (murdarı ihtiyar etmek hususunda) Allah’tan korkun (temiz olun). Olur ki kurtuluşa erersiniz”[32] İslamın ebedi değerlerini geçici dünya zevklerine tercih eden bir kimse bı fedakarlığı yapmakta tereddüt etmez. Çünkü Hz. Peygambe: (s.a.v.)’in şu Hadis-i Şerifle ne demek istediklerini anlar ve takdir eder: “Dünya muhabbeti bütün kötülüklerin anasıdır”[33]  ve “Kim dünyayı severse ahiretini tehlikeye düşürmüş olur, kim ahireti severse o da dünyada muvakkat bir gerilemeye uğrar. O halde ebedi olanı fani olana tercih edin.”[34]  Aşağıdaki ayet-i kerimeler İslamın madde ile ahlak arasında meydana getirdiği ahengi izah ederler. Bu ahenk, Müslümanları maddi refah için çalışmaya teşvik etmekle beraber aynı zamanda onlara bu çalışmalarım ahlaki bir temele de oturtmalarını hatırlatarak maddi teşebbüslere manevi bir yön verdiren ilahi emirler sayesinde hasıl olmaktadır: “Allah’ın sana verdiği (maldan harcayıp) ahiret yurdunu ara. Dünyadan nasibini de unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara sadaka vererek) ihsanda bulun Yeryüzünde fesad arama. Çünkü Allah fesadcıları sevmez”[35] “Müslümanların en hayırlısı hem dünya hem de ahiret için çalışandır” [36]

“Sizin en hayırlınız ne ahiret için dünyayı, ne de dünya için ahireti terkedendir. En hayırlınız dünya ve ahiretten nasibini alandır” [37]

Hayatın maddi ve manevi taraflarına aynı anda ehemmiyet verişi, İslam iktisadiyatının kendine has bir hususiyetidir. Onda madde ile mana birbirine sıkı sıkıya kenetlenip biri diğerinin mesnedi olmuş ve insanlığın tam bir refahı için zengin bir kaynak haline gelmişlerdir. Eğer insan, hayatın bu iki unsurundan birini ihmal ederse hakiki saadete nail olamaz. Sadece maddi refaha ehemmiyet verilirse o zaman bunu ahlaki tefessüh ve kültürel inkıraz takip eder. İçtimai çöküntünün bütün alametleri meydana çıkar. Fertlerin ne derece bedbaht olduğunu gösteren, hüsran cinayet, içki, yakın akraba arası evlilik, boşanma, delilik ve intihar gibi felaketler artar. Hayatın manevi tarafına ehemmiyet verildiği zaman da insanların çoğu bunu zor ve mantıksız zannedeceklerdir. Böylece maddi ve manevi değerler arasında ihtilaf ve parçalanma meydana gelecek ve bu hal, cemiyetteki bütün değerleri imha ile tehdid edecektir.

Sosyalizm ve Kapitalizm gibi iktisadi sistemlerde, madde ve mananın sentezi yoktur. Bunların ikisi de laiktir. İkisinin de ahlaki tarafı yoktur, ahlaki bakımdan nötürdürler. Kapitalist düzenin hayat seviyesini yükseltmedeki maharetini ve çalıştırdığı mekanizmasının üstün muvaffakiyetini hiç kimse inkar edemez. Aynı şekilde, sosyalist sistemin iktisadi gelişmedeki hızını da hiç kimse görmemezlikten gelemez. Fakat, kapitalist ve sosyalist sistemlerinin ikisi de insan şahsiyetinin manevi ihtiyacını ihmal etmişlerdir.

II — BEYNELMİLEL KARDEŞLİK VE ADALET

 

“Ey insanlar!.. Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, (sırf) birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en ileride olanınızdır. Hakikaten Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır” [38]

“Sizin Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Siz Ademin çocuklarısınız. Adem topraktan yaratılmıştır. Ne bir Arabın Arab olmayana, ne de bir kırmızı derilinin siyah derili üzerine, takvadan başka üstünlüğü vardır”[39] “İnsanoğlu Adem ve Havva’dandır. Onlardan türeme bakımından hepiniz eşitsiniz. Hesap gününde Allah sizin asıl soyunuzdan veya sülalelerinizden hesap sormıyacaktır. O gün Allah indinde en şerefliniz mütteki olanlarınızdır”[40]

Tek olan Allah’ın bir çift insandan yarattığı aile fertleri gibi, içinde bütün insanların muhabbet ve kardeşlik bağlan ile kaynaştıkları bir içtimai düzeni getirmeyi İslamiyet gaye edinmiştir. Bu kardeşlik, cihanşümuldur: Sadece bir bölge ve memlekete aid değildir. Coğrafi hudutlarla sınırlanmamıştır. Bütün insanlığı içine alır. Herhangi meşhur bir gruba, kabile veya ırka münhasır değildir. Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor ki: (Habibim) de ki: “Ey insanlar, şüphesiz ben göklerin ve yerin mülk (-ü tasarruf) una malik olan, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın size, hepinize gönderdiği pey­gamberim”[41] Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurdu: “Kırmızı ve siyah fark gözetilmeksizin hepinize gönderildim”[42]

Bu cihanşümul kardeşliğin tabii neticesi karşılıklı yardım ve tesanüdtür. Bilhassa Müslümanlar arasındaki müşterek ideolojidir. Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi, “kendi aralarında merhametlidir”[43] ve “din kardeşidirler”[44] Öteki insanlarla da aynı kaynaktan geldiklerin için birlik halindedirler. Peygamberimiz buyurdular ki: “İnsanoğlu Allah’a mensub bir ailenin ferdidir. Allah’ın, nezdinde insanların en sevimlisi O’nun ailesine karşı en iyi davranandır”[45] “Yeryüzündekilere karşı müşfik olursan, semada olanlar da sana müşfik olacaklardır”[46] “Mü’minler karşılıklı olarak sevme, şefkat ve merhamet etmekde bir vücut gibidirler. Eğer bir tarafı ağrırsa, bütün vücûd, bir uyanıklık ve hararetle mukabele eder”[47]  “Mü’min mü’minin kardeşidir. Biri diğerine ne zulmeder ne yardımsız bırakır, ne de birbirlerini terzil ederler”[48] Kardeşlik fikri, İslam’ın ayrılmaz unsurudur ve onun adalete ne kadar ehemmiyet verdiğini gösterir. Adaletin yeryüzünde tesisi, Hz. Muhammed (s.a.v.) dahil, bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen en mühim gayelerden biridir. Bunu Kur’an-ı Kerim açık açık beyan etmiştir.[49]

Adaletsizliğe bulaşmış imanı, Allah tasvib etmez. Onun için Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “İman edenler, bununla beraber imanlarını haksızlıkla da bulaştırmayanlar, işte (ancak) onlardır ki (korkudan emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir”[50]  Adaletin var olması için Müslümanlara Kur’an-ı Kerim sadece öğüt vermekle kalmamış, onları, aynı zamanda adaleti yaşatmakla da mükellef tutmuştur. “Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği (hususiyle) akrabaya (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emreder”[51] ve “insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemenizi emreder” [52]

Adalet tevzi etmek işi İslamda çok mühim bir yer işgal eder. Bu itibarla, adil olmak, dindarlığın ve muttekiliğin en zaruri şartlarından biri olarak kabul edilmiştir. Mutteküik ve dindarlık, bir Müslümanın en mümtaz tarafıdır. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan hakimler, insanlar, adaletle şahidlik eden (kimse) ler olun. Bir kavme olan kininiz, sizi adalet yapmamanıza sevk etmesin. Adalet yapın ki o, takvaya en çok yakın olandır”[53] Adalet tatbik edildiği zaman eğer bu, bir kimsenin kendi veya yakınlarının menfaatine dokunsa ondan yine vazgeçilmiyecektir: “Söz söylediğiniz vakit -leh ve aleyhinde söyliyeceğiniz (kimse) hısım dahi olsa- adaleti gözetin”[54] ve “Ey insanlar, adaleti titizlikle ayakta tutan (hakimler) ve Allah’a şahidlik eden (insanlar) olun. (O hükmünüz veya şahidliğiniz) velevki kendinizin veya ana ve babalarınızın ve yakın hısımlar(ınız)ın aleyhinde olsun. (İsterse onlar) zengin veya fakir bulunsun. Çünkü Allah ikisine de (sizden daha) yakındır (ve hallerini sizden iyi bilicidir). Artık siz (hakdan) dönerek (keyf-ü) hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğib büker (hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir) veya (büsbütün ondan) yüz çevirirseniz şüphe yok ki Allah ne yaparsanız hakkıyla haberdardır” [55]

Aşağıda içtimai ve iktisadi adalet incelendiği zaman, adaletin İslamdaki mevkii ve tatbiki daha da vuzuha kavuşacaktır.

Sosyal adalet

İslam, bütün insanlığı bir aile olarak kabul eder. Bu ailenin fertleri, Allah’ın indinde ve O’nun vahyedilen kanunu önünde eşittirler. Siyahla beyaz, zenginle fakir ve yüksekteki ile alttaki arasında hiçbir fark yoktur. Rütbe, ırk ve renk sebebiyle hiçbir şekilde tefrik yapılmaz. İnsan değerini ölçen tek kıstas, ahlakı, kabiliyeti ve insanlığa hizmetidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah muhakkak ki sizin cemalinize ve zenginliğinize bakmaz. Sizin kalbinize ve amellerinize bakar”[56] “En şerefliniz, ahlakı en iyi olandır”[57]  Resûlullah (s.a.v.) daha da ileri giderek, bir şahsa veya bir millete karşı kanun önünde farklı muamele ve adaletsizlik yapmanın feci neticelerini de ikaz etmişlerdir: “Sizden önceki milletler dalalete düştüler. Çünkü onlar soylu birini hırsızlık yaptığı zaman onu serbest bırakırlar. Fakat fakir biri yapınca da onu mahkûm ederlerdi. Allah’a yemin ederim ki, eğer Muhammed’in kızı Fatıma bile hırsızlık yapsa Muhammed onun ellerini keser.”[58]  ”İmkanlarının azlığı veya.fakirliği sebebiyle kadın veya erkek herhangi bir Müslümanı tahkir eden yahut zillete duçar eden kimseyi Allah Hesab Gününde terzil edecektir” [59]

İkinci Halife Hz. Ömer (r.a.), kendi valilerinden biri olan Ebû Mûsa’l-Eş’ari’ye şunu yazdı: “Huzuruna gelen herkese hürmet etmekte eşit muamele yap. Taki zayıf senin adaletinden ümitsizliğe düşmesin. Kuvvetli de, haketmediği bir nimeti elde etmeye hayaline kapılmasın.”[60]

İşte sosyal adaletin böylesi, ilk dört halife zamanında ve kısa süreli olmakla beraber sonraki devirlerde, baştan başa bütün İslam aleminde cari idi. Ve muhtelif vesilelerle varlığını izhar ediyordu. Meşhur hukukçu Ebû Yusuf un Halife Harunu’r-Reşid’e yazdığı mektubu burada zikretmek çok yerinde olacaktır; Ebû Yusuf der ki: “Sana yakınlığı bulunsun bulunmasın herkese aynı muameleyip yap” ve “senin teb’anın refahı, ancak İlahi Hukuku tatbik adaletsizliği bertaraf etmenle mümkündür”[61]

İktisadi adalet

Kardeşlik fikrinin, cemiyette ve kanun önünde bütün fertlere eşit muamele yapmanın, iktisadi adalet olmadıkça hiçbir manası yoktur. O halde her fert, cemiyete ve ictimai istihsale yaptığı yardım karşılığında hakkını alacak ve bir şahsın diğerini istismar etmesine meydan verilmiyecektir. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlara ve husustaki öğüdü şudur: “İnsanların haklarından biri şeyi kısmayın”[62]  Burada işaret edilen mana, her şahsın sadece hak ettiğine sahip olması, başkalarının hakkına tecavüz etmemesidir. Peygamberimiz ne güzel buyurmuşlardır: “Adaletsizlikten kendinizi koruyunuz. Çünkü o, Hesap Günündeki zulme denktir.”[63]

Haksızlığa ve istismara karşı vaki olan bu ikaz, müstahsil, müstehlik, kabzımal, işçi ve işveren gibi cemiyetteki bütün fertlerin haklarım korumak ve umumun refahını temin etmek için yapılmıştır. Umûmun refahını temin ise İslamın nihai gayesidir.

Şimdi, husûsi bir ehemmiyeti olan bir başka mesele de işçi ile iş veren arasındaki münasebettir. Bu meseleyi İslam, hakiki yerine oturtmuştur: işçi ve işverenin karşılıklı hareket tarzlarını tayin ederek aralarında adaletin kurulmasını sağlamıştır. Bir işçi istihsale yaptığı yardım sebebiyle adil bir ücrete hak kazanmıştır. Bir Müslüman işverenin, işçinin haklarını çiğnemesi gayr-i meşrudur. Hz. Peygamber (s.a.v.) hesab gününde üç kişinin Allah’ın istiskali ile karşılacağını beyan buyurmuşlardır: “Allah’a olan va’dini yerine getirmeyen kimse ile hür bir insani satarak parasını kullanan kişi ve bir işçiyi çalıştırarak ondan umduğu işi aldığı halde işçinin ücretini ödemeyen insan”[64] Bu Hadis-i Şerif, emeğin sûistimalini hür bir insanı köle yapmak gibi bir hataya benzetmekle, emeğin karşılığının verilmemesinden İslam’da nasıl karşısına çıkıldığını göstermektedir.

“Adil” ücret nedir ve işin istismarını tayin nasıl olur? Bunlar, Kur’an ve Sünnet ışığı altında aydınlığa kavuşacak meselelerdir[65] İslam, sadece emek mahsûlü istihsale değil, imalat komisyoncularının meydana getirdiği istihsale bile yardım etmeyi benimser. Bundan dolayı İslamda bir işin istismar edilme düşüncesi ile Marks’ın ileri sürdüğü “artık değer” nazariyesi arasında hiçbir münasebet yoktur. “Adil” ücretin, bir işçinin üretime yapacağı yardım nispetinde olması lazımdır. Fakat bu mesele tartışılabilir. Çünkü bu, ücretleri tayin edebilmek için hep pratik bir yol değildir hem de zordur. Diğer taraftan, öyle Hadis-i Şerifler vardır ki, onlarla, en az ve en ideal ücretleri hakkıyle tespit etmek mümkündür. Hz. Peygamber’e göre, “kadın olsun erkek olsun bir işçi en az, normal gıda ve giyinmeye ve yapamayacağı işten mesul tutulmamaya hak kazanmıştır[66] Bu Hadis-i Şeriften, asgari ücretin ne olabileceğini anlıyoruz: Asgari ücret muhakkak ki, işçinin fazla yük omuzlamadan, kendisi ve ailesi için normal giyim ve gıdasını temin edecek miktarda olmalıdır. Bu miktar, Ashab-ı Kiram tarafından Müslüman bir cemiyetin manevi değerlerini koruman gayesiyle, en az bir ölçü olarak kabul edilmiştir. İkinci Halife Hz. Ömer (r.a.) in şöyle dediği rivayet edilir: “Hayatını kazanmakta olan ve kalifiye sayılmayan bir kadın işçiye, gücünün yettiğinden fazlasını yaptırma. Zira böyle yaptığımız takdirde o, belki meşru olmayan yollara baş vuracaktır. Keza alt kademedeki bir erkek işçiye de yapamayacağı işi emretme. Çünkü öyle yaparsanız belki o da hırsızlığa meyledecektir. İşçilerinize karşı makul ve mülayim davranırsanız Allah da size karşı müşfik muamele edecektir. Onlara meşru ve iyi gıda temin etmek üzerinize vazifedir” [67]

Aşağıdaki Hadis-i Şerif e göre, asgari ücret gibi ideal ücret de tarif edilebilir. Ücretin bu türlüsü ile bir işçi, tam bir patron gibi yer içer ve onun gibi giyinir: “İşçileriniz sizin kardeşlerinizdir. Allah onları size yardımcı yapmıştır. O halde, herkes idaresinde bulunan kardeşine yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin”[68]

Onun için “âdil” ücret, “asgarî” ücretten aşağı olamaz. Şüphesiz ki, asgarî ücretten beklenilen seviyenin “İdeal” ücrete çok yakın olması lâzımdır. Böylece işçi ile patronun yaşama şartları arasındaki gedik kapanmış olacak ve gelirlerindeki eşitsizlik en küçük miktara düşmüş bulunacaktır. Bu gedik ve eşitsizliktir ki, “sahip olanlar” ve “sahip olmayanlar” diye iki ayrı sınıfın doğmasına sebep olmakta ve sonunda da İslâm toplumunun temel unsuru olan kardeşlik bağlarının çözülmesine âmil olmaktadır. O halde, mezkûr iki ücret arasındaki hakîki miktar nasıl anlaşılacaktır? Bu, taleb ve arzın birbirine tesirinden başka iktisadî kalkınma, İslâmî cemiyetteki ahlâk-ı şuur ve devletin vazifesini yapabilmesi ile belli olur.

İslâm işçiye, en azından “asgarî” ücreti ve tercihen de “ideal” ücreti ödemeyi âmir olduktan başka işçilerin, çok çalıştırılmamalarını, onların maişet temin edici ve aile hayatlarını devam ettirici kabiliyetlerini zayıflatacak ve sıhhatlerini tehlikeye düşürecek şartlar altında bulundurulmamalarını emreder [69]- Eğer onlar kabiliyetlerinin ötesinde bir iş yapmaya zorlanırsa o zaman, yersiz güçlüklere maruz kalmadan işi bitirmeleri için desteklenmelidirler. Yukarıya iktibas edilen ve Hz. Peygamber (s.a.v.) in işçiyi kardeş saymayı tenbih eden Hadîs-i Şerîfi’nde devamla şöyle buyuruluyor: “… ve onları ezecek fazla yük taşıtmayın. Eğer öyle yaparsanız onlara yardım edin.”[70]  Bu Hadîs-i Şerife göre, çalışma saatlerinin en uzun olarak tesbiti, iyi çalışma saatlerinin hazırlanması, ve sanayi tehlikelerine karşı ihtiyatî tedbirlerin alınması İslâm tebligatının ruhu ile tamamen tevâfuk halindedir. Bir iş verenin, işçisine karşı yapacağı muamele bu olduğu halde, İslâm, adaletin yaşamasını kendi üstüne bir vazife edinmiş olduğundan, işçinin üzerine muayyen  bazı mükellefiyetler yüklemek suretiyle iş vereni de korumuştur. İlk mükellefiyet, işi şuurlu, canla başla ve mümkün olan en üstün itina ve özenle yapmaktır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Allah size iyilik yapmayı emretti” [71] ve “Allah, sizden biriniz işini iyi yaptığı zaman ondan razı olur”.[72]  Hiç şüphesiz, İslâmın lüzumunu açıkça teyid ettiği içtimaî ve iktisadî adalet, bir kimsenin yapmaya memur edildiği işin en mükemmel surette icra edilmesini gerektirir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) başka bir vesiyle ile de şöyle buyurdular: “Efendisine karşı üzerine düşen vazifeyi yapan, samîmi, itaatkâr ve Allah’a sonsuz muhabbeti olan bir işçi (köle) için iki misli mükâfat vardır.” [73]

İşçiye yüklenen ikinci mükellefiyet, şerefli ve itimatkâr olmaktır. Kur’ân-ı Kerîm, ücretle çalıştırılacak insanların en liyakatlilerinin, kuvvetli ve emin kimseler arasından seçilmesini emretmektedir.[74] Peygamberimiz de şöyle buyurmaktadırlar: “Kendisini bir işe koyduğunuz ve maişetini temin ettiğiniz bir kimse, sonra bunun dışında ne elde ederse onu meşru olmayan usullerle kazanmıştır, dememektir”[75] Eğer İslâm iş verene böylece birçok mes’uliyetler yüklemişse, buna mukabil işçiye de işini, vicdanlı ve canlı bir şekilde yapmasını, ayrıca, emin ve şerefli olmasını emretmiştir. Maksat, bütün iktisadî münâsebetlerde işçi ile iş veren arasındaki adalet temin etmektedir. İşte iki tarafın münâsebetlerini böyle muvazeneli bir şekilde tanzim eden, tarafların tesânüd içinde olmalarını, vazifelerini kardeşlik, adalet ve ahlâkî değerlerin atmosferi, içinde dürüstlükle yapılmasını emreden sadece bu mevzuat sayesindedir ki, endüstriyel sulh tesis edilebilir, işçi-patron ihtilâf ve münakaşaları bertaraf edilebilir.

III —GELİRİN ÂDİL BİR ŞEKİLDE TEVZİİ

İnsanî kardeşliğe, iktisadî ve içtimaî adalete İslâmın kendisini böylesine ve benzeri olmayacak şekilde vakfetmesi, servet ve gelir arasındaki büyük dengesizliklere İslâmın ne kadar zıd olduğunu göstermektedir. Dengesizlik ve adaletsizlikler, İslâmın meydana getirmek istediği kardeşlik bağlarının tahkimi yerine, imhasından başka bir şey değildir. Kur’ân-ı Kerîm, “Yerde olanların hepsini sizin için yaratan O “dur”,[76]  buyuruyor. O halde, o servetin birkaç elde temerküz etmesine hiçbir sebep yoktur. Binaenaleyh İslâm, herkese şâmil bir adaletin önemi üzerinde durur. Gelir ve servetin tekrar tevziini yapabilmek için, kendi sistemine göre bir program yapar. Böylece her ferdin hayat standardı garanti edilmiş olur ve bu insanîdir, muhteremdir ve insan haysiyeti ile tevafuk halindedir. İslâm’dan öğrendiğimize göre insan, ‘Allah’ın yeryüzünde halîfesidir.’[77] Böyle bir insanî hayat seviyesini temin edemeyen Müslüman bir topluluk, bu isme lâyık değildir. Bu hususta Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Komşusu açken tıka basa yiyen hakîkî Müslüman değildir”[78]

İkinci Halîfe Hz. Ömer (r.a.) umûma hitaben yaptığı bir konuşmasında, İslâm’da herkese şâmil bir adaletin ne olduğunu izah etmişti. Bu izaha göre herkes cemiyetteki servetten eşit şekilde hakkını alacaktır. Kendisi dahil hiçbir kimse, ondan fazla pay elde edemeyecektir. Eğer halîfe uzun ömürlü olursa, San’a Dağı’ndaki bir çobanın bile bu servetten hakkını aldığını görmek isteyecektir.[79] Halîfe Hz. Ali (r.a.)nin de şöyle dediği rivayet edilir: ” Kendilerine kâfi gelen maldan, fakire vermeyi Allah zengin üzerine vâcib kıldı. Eğer fakir aç çıplak veya darlık içinde ise, bu, zenginin ona hakkını vermemesinden dolayıdır. Bu yüzden onları muhakeme etmek ve cezalandırmak Allah’a yaraşır.”[80] İslâm hukukçuları ittifakla şu hükme varmışlardır: Fakirin belli başlı ihtiyaçlarını karşılamak, umûmî olarak Müslüman topluluğun, fakat bilhassa zenginlerin vazifesidir. Eğer zengin, imkânlarına rağmen mes’ûliyetinin icabını yapmazsa, devlet onu icbar eder. Hatta devlet onları zorlamaya mecburdur.[81]

Tekrar tevziat hakkında olan İslâmî program, üç kısımdan ibarettir: Birincisi, yukarıda izah edildiği gibi İslâmın işsizlere ve iş arayanlara dolgun ücretli iş bulmakta yardım etmeyi ve âdil ücret ödemeyi emretmesi hakkındadır. İkincisi, zekâttır. İslâm, zenginin gelirinin tekrar tevzii için, onun zekât olarak fakire ödenmesini emreder[82] Fakir, aklî veya fizikî arızası yüzünden veya işsizlik gibi haricî âmiller sebebiyle kendi kabiliyetini kullanarak mütevâzi bir hayat seviyesine nail olamıyan kimsedir. Zekâtın işte böylelerine verilmesi lâzımdır ki, Kur’ân-ı Kerîm lisânı ile: “(bu mallar) içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın”.[83]  Üçüncüsü, ölü kimsenin mülkünün muayyen formüllere göre muhtelif şahıslar arasında paylaşılmasıdır. Bu suretle servetin cemiyette tevzii çoğalmış ve hızlandırılmış olacaktır. Diğer taraftan, İslâmın ne iktisadî adalet fikri, ne de servet ve gelirin tevziindeki adalet düşüncesi, herkesin cemiyete yaptığı hizmet hesaba katılmadan eşit şekilde mükâfatlandırılacağı mânâsına gelmez. İslâm, gelirdeki müsavatsızlığı müsamaha ile karşılar. Çünkü bütün insanlar kabiliyet, karakter ve cemiyete hizmet bakımından müsavi değildirler.[84]  Bundan dolayı İslâm cemiyetindeki adalet tevzii, zekât müessesesi sayesinde cemiyetin bütün fertlerine insanî bir hayat seviyesini garanti etmekte, sonra da kazançtaki böyle farklılıkları makul görmektedir. Tıpkı, yapılan yardım ve hizmetin değerindeki farklılık gibi ki her fert, cemiyete yaptığı hizmetin içtimaî değeri kadar bir gelir elde etmektedir.

İslâmın adalet tevziine verdiği ehemmiyet o kadar büyüktür ki, bu yüzden Müslümanların çoğu, servette mutlak bir eşitlik olması lâzım geldiğine inanmışlardır. Hz. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) in ashabından olan Ebû Zer (r.a.), bir Müslümanın, ailesinin zarurî ihtiyaçlarının dışında bir zenginliğe sahip bulunmasının meşru olmıyacağı kanaatindeydi. Fakat ashabın çoğu, onun bu müfrit görüşüne iştirak etmediler ve bu düşünceden onu vaz geçirmek için iknaya çalıştılar.[85] Mamafih Ebû Zer de, gelirin eşitliğini iddia edenlerin öncüsü değildi. O, birikmiş servetin müsavatına taraftardı. Bu tahakkuku için gelirin, zarurî masraflar karşılandıktan sonra elde kalan artık kısmını, herkesin fakir kardeşlerine harcaması lâzımdır, diyordu.

İcmâ-ı Ümmet, adalet tevziini hararetle müdafaa etmesine rağmen şu görüştedir: Eğer bir Müslüman, meşru yollardan kazanıp cemiyetin refahı için kendi gelir ve servetinden zekâtını verir ve öteki gerekli yardımlarını da yaparsa onun, bir Müslüman kardeşinden daha fazla servet sahibi olmasında hiçbir beis yoktur.[86]

Bununla beraber, eğer İslâmın servet sahibi olmaktaki helâl ve haram emirleri hakîkaten dinlenir, işçi ve tüketicilere adaletin hükümleri tatbik edilip, gelir ve servetin tevziine müteallik tâlîmât icra edilir ve İslâmın miras hukuku da tatbik edilirse, o zaman Müslüman bir cemiyette hiçbir şekilde muazzam bir gelir ve servet müsavatsızlığı olamaz.

IV — İÇTİMAÎ REFAH İÇİNDE ŞAHSIN HÜRRİYETİ

 

İslâm itikadının en ehemmiyetli temellerinden biri, insanın, Allah tarafından yaratıldığına ve sadece O’na kulluk yapılacağına inanmaktır.[87] Bu inanç, hürriyete İslâmî bir karakter kazandırmakta ve onu bütün esaretlerden kurtarmaktadır. Onun için Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed (s.a.v.) in peygamberliğinin en ehemmiyetli hedeflerinden biri olarak “Onların (insanların) ağır yüklerini, sırtlarında olan zincirleri indiriyor”[88] diye buyurmaktadır. İşte hürriyetin bu halidir ki, ikinci Halîfe Hz. Ömer (r.a.)’e şunu dedirtmiştir: “Anaları hür doğurduğu halde siz insanları köle yaptınız”[89] Şâfi’i mezhebinin kurucusu olan İmam Şâfi’i de, “Allah seni hür yarattı, o halde hür yaşa”[90] dediği zaman aynı mânâyı kastedmiştir. Çünkü insan hür doğmuştur. Hiç kimse, hatta devlet bile onun bu hürriyetini elinden almaya ve hayatını sıkı bir siyâsî murakabeye mâruz bırakmaya selâhiyetli değildir. Akıllı, baliğ ve hür bir insana, tahdid konulamaz diye fukahanın icmâ’ı vardır. Hanefî mezhebinin kurucusu olan Ebû Hanifi daha da ileri gider ve o kanaate varır ki, kendi ifadesiyle: “Parasını gayesiz bir şekilde harcayarak” âkil, baliğ ve hür bir kimse kendi menfaatleri hilâfına hareket etse bile ona hürriyetini kısıtlayıcı muamele yapılamaz. İmam-ı Azam hazretlerinin bunun için ileri sürdüğü sebep şudur: Onu seçme hürriyetinden bırakmak “onun şahsiyetini rezil etmek ve ona hayvan muamelesi yapmak” demektir. “Onu bu şekilde incitmek ise onun müsrifliğinden daha dehşetlidir. Küçük bir kaybı bertaraf etmek için insan, daha büyük bir kayba duçar edemez”[91]

Mamafih bu görüş ayrılığı sadece, bir şahsın İslâmın ahlâk umdelerini çiğnemeksizin kendi menfaatlerine zarar verirse o vakit onun hürriyetinin kısıtlanabileceği hakkında hiçbir ihtilâf yoktur.

Başkasına yapılan zararı önlediği veya umumun menfaatini ko­rumaya yardımcı olduğu zaman kısıtlamayı, bütün fukaha kabul etmektedir. Keza İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’ye göre, eğer şahsın hürriyeti üzerine konan bu tahditler, kısıtlamalar “acemi bir doktor, dikkatsiz bir hâkim veya müflis bir patron kontrol edilmek istenince tatbik safhasına konur. Çünkü böyle bir kontrol, küçük bir zararla büyük bir zararın önlenmesini sağlar”[92] İçtimaî refahın, İslâmda çok mühim bir yeri vardır. Ferdî hürriyet, birinci derecede ehemmiyetli olduğu halde yine de içtimaî hürriyetin dışında ve müstakil değildir.

Bir kimsenin bir başka şahısla veya cemiyetle aralarında olan haklan hakkıyle izah edebilmek için, hukukçular aşağıdaki ana kaideleri vaz etmişlerdir:[93]

1)      Cemiyetin menfaati daha büyük olduğu için, fertlerin menfaatinin önüne geçer.

2)      “Güçlükleri hafifletmek” ile “fayda sağlamak” Şerîatin en ehemmiyetli gayeleri arasında bulunduğu halde birinci ikincisine tercih edilir.

3)      Küçük bir kaybı telâfi için daha büyük bir kayıp yapılamaz, veya büyük bir fayda, daha küçüğü için feda edilemez. Aksine küçük bir zarar, daha büyüğünü önlemek için yapılabilir veya küçük bir fayda daha büyük bir fayda için feda edilebilir.

Bundan dolayı ferdî hürriyet, İslâm ahlâkının hudutları içinde kaldığı ve cemiyetin menfaatleri ile çarpışmadığı yahut, başkalarının haklarına tecâvüz etmediği müddetçe kutsidir.

İKİNCİ BÖLÜM

İSLÂM İKTİSÂDININ ESASI

 

İslâm iktisadî sisteminin tedkîki göstermiştir ki, sarsılmaz manevî temeller üzerine oturtulan maddî refah, İslâm iktisâd felsefesinin en ehemmiyetli bir rüknünü teşkil etmektedir. Kapitalizm ile sosyalizmin ikisi de, dünyaya bağlı olan ve manevî değerleri hedef almayan iktisadî düzenlerdir. İslâm, bunlarla temelden ayrı olduğu için tabiatiyle, zirvede de onlardan farklıdır. İslâm iktisâdı, kapitalizm ve sosyalizm, üç ayrı iktisadî sistemlerdir. İslâm iktisâdı, kapitalizm ve sosyalizm, öteki iki sistemden herhangi biri ile mukayese edip aralarında bir benzerlik bulunduğunu göstermeye çalışmak, üç iktisadî sistemin birbirinden tamamen farklı olan bariz taraflarını anlamamış olmayı ilân etmekten başka bir şey değildir.

İslâmî sistem, serapa insanî kardeşliğe tahsis edilmiş ve içtimaî ve iktisadî adalet, gelirin müsâvî şekilde tevzii ve sosyal refah içinde ferdî hürriyet gibi esaslarla tezyin edilmiştir. Ehemmiyetle ifâde edelim ki, bu tahsis manevî bir hedefe yönelmiş, ve İslâmın iktisadî ve içtimaî kaideleri ile mükemmel bir şekilde örülmüştür. Halbuki modern kapitalizmin hedefi, bunun tersinedir. Kapitalizmde içtimaî ve iktisadî adalet ve gelirin müsâvî bir şekilde tevzii gibi hususlar, sadece bir tarafın menfaatinedir ve bir grubun tazyiki ile meydana gelmiştir. Kapitalizm, insanî kardeşliği tesis etmek gibi bir ulvî gayeden doğmamıştır. Bundan dolayı böyle bir gaye, onun umumî felsefesinin bölünmez bir parçasını teşkil etmez. Diğer taraftan sosyalizm de, hakikatte, manidar bir gayeye sahip değildir. Gerçi bu, gayesinin kendi temel felsefesinden doğduğunu söyler. Sosyalizmin iddialarında bir mâna olmayışının sebebleri vardır. Evvelâ o, kendini insanî kardeşliğe adamamıştır. Adalet ve müsavat için, mânevi temellere dayalı âdil ve tarafsız bir kıstası yoktur. Nihayet onda, ferdî vakar ve şahsiyet mevcut değildir, çünkü insanın temel ihtiyacı olan hürriyet inkâr edilmiştir.

İslâmın, ferdî hürriyete büyük ehemmiyet verişi, onu, sosyalizmden veya şahsî hürriyeti fesheden herhangi bir sistemden bariz bir şekilde ayırd etmektedir. İslâm amelî mezheplerine göre, satıcı ve alıcının karşılıklı ve hür olarak rıza göstermeleri, herhangi bir muamelenin en lüzumlu şartıdır.[94] Bu şart Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyet-i kerîmesinden neşet etmektedir: “Ey îman edenler, birbirinizin mallarınızı haram sebeplerle yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticaret (malı) ola”[95] Hz. Peygamber’den de şöyle rivayet edilmiştir: “İnsanları yalnız bırakınız. Çünkü Allah onlara birbirleri sayesinde rızık verir”[96] İslâmî hayattaki hürriyet fikrine uygun tek sistem, malların tevzii ve hizmet gibi işlerle istihsâlin büyük bir kısmının idaresinin fertlere veya ihtiyarî olarak teşekkül eden gruplara terkedildiği sistemdir. Bu sistemde her fert, satıcı ve alıcının tasvib edeceği bir fiyatla satma ve satın almaya müsaade edilmiştir. Sosyalizmin aksine olarak, teşebbüs hürriyeti, böyle bir imkânı bahşeder ve islâm bunu, kendi ana unsurları yanında saymıştır. Bu unsurlar, hususî mülk ve ticari pazarlama mekanizmasıdır. Şahsî ve ticarî malların tasarruf ve temenini, ticarî eşyanın alış ve satışım, hatta miras ve zekât müesseselerini, Kur’ân-ı Kerîm ile Hadîs-i Şerîfler ve Fıkıh kitapları, en ince teferruatına kadar izah etmişlerdir. Eğer İslâm, münbit kaynakların şahıslar tarafından mâlikiyetini tanımasaydı, bu kadar tafsilâta lüzum kalmazdı. Keza Müslümanlar, bütün tarih boyunca, pek istisnaları hâriç, büyük bir ekseriyet ile bu prensibi kabul ve muhafaza etmişlerdir. İstisnalar da İslâmî tefekkür cereyanından sayılmamıştır. Bundan dolayı husûsî mülk edinme hakkının inkârı İslâmın tebligatı ile tevâfuk hâlinde değildir.

Pazarlama mekanizmasını da İslâm iktisâdının bölünmez bir parçası olarak kabul etmek lâzımdır. Çünkü, husûsî mülk müessesesi, o olmadan çalışamaz. Diğer taraftan o, tüketiciye bir imkân kazandırır. Zira tüketiciler bu imkân sayesinde tercih ve ücretini ödemeyi kabul ettikleri bir malın üretimini arzuladıklarını ifade etmek fırsatını buluyorlar. Keza pazarlama mekanizması, mâlî kaynağı olanlara, istedikleri gibi bu kaynakları satma imkânını vermektedir.

İslâm, kâr gayesini de tanır. Çünkü kâr, hür teşebbüsle alâkalı herhangi bir sistemin muvaffakiyetle çalışabilmesi için zarurîdir. Dört mezhebin fıkhı hakkındaki meşhur eserinde Cezîrî şöyle der: “Alış-verişe Şerî’at müsâade etmiştir. Böylece insanlar karşılıklı kâr ederler. Bunun yine bir adaletsizlik kaynağı olabileceğinde de şüphe yoktur. Çünkü satıcı ve müşteri her ikisi de daha çok kâr yapmak ister. Sâri’ ne kârı haram etmiş ve ne de ona bir sınır koymuştur. Bununla beraber O malı, hile, dolandırıcılık ve uydurma vasıflarla satmayı men etmiştir”.[97] Çünkü kâr, Allah’ın verdiği mâlî kaynaklan kullanmak için lâzım olan liyâkat ve teşviki sağlar. Bu mâlî vâsıtaların, erbabına tahsîsi ise, sağlam ve istikrarlı bir cemiyet hayatı için bir temel unsurdur. Fakat, kârı bir vâsıta olmaktan çıkarıp, birçok iktisadî ve içtimaî marazlara yol açan bir mecraya sokmak mümkündür. Onun için îslâm, bu teşebbüsü muayyen bazı ahlâkî emirlerle sınırlamıştır. Bu ahlâkî emirler içtimaî hayattaki ferdî menfaatleri beslemekle beraber “servetin ve gelirin müsâvî şekilde tevzii” ve “içtimaî ve iktisadî adalet” gibi İslâmî prensipleri çiğnemez.

İslâmın, kâr gayesini ve şahsî mülk müessesesini kabul etmesi, İslâmî sistemin kapitalizme benzediği mânâsına gelmez. Kapitalizm, teşebbüs hürriyetine dayalıdır, İslam ile aralarındaki fark iki sebep yüzündendir ve çok mühimdir. Birincisi şudur: İslami sisteme göre herkesin mal-mülk, sahibi olması mümkündür. Ancak bu mal-mülk, Allah’ın insanlara bir emânetidir. İnsan, Allah’ın yeryüzünde bir halîfesi olduğu için, onların mülkiyet hakkına sadece emanetçi olarak sahiptir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: “Göklerde ne var, yer ne varsa (hepsi) Allah’ındır”[98] “(Sen, Habîbim, onlara) de ki: ‘Kimindir o yer ve ondaki (bütün mahlûk) lar, biliyor musunuz?’ “Allah’ındır” diyecekler. ‘O halde iyiden iyi düşünüp de ibret almaz mısınız siz?’ de.”[99] ” “Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin”[100]

İslâm iktisadiyatım kapitalizmden ayıran ikinci fark şudur: İnsan, Allah’ın halîfesidir de sahip olduğu servet ve Allah’ın ona bir emanetidir. Onun için insan, emanetin şartları ile mükelleftir, yani, İslâmın ahlâkî değerleri, bilhassa helâl ve haram hükümleri, kardeşlik, içtimaî ve iktisadî adalet, gelir ve servetin müsâvî şekilde tevziî ve umumun hayrına çalışmak gibi mes’uliyetler altındadır. İnsanın sahip olduğu mal ve mülk, mutlaka İslâmî ölçüler içinde kazanılmak ve servet muhakkak yaratılış gayesine uygun olarak kullanılmalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdular ki: “Bu servet şüphesiz yeşil ve tatlı (iğfal edici ve ayartıcı) dır. Fakat kim onu hakkıyle kazanır ve hakkıyle harcarsa, o, sahibi için en mükemmel bir yardımcıdır. Halbuki kim onu meşru olmayan usullerle kazanırsa, o kimse, hep yiyen fakat hiç doymayan insan gibidir”.[101] Biri mal ve mülkü Allah’ın emâneti olarak muhafaza etmek öteki de manevî mükellefiyetler olan, iki cins faktörün meydana getirdiği fark, kapitalist mehazlara göre, pazar usûlü hakkındaki tahditler incelenirken meydana çıkacaktır:

a) Evvelâ, pazar sistemi bir plebisiti temsil eder. Plebisitin olduğu yerde, şahıslar tarafından harcanan her kuruş, oy demektir. Burada millî gelir kaynaklan çeşitli ihtiyaçlara ve şahısların oylarının bütününe göre otomatik olarak tevzi edilmiştir. Meselâ, liköre sütten daha fazla para harcanıyorsa, bu liköre olan daha âcil bir arzu yüzündendir. Bundan dolayı millî kaynakların daha çok likör istihsâline tahsis edilmesi lâzım ge­lecektir. Fiyat sistemine göre, bu, millî kaynakların en güzel şekilde tahsisine sebep olur. Bundan dolayı pazar sistemi, ahlâkî balamdan tarafsız olan bir hâkimdir. Hâkim hükmünü, sadece bu plebisitin neticelerine göre vermektedir. Halbuki İslâm iktisadî sisteminin ahlâkî bakımdan tarafsız olması için bazı şartlar vardır: İslâm’da mâlî ve tabiî kaynakların tahsis ediliş şekli, evvelâ İslâmî ölçülere uygun düşer, sonra da tüketicinin tercihine muvafık olursa işte o zaman en mükemmel bir değerlendirme yapılmış olur. Hakîki bir Müslüman, cemiyette bu ikisi arasında bir ihtilâf olması muhtemel değildir. Eğer böyle ihtilâf zuhur ederse o zaman da devlet seyirci kalamaz. Halk efkârını İslâm efkârına göre hazırlaması, onlara önder olması, ayrıca istihsal ve tevzi mekanizmasını idare etmesi ve böylece kaynakların tahsisini İslâmi gayelere göre tekemmül et­tirmesi devletin birer vazifesidir. Burada şu sual akla gelebilir: Gelir kaynaklarının tahsisinin İslama göre olup olmadığı nasıl bilinecektir? Bunu ortaya koymak, herhangi organize edilmiş hiyerarşik bir teşkilât veya din amirliğinin işi değildir ve böyle bir teşkilâtı da İslâm tesis etmemiştir. Fakat bu iş ancak, İslâmın tâlim ettiği siyasetin neticesi bulunan demokratik karar verme usûlü ile belli olur.

b) Sonra pazar sistemi, fiyatlarla bir mukayese yapılarak muhtelif fertlerin ihtiyaçlarının ve bunların ehemmiyetinin ortaya konabileceğini farzeder. Çünkü, tedavüldeki her para bir oyu temsil eder. Fertlerin müsavi miktarda para sarfına istekli olmaları ile aynı nispetteki ihtiyaçlarına işaret edildiği sanılmıştır. Hatta isteklerin hangisine öncelik tanınacağı şahıslar arasında mukayese edilebilse bile, kaynakların matlûba uygun tarzda tahsîsî için pazar düzeninin serbest çalışması iktisadda, gelirin müsavi surette tevziînin mevcut olduğunu gösterir. Gelirin böyle müsavi surette tevzii usulünün yokluğu halinde ise pazar sistemi tarafından meydana konacak olan mâlî kaynakların tahsisi işlemi, belki tüketicilerin büyük bir kısmı tarafından istenmeyebilir. Pazar sistemi, yüksek geliri olan insanlara, millî gelirden, kendi sayılarına kıyasla fevkalâde büyük bir hisse almak suretiyle, zaten pek az olan millî kaynaklan tamamen kendi oylarının ağırlığı sayesinde, içtimaî bakımdan çok düşük sayılan bir istihsâle çevirmeye fırsat vermektedir. Bundan dolayı, neticede tahsis edilen gelir kaynakları da içtimaî bakımdan az taleb edilir vaziyette olmaktadır. Burada fiyat sistemi, şahısların ne kadar oy aldığıyla uğraşmaz. O, sadece herhangi bir servis veya iyinin tercih ettiği tarafla alâkalı bulunan oyların toplamı ile ilgilenir. Binâenaleyh, İslâm iktisadiyatının gayelerinden biri olan, “gelirin müsâvî şekilde tevzii” prensibi, fiyat sistemini tatbik ederek matlûba uygun bir şekilde kaynakların tahsisini yapabilmek için bir zarurettir.

c) Üçüncüsü, pazar sistemindeki kuvvetlerin faaliyetleri kusurlu olabilir. Bu kusurlar inhisarcılar sebebiyle meydana geldiği gibi maliyet ve menfaati aksettirmeyen fiyatlar yüzünden de olabilir. Hizmet ve malın fiyatı, hem gereğinden fazla olabilir, hem de mâlî kaynaklara sahib olanlara yapılan ödeme, kendilerinin istihsâle yaptıkları yardımın üstünde veya altında olabilir, içtimaî refah yönünde çok mühim olduğu halde, değil sadece hizmet ve malın fiyatı, fakat aynı zamanda içtimaî maliyet ve menfaatler de fertler tarafından kendi hesaplarının dışında bırakılabilirler. O içtimaî refah ki, İslâmî sistemde çok mühim bir ağırlığa sahiptir. Kendi kendini ıslah temayülünde olan fiyat sistemi, hususî ve içtimaî menfaatler arasındaki ağırlığı bertaraf etmek ister. Fakat bu tahammül edilemeyecek kadar çok zaman alır. Sebebi de, pazarcılık idaresinde şahıs ve firmaların daima görüşlerinde bulunan kusurlardır. Böyle kusurlar meyanında, bazı mevzuatın rehberliği ve sıhhatli bir hükümetin kontrol olmadan, pazar sisteminin yalnız başına mâlî kaynakların en güzel şekilde tahsisini tahakkuk ettirmesi mümkün değildir.

d) Dördüncüsü: Kapitalist bir pazar sisteminde şahıs, kendi mallarının tek sahibi olduğu için, onları istediği şekilde kullanır. Bu nizamda istihsâlin imhasına karşı hiçbir ahlâkî müeyyide yoktur. Fiyatları yükseltmek veya yüksek bir seviyede tutmak için, adam malım isterse yakar, isterse okyanuslara döker. Fakat İslâmî nizamda, bütün mal-mülk Allah’ın bir emâneti olduğu için, böyle yapmak büyük bir cinayettir. Kur’ân-ı Kerîm, mülk ve hayatın bu şekilde imha edilişini, dünyada fitne ve fesat çıkarmakla bir saymıştır.[102] Kur’ân’ın bu talimatıdır ki, birinci halîfe Hz. Ebû Bekir’e, kendi kumandanı Yezid b. Ebû Süfyan’a harbe giderken şu talimatı vermeye mecbur kılmıştır: “Düşman toprağında bile olsan, gelişi güzel öldürme. Ekinleri ve hayvanları imha etme”.[103] Buna harpte bile müsaade edilmezse hiç sulh zamanında müsaade edilir mi? Böyle bir hareketin içtimaî mâhiyeti hayli yüksektir ve İslâm devleti buna müsaade edemez.

e) Beşincisi: Rekabet, pazarcılık sisteminin doğru çalışabilmesi için onun ayrılmaz bir unsurudur. Bu sistem sıhhatli bir rekabet şartları altında bile iktisadî mes’eleleri çözecek tabiî bir temayül göstermemiştir. Bu mes’eleler, işsizlik fiyat istikrarsızlığı ve içtimaî geliri müsâvî şekilde tevzi edebilmek, gibi meselelerdir. Onun için iddialı bir devlet tarafından vaz edilmiş bazı mevzuat ve talimatın bulunması lâzımdır.

f) Altıncısı: Rekâbetli bir mücâdelede, muvaffakiyet, bir takım usullerle mümkündür, ki, bu usuller belki hem ahlâkî bakımdan münâkaşa mevzuudur, hem de içtimâi ve iktisadî adalet ve gelirin müsâvî şekilde tevzii gibi prensiplerle ihtilâl halindedir. Bundan dolayı şahıslar üzerinde ahlâkî kontrol tesis  etmeden yapılan rekabet, bk faaliyeti, içtimaî bakımdan faydalı olsa bile mükâfatlandıramaz; içtimaî ve iktisadî adalet ibka ve kifayetsizliği bertaraf edemez; nihayet, gelirin müsavi şekilde tevziini tahakkuk ettiremez. Ayrıca mezkûr ahlâkî kontrolün, müessir bk mevzuat ve ahlâkî hedefi belli olan bir devlet tarafından da desteklenmesi lâzımdır.

Fertlere sunduğu hürriyet sebebiyle pazarcılık sistemini, İslâm’ın tanınmış olmasına rağmen bu sistemi mukaddes ve değişmekten müstağni olarak düşünmek mümkün değildir. Mühim olan, Müslüman bir cemiyetin gayeleridir. Pazarcılık sistemi, bu gayelere giden yollardan sadece biridir. O da, ferdî hürriyete götüren gaye ve hedeftir. Şu halde, İslâmî gayelerle mümkün olduğu kadar uyabilmesi için pazarcılık sistemini tâdil etmek lâzımdır. Pazarcılık sisteminin tatbikinde zarurî değişikliği yapmak için İslâm devleti faal bir rol almasını ister. Fakat sadece devletin müdâhalesi pazarcılık sisteminin bazı tahditlerini bertaraf etmesine rağmen içtimaî refah ve adalete müteveccih sıhhatli bir pazar iktisadiyâtı meydana getirmeye kâfi değildir. Pazar sisteminin öteki hususları da sadece mükemmel bir içtimaî sağlamlığın elde edilmesi ile giderilebilir. İçtimaî sağlamlık ise, iktisadî bk sistem ile ahlâk felsefesinin kenetlenmesi sayesinde elde edilir. Bu ahlâk felsefesi de içtimaî ve iktisadî adalet kaidelerini, içtimaî refahı, servet ve gelirin müsâvî şekilde tevziini bünyesinde taşır. Artık diye-biliriz ki, İslâm ile kapitalizm arasındaki bariz fark ikincisinin, devletin iktisadiyatta rolünü kabul etmesine rağmen, aslında laik olması, umûmun refahı, içtimaî ve iktisadî adalet için ahlâkî esaslara dayalı bk felsefenin bulunmayışıdır.

Bu hüküm, iki mühim meseleyi ortaya koyar. Bunlardan birincisi, İslâm iktisâd sisteminin manevî tarafıdır, ikincisi de, devletin, Müslüman cemiyetin iktisadî işlerindeki rolüdür. Bu iki meseleden birincisinin üzerinde durmak mevzuumuzun dışındadır. Mamafih, hayatın iktisadî yönünü tesiri altında bulunduran esaslar üzerinde kısaca durmak zarurîdir. Bu arada İslâmî iktisâd sistemi ile alâkalı olarak devletin rolü de muhtasar olarak gözden geçirilecektir.

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MANEVÎ DEĞERLER VE İSLÂMDA İKTİSÂD

NİZÂMI

 

 

İslâmın en bariz vasıflarından biri, onun beşerî faaliyetlerin her sahasında güzel huy ve ahlâkî mes’ûliyetlere çok ehemmiyet vermiş olmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruluyor: “Amelce hanginiz daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için, hem ölümü, hem hayatı icad eden O’dur.”[104]

Hz. Peygamber (s.a.v.) de yanı mevzuya muhtelif vesilelerle temas etmiş ve risâletine âid en mühim vazifelerden birinin “ahlâkın en güzelini tamamlamak” olduğunu beyan etmiştir.[105] En mükemmel Müslüman, ahlâkı en güzel olandır” buyumuşlardır[106]‘ İmanın dil ile ikan şarttır. Fakat, bir Müslümanın kıyamet gününde tamamen selâmette kalabilmesi için kâfi değildir. İnancın bir mâna ifâde etmesi için onun kendi samimiyetini ispat etmesi lâzımdır. Daha açık bir ifade ile, iman sahibinin, İslâmın tâlim ettiklerini tatbik etmesi lâzımdır. Onun içindir ki, Kur’ân-ı Kerîm ne zaman îmandan bahsetse, hemen akabinden “âmâl-i sâliha” yi zikreder. Müminlere, yapmadıkları işleri başkalarına nasihat olarak söylememelerini ihtar eder. Çünkü Allah, söz ile amel arasındaki ihtilâfı, sözü başka işi başka olmayı sevmez.[107] Hz. Peygamber (s.a.v.), amel ile îmanın birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ve biri olmadan diğerinin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini beyan buyurmuşlardır.[108] İnanç ile vazife arasındaki âhenge İslâmın bu derece ehemmiyet verişi, Resûlullah efendimize şu mealdeki bir açıklamayı yaptırmıştır: İçki, zina ve hırsızlık gibi günahlardan herhangi biriyle İslâmın cemiyet nizâmını çiğneyen bir Müslüman, bu fiilleri işlediği anda, hakîki mânâda mü’min sayılmaz. Niçin? Çünkü, bir Müslüman Allah’ın rızasına teslim olan kimse demektir. Müslüman, inandıklarını dili ile söylediği halde, fiil ve hareketleri ile yaşamazsa o, hakikî Müslüman sayılmaz. Bu dünyada İslâmın istediği hayatı, ancak mükemmel inanç temellerine dayalı müstakim bir yaşayış, yahut güzel ahlâk sayesinde elde etmek mümkündür. Hakîki bir Müslüman cemiyeti, ancak şer’î emir ve nizamlara göre yaşayan insanlar tarafından tesis edilebilir.

İslâm tebligatının gayelerinden biri, ahlaken mükemmel fertlerin sayısını çoğaltmak ve mes’ud bir cemiyet meydana getirmektir. Hatta beş vakit namaz, oruç, hac ve zekât gibi farz ibâdetler, İslâm’da müstakil birer değere sahip olmalarına rağmen netice itibariyle fertleri tathîr etme ve onlarda ahlâkî şuur ve değerleri tekemmül ettirme gayesini güderler. Böylece insanları “müstakim bir yaşayış”a götürürler: “Namazı da dosdoğru kıl (ve kıldır). Çünkü namaz edebsizlikten ve akıl ve Şerî’ata uymayan her şeyden alıkoyar”[109] “Ey îman edenler, sizden evvelki (ümmet) lere yazıldığı gibi sizin üzerinizde de oruç yazıldı (farz edildi.) Tâki korunasmız”[110]. yalan söylemeyi terketmeyen ve yalan söylemeye devam edenin yeme ve içmekten vazgeçmesine Allah’ın ihtiyâcı yoktur”[111] “Hac (ayları) bilinen aylardır. İşte kim onlarda (o aylarda) haccı (kendisine) farz eder (ihrama girer) se artık hacda kadına yaklaşmak, günah yapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız Allah onu bilir. Bir de (hac seferinize yetecek miktarda) azıklarının. Muhakkak ki azığın en hayırlısı (dilenmekten, insanlara yük olmaktan) kaçınmaktır. Ey kâmil akıl sahipleri, benden korkun”[112]“Onların ne (sadaka edilen) etleri, ne kanları hiçbir zaman Allah’a (yükselip) erişmez. Fakat sizden O’na (yalnız) takvaa ulaşır”[113] “Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini (günahlarından) temizlemiş, bununla onları (n hasenatını) bereketlendirmiş (kendilerini muhlisler mertebesine yükseltmiş) olasın”[114] Hatta, Hz. Peygamber (s.a.v.) cihâdı, insanın kendi içindeki şer temayüllere karşı esaslı bir mücâdeledir, diye tarif etmiştir[115] Çünkü bu çeşit temayülleri yenmeden, Ebû Zehra’nın dediği gibi “Cemiyet mensupları için sefalet veya musibet menbaı değil, fakat cemiyet için saadet kaynağı olan”[116] fertleri yetiştirmek mümkün olmaz. Bunun için önce şunu kabul etmek lâzımdır: Fazilet, yalnız farz ibâdetlerin ifa edilmesine denmez. Fazilet, Allah’a karşı olan kulluk, kendimize karşı olan şahsî ve bütün insanlara karşı olan insanî ve ahlâkî vazifelerimizin samîmi olarak yerine getirilmesine denir. İşte böylece, hayırlı ve hakîkî bir refah devletinin tesisi için adım atılmış oluyor. Bu tesis, içtimaî gayenin tatbikidir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruluyor: “(Namazda) yüzlerinizi doğu ve batı yönüne döndürmeniz: bir (taat bu) değildir. Fakat bir, Allah’a âhıret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere îman eden, malı (m Allah) sevgisiyle (yahud: mala olan sevgisine rağmen) akrabaya, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalmış misafirlere,) dilenenlere ve köle ve esirler (i kurtarmay) a veren (kimselerin), ahidleştikleri zaman sözlerini yerine getirenler (in), sıkıntıda ve hastalıkta ve muharebenin kızıştığı zamanlarda sabr-u metanet gösterenler (in birridir). Onlar (yok mu? îmanlarında ve birr-ü taat iddiasında) sadık olanlar onlardır ve onlar takvaya erenlerin de ta kendileridir”.[117]

Bu, Kur’ânî emre uygun yaşamak yanında zikre değer bir başka nokta da, gerçekten insanın, dünyevî bir otorite tarafından kontrol edilmek ve cezalandırılmak tehlikesi olmadan, ahlâkın tesiriyle karar vermesi ve yanlışı reddetmesidir. Neden? Çünkü, ilâhî otorite, her şeyi gören ve bilendir. İnsan, dünyevî otoritenin elinden kurtulsa bile Âlemlerin Rabbı’ndan kurtulamaz. İlâhî Hukuk, hakkıyla yaşanmalıdır. İnsanın niyet ve amelleri medenî hukuku çiğnemeye matuf olmasa, fakat sadece yüksek ahlâk nizâmını çiğnemeye mütemayil olsa yine telin edilmeye mahkûmdur. İnsanların nazarında, o belki, günahsızdır. Fakat Allah indinde suçludur. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak soruyor: “O, kendisini hiçbir gören olmadığını mı sanıyor?”[118] ve buyuruyor ki, “Nefislerine hainlik etmiş kimselerden yana mücâdele etme. Çünkü Allah hâinlikde ileri gitmiş günahkârları sevmez. İnsanlardan gizlerler de Allah’dan gizlemezler… Allah (m ilmi) yapacakları her şeyi kuşatıcıdır”.[119]

Bu kitabın esas mevzuu olan, iktisadî sahadaki doğruluğa gelince, bu, iktisadî gayretleri ahlâkî bir temele oturtmakla tahakkuk eder. Bu kısaca şu demektir: Gelir; sahih bir kaynaktan elde edilecektir. Harcama da, yerine ve meşru maksatlarla olacak ve insanlara yardım gayesi ile yapılacaktır. Bir Hadîs-i Şerifte bu ne güzel anlatılmıştır.: “Kıyamet günü insan, şu dört soru sorulmadan yerinden kıpırdayamıyacaktır: 1) İlmiyle ne kadar âmil oldu, 2) Zamanını nasıl harcadı, 3) Servetini nasıl kazandı ve nerede kullandı, 4) Vücûdunu nasıl bitirdi?”.[120]

Binaenaleyh, Müslümanların kazanma ve harcama faaliyetlerini nizama koyan İslâmın ahlâkî umdelerini kısa da olsa burada incelemek lâzımdır.

Kazanç

Dünyada bir kazanç ve mülk sahibi olmak için İslâm, yüksek ahlâkî ölçüler ortaya koyar. Yukarıda işaret edildiği gibi, bunlara itaat ve mucibince amel etmek bir Müslüman için farzdır. Hz. Peygamber (s.a.v.), her Müslümanın “bu meslekte mütevâzi olmasını” nasihat ettiler ve devamla, bunun ne mânaya geldiği anlattılar: “Helâlinden almak, haramından kaçınmak”, diye beyan buyurdular.[121] Kur’ân ile Hadîs, ikisi de bu meselenin üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Aşağıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler bu mevzuyu daha çok aydınlatmaktadırlar:

“Ey îman edenler, birbirinizin mallarını haram sebeplerle yemeyin. Meğer ki (o mallar) sizden karşılıklı bir rızadan (doğan) bir ticâret (malı) ola”[122] “Doğru ve namuslu bir iş adamı, Kıyamet Günü’nde peygamberler, sâlihler ve şehitlerle beraber olacaktır”.[123] “Hakkı olmadığı halde kim bir parça toprağı mülkiyetine geçirirse, o kimse Kıyamet Günü yedi kat yerin dibine batırılacaktır”.[124] “Haram yemektense, insanın ağzını tozla doldurması daha iyidir”.[125]

Meşru olmayan kazanç yolları men edilmiştir. Meşru bir usulle kazanılmış olan bir meblağ tesadduk gayesi ile harcanmalıdır. Çünkü “Allah iyidir ve iyiliği kabul eder”.[126] Ayrıca “Allah sadakayı meşru bir kazançtan verilmiş olmadıkça kabul etmez”.[127] Meşru olmayan kazanç yollarına karşı ikazda bulunurken Resûlullah (s.a.v.) teyidli olarak şöyle buyurdular: “Giymi (ve yiyim) işi ahlâkî bakımdan şüpheli olan kaynaklardan elde eden insanın namaz ve orucunu bu kaynaklardan vaz geçmedikçe Allah kabul etmez”.[128] Bir gün, “ey îman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin (maddeten ve manen) en temiz olanlarından yeyin”[129] mealindeki âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra Resûlullah (s.a.v) beliğ ifadelerle şöyle buyurdular: “Yediği, içtiği ve giydiği hep haram yollardan elde edilen ve kendisi haram ile beslenmiş olan bir kimse, uzun bir yolculuktan sonra (hac için gelip), tozlu ve dantenalı bir elbise içinde ellerini semaya kaldırır, “ya Allah ya Allah,” diye niyaz ederse hiç onun ibadetleri Allah katında kabule karin olur mu?”.[130]

Demek ki kesin ve açık olan şey, iş ticâret ahlâkına olan ihtiyaçtır. Onun için bir Müslüman, “ticâret ticârettir”, “din din­dir” bunların birbiri ile alıp vereceği yoktur diyemez. Dünyevilik ile uhrevîlik, aralarında münasebet olmayan, su sızmaz iki ayrı kompartıman değildir. İslâm cemiyetindeki iş ve ticâret, mutlaka İslâmın yüksek ahlâkî değerlerine istinad ettirilmelidir. Bu takdirde o cemiyette ne bir ihtilâf, ne de bir uzlaştırma bahis mevzuu olur.

Bir Müslümana, yaptığı kontrat veya vaadleri yerine getirmesi vaciptir. Verdiği garantilere sâdık kalması şarttır. İsterse bu şerefli vazife onun için büyük bir maddî kayba sebep olsun. İnsanın yapmayı tekeffül ettiğini kasden ihmâl etmesi, imanında samîmi olmamasına işarettir. Keza para veya mülkün, ken­dilerinden emânet olarak alınan kimselere halisane iadesi de bir vecîbedir. En makbul hareketlerden biri, senin emânetine hıyanet edildiği halde senin başkasının emânetine hıyanet etmemendir:

“Ey îman edenler, bağlandığınız ahidleri yerine getirin”.[131] “Allah’a ve o peygambere hainlik etmeyin. Siz kendiniz bilip dururken kendi emânetlerinize hainlik eder misiniz?”.[132] “Münafığın alâmetleri üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman vaadinde durmaz ve kendisine emânet edildiği zaman ona hıyanet eder”.[133] “Emânetleri onları emânet olarak bırakanlara sadâkatle iade ediniz ve sizi aldatanı siz de aldatmayınız”.[134] Ahlâkî olmayan usullerle veya ahlâksızlığı yaymak suretiyle gelir temin etmek yine aynı şekilde haramdır. Ahlâkî ölçülere zıd olan ve suç sayılan fiillerle eşyaların satışı da keza memnû’dur:

“De ki: ‘Rabbin ancak hayâsızlıkları, onların açığını, gizlisini, bununla beraber (her türlü) günahı, haksız isyanı, Allah’a – hiçbir zaman bir burhan indirmediği – herhangi bir şeyi eş tutmanızı, Allah’a bilmeyeceğiniz şeyleri isnad etmenizi haram etmiştir”.[135] “Kötü sözlerin iman edenlerin içinde yayılıp duyulmasını arzu edenler (yok mu?) Dünyada da, âhırette de onlar için pek acıklı bir azab vardır”.[136]

Çalmak, kandırmak, hile ve sahtekârlık yolu ile gelir temin etmek veya servet sahibi olmak ahlâksızlıktır. Bunun yanında, bir Müslüman iş adamının malını satmak için şaşırtıcı bir ifâde veya hilekâr bir lisan kullanması ve meslekdaşının iş ve istihsâlini haksız olarak küçültmesi de haramdır. Müşterilere sunduğu mal hakkında dürüstlükle bilgi vermeli ve ticâret metâının maddî hakikatlerini ortaya koymalıdır. Aksi halde müşteri yanıltılmış olur:

“Kim böyle hainlik eder (ganimet ve ammeye âid hâsılattan bir şey aşırır, gizler) se kıyamet günü hainlik ettiği o şey (in günahını) yüklenerek gelir. Sonra herkes ne etti, ne kazandıysa (mücâzat ve mükâfatı) eksiksiz ödenir. Onlar haksızlığa uğratılmazlar”.[137] “Kim Allah’ın hürmet (edilmesini emreylediği şey) lere ta’zimde bulunursa bu Rabb indinde kendisi için (mazh-ı) hayırdır”.[138]

“Namus olmayanda îman yoktur”.[139] “Meşru olmayan yollarla kazanan cennete giremez”.[140] “Hırsızlık ânında îmanı olan kimse hırsızlık yapmaz”.[141] “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Kusurlu bir malın kusurunu söylemedikçe ona o malı satmak caiz olmaz”.[142]

Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif yerlerde Müslümanların ahlâkî emirlere uymaları emredilmiştir. Müslüman, ölçüde ve tartıda vicdanlı olacaktır. Cenâb-ı Hak, ahlâkî emirlere uymamayı, dünyada fesat çıkarmaya eşit saymıştır:

“Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların hakkından bir şeyi kısmayın. Yeryüzünde fesatçılar olarak bozgunculuk etmeyin”.[143] “Ölçek de ve tartıda hileye sapanların vay haline. Ki onlar insanlardan ölçekle aldıkları zaman (haklarını) taslaman alanlar, onlar (insanlara) ölçekle yahud tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir. Sahiden onlar (öldükten sonra) diriltileceklerini sanmıyor(lar) mı, büyük bir günde, âlemlerin Rabbı (olan Allah’ın hükmü) için insanların (kabirlerinden) kakacağı günde?”[144]

Malın kalitesi, methedildiği gibi veya umûmî arzuya muvafık şekilde olmalıdır. Bu da ahlâkî bir vazifedir. Gıda maddelerinin kalitesini düşürmek ahlaken suçtur. Ticarî emtianın böyle kalitesiz şekilde satılışı da hatadır. Zira kalitesiz mal ve gıda umûmun sıhhat ve saadetine zarardır. Binâenaleyh, “Aldatan kimse bizden değildir”.[145] Ayrıca: “Yemin, malın satışını belki daha iyi yapar fakat işin bereketini giderir”. [146] “Müslümanı inciten ve aldatan kimse tel’in edilmiştir”[147] “Kim başkasını incitirse Allah da onu incitir, kim başkasına zorluk çıkarırsa Allah da ona zorluk çıkarır”.[148]

Para, mevki, iş veya mukavele yapmak gibi avantajlar sağlamak için baştaki âmir ve insanlara rüşvet veren kimseler, rüşveti kabul eden ve aracılık yapanlarla beraber aynı şekilde takbih edilmişlerdir. Hatta memurun halktan hediye alması bile men edilmiştir.

“Aranızda (birbirinizin) mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin ve kendiniz bilip dururken insanların mallarından bir kısmını günah (ı mucib suretler) le yemeniz için onları (o malları) hâkimlere aktarma etmeyin”.[149] “Resûlullah (s.a.v.), rüşveti alanı, vereni ve ikisi arasında tavassut edeni takbih etti”.[150]

“Tayin ettiğim bir vali nasıl olur da bu Beytü’l malindir, bu da hediye olarak benimdir diyebilir? Niçin o, ebeveyninin evinde oturmaz ve bu hediyeleri orada da alıp almayacağına bakmaz. Eli Muhammed’in üzerinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden herhangi biriniz haksız olarak Beytü’1-male âid olandan bir şey alırsa, hesap gününde o, onun boynuna geçirilecektir”, Resûlullah sonra ellerini kaldırdı ve iki defa şöyle dedi: “Ya Rab, tebliğ ettim mi?”[151]

Bir başka yasak da, fiyatları yükseltmek maksadıyle, mal istifçiliği ve inhisarcılığı yapmaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Kim, Müslümanlara karşı fiyatları yükseltmek niyetiyle istif yaparsa, o kimse günahkârdır”.[152] Hidâye müellifine göre bunun mânâsı şudur: “Malı tüketicilere vermek -istifçilik yapmak- demek, tüketicileri haklarından mahrum bırakmak ve onların yaşayışlarını zorlaştırmak demektir”. Mamafih şunu da ilâve etmiştir: “Eğer istifçilik umumun menfaatini rencide etmezse, o zaman onu muzır kabul etmemelidir”.[153]

Ebû Hanîfe hazretleri, istifçiliği tarif ederken onu sadece gıda maddelerine tahsis etmiştir. Ona göre istifçilik, uzun müddet erzakın elde tutulması ve böylece umumun menfaatinin zarar görmesidir. Fakat talebesi Ebû Yusuf meseleyi daha geniş ele aldı. Satıştan alıkonma suretiyle umumun menfaatini zedeleyen ve hayatın devamı için ister lüzumlu isterse lüzumsuz olsun, her çeşit ticaret malını, Ebû Yûsuf istifçiliğe dâhil etti.[154] Ebû Hanîfe ile Ebû Yûsuf un görüşlerinin tahlilinden şu netice çıkıyor: Bu iki imamın da maksadı, umûmî menfaatlerin korunmasıdır. Piyasanın mühim maddelerinin mühim bir kaynağı üzerinde istif ve inhisarcılık yolu ile kontrol sahibi olmayı ve böylece piyasada taleb arttırılarak malın fiyatını değerinden daha fazla çıkartmayı, her iki imam iltifatla mekruh saymıştır. Diğer taraftan Ebû Yûsuf, bunu umûma teşmil ederek daha da ileri gitti. Her çeşit malda, istifçilik ve inhisarcılık yapmanın mekruh olduğunu söyledi. Bu mallar piyasadaki talebe göre is­ter eksilip artan cinsten olsun isterse olmasın. Yeter ki umûmun menfaati bu istifçilik veya tekelcilikle incinmiş bulunsun. Ebû Hanîfe’nin bunu her mala teşmil etmekteki isteksizliği, yukarıda işaret edildiği gibi, belki de onun ferdî hürriyeti tahdîd ederim endişesinden ileri gelmektedir. Çünkü şahsın hürriyeti, sadece içtimaî menfaat zarar gördüğü zaman kısıtlanmaktadır. Büyük çaptaki işlerin umûmileştiği modern dünyada tekeller, ki ne normaldirler ve ne de iktisadî bir ölçüleri vardır, mutlaka tahdid edilmelidirler. Çünkü onlar, fiatları rekabet edebilecek bir seviyenin üzerinde tutmak ve gelişen iş kabiliyetleri ile büyüyen istihsalden zarar görürüz endişesiyle istihsâli en normal seviyeden daha aşağı bir mertebede bulundurmak temayülünde olduklarından umûmî menfaate zarar vermektedirler. Mamafih, amme hizmetlerine yarayan bazı tabiî inhisarlar (meselâ, hava gazı, elektrik ve su işletmesi gibi) ve tartı iktisadiyâtı sebebiyle olan tekellere mutlaka müsâade edilmelidir. Çünkü bunlar, amme menfaati içindir. Yeter ki, istihsâlin veya onun tevziinin en âlâ mertebede olduğunu takip ve yüksek tekel fiyatlarının tatbik edilmediğini kontrol edebilecek devletin yeterli bir mevzuatı bulunsun.

İslâm, içtimaî ve iktisadî bir devlet tesis etmekle bir şahsı diğerine istismar ettiren bütün yollan kapatmaktadır. Bu istismar, patronun işçiyi, kapitalistin müteahhidi, tüketicinin üretici ve komisyoncuyu, istismarıdır veya aksine, birincilerin onuncular tarafından sömürülmesidir. Ne eksik ne de fazla, herkes sadece hak ettiğini alacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “insanların hakkından bir şeyi kısmayın. Yeryüzünde fesadcılar olarak bozgunculuk etmeyin”[155] diye buyurulmaktadır. Adaleti ibka ve istismarı imha eden böyle bir düzen içinde Kur’ân, ribâyı (faizi), başka bir deyişle, iş riskine iştirak etmeksizin kapitale ilâve edilen bir mikdân almayı haram kılmıştır. Çünkü bu, İslâmın içtimaî ve iktisadî adalet düşünceleri ile ihtilâf halinde bulunmaktadır. Eğer kapitale ilâve edilen o mikdar, işin hem iflâsına hem de kârına iştirak edildiği zaman kazandırsa bu takdirde onu alması caizdir.[156]

Bir Müslüman, meşru olmayan kazanç yollarını bertaraf edip, iyi bir iş ve meslek sahibi olarak kazancını temin edebilir. Bu yol ve usullerin hepsi yukarıda zikredilmemiştir. İyi bir iş veya mesleği Cezîrî şöyle tarif eder: “O, insanın başkalarını aldatmadan, ahidleri ve vaadleri bozmadan veya Allah’a-’ meydan okumadan yapılan bir iştir”.[157] İdeal bir Müslüman iş adamı, “(öyle adamlar) vardır ki onları ne bir ticâret, ne de bir alış veriş Allah’ı zikretmekden, dosdoğru namaz kılmakdan, zekâtı vermekten alıkoymaz”,[158] diye Kur’ân-ı Kerîm’de tarif edilen kimsedir, ve o “satın aldığı, sattığı ve borcunu istediği zaman (hep) mütevâzîdir”.[159] Servet, ik­tidar ve itibar hırsı insanı kazanç için meşru ve ahlâkî olmayan yollara sürüklediği için Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu takbih etmiştir. Ve iman ile temanın bir arada olamayacaklarını kesinlikle beyân etmişlerdir.[160] Buyurdular ki: “Koyun sürüsü içine bırakılan iki kurt, servet ve ikbâl hırsının îmana yaptığı zarar kadar zarar yapamaz”.[161] Hz. Peygamber (s.a.v.), bir kimsenin hırs ve tamahdan uzak kalması için onun hayat şartlarının daha iyi bir seviyeye yükseltilmesini zarurî görmüşler[162] ve bir kimsenin hayat şartlarını. iyileştirmeye çalıştırmasının dünya muhabbeti ile aynı olmadığım söylemişlerdir. İslâmın iş ahlâkında “doğru” veya “yanhş”ın nasıl anlaşılacağı meselesi üzerinde daha fazla tafsilâta girmeye lüzum yoktur. Bunların nasıl tespit edileceğini bildiren âyet-i kerîme hadîs-i şeriflerde açık emirler vardır. Fıkıh külliyâtı, keza bu mevzuda bir hayli zengindir. Bununla beraber, ticarî sahada şerî’atın beyanları olmayan meseleler de zuhur edebilir. İslâm tebligatının ruhunu anlamış olan zevat, böyle hallerde, kendi vicdanlarına baş vurarak yanlışı doğruyu birbirinden fark edebilirler. Tıpkı Peygamberimizin, sahabe-i kiramdan Vâbisâ’nın bir sorusuna verdiği cevapta olduğu gibi:

“Ey Vâbisâ, kendi kendine sor. Fazilet, seni mutmain eden ve sana rahatsızlık hissettiren şeydir. Redâet de, halk ona iyi dese bile seni rahatsız ve kedernâk eden haldir”.[163]

Öte yandan öyle haller olur ki, insan nenin helâl olduğunu kestiremez. O takdirde aşağıdaki mütevâtir hadîs bir rehber olacaktır. Fakîhler bu Hadîs-i Şerifi, Hz. Peygamberin ahlâka müteallik tebligatınının esaslarından biri olarak kabul ederler. Hadîs-i Şerif şudur:

“Helâl da belli haram da bellidir. Bu ikisi arasında kalan meseleler insanların çoğunun hakkında kesin bilgi elde edemedikleri meselelerdir. Kim ki şüpheli işlerden kendini muhafaza ederse, îmanını ve şerefini korumuş olur.”[164]

Harcama

Ahlâk dışı usullere baş vurmadan hakkıyla kazanılan bir servet, Allah’ın emâneti olduğu için ne istif edilebilir ne de. işletmekten alıkonulabilir. Havaî maksatlarla israfı ise hiç mümkün değildir. Meşru tüketim, amme menfaati veya yatırım için servet ve gelir kaynaklarını kullanmamayı, saklayıp stok yapmayı İslâm tel’in etmiştir. Çünkü insanın kendisi ile başkalarının menfaati için kaynakların çalıştırılması lâzımdır. Ancak bu takdirde onlar yaratılış gayelerine göre kullanılmış olacaklardır: “Altını ve gümüşü yığıb ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu?) işte bunlara pek acıklı azabı muştula”[165] Hz. Peygamber (s.a.v.) bir kimsenin münbit arazisini sürmemesini hoş görmediler ve buyurdular ki: “Arazi sahibi arazisini kendisi sürsün, eğer kendisi vazgeçerse kardeşi sürsün”. Halîfe Ömer’in de halka şöyle gediği mervîdir: “Kimin parası varsa onu işletsin. Tarlası olan da onu sürsün”.[166] İslâmın bu talimatının incelediğini kavrayan İbn Haldun şu izahda bulunmuşdur: “Bil ki servet, emniyet içinde saklanmak için istif etmekle çoğalmaz. Bil ki, o, halkın refahı ve kullanıldığı ve insanlara hakları bahsedildiği ve sıkıntıları giderildiği zaman çoğalır ve kendi kendisini tathîr eder. Böylece insanlar müstefid olur ve devlet kuvvetlenir”.[167]

Tüketim masrafına gelince, “vasat” olmak İslâm talimatının özüdür. Bu hususda Kur’ân-ı Kerîm şöyle emrediyor: “Yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez”.[168]  Bir başka âyet-i kerîmede şöyle beyân buyuruluyor: “Onlar ki (hakîki mü’minler) harcadıkları vakit ne israf ne de sıkılık yapmazlar; (harcamaları) ikisi arası ortalama olur”.[169]

Çünkü İslâm münzevî bir din değildir. Hattâ Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları, hayatın bütün konfor ve neş’esinden faydalanmaya teşvik etmiştir: “Siz kendinize ve ailenize karşı bir mes’ûliyet taşıyorsunuz”[170] ve “takva, kendinizi bu dünyada meşru olandan uzak tutmada değildir”.[171] Halîfe Ömer de şu öğütte bulunmuştur: “Allah size cömertlikte bulunduğuna göre, size de kendi kendinize cömert davrandığınızdan emîn olunuz.”[172]

İslâm mes’eleleri aklî bir açıdan ele alırken harcama ile alâkalı olarak sadece rehber mahiyetindeki kaideleri ortaya koyar. Tıpkı şahsî tüketimin zaman ve zemine göre olan masraflarının, ferdî gelir ve durumlara, umûmî servete ve Müslüman bir cemiyetin yaşama şartlarına göre belirtilmesi gibi. Tabiî bu masrafın ahlaken şuurlu ve kalben mütevâzî olan bir şahsın hayatı ile mütenâsib olması lâzımdır. Müslüman, servetini kendi konforu veya verimini artırmak için harcamaya zorlanmasına rağmen, gururlu, haşmetli ve şatafatlı bir gösteriş yapmak maksadiyle gelir kaynaklarını dikkati çekici bir tüketim için harcamasına müsaade edilmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allah, çalım satmak için giyinenlere bakmaz”[173]  ve “Allah, size mütevazı olmayı öğretmeyi bana vahyetti. Hiç kimse başkasına karşı üstün görünmesin ve hiç kimse bir diğeri önünde böbürlenmesin”.[174] Bundan başka bir Müslüman, içkiye kumara, fuhşa veya ahlâksızlığın bütün nev’ilerine ve İslâmın tasvîp etmediği hallere para harcamaktan men edilmiştir:[175] “Ey îman edenler, içki kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bun(lar)dan kaçının ki muradınıza eresiniz”.[176]

“De ki: Rabbim ancak hayâsızlıkları, onların açığını, gizlisini bununla beraber (her türlü) günahı, haksız isyanı, Allah’a (hiçbir zaman bir burhan indirmediği) herhangi bir şeyi eş tutmanızı, Allah’a bilmiyeceğiniz şeyleri isnad etmenizi haram etmiştir”[177]

“O, kendilerine iyiliği emrediyor, onları kötülükten neh-yediyor, onlara (nefislerine haram kıldıkları) temiz şeyleri helâl, (helâl kıldıkları) murdar şeyleri de üzerlerine haram kılıyor”[178]

Kendisini kardeşlik ve adalete adamış bir cemiyeti meydana getirmek için İslâm, zengin ve fakir arasındaki muazzam servet ve gelir dengesizliği yüzünden meydan gelen içtimaî ihtilâfları bertaraf etmeyi kendine gaye edinmiştir. İslâm, hukûku’l-ibâda çok önem verir ve oldukça konforlu bir hayatın icab’ ettirdiğinden daha fazla kazanan bir Müslümana, kul hakkı dolayısıyla fakir kardeşlerine yardım etmesini dinî bir vazife sayar. Kur’ân-ı Kerîm kat’î olarak bildiriyor ki, namazlarına devam eden zengin mü’minlerin “mallarında sâil ve mahrum için belli bir hak vardır”.[179] Ayrıca şu emrediliyor: “Onlara Allah’ın size verdiği maldan verin”[180] “Sadaka fakir için bir lütuf olarak düşünülmemelidir. O, fakirin zenginin malından olan hakîki bir istihkakıdır” demekle halife Ömer Kur’ân’ın bu emrini tefsir etmiştir.[181] İdeal olan amel, başkalarına gelirin sadece masraflar dışında kalan artık kısmından vermek değildir. Diğerlerinin ihtiyâcı çok âcil olduğu anlarda bağış ve fedâkârlıklarda da bulunmak lâzımdır: “Kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile (onları) öz mallarından daha üstün tutarlar”.[182] “Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) har-cayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş (birr-ü taat etmiş) olmazsınız”.[183] Peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyurmuşlardır: “Bir mü’min kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe hakîki mümin sayılmaz”;[184] “Komşusu açken, doyuncaya kadar yiyen mü’min sayılmaz”,[185] “Kim bu dünyada bir mü’minin müşkilini giderirse Allah da hesap gününde onun müşkilini giderir”[186]

Başkaları için olan bu yardımın ard düşüncelerle değil, sadece Allah rızasını kazanmak ve insanın kendisini ıslah etmek gayesiyle yapılması lâzımdır. İslâm dini bunun üzerinde ısrarla durur.[187] Kur’ân-ı Kerîm, bir kimsenin kendi cömertliğini teşhir etmesini men etmiştir. İnsana yapılan yardımı başa kakmak ve onu rezil edip gücendirmek de yasaktır:

“İyi (güzel ve tatlı) bir söz ve bir ayıp örtme; ardından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır. Ey îman edenler, sadakalarınızı -malını insanlara gösteriş için harcayan, Allah’a ve âhıret gününe inanmayan bir kimse gibi- başa kakmak ve incitmek suretiyle heder etmeyin”.[188]

Karşılıklı yardımlaşma ile muhtaçların ihtiyaçların giderildiği ve servetin mütesâviyen tevzi edildiği bir aile yuvasına benzeyen İslâmî bir topluluk meydana getirmek için İslâm mükemmel bir sosyal güvenlik sistemi kurmuş ve buna dînî bir kudsiyet atfetmiştir. Bu nizamın bir başka çeşidi yeryüzünde mevcut değildir. Bir Müslümanın zekât veya sosyal – güvenlik fonuna servetinin yüzde 2,5 nisbetinde yardım etmesi dinî bir vecibedir.[189] İslâm’da böyle büyük ehemmiyeti olan müessese zekât müessesesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, mü’minlere ne zaman namaz kılın diye emredilse hemen ardından zekâtlarınızı verin emri gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.), “kim namaz kılar da zekât vermezse, onun ibâdetleri nafiledir” buyurmuşlardır.[190]

İslâm dini, Müslüman bir devlet mevcut olduğu zaman zekâtın toplatılmasını devlete bırakmayı tercih etmiştir. Bu tatbikat, Hz. Peygamber zamanında ve ilk iki halife Hz. Ebûbekir ile Hz. Ömer devirlerinde carî olan icraattır. Hatta Hz. Ebûbekir, devlete zekât ödemeyenlere karşı harb bile açmıştır.

İhtiyaç içinde olanlara zekâtı doğrudan doğruya almaya müsaade eden, üçüncü halife Hz. Osman’dır.

Meşhur müfessir Ebûbekir el-Cessas, aşağıdaki âyet-i kerimeye dayanarak, zekâtın doğrudan doğruya muhtaç olanlara değil, sadece devlete ödenmesi lâzım geldiği fikrini müdâfaa etmektedir. “Onların mallarından sadaka al ki bununla kendilerini (günahlardan) temizlemiş, bununla onları (n hasenatını) bereketlendirmiş, (kendilerini muhlisler mertebesine yükseltmiş) olasın”.[191] Emredilen ve İslâm devleti tarafından tahsil edilen yalnız zekât değildir. Eğer devletin sosyal güvenlik fonuna akan zekât, Müslüman bir cemiyetin gereken sosyal güvenliğini gözetmeye kâfi gelmezse, o zaman zekât adı altında yapılan ödemelere ilâveten yeni bir para daha toplanır. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Sizin servetinizde, zekâtın ötesinde daha mükellefiyetler vardır”.[192] Zekât, modern bir devletin aldığı vergi ile karıştırılmamalıdır. Aynı vergi, devletin muhtelif masraflarını karşılamak için İslâm devleti tarafından da toplanır. Zekât hususi bir Sosyal-güvenlik vergisidir. Zengine farzdır ve cemiyetteki bütün fertlere en asgarî bir hayat seviyesini garanti etmek için muhtaç ve fakir olanlara dağıtılır. Böylece gelirlerdeki eşitsizlik, toleranslı ve sıhhatli bir seviyeye düşürülür.

İslâmın, gelirin müsavi şekilde taksimi hakkındaki ideali, bir şahıs öldüğü zaman tam bir şekilde gerçekleşmektedir. Ölünün vasiyeti, ancak mülkünün üçte biri üzerinde geçerlidir. Kalan üçte iki, Kur’ân ve Sünnet’in İslâmî bir cemiyette servetin müsâvî şekilde dağıtımı için emrettikleri dengeli bir programa göre tevzi edilmektedir. Şahsın vasiyet etme hakkı olan üçte bir nisbetindeki miktar, keza kendisi tarafından İslâmî gayelerin ta­hakkuku için dağıtılmaktadır. Bununla muayyen kimselerin veya İslâm cemiyetinin ihtiyaç ve eksikleri giderilir. Çünkü bunlar miras hukuku tarafından tekeffül edilmemiştir. Geliri tevzi eden ve sosyal güvenliği sağlayan böyle bir sistemi ge­tirmekle İslâm, tembelliği teşvik veya çok çalışmayı men etmiş değildir. İnsanın sıkı çalışması ile kendi maişetini kendisinin kazanması hakkındaki İslâmî emri Hz. Ömer (r.a.) şu sözü ile sembolize etmiştir: “Hiçbiriniz, ‘Ya Rab bana rızık ver’ diyerek maişeti için çalışmaktan geri kalamaz. Muhakkak ki gök yüzü altın ve gümüş yağdırmaz.[193] Allah’ın lütfunu ara ve başkalarına yük olma”.[194] Hatta, zekât fonunun dağıtımı ile vazifeli cemiyete hükümete âid müesseselerin, fakiri iyi bir eleman olarak yetiştirmek için bir siyâset takip etmeleri daha akıllıca olur. Fakir bu takdirde lüzumlu vasıflarla teçhiz edilir, kendisine münasip bir iş bulunur ve neticede İslâmın istediği şekilde kendilerini idare edebilecek duruma gelmiş olurlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) in hayatından bir misâl de bunu teyid eder: Resûlullah (s.a.v.), Ansardan birini dilenirken gördüler. Ona, sadaka vermeyip, maişetini kazanacak münasip bir hal tarzı gösterdiler. Hayatı bu şekilde kazanmanın dilenmekten daha hayırlı olduğunu beyan ettiler.[195] Bu hâdise bize şunu öğretiyor: İslâm, işsiz, dul, ihtiyar, hasta ve iktidasız olan talihsiz insanlara yardımı teşvik etmektedir. Hakîki ihtiyaç sahibi olmayan sağlam ve sıhhatli olan kimselerin dilenmeleri Peygamberimizce men edilmiştir.[196]

İçtimaî yardım ve tesânüd için yapılacak harcamalara rağmen, gayesiz masraflar sebebiyle veya gösteriş için yapılan tüketimden uzak kalınarak muazzam bir fazlalık elde edilir. 8u meblâğın, istif edilmesine veya başıboş bırakılmasına müsaade edilmeyeceğinden, onun mutlaka, içtimaî balamdan matlûb olan eşyayı imâl etmek, vazife ve iş imkânlarını artırmak üzere yatırımlar için sarfedilmesi şarttır. Allah’ın yerde ve gökte halkettiği tabiî kaynaklan yatırımlar sayesinde insanlığın iyiliği için işletmek demek, İslâm cemiyetini gayesine erdirmek demektir. Zira bu takdirde tam bir istihdam ve yüksek bir iktisadî gelişme elde edilerek fakirlik nispeti azaltılmakla ve herkese şâmil bir refah seviyesi ve gelirin müsavi tarzda tevzii haline ulaşılmaktadır. Binâenaleyh, lüzumsuz tüketimi kontrol ederek daha büyük bir biriktirme ile daha geniş bir yatırım yapmak, İslâmî gayelerin tatbikine yardım ettiği için bu aynı zamanda faziletli bir ameldir. Peygamberimiz (s.a.v.), bilhassa aşağıdaki nasihatleriyle yatırım yapmayı hoş karşılamamışlardır: “Kim bir ev satar da, kârını aynı işe yatırmazsa, Allah o kârı mübarek kılmaz”.[197] Yine, “İhtiyacı olmaksızın kim bir ev satarsa, Allah onun israf edilmesine müsâade eder ve o da israf edilir”[198]

Bu bölümün hulâsası şudur:

İslâm manevî değerlere fevkalâde büyük bir ehemmiyet vermektedir. İktisadî düzeni ise kuvvetli bir ahlâkî temele dayandırmaktadır. Varlıklar içinde yüzen bir Müslüman kendi nihâî selâmeti için, İslâmın koyduğu yüksek ahlâkî emirlere uymak mecburiyetindedir. Bu çerçeve içinde kazanılan bu- servet asla muattal bırakılmayacaktır. Ayrıca Müslüman cemiyetin iktisadî gayelerini beslemek için yatırımlarda harcanacak ve başkalarının menfaati için kullanılacaktır. Karşılıklı yardım ve dostluk ruhu içinde olan ve ahlâkî şuura sahip bir cemiyetin hedefine varması için, bu değerleri genç dimağlara aşılayacak bir maarifi nizamına da sahip bulunması şarttır. Böyle bir eğitim programını ciddiyet ve samimiyetle yüklenmek İslâm devletinin zaruri bir vazifesi ve Müslüman cemiyetin ahlâkî bir borcudur.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

DEVLETİN ROLÜ

İslâmın iktisadî nizamı devlet inkıraza uğradığı zaman Komünizmin ideal durum olarak kabul ettiğini çare olarak seçmez. İslâm, anarşiyi kat’î olarak reddeder, nizam ve düzeni korur. Kur’ân-ı Kerîm, nizamsızlık ve anarşiyi açık olarak tel’in etmektedir.[199] Hz. Peygamber (s.a.v.) de İslâm cemiyetindeki nizam ve otoritenin lüzumunu belirtmişler ve hatta beraber seyahatte bulunan üç Müslümandan birinin kendilerine başkan seçilmesini nasihat etmişlerdir.[200] Yine buyurmuşlardır ki: “Kendisinden Allah’a karşı gelmesi istenmedikçe bir Müslümanın, sevse de sevmese de âmirini dinlemesi ve ona itaat etmesi şarttır”.[201] İkincisi halife Ömer de, siyâsî bir otoritenin lüzumunu belirtmiş, düzenli bir cemiyet bulunmadan İslâmın yaşamayacağını, bir lider bulunmadan da düzenli bir cemiyetin olamayacağını ve itaat olmadıkça da liderin mevcut olamayacağını söylemiştir.[202]

İmamı Şâfi’î yaşadığı (Hicrî 150 – 204) asrın hâlini şöyle anlatır: “Müslümanlar arasında icma’ vardır. O halde Müslümanların da başında bir halifenin bulunması şarttır.”[203]

İktidar ve nizâma karşı İslâmın bu tavrı, Haricîler hâriç, bütün Müslüman siyâsî efkârını devamlı olarak tesiri altında tutmuştur. Hicrî birinci asrın ilk yansında, Bağdad’da birbirinin muasırı olan ve her biri ideal bir devletin bariz hususiyetleri hakkında yazı yazan meşhur iki hukukçu, Ebû Ya’lâ ile Mâverdî, hükümranlığın mutlak bir zaruret olduğunu teyid etmişlerdir.[204] Hatta Ebû Ya’lâ, fakîh ve muhaddis olan Ahmed ibn Hanbel’in şu sözünü nakleder: “İnsanların işlerini idare edecek bir hükümdar bulunmadığı vakit ortada ni­zamsızlıktan başka bir şey yoktur.”[205] Mâverdi’ye göre: “Hükümdarın mevcudiyeti, ilim tahsili ve hak mücâdelesi kadar zarurîdir”.[206]

Mamafih İslâm, siyâsî otorite mevzuunda orta yolu tutmuştur. Otoritenin kullanılması, ne diktatör bir devletteki gibi sıkıdır, ne de hükümetin sanayi ve ticâret işlerine karışmadığı devletlerde olduğu gibi gevşektir. Devlet, İslâmî gayelerin tatbiki için bir vasıta olarak çalışmaktadır. O,’şahsın hürriyetine hürmet eder; İslâmın ahlâkî değerlerini zerk etmek için salâhiyetini kâfi derecede kullanır. İçtimaî ve iktisadî adaleti takbik eder ve nihayet gelirin müsâvî tarzda tevziini tahakkuk ettirir.

Devlet, kendisine tam bir İslâm devletidir hükmü verilmeden muayyen bazı şartları – yerine getirmesi lâzımdır. O, evvelâ bütün işlerde Allah’ın hâkimiyetini tanımak ve tesis etmek mecburiyetindedir; sonra demokratik olmalıdır ve kendisini refahın sağlanmasına vakfetmelidir.

Hâkimiyet Allah’ındır. Bu dünyada câri olan, sadece O’nun iradesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Haberiniz olsun ki yaratmak da, emretmek de O’na mahsus”[207] “Hüküm AHah’dan başkasının değildir”[208] “Rabbinizden size indirilen (Kur’ân-ı Kerîm)e uygun, ondan başka(larını) velîler (edinip de kendilerin) uymayın”. [209]

Allah’ın hâkimiyeti ayrıca, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’te izah edildiği veçhile, Ahlâk Kanununun hâkimiyetini ifade eder. İnsan Ahlâk Kanununu ne yapabilir, ne de bozabilir. Çünkü o değiştirilemez, insan ona sâdece teslim olur.

Allah’ın hâkimiyetinin kayıdsız şartsız kabulü sebebiyle İslâm devleti, bazıları tarafından yanlış olarak teokratik diye isimlendirilmiştir. Binâenaleyh o, teokratik değildir. Batılı mânâda da, şüphesiz, öyle değildir. İşaret edildiği gibi, Allah’ın hâkimiyeti ilâhî hukukun veya ahlâkî değerlerin yüceliğini mutazammındır. Yoksa herhangi bir kimsenin, ferd veya grubun diktatörlüğü demek değildir. Yeryüzündeki bütün insanlar Allah’ın halîfesidir.[210] Binâenaleyh hepsi de İlâhî Hukukun tatbikinde eşit hisseye sahiptirler. Kur’ân-ı Kerîm Sünnet’te açıklandığı gibi İslâm Devleti, Ahlâk kaidelerine dayalı demokratik bir çatı iktisâb etmektedir. Bir kere Allah’ın hâkimiyeti kabul edildi mi artık otorite bütün ümmetin üzere havale edilmiştir. Karar verme işi de ümmet veya onun hakîki temsilcilerine demokratik usullerle danışarak yerine getirilmektedir.

Kur’ân-ı Hakîm’de şöyle buyuruluyor: “İş hususunda onlarla müşavere et”.[211] “O kimselerdir ki, Rablerine itaate icabet etmişler ve namazı gereği üzere kılmışlardır. İşleri de hep aralarında danışıklıdır”. [212]

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: “İstişareye müracaat eden bir millet en doğru usûlü bulmuş demektir”.[213] Peygamber olarak kendileri de yukarıdaki Kur’ânî emre göre yaşamışlar hattâ bu yaşayış, ashabından Ebû Hüreyre’nin şunu nakletmesine vesîle olmuştur: “Hiçbir kimseyi Resûlullah kadar başkaları ile istişare ederken görmedim”.[214]  Bir defasında Hz. Ali (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.) e, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Şerîfe’de işaret bulunmayan bir mesele hakkında nasıl karar verileceğini sordu. O da şu karşılığı verdi: “Mü’minler arasında müttekîleri topla, onlara danış ve bir kişinin görüşüne dayanarak hüküm verme”.[215] Bu demokratik ruhu Hz. Peygamber’den ahzeden ikinci Halîfe Hz. Ömer, istişareye yer vermeden Halifeliğin olamıyacağını söylemiştir.”[216]

İslâm devletinin mühim üçüncü bariz vasfı, onun müreffeh bir devlet olmasıdır. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdular ki: “Mü’minlerin işleri ile mükellef olan fakat onların refahı için samimiyetle çalışmayan bir devlet reîsi, onlarla beraber asla cennete giremez”;[217] “Âdil bir devlet reisinin, teb’asının (refahı) için bir günlük çalışması, bir âbidin ailesi içinde yüz sene ibâdet etmesinden daha hayırlıdır”.[218]

İlk Halîfelerin sözleri ve valilerine verdikleri talimat devletin bu vazifesinin ashâb-ı kiram tarafından nasıl ve ne derece anlaşıldığına delâlet eder. Hz. Ömer’in Ebû Musa’ya yazdığı bir mektup vardır. Ebû Musa, vilâyetlerden birine vali tayin edilmiştir. Mektupda deniyor ki: İktidarda olan idarecilerin en hayırlısı, idaresi altındaki halkın müreffeh olduğu kimsedir, en fenası da idaresindeki halkın zorluklarla karşılaştığı kimsedir”.[219] Halîfe Hârünü’r-Reşid’e, Baş Kadı’sı Ebû Yûsuf tarafından yazılan mektupda da keza, İslâm devletinin refah fikri telkin edilmiştir.[220] Aynı telkin, Mâverdî ve Ebû Ya’lâ gibi Ortaçağ’da yaşamış Müslüman siyâsî mütefekkirlerinin yazılarında da görülür.[221]

İslâm devletinin müreffeh manzarasını görebilmek için mevzuyu, İslâm devletinin iktisâdi düzeni ile alâkalı aşağıdaki beş vazifenin çerçevesi dahilinde incelemek lâzımdır:

a)      Kanun ve nizâmı korumak ve bütün fertlerin can ve mal emniyetini muhafaza etmek,

b)      İslâmın iş ahlâkını tatbik etmek,

c)      Bütün   fertlerin   menfaatine   olarak  pazar  teşkilâtını mükemmel şekilde çalıştırmak,

d)      Fizikî ve içtimaî masrafları karşılayan kapitali temin etmek,

e)      Sosyal güvenliği sağlamak.

Şimdi bunları sıra ile açıklayalım:

1— Kanun ve nizâmın korunması, can ve mal emniyeti

Devletin bu vazifesi umum tarafından kabul edilmiştir. Onun için bu vazifenin ehemmiyetini lüzumundan fazla teyid etmeye hacet yoktur. Bu böyledir, çünkü, bir cemiyette hukuk ve nizâmın değeri, can ve mal emniyeti, oradaki istikrar ile iktisadî gelişmenin ve fertlerin manevî saadetlerinin esas ölçülerinden biridir.

İçinde İslâmın birçok içtimaî, iktisadî esaslarını salâhiyetle beyân buyurdukları, o fevkalâde vecîz fakat son derece kudretli “Veda Haccı” hutbesinde Resûlullah (s.a.v.) söyle dediler: “Mallarınız ve canlarınız, bu hacc günü gibi mukaddestir”.[222] Başka bir vesile ile de şöyle buyurdular: “Bir Müslümanın mâlik olduğu can, mal ve servet öteki Müslümana haramdır”. [223]Bu esasa dayanarak Müslüman hukukçular, İslâm devletinin kendi hudutları dahilindeki bütün fertlerin can ve mal emniyetini korumakla vazifeli olduğunu ittifakla teyid etmişlerdir.[224]  Resûl-i Ekrem (s.a.v.) in sözlerinde bu vazife şöyledir.: “Hîra’dan Kâ’be’ye tek başına seyahat eden bir kadın öyle bir emniyet içinde olmalıdır ki yolda. Allah’dan başka korkacak kimse bulunmasın”[225]

2— Devlet ve İslâmın iş ahlâkı

İslâm, ahlâkî değerlere müstesna bir kıymet verdiğinden İslâm devleti memleketin ahlâkî manzarasına karşı hareketsiz kalamaz. Bütün Müslüman siyâsî mütefekkirler ve hukukçular, ahlâkî esasların tatbikî üzerinde durmuşlardır. Tabiî bu, İslâm devletinin bir polis devleti olduğu ve halkı zorla muayyen bazı mecralara ittiği mânasına gelmez. Kapitalizm dâhil bütün sistemler, kendi esaslarını öğretmek isterler ve İslâm bundan müstesna değildir. Fakat unutmamak lâzımdır ki, İslâmî sistem, ferdî hürriyete büyük bir değer vermesine rağmen düşünce ve hareketlerin aşırı gruplara bölünmesine müsaade etmez, buna mukabil maarife kıymet verir ve İslâmın ahlâkî değerlerinin yaşandığı bir vasatın meydana gelmesinde ısrarla durur. Böyle bir çevre içinde İslâmın iktisâd sistemi te’sfs edilmiş olmaktadır. İslâm devleti bunu hakikat hâline getirmek için üç mühim istikâmette çalışır.

Birincisi, devletin, yetişen nesle lüzumlu ahlâkî terbiyeyi verecek yuvalan tesis etmesidir. İster kalabalık isterse az olsun İslâm bir aile fertleri arasında karşılıklı yardım, tesânüd, sevgi ve şefkatin temini için numuneler bulur. Bu, çocukların mükemmel yetiştirilmeleri için münâsib bir çâredir, ikincisi, Devletin, eğitimini İslâm’a göre yapmasıdır ki, mektepler ve kolejler İslâm ideali ile meşbû gençler yetiştirsinler. Üçüncüsü, Devletin, İslâmın fikir ve değerlerini kanunlaştırarak tatbik etmesidir. Sonra, mevzuatı çiğneyenleri âdil cezalara çarptırman ve bu, sonraki kanun çiğneyenlere göz dağı olmalıdır.

3 — Devlet ve İktisadî Hayat

İktisadî istikrar, yüksek seviyede iktisadî gelişme, servet ve gelirin müsâvî şekilde taksîmi, içtimaî ve iktisadî adalet gibi birçok iktisadî gayelerin, iktisadî hayatta devletin rolü olmadan ve sadece piyasanın faaliyeti ile tahakkuk ettirilmesi mümkün değildir. Bu itibarla hükümet, lüzumlu gördüğü yerlerde fiyat sistemini tanzim etmeli, iktisadî balomdan mühim bir rol oynamalıdır ki, İslâm iktisâd sisteminin gayesine ulaşmasına yardım etmiş olsun.

Ferdî hürriyetin, devletin iktisadî hayatta oynadığı rolün ehemmiyetiyle ters bir şekilde değiştiğini düşünmek hatâdır. Devletin rolünün, ferdî hürriyeti zapturapt altına almak veya ko­laylaştırmak iddiasında olup olmadığım anlamak için devletin aşağıdaki rollerini göz önünde bulundurmalıyız: Bir karşı koyma kuvveti olarak devletin hürriyetleri muhafaza rolü; ferdî ve içtimaî refah ile ahlaken yetişmedeki rolü; devletin, mesuliyetlerini yerine getirirken takındığı tavır ve olgunluk. Binâenaleyh, devletin oynadığı daha da büyük bir rol, mutlaka despotluk mânâsına gelmez. Fakat bununla, beraber, eğer devlet ahlâkî temellere dayanmak ve İslâmın ferdî hürriyetleri muhafaza etmek üzere ona tahmil ettiği hududlara riâyet etmezse, o zaman devlet kuvveti müstebitliğe dönüşür.

Şimdi mesele şudur: İslâmî devletin tatbik edeceği mevzuat veya kontrol ne kadar olmalı ve iktisadî hayatta ne gibi rol oynamalıdır? Bunun açık cevâbı şudur: Devletin bu husustaki tek vazifesi, İslâm iktisâdının gayelerini tatbik safhasına koymaktır. Bu gayeler şunlardır: Tam gün çalışma, iktisadî iktidar ve mükemmel bir iktisadî gelişme; daha mühimi, içtimaî ve iktisadî adalet ve gelirin müsâvî şekilde ve ferdî hürriyete zarar vermeden dağıtımıdır. Dikkate değer bir mesele de, ahlâkî ölçüler içinde fertlerin menfaat sahibi olmalarıdır. Bu takdirde ferd, cemiyetin menfaatini kendi lehine suistimal etmemiş olur. Kendi miras haklanın kısıtlandığı, iş ve emeğinden elde ettiği meşru kazancını istediği gibi harcayamadığı zaman cemiyetin suistimâline karşı korunmuş olur. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.) in talimatı yerine getirilmiş bulunmaktadır: “Kişi, başkasına, başkası da ona zarar vermemelidir”.[226] Fiyat kontrolü, gasp, vergi, millîleştirme ve plânlama gibi muayyen bazı mevzular, aşağıda misâllerle izah edilmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.), normal şartlar altında fiyatların kontrol edilmesini teşvik etmemişlerdir. Asr-ı Saadette, bir gün Medine’de fiyatlar yükseldi. Ashabdan, bazısı, O’nun fiyatları dondurmasını istedi. O, bunu kabul etmedi. Zira, Resûlullah (s.a.v.) efendimiz, hiçbir kimsenin can veya paraya müteallik bir adaletsizlikten şikâyette bulunmadığı bir anda Rab’bine kavuşmayı arzu ediyordu.[227] Tekelcilik veya istifçilik yüzünden meydana gelen sun’î bir kıtlığın müstahsil ve müvezzîlerin hâkim olmadığı bir vasatta sabit fiyatların dengeli bir seviyenin altında bulunması, bayiler için hem bir adaletsizlik, hem de bu hal istihsalin artışına bir engeldir. Fiyatları dondurmak, aynı zamanda nadir bulunan eşyanın müsrifâne kullanılmasına da sebep olur. Karaborsayı ve başıbozukluğu kamçılar. Çünkü tüketici için lâzım gelen müessir bir miktarın temini normal olarak zordur. Fakat bu bizi, İslâmın içtimaî ve iktisadî talimatından habersiz bırakmasın, ki üreticiye olduğu gibi tüketiciye de hitâbeder ve mutlaka onlara da tatbiki zaruridir. Eğer fiyat artışı, sun’î bir yokluktan olup, tabiî haler yüzünden olmazsa bizzat adaletin kendisi fiyatların kontrolünü ister. Müslüman hukukçulara göre, eğer fiyat artışı tekelcilik veya istifçilik yüzünden olursa dondurmak üzere, devlet fiyatlara müdahale etmelidir, yahut is-tifciden, istif ettiği mallan satmasını istemeli veya fiyat artışını önlemek için tekelcinin istihsali arttırmasını sağlamalıdır. Böylece halka yapılan haksızlık tamir edilmelidir.[228] Hanefî fakîhi, Burhâ-ne’d-Dîn Margınânî tarafından ifâde edilen kaide şudur:

“Bir idareci için fiyatları dondurmak doğru değildir. Çünkü eşyanın fiyatını tayin etmek bâyinin hakkıdır ve mutlaka ona râci olmalıdır. Bâyinin bu salâhiyetine idarecinin müdâhale etmeye hakkı yoktur. Ancak halka yapılan bir hileyi bertaraf etmek için fiyatları dondurmanın elzem olduğu zaman müstesna. Eğer gıda maddelerinin bayii, fiyatları dondurmada adalet ölçüsünü despotça çiğnerse ve idareci de, fiyatları dondurmakdıkça halkın hakları korumanın imkânsız olduğunu görürse, o zaman mahzurlu değildir.[229]

Eğer fiyatların yükselişi sun’i bir yolduktan değil de, harb, kıtlık ve hükümetin üreticilere mallarının çoğalttırmadığı haller gibi bazı millî bayramlar yüzünden olursa, o vakit umumun menfaatini muhafaza etmek için hiç olmazsa zarurî maddeleri karne ile vermek suretiyle fiyat kontrolünü yapmak mecburî olur.

Bu izahın mânâsı şudur. Normal şartlar altında fiyat kontrolü yapılmaz. Eğer kontrol, umûmî menfaati korumak ve içtimaî adaleti temin etmek için yapılırsa o zaman temkinle, ve arz ve talep kânununa karşı peşin hüküm taşımaksızın yapılmalıdır. Umûmî menfaat ve içtimaî adaletin fiyat kontrolünü gerektirdiği normal şartlar altında bir fiyat kontrolü yapılamaz demek, münâsip tahdidlerin konulamayacağı mânâsına gelmez. Devletin, tüketicinin hakkını korumak için satılan malların kalitesini ve samîmi olup olunmadığını anlamak için de reklâmları kontrol etmesi, ayrıca, yatırım yapanların menfaatini korumak üzere şirketlerin mukavelelerini teftiş etmesi tamamen yerinde bir icraattır. Hakikatte devlet bunları yapmazsa, vazifesini ifa etmemiş olur. Bu mesele ile alâkalı olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) in hayatında geçmiş meşhur bir hadise vardır. Resûlullah (s.a.v.), bir gün bir pazardan geçiyordu. Yığın yığın hububat satan bir tüccar gördü. Ekinler dışardan bakınca kuru görünüyordu. Fakat Resûlullah (s.a.v.) elini içeri daldırınca onların yaş olduğunu gördü. Sonra içinin neden yaş olduğunu sordu. Tüccar, yağmur sebebiyle yaş kaldığını söyledi ve kendini mazur göstermeye çalıştı. O zaman Efendimiz Hazretleri, neden yaş olanların dışarıya çıkarılmadığım ve böylece müşterilere kusuru görmeye neden meydan verilmediğini sordu. Neticede, kim aldatırsa onun kendi ümmetinden olmıyacağını beyân buyurdular.[230]

Bunun gibi, işçi sınıfının haklarım korumak ve emeğin suis-timâlini önlemek için asgarî ücretin tespitini mümkün kılacak uygun çalışma şartlarının temininde ve sanayileşme müşkül­lerinin azaltılmasında devletin müdâhalesi şarttır. Belli bir ölçüde toprak sahibi olmayı veya şirketlerin hisse senedlerini almayı sınırlamak, yine devletin bir vazifesidir. Çünkü böylece devlet, gelir kaynaklarından herkesin hisse sahibi olmasına yardım edecektir. Sonra sosyal adalet ve gelir ve servetin müsâvî şekilde tevzii gibi İslâmî gayeleri daha da ileriye götürmüş olacaktır. İçtimaî ve iktisadî adaletsizliği gidermek maksadıyle devletin sadece müdâhalesi değil hatta kuvvet kullanması bile haklı bir hareket olur. Hz. Ebûbekir (r.a.), Halîfe seçildikten sonra ilk hitabesinde halka programını açıklarken şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, benim nazarımda aranızdaki kuvvetli, kendisinden zayıfın hakkını alacağım ana kadar zayıftır ve bana göre aranızdaki zayıf, ben kendisine hakkını elde edinceye kadar kuvvetlidir.”.[231] Halife Ömer de açıkça şöyle dedi: “Hiç kimseye adaletsizlik yaptırmayacak ve hiç kimsenin hakkının çiğnenmesine müsaade etmeyeceğim. Eğer böyle yapan olursa, onu yanağı üzerine yere yatırıp başkasının hakkını ödetinceye kadar öteki yanağını tepeleyeceğim”. [232]

Bir de, devletin, firma ve şahıslara âid mülkü gasbetme meselesi vardır. Hiç, İslâm devleti böyle bir kuvveti kullanır mı? Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîfleri’nde ortaya koyduğu esaslara göre böyle bir gasb merduttur. Bir Müslümanın haklı olmadan veya sahibinin rızası bulunmadan başkasının malını elde etmeye kalkması doğru değildir ve bu mesele yukarda İslâmî numuneleri bahsinde geçmiştir. Müslüman hukukçulara göre şu misâl devlete de şâmildir: “Devlet, bir şahsın mülkü olan malı, tesis edilmiş meşru usuller dışında zorla hiçbir şekilde alamaz”.[233]

Bununla beraber devlet, eğer umûmî menfaat icab ettiriyorsa, zorla bir şahıstan bir miktar mal alabilir. Fakat yalnız, bu tazminat ödendikten sonra olacaktır.[234]

Bu, devletin zorla vergi alamayacağı mânâsına gelmez. Vergi, mâhiyet itibariyle halkın devlete verdiği mecburî bir ödemedir. Bazı vergiler muayyen maksatlar içindir. Bunlardan bilhassa sosyal güvenlik, Kur’ân ve Sünnet tarafından emredilmiştir. İslâm devleti tarafından belki daha fazla vergi konabilir. Fakat, vergiler, muayyen bazı prensiplere uygun düşmelidir. Aksi halde İslâm devleti için tekeffül ettiği çeşitli vazifeler yerine getirmek hemen hemen imkânsız hale gelir. Hz. Peygamber (s.a.v.) in, “sizin servetinizde, zekâtın dışında vecibeleriniz vardır” dediği rivayet edilmiştir.[235] İslâm devletinin vergi toplama hakkı, daha önce zikredilen, “büyük bir menfaat için daha küçük menfaat esirgenmez; daha büyük fedâkârlığı önlemek için küçük fedakârlık feda edilir” sözü fetvâsınca müdafaa edilebilir.

Vergi sisteminin zalimane olmayıp âdilâne olması hâlinde, hukukçular, amme menfaati için devletin vergi toplaması hakkını umumiyetle kabul etmişlerdir. Eğer devletin tabiî kaynakları kâfi değilse o zaman,  Margınâniye göre devlet, amme menfaatine hizmet etmek için halktan sermaye toplaya bilir, çünkü kâr, halkın lehine olunca, masrafı çekmek de halkın üzerine bir vecibedir.[236] İman Ebû Yusuf da, iktidar sahibinin, halkın tahammül kudretine göre, vergiyi azaltma veya artırma salâhiyeti olduğunu müdafaa etmektedir.[237] Mamafih sadece âdil ve mülayim bir vergi sistemi İslâmın ruhu ile mutabakat halindedir. Zalimane bir vergi sistemi, halkın taşıma gücüne göre çok ağır olduğundan daima kınanmıştır. Hulefâ-i Râşi-dîn’in hepsi, bilhassa Ömer, Ali ve Ömer b. Abdülâziz’in vergiyi adalet ve merhametle toplamayı, halkın ödeme kudretlerinin dışında vergi olmamasını, hayatın zarurî ihtiyaçlarından halkın mahrum bırakılmamalannı emrettikleri mervîdir.[238]

Memleketi kalkındıran ve vergi tahsilini çoğaltan, ancak âdil bir vergi sistemidir, demekle İmâm Yusuf çok isabet etmiştir. [239]            Mâverdî de şunu teyid etmiştir.: Halkın hakkı göz önüne getirilince çok vergi almak bir haksızlıktır. Devlet hazinesinin hakkı göz önüne getirilince de az vergi olmak bir adaletsizliktir.[240]         Vergi yükünün hafifletilmesindeki adalet hakkında, zamanının fikir cereyanlarını İbn Haldun, Tâhir b. el-Huseyn’in vali olan oğluna yazdığı mektuptan aldığı şu parça ile ne güzel anlatmaktadır: “Halktan vergiyi mâlî durumlarına göre, adalet ve insafla al. Hepsine şâmil kıl. Kimseyi zenginliğe veya serveti yüzünden hâriç tutma. Hatta kendi memurlarım, saray mensuplarını ve muakkiplerini bile ayırma. Hiç kimseye ödeyemeyeceği vergiyi yükleme”.[241]

Adaletin hedefleri ve gelirin eşit dağıtımı muvacehesinde, mütekâmil bir vergi sistemi, İslâmın gayeleri ile tamamen tevâfuk hâlinde bulunmaktadır. Kür’ân ve Sünnetin emrettiği sadakalar ve zekâttan ayrı olan vergi mevzuunda hukukçuların tetkiklerine dayanarak belirtmek gerekir ki, îslâm devletinin adaletle vergi toplama hakkı, modem çağ nokta-i nazarından makûl bir esastır. Sadece hukukçuların müzâkere ettiği vergilerin toplanması lâzım geldiğini düşünmek doğru değildir. Zaman değişti ve vergi usûlünün İslâmın gayelerine göre tanzim edilmesi lâzımdır, İslami mânâda müreffeh bir devlet olarak vazifelerini yapabilmesi için, modern İslâm devletine ancak bu sayede bir varidat temin edilmiş olmaktadır.

Muayyen istihsâl yollarını İslâm devleti millîleştirebilir mi? Eğer bunu, umûmun menfaati icâb ettiriyorsa, evet. Bazı istihsâl usûllerini şahsî mülkiyete devredip etmemek hususunda fıkıh kitaplarında çeşitli görüşler vardır.[242] Hz. Peygamber (s.a.v.) in hayatında vuku bulmuş meşhur bir misâl, Me’ârib’in tuz misâlidir. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onun imtiyaz hakkını Ab-yad ibn Hammâl’a verdi. Fakat sahabeden biri, o tuzu işletmenin çok kolay olduğunu, bundan dolayı onun mülkiyetini bir şahsa vermenin umumun menfaatine aykırı olduğunu bildirdi. Neticede Hz. Peygamber imtiyazı geri aldı.[243] Fukaha, bu hâdise ile benzerlerinden umûmî olarak şu neticeye varmışlardır: Açık madenler gibi kolaylıkla işletilebilen kaynaklarda mülkiyet husûsî ellere geçtiği ve ammenin menfaati zarar gördüğü takdirde, o zaman o kaynak umûmun mülkü olarak kalmakta devam eder. Fıkıh kitaplarında iktisadî kaynakların husûsî ve umûmî işletmeye tahsisi hakkında modern şartlara göre yapılmış, bunun dışında pek az izahat vardır. Bu tabiîdir. Son zamanlarda zuhur etmiş ve ehemmiyet kazanmış mes’eleler hakkında fıkıh kitaplarında izahat aramak gayr-i makul olur. Bununla beraber İslâmî gayelerin ve Şerî’atın müessese prensiplerinin ışığı altında bu gibi meseleler hakkında bir hükme varmak mümkündür. İktisadî kaynakların husûsî ve umûmî sektöre tahsisi hakkında birkaç kaide vaz edilmiştir:

a)      Devletin hakkıyle yürütebileceği hizmetlerde hükümetin iş teşebbüsü lâzımdır.

b)      Yüksek içtimaî kazançları yüzünden lüzumlu olan fakat husûsî teşebbüsleri cezbetmeyen projelerde hükümetin teşebbüsü yine lâzımdır. Husûsî teşebbüsü cezbetmiyor, çünkü nakdî karşılık çok düşük veya iş riski çok yüksektir. Diğer taraftan hükümet, zahirî mâdenlerin umûmun mülkü olması fikrine dayanarak, istihsal mamullerini, bilhassa mâdenleri, millîleştirebilir. O zaman muhtemel risk ve istihsâlin maliyeti çok düşük olur. Binâenaleyh nakdî karşılığın değeri elden çıkan değere göre çok yüksek olur. Kâr fazlalığının büyük bir kısmının, amme refahı işleri için hazineye devri hakkında sağlam bir teminât sağlanınca, bunları husûsî mülkler hâlinde de vermek mümkündür, îşlemesi zor olan bâtınî mâdenler hakkında da bir teminât söz konusu olabilir. Şüphesiz bu takdirde teminât oldukça zayıftır.

c)      Hükümetin iş teşebbüs sahasında haklı görülebilir. Çünkü husûsî teşebbüsün neticeleri, müsavat ve içtimaî refah bakımından belki biraz daha az tatminkârdır. Amme sektörünün hacmi hem sosyal adaletin, hem de ferdî hürriyetin gayeleri ile mütenâsib olan refah sayesinde mümkündür.

İslâm devletinde plânlama ne demektir? Plânlama adı altında iktisadiyatın murakabesi ve gaddar bir hükümetin müdâhalesi, İslâm devletinde gayr-ı mutasavverdir. Fakat İslâm, devleti iktisadî işlere ciddî bir alâka göstermeye teşvik eder. Bu meyanda, plânlama sayesinde iktisadiyatın nâdir kaynaklarını ve öncelik sırasına göre en matlûb mecralara şuurlu bir şekilde yöneltecek ve öylece İslâm devletinin gayelerine hizmet edecek bir teşebbüsü sadece mazur görmüyor, aynı zamanda şart kılıyor.

4 — Devlet ve Umûmî Masraflar

İktisadiyatın gelişmesi ve sıhhatli bir kalkınma ve müreffeh bir cemiyet için, fizikî içtimaî ve umûmî kapital tarzında muayyen bir alt yapının mevcudiyeti, umumiyetle mutlak bir zaruret olarak kabul edilmiştir. Birçok yatırımlar, fizikî kapital olarak iktisadî gelişmeye öncülük eder. Böyle bir kapital, husûsî teşebbüslere şâmil değildir. Çünkü yatırım yapanlar için doğrudan doğruya olan nakdî karşılıklar çok azdır ve lüzumlu olan kapital de onların kudretlerinin dışındadır. Fakat mademki, içtimaî faydalar, husîsî faydalardan daha çoktur. O halde bir İslâm devletinin kalkınma plânının bu bölümlerindeki yatırımlar herhangi gelişen bir iktisadiyatın kalkınma plânında olduğu gibi daha kabarık olmalıdır. İslâmî literatüre bir bakışta bunlar hemen görülürler.

Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlere ne çeşit kuvvetleri olursa olsun her an hazır bulundurmalarını emrediyor.[244] Buradaki ‘kuvvet’ sadece askerî kuvvet değildir. Bu aynı zamanda iktisadî bir kuvvettir ki, başka kuvvetlerle beraber askerî kuvvetin temelinde yatmaktadır. İktisadî kuvvetin mühim bir parçasını, yol ve caddelerin tekâmül ve genişletilmesi köprü, baraj ve sulama tesisleri yapımı ile dahilî iktisadiyata yapılan öteki hizmetler teşkil etmektedir. Devletin rolünün burada fevkalâde mühim olduğu bedîhîdir. Onun için, her ne zaman Resûl-i Ekrem (s.a.v.) bir vali tayin etse ona, halkın müşkilâtı için değil onların refahı için çalışmasını emrederdi.[245] Devletin halk için yapacağı refahın esaslarından biri lüzumlu alt yapıyı temin etmektir.

Bundan dolayı halk hizmeti programları, Hz. Ömer zamanında çok ehemmiyet kazandı. Yollar yapıldı, kanallar açıldı, kuyular kazıldı ve su kıtlığı mühim nispette azaltıldı.[246] İmam Mâverdî diyor ki: Devlet reisini muktedir yapmak ve sevdirmek için mutlaka yerine getirilmesi lâzım gelen muhtelif vazifelerden biri de yol ve caddelerin inşâ ve tekâmülü gibi memleketi kalkındıracak bütün tedbirlerin alınmasıdır.[247] Ebû Yûsuf, Halîfe Hârünü’r-Reşîd’e şöyle tavsiyede bulunmuştur. İstihsalde ve bundan dolayı da vergi tahsilinde bir artış ihtimâli varsa o zaman devlet kanallar açarak sulama işlerini ileriye götürür ve bu kanalların masrafını tamamen veya kısmen devlet hazinesinden temin eder.[248] İmam Serahsî, Hanefî fıkhı üzerine olan meşhur el-Mebsûd adlı eserinde şöyle diyor: Köprü, dinlenme evleri ve kanallar yapmak için amme fonlarını kullanması devletin üzerine bir vazifedir ve bunu münâsib şartlar içinde muhafaza etmesi lâzımdır.[249] El-Mergınânî, devletin umûmî vergi tahsillerini halkın refahı için şöyle yerlerde harcama zorunda olduğunu söyler: Sınırların müdafaası, köprülerin inşası, hâkimlere, vali ve âlimlere kâfi miktarda maaş verilmesi ve silâhlı kuvvetlerdeki subayların çocuklarına burs bağlanması.[250]

İçtimaî kapitalin, eğitim, halk sağlığı gibi sahalarda gördüğü hizmetler, İslâm devletinin münakaşa götürmez faaliyet sahalarından biridir. Maarif hakkındaki umûmî durum malûmdur ve kısmen yukarıda izah edilmiştir. Çünkü Peygamberimize göre “İlim tahsili her müslüman için mecburîdir”.[251]

Binâenaleyh maarif için umûmî bir yatırım şarttır. Bunun, Hz. Ömer ve öteki halifeler devrinde birçok misâli vardır. Halifeler, muhtelif muallimler tayin etmiş ve onları maarifi yaymak için memleketin çeşitli bölgelerine göndermişlerdir.[252]

Fakat maarif çalışmaları, okuma yazma sayısını artırma teşebbüslerinin ötesine geçirilmelidir. Çünkü okuma yazma hakîkî maarifin sadece bir parçasıdır. İslânıî bir cemiyette maarifin umûmî gayesi Kur’ân ve Sünnetin tasvir ettiği örnek Müslümanların yetiştirilmesidir. İslâmî bir muhit meydana getirmek için içtimaî değişikliği umûmîleştirmek, yeni kabiliyetler yetiştirmek, tavziat ve istihsal için yeni teknik ve araştırmalar yapmaya teşvik etmek ve böylece iktisadî gelişmeyi hızlandırmak maarifin en mühim gayelerindendir. Belki, maarifin bu geniş hedefleri yüzündendir ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından da maarifin ehemmiyetine işaret buyrulmuştur: “Kim öğrenmenin sonu vardır diye düşünürse, o öğrenmenin değerini küçültmüş ve Allah’ın ilme verdiği mertebeyi düşürmüş olur”.[253]

Eğer maarif, hükümetin müsbet adımlar atacağı umûmî masraf sahalarından biri ise, öteki de sağlık hizmetleridir. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Allah katında, kuvvetli bir Müslüman zayıf olandan, daha iyi ve daha sevgilidir”[254] ve “temizlik îmânın yarısıdır”.[255] Binaenaleyh buradan şu neticeyi çıkarmak mümkündür: Lüzumlu tıbbî cihaz ve imkânları elde etmek ve böylece halkı mübtelâ olduğu hastalıklardan kurtarmak, onların sıhhat ve verimlerini iyileştirmek, hem tek tek, hem de topluca bütün Müslümanlar üzerine bir vecibedir. Hatta biraz daha ileri gidip, kirli ve mikrop yuvası olan sulan bertaraf edip temiz ve emniyetli sular temin etmek, kanalizasyon tertibatı kurmak, mezbelelikleri te­mizleyerek modern meskenler yapmak da bu vecîbelerin arasındadır diyebiliriz.

5 — Devlet ve Sosyal Güvenlik

İslâm iktisâdının hedeflerinden biri, umumun hayat seviyesini yükseltmek ve gelirin müsâvî şekilde dağıtımını sağlamak olduğundan İslâm devletin tam gün çalışma ve yetişme imkânlarını temin ile beraber, muhtaçlara işsizlere, öksüzlere, dullara, yaşlılara, kötürümlere ve yardıma muhtaçlarla kendi kendini idare edecek lüzumlu kabiliyet veya kâfi kaynaklara sahip olmayanlara yardım elini uzatması şarttır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Mü’minlerin belli işlerine Allah’ın, kendisini idareci yaptığı kimse, onların ihtiyaç ve yoksulluklarına kayıtsız kalırsa Allah da onun ihtiyaç ve fakirliğine kayıtsız kalır”.[256] “Kim arkasında yardıma muhtaç kimseler bırakırsa onlar bizim mes’ûli-yetimiz altındadır”.[257] “Kendisinin hiçbir desteği olmayan kimsenin, devlet destekçisidir”.[258] Bunlar ve benzeri hadîs-i şerifler, sosyal güvenlik sahasında İslâm tebligatının en esaslı unsurlandır. Hz. Ömer (r.a.), birçok hitabelerinde hiçbir kimsenin arzusunun yerine getirilmemiş olmasını arzu etmediğini söylemiştir.[259] Hatta, müşkül durumda olanların meselelerini halletmeleri için, valilerine emirler vermiştir.[260] Kendisine hakkıyle hürmet edilen müttekî Halife Ömer bin Abdülaziz, hicrî birinci asım sonunda şöyle demiştir. Eğer sizden birinin ihtiyaç içinde olduğunu bilirsem, onun ihtiyacını yerine getirinceye kadar elimden gelen her şeyi yaparım.[261] Meşhur İslâm hukukçusu Nevevî’ye göre’, açları doyurmak ve çıplakları giyindirmek İslâm cemiyetinin vazifesidir.[262] İbn Haldun da, sosyal güvenlik için devletin yapması gereken masrafları, “Fakirlerin, dul ve yetimlerin ihtiyaçlarını gidermek; onlara devlet hazinesinden maaş bağlamak… Kur’ân-ı Kerîm öğreten ve ezberleyenlere, âmâlara haklarını vermek… hazineye fazla yük olmamak şartıyla Müslümanlar arasındaki hastalar için, içinde hastaları tedavi edecek doktorların ve nâzik personelin bulunduğu hastaneler yaptırmak”[263] gibi hizmetlere yapılan harcamalar olarak gösterir.

Hangi ihtiyaçlar ne nisbette yerine getirilecektir? Fıkıh kitaplarını da bu mesele hakkında uzun uzadıya izahat verilmiştir. İmâmı Şâfi’ye göre, hazinenin ihtiyaçtan fazla kaynaklan olsa bile sadece hayatın zarurî ihtiyaçları karşılanmalıdır. Çünkü umûmî fonlar hayatî ihtiyaçlardan başkasına kullanılmamalıdır. Bununla beraber İmâmı Ebû Hanife, kaynakların mebzul olması halinde daha çok tedârikte bulunulabilir, görüşündedir.[264] Mamafih bu soruya hiçbir muayyen cevap verilemez. İslâm devleti, hangi ihtiyaçların karşılanacağını, kendi durumunu göz önünde bulundurarak karar vermektedir. Mükemmel beslenme, giyim, mesken, hıfzıssıhha, nihayet tahsil, herkes için zarurî ihtiyaçlardır. Fakat İslâm devleti, yapılmasını çok arzu etmesine rağmen, elverişli kaynakların eksikliği yüzünden bütün bunları ihtiyaç sahibi herkese temin edemez. Bununla beraber İslâm devleti, kendi kaynaklarını muhasebe eder, yardımdan mahrum olanlarla ihtiyaç sahiplerini bir öncelik sırasına koyar.

Hülâsa, İslâmî devlet, aslında demokratik bir refah devletidir. Ahlâkî temeller üzerine kurulmuştur. Halkın maddî refah ve ahlâkî bakımdan farklı olmasında, aşın derecede müsamahakâr değildir. Müstebit de değildir. Onun faaliyet sahası, İslâmî sistemin hedefleri ile tayin edilmiştir. Bu hedefler şunlardır: Ahlâkî değerlerin yüceliği, iktisadî üstünlük, içtimaî ve iktisadî adalet, servet ve gelirin müsâvî şekilde dağıtımı ve içtimaî refah çatısı altında şahsın hürriyetidir. Devletin vazifelerini yapabilmesi için İslâmî değerlere bağlı kalması lâzımdır. Bu değerlerin tatbiki ise kutsî bir vazifedir. Devletin edeceği usul, zorla idare değil, eğitim ve terbiye ile tebasını yetiştirmektir. Zorla hükmetmeyi Kur’ân-ı Kerîm şu âyet-i kerîmesi ile takbih etmiştir.

“(İnsanları) Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğüdle da’vet et. Onlarla mücâdeleni en güzel (tarîk) hangisi ise onunla yap”.[265]

İslâm devletini, kapitalist ve sosyalist devletlerden ayırd eden en bariz farklar, İslâm devletinin, ahlâka sarsılmaz bir adâkatle bağlanması, adalet, içtimaî refaha ve gelirin müsâvî şekilde tevzî esaslarına kendini adamış olmasıdır.

NETİCE

Onun için İslâm, kendi değerleri üzerine kurulmuş müstesna bir iktisadî sisteme sahiptir. İslâmın gayeleri, bu sistemin rehberidir. İslâm, iktisadî gelişmeyi teşvik eder. Fakat Müslümanları, maddî gayretlerini ahlâkî temeller üzerine oturtmaya mecbur kılar… îslâmî sistemin manevî değerler üzerine dayanması, İslâmın bir taraftan kapitalizm diğer taraftan da sosyalizm ile ayrıldığı ilk farktır. Çünkü son iki sistem ya lâiktir, veya gayr-i ahlâkîdir. Üstelik, insan üstü değerlerden de ilham almamışlardır. Ayrıca İslâm, içtimaî müsavat ve iktisadî adaletle beraber, ahlâkî tebligatının en mühim tarafı olarak kardeşlik nizâmını getirir. İslâmın, bu, benzeri olmayan bariz bir hususiyetidir. Ahlâkî ölçüleri hedef almadan, ne lâik ve ne de gayr-i ahlâkî ideolojilerin İslama bu vâdîde hakkıyle uygun düşmesi mümkün değildir. İslâmî sistemde, kardeşlik ve adalet fikirleri, gelir ve servetin müsâvî şekilde dağıtımına ehemmiyet verilerek daha da takviye edilmiştir. Müslüman bir cemiyet, eğer halkına en düşük bir hayat seviyesini bile garanti edemezse o cemiyet hakiki mânâda İslâmî değildir. İslâmî sistem şahsın hürriyetine de ehemmiyet vermiştir. Fakat bu hürriyet, sosyal refah programı çatısı altında ahlâkî sınırlarla ihata edilmiştir. İslâmın ahlâkî değerlere, içtimaî ve iktisadî adalete, gelir ve servetin eşit şekilde dağıtımına ve içtimaî – ahlâkî münâsebetlerde ferdî hürriyete bu derece yer vermiş olması, İslama mahsus bir eşsizlik ve onu, kapitalizm ile sosyalizmden ayıran en açık farklardır. Muhakkak ki kapitalizm de ferdî hürriyete yer vermektedir. Fakat İslâmın, içtimaî ahlâkî ölçüleri içinde değildir. Şüphesiz sosyalizm de iktisadî adaleti ve gelirin müsâvî şekilde dağıtımını gaye edinir. Fakat o, İslâmın, insanî kardeşlik ve manevî değerlere sonsuz himmeti ile neşvü nema bulmuş olan tarafsızlık ölçüsünden mahrumdur.

Hülâsa, İslâm ile kapitalizmin ferdî hürriyet üzerindeki müşterek tarafı, bu iki sistemi birbirine akraba yapmaz. Keza İslâm ile sosyalizmin müştereken, iktisadî adalet ve gelirin eşit şekilde dağıtımı üzerinde durmaları da, bu iki sistemi birbirinin simetriği yapmaz. Çünkü kökleri ayrıdır, tabiatiyle, mahsulleri de farklı olacaktır.

“Rabbinizden size indirilen (Kur’ân-ı Kerîm) e uyun, ondan başka (larını) velîler (edinib de kendilerin) e uymayın. Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz”.[266]

“İyilik yapan (bir insan) olarak, (tanı bir hulûs ile) kendisini Allah’a teslim eden, İbrahim’in Allah’ı bir tanıyıcı dînine tâbi olan kimseden daha güzel dinli kimdir? Allah İbrahim’i bir dost edinmiştir”.[267]

“Artık o insanlardan kimi ‘Ey Rabbimiz, bize (nasibimizi) dünyâda ver’ der ki onun âhiretten nasibi yoktur. Kimi de, ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada da iyi hal ver, âhirette de iyi hat ver ve bizi o ateş (cehennem) azabından koru’ der. İşte onların kazandıklarından nâsibleri vardır. Allah hesabı pek çabuk görendir”.[268]


[1] Bu eseri hazırlarken Suudi Arabistan Mali İşler Umum Müdürü Enver Ali ile yaptığım görüşmelerden tahminlerin fevkinde istifade ettim. Ona müteşekkirim. Keza, daha eser müsvedde halindeyken, kendilerinin yapıcı tenkidlerinden ve eserin son şekliyle takdimindeki yardımlarından dolayı, Dr. Zafer İshak Ensâri, Çovdari Gulam Muhammed ve Muhammed Uzeyr’e de medyunum. Müsveddenin hazırlanmasındaki büyük emekleri  sebebiyle  Mükerrem   Ali  ve Semim Eşrefe ise en derin hürmetlerimi ifade etmek isterim.

[2] Kur’ân-ı Kerim, el-Mâide Sûresi, 3.

[3] Âyetin tefsiri için bakınız: Mahmud b. Ömer el-Zemahşeri, el-Keşşâf, c. l, s. 605; Ebu’1-Fidâ İbn Kesir, Tefsirul’l-Kur’âni’l-Azim, c. 2, s. 12 – 14. Bu âyet-i kerime, hicretin 10. ydmda, Zilhicce’nin 9′una ve cumaya rastlayan bir arefe günü akşam üzeri ve Hz. Peygamber (s.av.)’ın Refik-ı ‘Âlâya vusulünden seksen bir gün önce nazil oluştur, bk.: İbn Hişâm, Siret., c. 2, s. 655; Seyyid S. Nedvi Siret., c. 2, s. 173 – 4. Bu âyetten sonra Hz. Peygambere haram ve helâl ile alâkalı hiçbir emir nazil olmamıştır: E. İbn Kesir c. 2, s. 12.

[4] Kur’âri-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Onların (yeni bir âdet olmak üzere) ihdas ettikleri ruhbanlığa (gelince:) Onu üzerlerine biz farzetmedik”, el-Hadid sûresi, 27.

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) kıyametin pek yakında kopacağı ve Allah’a karşı mes’ûliyetlerimiz hakkında va’az ve nasihatta bulunmuşlardı. O zaman sahabeden bazıları Osman b. Maz’un’un evinde toplandılar ve her gün oruç tutmaya, geceleri uyumayıp ibâdet etmeye, kadınlara yaklaşmamaya et ve yağ yememeye, koku sürünmemeye, kaba elbiseler giyinmeye, hasılı dünyayı reddetmeye başladılar. Resûlullah bunu duyunca onlara şunu dedi: “Bu şekilde yaşamanızı Allah bana emretmedi. Şüphesiz, bedeninizin sizin üzerinizde hakkı vardır. Onun için’ bazen oruç tutun, bazen de tutmayın. Geceleri namaz kılın, fakat yine de uyuyun. Bana bakınız: Geceleri ibâdet ederim ve uyurum. Oruç tutarım, fakat bazen tutmam. Et yerim, yağ yerim, keza evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse o benden değildir.” Mâide sûresinin 87. âyetinin tefsiri için bk.: Keşşaf, I 67; İbn Kesir, II, 87 – 8; Buhâri, IH, 49 – 50; Müslim, II, 812 – 818; Dârimi, II, 133.

[5] – el-Âraf sûresi, 32.

[6] – el-Bakara, 30.

[7] – el-Bakara, 29.

[8] Kur’ân-ı Kerim, Bakara, 60.

[9]  Kur’ân-ı Kerim, Bakara, 168.

[10] Kur’ân-ı Kerim, Mâide, 87 – 88.

[11] Bk.: Bakara, 172; En’am, 142; Â’raf, 31 ve 160; Nahl, 114; Tâ Ha, 81; Mü’minûn, 51; Sebe’,15; ve 67: 15.

[12] Kur’ân-ı Kerim, Cum’a, 10.

[13] Muhammed b. Yezid b. Mâce el-Kazvini, Sünnen-i İbn Mâce, II, 727: 2148.

[14] Muhammed b. İsmail el-Buhâri, el-Câmi’u's-Sahih, III, 128; Ebû’l-Huseyn Müslim el-Nisâbûri, Sahih-i Müslim, III, 1189: 12; Muhammed b. ‘İsa el-Tirmizi, el-Câmi’u's-Sahih, III, 666: 1382.

[15] – Veliyü’d-Din el-Tebrizi, Mişkâtü’l-Mesâbih, II, 658: 5207, Beyhaki’nin Şu’abü’l-iman’ından nakletmiştir

[16] Kur’ân-ı Kerim’de buyuruluyor ki: “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini Allah’ın muhakkak sizin için musahhar kıldığı, açık ve gizli,  birçok nimetlerin  sizin  üzerinizde  bol  bol  tamamladığını görmediniz mi?”: Lokman, 20. Aynı mânâda daha bir çok âyet-i kerimeler vardır. Meselâ: ibrahim, 32 – 33; Nahl, 12 – 14; Hacc, 65; Cesiye, 12.

[17] “İnsanlardan hiçbir şey dilenme”: Ebû Dâvud el-Sicistâni, Sünen-i   Ebû   Dâvud,   I,   382;   “Veren   el,   alan   elden   daha hayırlıdır”: Buhâri, el-Câmi’u's-Sahih, II, 133, ve Ebû Abdu’r-Rahmân b. Şu’ayb el-Nisâi, Sünnem-i el-Nisâi, v, 45 – 46; ve “İnsan kendi el emeğinden  daha  hayırlı   bir  gelir  kazanmamıştır”:  İbn Mâce, Sünen, II, 723: 2138, el-Nisâi, Sünen., VII, 212.

[18] Enbiyâ, 107.

[19] Yunus, 57.

[20] Bakara, 185.

[21] Nisa, 28.

[22] Mâide,6.

[23] Bk.: Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’1-Fıkh, s. 335.

[24] M. el-Gazâli, el-Mustesfâ, I, s. 139 -140.

[25] İbn Kayyım, A’lâm, III. 14.  

[26] Cum’a, 10.

[27] İbn Kesir, bu âyet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle der: “Allah’ı çok zikredin” demek, satarken, satın alırken, alır veya verirken Allah’ı o kadar çok zikredin ki böyle dünya meşguliyetleri size âhıret menfaatlerini unutturmasın, (Ebul’1-Fida İ. İbn Kesir, Tefsir, IV. 367.

[28] Hz. Peygamber buyurdu ki, “Allah’dan korkun ve servet sahibi olmakta mütevazi yolu seçin helâlini alın. Haramım terkedin”: Muhammed b.Y. İbn Mâce, Sünen-i İbn Nâce, II. s. 725: 2144.

[29] Kur’ân-ı Kerim, Hadid, 7.

[30] “(Onlara) de ki: ‘Dünyânın fâidesi pek azdır. Âhıret ise sakınanlar için elbette daha hayırlıdır’”, Nisa sûresi, 77. Keza bk.: Ankebût, 64, ve Hadid, 20-21. “Bu dünyâda bir yolcu veya bir ya­bancı gibi yaşa ve kendini mezarda farzet”, M. Y. İbn Mâce, Sünen., II. s. 1378: 4114. “Âhırete kıyasla bu dünyâ nedir ki? Parmağım okvanusa daldır ve ne alabildiğine bak”: Veliyü’d-DinTebrizi, Mişkât., II, 648: 5156, Sahih-i Müslim’den nakletmiştir. “Dünyâya bağlanma, Allah seni sevecektir. İnsanlardakine bel bağlama, o zaman da insanlar seni sevecektir”: Mişkât., II, s. 654:5187, Tirmizi ve İbn Mâce’den alınmıştır.

[31] Ebû A.M.b.İ. el-Buhâri, el-Edebü’l-Müfred, s. 113: 301

[32] Mâide, 100.

[33] V. el-Tebrizi, Mişkât., II, s. 659: 5213. ‘..

[34] a.g.e.II,s.652:5179.

[35] – Kur’ân -ı Kerim, Kasas, 77.

[36] M.b.Y.b Mâce Sünen-i İbn Mâce, II. s. 725: 2143.

[37] Bu Hadis-i Şerif, Ebû’l-Hasan A.b.M. el-Mâverdi, tarafından nak-delmiştir. (Edebü’d-Dünya ve’d-Din, s. 117) Keza, Celâlü’d-Din Süyûti de (el-Câmi’üs-Sağir, II. s. 135) İbn Asâkir’e istinaden fakat biraz değişik bir ifade ile zikretmiştir.

[38] Kur’an-ı Kerim, Hucurat, 13.

[39] Nûreddin el-Heytemi, Mecmau’l,  Zevaid., VIII, s. 84, el-Tabarani’nin naklettiği bir hadistir. Burada iki hadis-i şerif birleştirilmiştir.

[40] Ebû’1-Fida İ.b. Kesir, Tefsiru’l-Kur’an., IV, s. 218 Hucurat sûresinin 13. ayetinin tefsirine bakınız.

[41] A’raf,158.

[42] Ebû İshak el-Şatibi, el-Muvafikat n usûli’ş-Şeri’at II, s. 224.

[43] Tevbe, 11. Keza bk., Ahzab, 5, ve Hucurat, 10.

[44] Feth, 29.

[45] Veliyüd’d-Din el-Tebrizi Mişkat’ül-Mesabih, II, s. 613: 4998.

[46] a.g.e. s. 608: 4969.

[47] M.b.l. el-Buhari, Sahih, VIII, s. 12; Müslim, IV, s. 1999:66.

[48] Ebu’l-Huseyn Müslim en-Nisabûri, Sahih-i Müslim, IV, s. 1986:

[49] Hadid sureti, 25.

[50] En’am sûresi, 82.

[51] Nahl sûresi, 90.

[52] Nisa sûresi, 58.

[53] Maide sûresi, 8.

[54] En’am sûresi, 152.

[55] Nisa sûresi, 135.

[56] Ebû’l. H. Müslim., Sahih-i Müslim, IV, s. 1987: 34.

[57] M.b.İ. Buhari, ‘S-Sahih, VIII s. 15.

[58] Buhari, el-Cami’u's-Sahih, VIII, s. 15.

[59] Müsnedü’l-İmam Zeyd., s. 474.

[60] a.g.e., s. 4 ve 6.

[61] Ebû Yusuf, Kitabü’l-Haraç, s. 117.

[62] Şuara sûresi, 183. Keza bakınız: Muhtaffıfin sûresi, l – 3 ” Veyl o mutaffifine ki nas üzerinden kendilerine ölçtükleri

[63] Celalü’d-Din Süyûti, el-Cami’u's-Sağir, I, s. 8.zaman tam basarlar. Onlara ölçtükleri ve tarttıkları vakit ise eksiltirler”.

[64] Buhari, a.g.e. III, s. 112.

[65] Bu incelemede, kölelerle ilgili bazı Hadis-i Şerif ve diğer iktibaslardan   istifade   edilmiştir.   Fakat tercümede   “işçiler”   tabiri   kullanılmıştır. Eğer kölelere yapılacak muamele mutlaka insanî ve âdilâne ola­caksa, işçilere yapılacak olanın da elbette ondan daha iyi olması lâzımdır.

[66] Ebû A. Mâlik b. Enes, el-Muvatta, II, s. 980: 40.

[67] Ebû ‘A Mâlik b. Enes, el-Muvatta, II, s. 981: 42.

[68] M.b.İ. el-Buhârî, el-Câmi’u's-Sağir, I, s. 15 ve III, s. 185; Ebû’l-Huseyn Müslim., Sahîh-i Müslim, III, s. 1283: 38.

[69] “Ama sana ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi kimselerden bulacaksın” dedi. Kur’ân-ı Kerîm, Kasas sûresi, âyet, 27. Şuayb aleyhisselâmın Hz. Musa’yı çalıştırırken söylediği bu ifadesi, Kur’ân’ın bütün iş verenlere şâmil olmak üzere bir emridir..

[70] M.B.İ. el-Buhârî, el-Câmi’u's-Sahîh, III, s. 1282: 38, ve 40.

[71] Ebû’l-Huseyn Müslim., Sahîh-i Müslim, III, s. 1548: 57.

[72] Celâlü’d-Dîn Süyûtî, el-Câmi’u's-Sağîr, I, s. 75.

[73] Buhârî, a.g.e., III, s. 186.

[74] Kasas sûresi, âyet, 26.

[75] Ebû Dâvud el-Sicistânî, Sünen-i Ebû Dâvud, II, s. 121.

[76] Bakara sûresi, âyet, 29.

[77] Aynı sûre, âyet, 30.

[78] Ebû Abdullah M.b.İ. el-Buhârî, el-Edebü’1-Müfred, s. 52: 112.

[79] M. Hüseyin Heykel, el-Fâruk Ömer, II, s. 233.

[80] Ebû Ubeyd b. Sellâm, Kitâbü’l-Emvâl. s. 595:1909.

[81] Daha fazla bilgi için bk., M. Necâtul’l-lah Sıddîkî, İslâm., 272-9

[82] Peygamberimiz, Mu’az’ı Yemen Valisi tayin ettiği zaman ona, ya­pacağı işlerin listesini vermişti. Bu işlerden biri de şu idi: “İnsanlara, Allah’ın zekâtı farz kıldığını ve onun zenginlerden alıp fakirlere verileceğini öğretmek” idi. (Buhâri, Sahîh, II, s. 124; Tirmizî, Sahih, III, s. 21: 625, ve Nisâ’î, v.s. 3 ve 41).

[83] Haşr sûresi, âyet, 7.

[84] Karşılaştırınız: En’âm sûresi, âyet, 165; Saf.71; Zuhruf, 32.

[85] Tevbe sûresinin 34. âyetinin tefsiri için bk, İbn Kesîr, Tefsir., II, s. 352; Ebû Bekir el-Cessas, Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 130.

[86] Bk: İbn Kesîr, Tefsîrü’1-Kur’âni’l-azîm, II, s. 350 – 353.

[87] Kur’ân-ı Kerîm, Ra’d sûresi, âyet, 36; ve Lokman, âyet, 22.

[88] A’raf sûresi, âyet, 157.

[89] Aliyül, ve Nâcü’l-Tantâvî, Ahbâru Ömer, s. 268.

[90] M. Yûsufuddîn, İslâm ke Ma’âşî Nazariyye, s. 140. ana kaynağı zikretmeden iktibas etmiştir.

[91] Ebu’l-Hasan Ali el-Margınânî, el-Hidâye, III, s. 281; Abdurrahmân el-Cezîrî, Kitâbü’l Fıkh alâ’l-Mezâhibi’l-Erba’a, II, s. 349.

[92] Margınânî, Hidâye, III, s. 281; Cezîrî, a.g.e., s. 349

[93] Muhammed Ebû Zehra, Usûlü’l-Fıkıh, s. 350 – 264; Muhammed M. el-Devâlîbî, el-Medhal ilâ İlmi Usûlü’I-Fıkıh, s. 477 – 479.

[94] Abdurrahmân el-Cezîrî, Kitâbü’I-Fıkh âlâ Mezâhibi’l-Erba’a, II, s. 153 -168.

[95] Nisa sûresi, âyet, 29.

[96] M. ibn RUşd el-Kurtubî, Bidâyetü’l-Müctehid, II, s. 167.

[97] Abdurrahmân el-Cezîrî, Kitâbü’1-Fıkh., II, s. 283 – 284.

[98] Bakara sûresi, âyet, 284.

[99] Mü’minûn sûresi, âyet, 84-85.

[100] Nur sûresi, âyet, 33.

[101] Ebû’l-Huseyn Müslim en-Nisâbûrî, Sahîh-i Müslim, II, s. 728:122.

[102] Bakara sûresi, âyet, 205.

[103] Ebû Abdullah Mâlik b. Enes, el-Muvatta, H, s. 448: 10; keza bk.: Ebû’l-Hasan A.b.M. el-Mâverdi, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 34.

[104] Mülk sûresi, âyet, 2.

[105] Veliyü’d-Dîn Tebrîzî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, II, s. 632: 5096.

[106] a.g.e., s. 632:5101.

[107] Saf sûresi, âyet, 2-3.

[108] Celâlü’d-Dîn Süyûti, el-Câmi’u's-Sağıîr, I, s. 124; Nûreddîn el-Heytemî, Mecme’a'-Zevâid ve Menbe’a'l-Fevâid, I, 35.

[109] Kur’ân-ı Kerîm, Ankebût, 45.

[110] Bakara sûresi, 183.

[111] M.b. İsmâü el-Buhârî, el-Câmi’u's-Sağîr, III. s. 32.

[112] Bakara sûresi, 197.

[113] Hacc sûresi, âyet, 37,

[114] Tevbe sûresi, 103.

[115] S.S. Nedvî, Sîretü’n-Nebî, v, 410.

[116] M. Ebû Zehra, Usûlü’1-Fıkh, s. 350

[117] Bakara, âyet, 117. Bu âyeti kerîme büyük bir ehemmiyeti hâizdir. Çünkü Kur’ân terbiyesinin esâsını tebarüz ettirmektedir. Bir gün Resulü Ekrem (s.a.v.) e biri üç defa, “îman nedir?” diye sordu. Cevaplardan ikisinde Resûlullah (s.a.v.) bu âyetî kerîmeyi okudular. Üçüncü cevapta da buyurdular ki: “Eğer hayır işlerseniz o sizi memnun eder, eğer şer işlerseniz o da sizi kederlendirir”. Kur’ân’ın bu âyetini tefsir ederken İbn Abbas demiştir ki: “Fâzîlet, ibâdet ve amelde değildir”. el-Dahhak da şunu demiştir: “Fazîlet, insanın vazifesini hakkıyle yapmasıdır”. Mücâhid de şunu söyledi: “Fazîlet, Al­lah’a karşı itaate azimli olmaktır”,  (Ebû’1-Fidâ t.  İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’I-Azim, I, s. 207.

[118] Beled sûresi, 7.

[119] Nisa sûresi, 107-108.

[120] Ebû Yusuf, Kitâbül’l-Haraç, s. 4; biraz farklı bir metin için bk.: Abdullah b. Abdurrahmân el-Dârimî, Sünen-i Dârimî, I, s. 131.

[121] M.b. Yezid b. Mâce, Sünen-i İbn Mâce, II, s. 725: 2144; Şâfi’i, Risâ 3.

[122] Nisa, âyet, 29.

[123] Tirmizî, III, 515: 1209; Dârimî, II, 247.

[124] Buhârî, III, 162; Müslim, II, 1230: 137 ve 138.

[125] Süyûtî, CâmiVs-Sağîr, II, s. 122.

[126] Bu Hadîs, İbn Kesîr tarafından kendi tefsirinde, Bakara sûresinin 172. âyetinin tefsiri dolayısıyle zikredilmiştir (c. Is. 205).

[127] Buhârî, el-Câmi’u's-Sahth, II, s. 128; Nisâ’î, Sünen., V, s. 43.

[128] A. Cezîrî, Mezâhıbü’l-Erbaa, II, s. 9

[129] Bakara, âyet, 172.

[130] İbn Kesîr, Tefsîrü’1-Kur’âni’l-Azîm, I, s. 205.

[131] Kur’ân-ı Kerîm, Mâide, 1.

[132] Enfâl,27.

[133] Buhârî, el-Câmi’u's-Sahîh, I, s. 16.

[134]Ebû Dâvud, Sünen-i Ebû Dâvud, II, s. 260; Abdullah b.A. Dârimî, Sünen-i Dârimî, 11, s. 264.

[135] Kur’ân-ı Kerîm, A’raf, 33.

[136] Nur sûresi, 19.

[137] Kur’ân-ı Kerîm, Âli İmrân, 161.

[138] Hacc, âyet, 30.

[139] Celâlüddin Süyûtî, el-Câmi’u's-Sağîr, ü, s. 128.

[140] Ebû Dâvud, Sünen-i Ebû Dâvud, II, s. 120.

[141] M.b.İ. el-Buhârî, el-Câmi’u's-Sagîr, VIII, s. 196; Ebû Dâvud, II, 524; Nisâ’i, VIII 58.

[142] M.b.Y.b. Mâce, Sünen-i İbn Mâce, II, s. 755: 2746.

[143] Kur’ân-ı Kerîm, Şuarâ, 181 -183.

[144] Kur’ân-ı Kerîm, Mutaffıfîn, l – 6. Keza bk.: En’am, 153, A’raf, 85, Hûd, 84 – 85, İsrâ, 35, Rahman, 9.

[145] Ebu’l-Huseyn Müslim, I, s. 99: 164; Ebû Dâvud, Sünen., II, 244.

[146] M.b.İ. el-Buhârî, el-Câmi’u's-Sahîh, III, s. 74; Ebû Abdurrahmân b.Ş. el-Nisâî, Sünen el-Nisâî el-Müctebâ, VII, s. 216.

[147] Celâlüddîn Süyûtî, el-Câmi’u's-Sağîr, II, s. 156.

[148] C. Süyûtî, a.g.e. II, s. 175.

[149] Kur’ân-ı Kerîm, Bakara, 188.

[150] Abdü’s-Selâm ibn Teymiyye, el-Muntekâ., 11, s. 935: 6967; Tirmizî, III, s. 623:1337; Ebû Dâvud, 11, 270; İbn Mâce, II, s. 775: 2313.

[151] Müslim, III, s. 1463: 26; Süyûtî, el-Câmi’u's-Sağîr, I, s. 13.

[152] İbn Teymiyye, a.g.e. cild, I, s. 354: 2949; Müslim, III, s. 1227: 129;İbn Mâce, II, s. 728: 2154.

[153] Ebû’l-Hasen Ali el-Margınânî, el-Hidâye, IV, s. 92; Kudûrî, 119

[154] Ebû’l-Hasen, el-Hidâye, s. 92 – 93.

[155] Şuarâ, âyet, 183.

[156] Ribânın bu kısa izahı, her ne kadar iktisâdla ilgili İslâmın mühim bir ahlâkî tebligatını belirtmekte kâfi ise de, şüphesiz mevzuun ehemmiyeti ve modern iktisadiyatı faizden kurtarma mes’eleleri bakımından kâfi değildir. Burada daha geniş bir tafsilât vermek mümkün değildir. Yine de teyid etmek lâzımdır ki, ribânın men’i, İslâm iktisâdının en mühim değer unsurlarından sa­dece biridir. Onun için ribâyı men etme teşebbüsü, İslâmın öteki değerlerini tecrîd etmetsizin ne muvaffak olur ve ne de o bir mânâ ifade eder. Ribâ, İslâmın içtimaî iktisadî değerlerini tesis etmeden ortadan kaldırılamaz. Tafsilât için bk., Reşid Rıza, Ribâ., Mevdûdî, Sûd.

[157] Cezîrî, II, 154.

[158] Nur, 37.

[159] İbnMâce, II,742.

[160] Kurtubî, Cami’., 1171.

[161] Veliyii’d-Dîn Tebrîzî, Meşkâtü’I-Mesâbîh, II, s. 652: 518.

[162] Celâlii’d-Dîn Süyûti, el-Câmi’u's-Sağîr, II, s. 158.

[163] Abdullah b. Abdurrahmân el-Dârimî, Sünen-i Dârimî, II, s. 246.

[164] Müslim, Sahîh-i Müslim, III, s. 2119: 107; Buhârî, III, s. 66.

[165] Tevbe sûresi, âyet, 34.

[166] M. Huseyn Heykel, el-Fâruk Ömer, II, s. 229.

[167] A. İbu Haldun, Mukaddime, s. 306. Tâhir ibn Huseyn’in oğlu Abdullah’a yazdığı mektubdan iktibas edilmiştir. Mektub, Me’mun tarafından Abdullah bir vilâyete vali olarak tayin edildiği zaman yazılmıştır.

[168] A’raf sûresi, âyet, 31.

[169] Furkân, âyet, 67.

[170] Buhârî, m, 550; Müslim, II, 813:182.

[171] İbn Mâce, ü, 1373: 4100.

[172] İmam Mâlik, Muvatta, H, 911: 3.

[173] Buhârî, VII, 182; Müslim, İÜ, 1651: 42; ve 1653: 48; İmam Mâlik, Muvatta, II, 914: 9; tbn Mâce, 1192: 3606.

[174] Ebû Dâvud,II,572.

[175] Kur’ân-ı Kerîm, Nur, 2; Enbiyâ, 33.

[176] Mâide, âyet, 90.

[177] A’raf,33.

[178] A’raf, 157.

[179] Meâric,24-25.

[180] Nur sûresi, âyet, 33.

[181] Buharı, I, s. 11; Müslim I, s. 67: 71; Nisâf VIII, s. 101. İki âyetin de lisânına dikkat ediniz. Bütün servet hakîkaten Allah’a aittir. O, onu bazısına az bazısına çok olarak insanoğluna verdi. Onun için zenginler onu sadece ken­dileri için değil aynı zamanda fakir kardeşleri için de harcamak mec­buriyetindedirler. Çünkü fakirin zenginin malında hakkı vardır.

[182] Haşr sûresi, âyet, 9.   

[183] Âl-i imrân, âyet, 92.

[184] Buhârî, I, 11; Müslim, I, 67: 71; Nisâî VIII, s. 101. İki âyetin de lisânına dikkat ediniz. Bütün servet hakîkaten Allah’a aittir. O, onu (bazısına az, bazısına çok olarak) insan oğluna verdi. Onun için zenginler onu sadece kendileri için değil aynı zamanda fakir kardeşleri için de harcamak mecburiyetindedirler. Çünkü fakirin zenginin malında hakkı vardır.

[185] Ebû A. Buhârî, el-Edeb, 52:11.

[186] Ebû Dâvud,II, 584.

[187] Leyi sûresi, 17-21.

[188] Bakara, 263-4.

[189] Muayyen mallar üzerindeki mikdar, % 10 veya % 20 dir. Ayrıca zekât fonu Kur’ânî emirlere uygun olarak sosyal güvenlikten ayrı bir şekilde belli masraflar adı altında da harcanabilir. Muhtasar olmamız icab ettiğinden tafsilâta girilmedi.

[190] Ebû Ubeyd K.b. Sellâm Kitâbü’l-Emvâl, s. 354: 919.

[191] Tevbe sûresi, 103; Ebû Bekir el-Cessas, Ahkâmü’l-Kur’ân, III, 190 -192. Tevbe sûresinin 103. âyetinin tefsirine bakınız.

[192] Abdullah b. A. Dârimî, Sünen-i Dârimî, I, s. 385.

[193] Ali el-Tantâvî ve Naci el-Tantâvî, Ahbâru Ömer, s. 268.

[194] Yûsuf b. Abdu’1-Berr el-Kurtubî, Cami1 Beyân el-İlm., 11,15.

[195] Ebû Dâvud el-Sicistânî, Sünen-i Ebû Dâvud, I, s. 381 – 382.

[196] M.b.Y.b. Mâce, Sünen-i İbn Mâce, I, s. 589: 1839; Ebû Dâvud., Sünen., I. s. 395; Abdullah b. Abduırahmân el-Dârimî, Sünen-i Dârîmî I, s. 386; Ebû Abdurrahmân b. Şuayb el-Nisâî, Sünen., V, s. 74.

[197] Celâlüddîn el-Süyûtî, el-Câmi’u's-Sağîr, II, s. 167; Abdullah b. Abdurrahmân el-Dârimî, Sünen-i Dârimî, s. 83: 264.

[198] Süyûtî,a.g.e.,

[199] Kur’ân-ı Kerîm, Bakara, 205.

[200] Kur’ân-ı Kerîm, Bakara, 205.

[201] Ebû Dâvud el-Sicistânî, Sünen-i Ebî Dâvud, II, s. 34.

[202] Veliyyüddî el Tebrî/î, Mişkâtü’l-Mesâbih, II, s. 316.

[203] M.b. İdrîs el-Şâfî’i, el-Risâle, s. 419:1159.

[204] Ebû Ya’lâ M.b. el-Huseyn el-Ferâ, Ahkâm., 3; Mâverdî, Ahkâm., 5

[205] EbûYâ’lâ,a.g.e.,s. 3.

[206] Mâverdî, a.g.e., s. 5.

[207] A’raf sûresi, 54.

[208] Yûsuf sûresi, 40.

[209] A’raf, 3.

[210] Kur’ân-ı Kerîm, Bakara sûresi, âyet, 20; Fâtır, 39.

[211] Âl-iİmrân,159

[212] Eş-Şuara, âyet, 38.

[213] M.b. Ömer el-Zemahşerî, el-Keşşâf, I, s.432.

[214] Zemahşerî, gös. yer; M.H. Heykel, el-Fâruk Ömer, H. s. 208.

[215] Kurtubî, n, s. 59. Davâhilî, el-Medhal ilâ ilm-ı Usûl-i Fıkıh, s.333. Kurtubî de “muttekî, Davâlibî*de de “âlim kelimesi vardır. Hakikatte takva ve ilim, ikisi de zaruridir. İlmi olmayanın fetva vermemesini peygamberimiz men etmiştir. (Kurtubî II, s. 63.).

[216] Mevdûdî, Hilâfet ve Mülûkiyyât, s. 70.

[217] Müslim, I. s. 126: 226; keza bk., IH, s. 1458: 18 vd; Buhârî, IX, s.80; Ebû Dâvud, II, s. 6: 14.

[218] EbûDâvud,s.6:14.

[219] Ebû Ubeyd K. Sellâm, Kitâb., s. 6:14.

[220] Ebû Yûsuf, Kitabtt’l-Haraç, s. 14 -15.

[221] Mâverdi, Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 123; Ebû Yala, Ahkamu’s-Sultaniyye, s. 11.

[222] Müslim, II, s. 889: 147; İbn Mâce, II, 1297: 3931. Keza bk., İbn Hişam, II, s. 603; Heykel, s. 489.

[223] Ebû Dâvud, Sünen-i Ebî Dâvud II, 568.

[224] Ebû Ya’lâ, Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 11; Ebû’l-Hasan Mâverdi, El-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 16; Ebû’l-Hasan el-Mergınânî, el-Hidâye, ii. s. 88 ve 132.

[225] Buhârî, IV,s. 239.

[226] Ebû İshak el-Şâtibî, el-Muvâfikât., c. II, s. 349; Y. Â. Kureşî, Kitâbü’l-Haraç, s. 97: 303

[227] İbn Mâce, II, s. 741: 2200; Ebû Dâvud, II, 224: Dârimî, II, 249.

[228] Bu mes’elenin daha fazla izahı için bk.: Ebû’l-Hasan Ali el-Margınânî, el-Hidâye, IV, 92

[229] el-Hidâye, IV, s. 93.

[230] Müslim, I, s. 90: 164; Ebû Dâvud, II, s. 244; Dârimî, II, 248.

[231] Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm Kitâbü’l-Emvâl, s. 5: 8.

[232] Ebû Yûsuf., Kitâbü’l-Haraç, s. 117.

[233] Ebû Yûsuf, a.g.e. 65.

[234] Hz. Ömer, umûmî menfaat icâbı, şahıslardan bir miktar toprak parçası almış, fakat onun için tazminatını ödemişti, (bk., M, Yusufuddin, İslâm., I, s. 322.)

[235] A.b. Abdurrrahmân el-Dârimî, Sünen-i Dâritnî, I, s. 385.

[236] Ebû’l-Hasan el-Mergınânî, el-Hidâye, IV, s. 105.

[237] Ebû Yusuf., Kit|bü’l-Haraç, s. 85.

[238] Ebû Yûsuf., a.g.e. s. 14,15 ve 86.

[239] Ebû Yûsuf., a.g.e. s. 111.

[240] Ebû’l-Hasan Ali b.M. el-Mâverdî, Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 209.

[241] Abdurrahmân İbn Haldun, Mukaddime, s. 308.

[242] Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Haraç, s. 94 -105; Mâverdî, Ahkâm., s. 185 – 198; Manâzır., İslâmî s. 363 – 395.

[243] Abdü’s-Selâm İbn Teymiyye, el-Müntekâ min ahbâri’l-Mustafâ, II, s. 401: 3126. Bu Hadîs-i Şerifin daha tafsilâtlı metni için bk., Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 197.

[244] Kur’ân-ı Kerîm, Enfâl sûresi, âyet: 60.

[245] Müslim, III, s. 1358: 6; Ebû Dâvud, s. 559.

[246] M. Hıfzırrahmân Sevharvî, İslâm ki İktisâd Nizâm, s. 227.

[247] Ebû’l-Hasan el-Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, s. 123; aynı müellif, Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 245.

[248] Ebû Yûsuf; Kitâbü’l-Haraç, s. 109 – 110.

[249] M. Hıfzurrahmân Sevharvî, İslâm., s. 227.

[250] Margınânî, Hidâye, II, s. 164.

[251] İbn Mâce, I, s. 81: 224; Kurtubî, Cami’ Beyânü’l-İlm., I, s. 3 – 13

[252] M. Necâtul-lah Sıddîkî, “İslâmî Riyaset ki.,”, s. 49.

[253] Mâverdî, Ahkâmu’s-Sultâniyye, s. 27.

[254] îbnMâce,I,s.31:79.

[255] Müslim, I, s. 203:1

[256] Ebû Dâvud, H, s. 122; Tirmizî, H, s. 619:1332.

[257] EbûDâvud,H,s. 124.

[258] EbûDâvud, I, s. 481.

[259] A. Tantâvî, Ahbâru Ömer, 279,271.

[260] Aynı eser, s. 709 – 280 ve 271.

[261] M.N. Sıddîkî, “İslâm.,”, s. 43.

[262] Aynı eser, s. 51.

[263] İbn Haldun, Mukaddime, s. 309, Tahir ibn Hüseyn’in, oğluna yazdığı mektupdan iktibas etmiştir

[264] Mâverdî, Ahkâmü’s-Sultâniyye, 205.

[265] Nahl sûresi, âyet, 125.

[266] Kur’ân-ı Kerîm, ‘Araf sûresi, âyet, 3.

[267] Nisa sûresi, 125.

[268] Bakara sûresi, 200 – 202.

İSLAM İKTİSADININ GAYE VE MAHİYETİ ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 1:07
  İslam

“İSLAM İKTİSADININ GAYE VE MAHİYETİ” için 1 Yorum

  1. Luigi Fulk diyor ki:

    I just want to mention I am just newbie to blogging and site-building and truly enjoyed you’re blog site. Almost certainly I’m likely to bookmark your website . You absolutely come with really good articles and reviews. Cheers for revealing your webpage.

İSLAM İKTİSADININ GAYE VE MAHİYETİ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç