ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

İNSAN VE YÖNETİMİ – II


Popüler Aramalar

 I- GİRİŞ

İnsan, en anlaşılmaz fakat çok kutsal ilahi yapıdır. İnsan yönetimi ise, konusunun insan olması nedeniyle son derece girift bir yapı göstermektedir. Hızla ilerleyen teknik ve beraberinde getirdiği kültürü, öğrenmenin bir ömür boyu uygulanması gerçeğini, bir uyum süreci olarak zorunlu kılmaktadır. Uyumda isteklilik, ilimde ahlak, yönetimde adalet ve hakça paylaşım, moral değerlerin dikkate alınması, inanç ve fıtratına hürmet duyulması gereken temel hususlardır. Yönetimde strateji ve planlama da önemlidir. İnsan yönetiminde iki görüş bulunmaktadır. Birinci görüş, insanı bir hizmet aracı olarak gören, onun insan olma unsurlarını hiçe sayan, ideallerini, ihtiraslarını, beklentilerini kabul etmeyen, havuç ve sopa (ödül ve ceza- Pavlov’un köpeklere yaptığı – şartlı refleks) yoluyla en çok faydayı almayı amaçlayan bir sistemdir. İkinci görüş ise; insandan beklenen davranışları isteme sanatıdır ki, bu görüşe göre; insan önce insandır. Onun idealleri, inancı, beklentileri, iradesi, hırsı, özel sorunları v.s. daima bir eğitim ve yardım konusunun içindedir. Bu, adalet ve arkasından gelecek, ahlak ile verim sağlamanın ve insanlığın gereğidir.

Yönetim felsefesi ise uygulanan dünya görüşü ile ilgilidir. Devletin ya da şirketlerin, çalışanlarının inançlarına saygı göstermesi, onun verimliliğini artırıcı bir unsur olarak görünmektedir. Bir ülkede ya da şirkette lider; Otokratik değil katılımcı olmalı, kendisi geride kalmalı, insanlar hissetmemeli. Liderlik fikir üretmede değil, karar verme ve risk almada olmalı. Karar vermek ve riski birinin alması için yukarıda kalmak, etkilemek ve gayrete getirmek için aşağılara inmek gerekmektedir. Sonuç olarak çok öğüt yerine örnek olmak gerekmektedir. İnanış ise insan olmanın gereğidir.

II- USTA BİR YÖNETİM ANLAYIŞI

Bizim ülkemiz kurumsallaşmada oldukça geri.

Olayları ya da işletmeleri yalnızca mali olarak örneğin, yalnızca bilançolara bakarak değerlendirmek doğru ve yeterli değil.

Strateji ve planlama da çok önemli.

Yönetim trendi; etik ve sosyal sorumluluklar çerçevesinde yön verici ve yol gösterici olarak daha fazla sorumluluk almaya dayalı olmalı.

Patron zihniyetinden çıkılarak kurumsal yönetim denen profesyonel yönetim anlayışı iyice yerleştirilmeli.

Şeffaflık rekabette olumsuz gibi görünse de, ortaklara şeffaf olmak, uzun dönemde geri dönebilmektedir. Çünkü insanlar yalnızca bilançoya değil, ne düşündüğünüze de bakmaktadırlar.

Bir şirketin aile şirketi veya halka açık olmasından ziyade nasıl yönetildiği önemli. Çalıştırılan işçi sayısı ve üretilen ürünün sağladığı sosyal fayda da artı bir değer olarak görünmeyen hesaplara dahil olmalı. Neden bir övünç kaynağı olmasın? Karşılıklar yalnız dünyalık olarak düşünülmemeli. İyilikler de terazinin bir diğer kefesine girmeli.

Ve uzun dönem…

Gerek ülke ve gerekse şirket yaşamında iyi ve kötü şeyler gelir geçer, önemli olan uzun dönemi korumaktır.

İnsan için de aynı şey geçerli değil mi?
 

III-  İNSAN YÖNETİMİ

İnsanı tarif edemeyen, yönetimini tarif edebilir mi?

Bir soru ile cevap arayalım:

Size göre yönetim;

- İnsanlardan istediğin davranışı alma sanatı mı?

yoksa;

- İnsanlardan beklenen davranışları isteme sanatı mı?

Bu önemli konuyu biraz açalım:

Birinci görüş, insanı bir hizmet aracı olarak gören, onun insan olma unsurlarını hiçe sayan, ideallerini, ihtiraslarını, beklentilerini kabul etmeyen, havuç ve sopa (ödül ve ceza- Pavlov’un köpeklere yaptığı – şartlı refleks) yoluyla en çok faydayı almayı amaçlayan bir sistemdir. Bazı eğitim kurumlarında (örn. Dersanelerde ve anne babalarda çocuk ya da öğrencinin erdemli-erdemsiz ayrımından, başarılı-başarısız ayrımına sürüklenmesi) ve bazı askeri ve kurumsal uygulamalarda, bu temel felsefi argümana rastlamak mümkündür.

İkinci görüş ise; insandan beklenen davranışları isteme sanatıdır ki, bu görüşe göre; insan önce insandır. Onun idealleri, inancı, beklentileri, iradesi, hırsı, özel sorunları v.s. daima bir eğitim ve yardım konusunun içindedir. Çalışanlar, her şeyiyle ilgilenilerek insanlığın ortak değerlerine ulaştırılmalıdırlar. Bu, yönetim için bir sorumluluktur. İşte bundan sonra kişinin en faydalı çalışmayı yapmasını bekleyebilirsiniz! Çalışanlarının moral değerlerinden, bütün sorunlarıyla, evliliğinden ev edinmesine kadar her şeyiyle ilgilenen bazı kuruluşlar mevcuttur. Bu anlayış ortakların hem merhamet duygularından ve hem de profesyonel yönetim anlayışının harmanlanmasından kaynaklanabilmektedir. Çünkü, ilgi, moral değerleri güçlendirerek benimsemeyi ve beraberinde verimi de getirmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, şirket yönetiminde kurumsal sadakat oluşumunda birinci sırada insanların işyerlerini sevmeleri gelmektedir. İkinci sırada geleceğini güvende hissetme, üçüncü sırada ise aldıkları ücret yer almaktadır. Kişinin geleceğini güvende hissetmesi ve işyerini sevmesi için kendisine değer verildiğini, fikirlerine saygı duyulduğunu hissetmesi gerekir.

Bunu sağlamak için şirket yönetimi nasıl hareket etmelidir?

Şirket yönetiminin diyalog ve hoşgörüde, doğru tartışma usulüne uyması gerekir. Nasıl ki bir hekim hastaya değil hastalığa düşman olur ve o hastalığı yok etmeye çalışırsa insanın  da karşı tarafın kişiliğine değil, onun kötü alışkanlıklarına düşman olması gerekir. Karşı taraf  kişiliğinin benimsendiğini hissedince sağlıklı diyalog kurulur. Kişiye, kendisinin iyi bir insan olduğu fakat bazı konuların tartışılması gerektiği söylenirse uyumlu bir diyalog kurulabilir.

Diyalog olabilmesi için çalışanların tanıdık olmayan düşünce ve ihtiyaçlarına açık olmak gerekir.  Çözümlenmemiş farklılıklara saygı duyulmalı ve reddedilmemelidir.

Şirket yönetimlerinde de bu metot çok önemlidir. Buyurgan ve otoriter bir tarzla yaklaşıldığında karşı taraf şirketin yönetiminde yardımda bulunmaz ve işbirliğine açık olmaz. İşbirliğine açık olabilmeleri için onlara “Bu şirketi birlikte yöneteceğiz, ortak faydamız var”şeklinde yaklaşıldığında sonuç alınır.

Diyalog ve hoşgörünün sonucunda katılımcılık ortaya çıkar. Katılımcılık çoğulculuğun sonucudur. Katılımcılığın sonunda da verim artar. İki kişi 11 kişi gibi olur. Küçük bir pil çok dar bir alanı aydınlatır. Çünkü fotonlar dağınık olarak etrafa yayılır. Halbuki ışık lazer haline geldiğinde fotonların hepsi aynı yönde, aynı hedefe, benzer hareketle giderse bir km. uzağa kadar ışık gidebilir. Aynı amaç, benzer hareket senkronizasyonuna sebep olmuştur. Böylece üretkenlik ve verim artmıştır.   

Yani hem aklın yolu, hem hoşgörünün ve hem çıkarın  yolu birlikte verime çıkmaktadır. Bazı uluslararası kuruluşlar bu gerçeği farketmişler ve işçiyi işletmeyle bütünleştirmek için her türlü prim, sosyal aktivite, maaş seviyesinde yetkiyle gelen iyileşme, sorunlarıyla ilgilenmek, inancına saygı göstermek şeklinde davranışsal bir uyum göstermektedirler. Amaç merhamet olarak gözükse de çıkar birliği daha baskın görünmektedir. Bundan her iki tarafta istifade etmektedir = ortak fayda.

IV- YÖNETİM FELSEFESİ

Yukarıda iki maddede özetlediğimiz yönetim anlayışı, eğitim, sağlık, sanat ve benzeri alanlarda, o toplumda geçerli olan dünya görüşünden daima etkilenir.

Örneğin materyalist bir felsefenin geçerli olduğu toplumlarda ilişkiler de ona göre düzenlenir. Devlet halka kendi görüşünü anlatır ve ondan, buna uygun davranışlar sergilemesini ister. Devlet en büyük organdır ve her şeyi düzenler, kontrol eder ve dağıtır. Uyulmadığı takdirde zor kullanması, bir hak değil, hürriyetin gelişmediği bir yerde halk adına halk için dikta anlamına gelir.

Yönetim felsefesi olarak en geniş anlamıyla Liberalizmin yaklaşımını da kritize edelim.

Devletin ekonomik hayata müdahalesini en aza indirmeyi amaçlayan doktrine liberalizm denir. Bu görüşü savunan İskoçyalı ekonomist Adam Smith, devletin ekonomik hayata müdahaleden kaçınmasını milletlerin refahı ve geleceği bakımından gerekli görmekte idi. İnsanı “homo economicus” olarak tanımlar ve “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kuralını benimsemiştir. Adam Smith’e göre; “bir milleti barbarlığın en aşağı seviyesinden refahın zirvesine yükseltmeye üç şey yeterli olabilirdi: “Barış ve huzur, mutedil vergiler ve adaletli, müsamahalı bir idare rejimi…” Bu üç şey gerçekleşince olayların tabii akışı sonucunda, istenilen sonuç er geç gerçekleşebilirdi. Ancak mutlak zaruret olmadıkça devletin ekonomik hayata müdahalesi fayda yerine zarar getirebilir.

Adam Smith de ekonomide tabii düzen fikrini benimsemekle birlikte, ilâhi bir kuvvetten söz etmemiş ancak “gizli elin” ekonomik hayatı düzenlediğini belirtmekle yetinmiştir. Ona göre bu gizli el de insanların ruhsal yönelişlerinden ve menfaat düşüncesinden başka bir şey değildir. Çünkü insanın davranışlarına yaşadığı çevrenin etkisi, gösteriş duygusu ve menfaatini koruma gayreti hakimdir.

Yukarıda temel felsefesini kısaca belirttiğimiz Liberalizm, temelde bireysel hak ve hürriyetler yanında mülkiyet fikrini kabul eder ve mutlak bir serbestiyetten yanadır. İnanca karışmaz ve serbest bırakır.

İnsanın, mülkiyetin üzerine inşa edilmiş menfaatinin peşinde koşmasının hür bir ortamda gereken refah ve sosyal faydayı beraberinde getireceğini, oluşacak rekabetin de kaynakların optimal kullanımını da sağlayacağını iddia eder. Ancak sermaye sahiblerine bir sınır getirilmemesi onları devamlı yatırım ve yüksek kazanç sağlamaya ve bu arada faktör değerlerini, bu arada işçi ücretlerini düşük tutmaya itmiştir. Paylaşımdaki bu eşitsizlik ve sermaye sahipliğinin iş gücüne göre göreceli üstünlüğü, servetlerin belli ellerde toplanmasına yol açmış ve refah sanıldığı gibi dengeli paylaşılamamıştır. 

Ahilik Bir Kalkınma Modelidir

Ancak insan yönetiminde yine de tam olarak verim alınabilmesi için, Amerika ve Batı, Selçuklu ve Osmanlı’dan gördüğü ve keşfettiği AHİ’liğin çırak – kalfa – usta- ve iş sahibi olma sistemini adapte ederek işçiyi yirmi yıl aynı civatayı sıkmaktan kurtararak ona işyerinde aşama aşama makam ve parasal artış sağlama, hatta bazı işleri dışarıda ona küçük işyeri açmasını sağlayarak onun sahiblenme ve dolayısıyla ondan yüksek verim elde etmeyi amaçlamış ve bunu da sağlamıştır.

İşte insan yönetimi olarak kişinin sahiplenme duygusu ve moral değer olarak daha fazla ücret alma ve makam ilerlemesiyle iş, yetki ve sorumluluk alması olumlu sonuçlar vermiştir. Burada tek eksik kalan nokta AHİ’liğin bütün bunlara ilave olarak ahlaki değerler bütününü de içermesidir. Yani batı bu ahlaki değerleri almamıştır, alamamıştır. Ahlak insanda kültür, vicdan ve dengeli bir ekonomi ile kontrol edilebilir bir devlet yapısının çabasına bırakılmıştır. Onlardaki bozulmuş da olsa dinlerinin ahlaki özelliklerinin bulunduğunu etkin olmasa da söylemek mümkündür.

İnsan ve İnanışı

İslam ülkelerinde işçi sınıfının gelişmiş olduğu bir ülke henüz yoktur. Şüphesiz bunun tarihsel ve ekonomik nedenleri vardır. Dikkat çekmek istediğimiz nokta: medeniyetin zaman içinde daima yer değiştiriyor olması gerçeğidir. Roma, Emeviler, Selçuklu, Osmanlı ve daha niceleri canlı bir organizma gibi kuruldular, geliştiler, gerilediler ve öldüler.[2]

Son bir kaç yüzyıla damgasını vuran Avrupa ise, nüfusunun yaşlanması, yeni teknoloji üretememe, gelişmenin geri kalma dinamiklerini de zamanla içermesi ve daha bir çok sosyolojik nedenle, geri kalma moduna girmiş bulunmaktadır. Buna birleşerek karşı koymak ve birleşmenin sinerjisinden yararlanmak istemektedirler. Ancak ölüm aspirinle önlenemez. Sosyologlara göre, bu geri kalmanın iç dinamikleri, gereğini yapacaktır.

G-20 içindeki çevre ülkeler, artık ipleri ele almak üzeredir. Çin, nüfus ve Mao’nun kültür değişim politikasına karşı koyarak, havzalarda yaşayarak bozulmayan kültür, kapitalizmin artılarıyla birleşerek süper bir güç olma yolunda hızla ilerliyor. Hindistan’da öyle. Brezilya sırada.

Bunun gibi idealist diyebileceğimiz bir felsefenin benimsendiği toplumlar ile bu parelelde dini esas alan toplumlarda da insan-insan, insan- Allah, insan-devlet ilişkileri hep birbirini etkilemiştir.

İslam da ise, devlet ve halk arasındaki ilişkiler eşit, yani %50 – %50’dir. Üstünlük sözkonusu değildir. Yönetim için ehil olunması münasebetiyle yetki verilmiştir, fakat kontrol yine halkta mevcuttur. Devlet sadece hizmet için vardır ve küçüktür. Taraflardan birine herhangi bir imtiyaz yoktur. Herkes kendi yaptığı işinden sorumludur. Özel sektör sürükleyicidir. Büyük İslâm düşünürü İbn Haldun[3] devletçiliğe ve devletin ekonomik hayata müdahalesine karşı çıkarak şöyle der: “Devletin iktisadi hayata müdahalesi halkın teşebbüs gücünü zayıf düşürür. Teşebbüs gücü zayıflayan ülkeler yoksullaşır. Halkın yoksullaşması devlet bütçesini dengesizliğe sürükler.” İbn Haldun’a göre devletçilik bir kısır döngü meydana getirir. Devletin kendi hesabına bir takım iktisadi yatırımlara girişmesi, toplum menfaatlerinin çiğnenmesine yol açar. Ekonomik faaliyetlerin devletçe yürütülmesi resmi teşkilatın büyümesine ve bu da devlet gelirlerinin ihtiyaçlara yetişmemesine sebebiyet vermektedir.

İşçi ücretinin nasıl belirleneceği konusu devlet ve işverene bir sorumluluk olarak yüklenir ve hemen verilmelidir. Ölçü olarak da bir hadiste; “evlenebilmesi, ev alabilmesi ve binit edinebilmesine yetecek kadar bir ücrettir. Bundan daha fazlasını isterse ya hırsızdır ya da hain” şeklinde tanımlanır. Bunu, bu günkü asgari ücretle kıyaslamanızı rica ederim!

Para bir değişim aracıdır, mal değildir. Alışveriş serbest, fakat paranın kirası olan faiz yasaktır. Risk parayı kullanandan zayıftan, güçlü sermaye sahibine yüklenmiştir. Vadeli satış ve vade farkı alimlere göre olabilir. Sermaye veya emek- sermaye ortaklıklarını teşvik ederek sermayeyi tabana yaymak ister. Servetin belli ellerde toplanmasını hoş görmez, bütün toplumun üretimden hakça pay almasının tedbirlerini alır emtiada %2,5, üründe masraflıda %10 ve masrafsızda % 20 oranında yüksek bir zekatı emreder. Bununla fakirin fakirlikten kurtularak kendine bir iş kurması amaçlanmıştır. Geçiştirme değildir.

İnsan yönetimi konusunda AHİ’liğin ayrı bir ünü var. Ahiliğin bir kalkınma modeli olduğunu düşünüyoruz. Ahlak, sonuçta “üretimde azamiliği tüketimde israftan kaçındırarak asgari tüketimi” ve dolayısıyla arz talep dengesini bulmaya yönelik bir çaba olarak da yorumlanabilir. İş kalitesi ve tüketici hakları ise en üst seviyededir. Onun; çırak, kalfa, usta ve iş sahibi olma özelliği, insan yönetimini kolaylaştırmış ve çizgi dışılığı ağır toplumsal baskı altına alarak fiat, miktar ve mal kalitesi kontrol edilebilir bir ekonomi ihdas etmiştir.

Doğal hukuk denen ve herkesçe yanlışlığı veya doğruluğu kabul edilen, hırsızlık, adam öldürme gibi fiiller bugün artık tartışılmamaktadır. Ancak bunun sorun olan tarafı, sizin uygulayacağınız cezanın gerçekten caydırıcı olup olmadığı ile kimi koruma anlamına geleceği noktasındadır. Örneğin, az bir ceza veya getirilecek aflar, zulme uğrayan tarafı tatmin etmeyecek ve adalet gerçekleşmedi diyerek kendisi ceza vermeye kalkacak ve kan davaları da bu yüzden sürüp gidecektir. Yani cezanın önce gerçekten caydırıcı olmasından sonra, arkasından tam adalet uygulamak veya karşı tarafın affına izin vermek, devletin hakkı olmadan affetmesi yerine, canı yananın affetmesine izin vermek, toplumu rahatlatacak, sokakta yürüyen masum insanların canına kast eden birisi tabancayı eline alıca, onu bu işten caydıracak ve eli titreyecektir. Sonuç olarak “ne yapalım canım olmuş bir kere” deyip suçluyu korumak, yeni suçluları piyasaya çıkarmaktadır ve sokakta yürüyen masum insanların canı tehlikeye atılmaktadır. Şüphesiz affa yetkili, devlet değil, mağdur taraf olmalıdır. 

Sonuç olarak insan yönetimi, o ülkenin dünya görüşü ile yakından ilgilidir. Doğal hukuk ve insan hakları ile demokrasilerdeki ileri sayılabilecek hak ve hürriyetlerin insan ilişkilerinde de bir iyileşme getirmesi muhtemelse de, moral değer olarak refahı nasıl paylaştığınız hususu bu ilişkinin temeline oturacaktır. Kısaca karın doymadan ahlak ve verim beklemek yanlış bir beklenti olur. Onun için hükümetlerin büyümeye odaklandıkları kadar paylaşımla ilgili tedbirleri de almak, gelir dağılımını iyileştirmek ve sermayeyi tabana yaymanın çarelerini aramak ve bulmak durumundadırlar. Bugün KOBİ’ler toplam gayri safi milli hasılanın %90’nını üretmektedirler. Büyük sermaye oluşumu, toplumu rahatsız eden adaletsiz uygulamalarla değil, ortaklıkları geliştirerek daha çok ticaretin canlı tutulmasıyla sağlanmalıdır. Örneğin SONY firması bir çok ortaklı kuruluştur.

Sonuç: Adalet, hakça paylaşım, inanç, ahlak ve diğer moral değerler, insan yönetiminin temel taşlarıdır.

V- AHLAK VE MİHENK TAŞI

Bu arada günümüzde bir çok mesleki ahlak yasaları çıkarılmaya çalışılıyor. Ancak ahlakın mihenk taşında ne var, insanlar hangi saikle ahlaklı olur diye bir sorgulama yapıp o konuları düzeltmek kimsenin aklına gelmiyor.

Her insan az ya da çok neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilir.

Bu nedenle ahlak yasasından ziyade o yasalara uymayı sağlayacak tedbirleri almak gerekir.

Ahlakı sağlayan ve sağlam temellere oturtan; toplumun o anki ulaştığı kültür seviyesi, kişinin vicdanı, inanışını yaşayış derecesi, kazancının onun ihtiyaçlarını karşılama derecesi, ve mesleki tatmin düzeyidir.

Artık, kişilerin verimli bir çalışma ve ahlaki prensiplere uymasını bekleyebilirsiniz.

Sonuç olarak kişinin ortamını hazırlayacak, karnını doyuracak, umutlarını sağlayacak ve ahlaklı olmasını isteyeceksiniz. Arkasından verim gelecektir.

Aslında bu noktada sorulacak temel soru şudur: İnsanlar neden doğru olurlar?

Menfaatinize dayalı bir cevap vermediğinizi ümit ederim.

İnsan vicdanı ile bir yere kadar ahlaklı olabilir. Yurttaşlık bilinci, iyi bir eğitim ve kişilik özellikleri de kişiyi doğru olmak gerektiğine inandırabilir. İnançsız birisi de kişilik yapısı, ülke sevgisi, aldığı iyi bir eğitim ve nihayet asılı duran ceza kılıcı yüzünden ahlaklı davranabilir. Fakat bu bir yere kadardır. Ahlak, menfaatle çatışmaya girdiği anda hakem de görmüyorsa terkedilir. Çünkü neden doğru olduğuna ilişkin mihengi sağlam değildir.  

Gelişmiş ülkelerde maddi tatmin düzeyi yüksek olmasına rağmen gelir dağılımındaki adaletsizlik orada da vardır. Onların dini inanışlarının hala ahlaki özelliklerini koruduğu ve toplumlara yön verdiği, yardımlaşmayı teşvik ve tavsiye ettiği de söylenebilir aslında. Gelişmiş bu ülkelerde, okullarda oluşturulan yurttaşlık bilinci – ülke sevgisi ve milliyetçi duygular – ileri düzeyde bir eğitim, iyi  işleyen ve kontrol eden bir idari yapı, fiziki ve sosyal ihtiyaçları karşılayabilen bir gelir düzeyi, ekonomide dengeye oturmuş bir arz-talep dengesi, fakir ve işsize yardım eden bir sosyal devlet ve hala dürüst değilseniz karşılaşacağınız ağır cezalar. Artık davranışınıza siz karar verin.

Fakat Japonların yaptığı gibi, Fuji dağının eteklerinde satış elemanlarını toplayıp yüzlerine tükürerek onların gururunu kırmak adına tevazulu insanlar yapamazsınız. Bu, insanın kutsallığına aykırıdır bir kere.

Ankara, Etlik, Aşağı Eğlence’de köhne, güneş görmez, bodrum, tek odada oturur, doksan beşlik maliye emeklisiyken Hakkın Rahmetine kavuşan, Arap Hızır Amca’dan kulağımızda kalan Ziya Paşa’nın iki mısrası ile cevap verelim:

“Asafın mikdarını bilmez, Süleyman olmayan.

Bilmez insan kadrini, alemde insan olmayan.”
 

VI- LİDER TİPLEMESİ

Bir ülkede ya da şirkette lider;

- Otokratik değil katılımcı olmalı,

- Kendisi geride kalmalı, insanlar hissetmemeli.

- Liderlik fikir üretmede değil, karar verme ve risk almada olmalı.

Bugünlerde yeni bir lider tiplemesinden bahsedilmektedir; “hizmetkar lider tiplemesi.”

Aslında bu liderlik anlayışı pek de yeni sayılmaz. İnsanların bunu ne kadar fark ettikleri bilinmez ama bize göre bu tiplemenin dini nitelikli olduğudur.

Bunun sloganı şudur: “Yönetici halka hizmet edendir” (Hz. Muhammed)

Burada iki nokta var.

Birincisi; “ben” kelimesinin geçmemesi.

İkincisi ise “yöneticiliğin halka hizmetten başka bir şey olmadığı”. İnsanın hizmet için efendilik makamında olduğu.

Maliye Kursuna gelen üniversite mezunu 4 sınıftaki yönetici olacak 100 kişiye yazılıda sorduk. “Yönetici halka hizmet edendir” sözünden ne anlıyorsunuz? Her kes bir şeyler yazdı. Bir kişi cevap verdi: Bu bir ilahi iştir. Günümüzde yönetici halkın efendisidir!”

İnsanlar öğüt kabul etmek yerine örnek olana bakmaktadırlar. O halde siz, yaparak ya da çalışarak hizmetkar konumunda tevazu ile o insanlara yaklaşmalı, aranızdaki farklılıkları kaldırarak yakınlaşmalı ve örnek olmalısınız. İnsanlar akranlarından daha çok etkilenirler ve önce taklit ederek öğrenirler.

Ancak birilerinin karar vermesi ve risk üstlenmesi gerekmektedir. İşte bu nedenle seçilenler, hizmet ve sorumluluk için efendilik rütbesindedirler. O halde efendilik, hizmetkarlıktan başka bir şey değildir.

- Karar vermek ve riski birinin alması için yukarıda kalmak,

- Etkilemek ve gayrete getirmek için aşağılara inmek gerekmektedir.

Halk daima yöneticiyi örnek alır. Bu, bazen bir baba, bazen bir öğretmen, bazen bir komutan, bazen bir sanatçı ve bazen de siyasi bir kişi olabilir. Bu yüzden; çok öğüt yerine, örnek olunuz.

Benim gibi olmalı, benim gibi yaşamalısınız.

Siz de damdan düşmelisiniz.

O zaman sizi kendim gibi hisseder ve kendim gibi sever ve uyarım.

 VII-  SONUÇ

İnsan, en kutsal ilahi yapıdır. Onu anlamayan ve dikkate almayan hiç bir siyasi veya iktisadi görüş veya şirket yönetimi başarılı olamaz.

İnsan yönetimi:

- İnsanlardan beklenen davranışları isteme sanatıdır.

İlim, adalet, hakça paylaşım, moral değerler ve ahlak bunun anahtar kelimeleridir.

Yönetim trendi; etik ve sosyal sorumluluklar çerçevesinde yön verici ve yol gösterici olarak daha fazla sorumluluk almaya dayalı olmalı.

Yönetimde strateji ve planlama da önemlidir. Şeffaflık uzun dönemde geri dönebilir.

İnsanlar öğüt kabul etmek yerine örnek olana bakmaktadırlar.

O halde örnek olunuz.

Yöneticinin rehberi “Yönetici halka hizmet edendir” olabilir. Fikirler kaynağı ile değil, ifade ettiği değeri ile ölçülürler. Bu takdirde her şey göreceli değerini kaybeder, araca dönüşür ve insana yönelir.

Gördük ki her şey insan için.

İnsan da bir şey için olmalı…

                                                                                               Ahmet Atik

                                                                                          Baş Hesap Uzmanı

 

 

 

 


[1] Maliye Bakanlığı, Baş Hesap Uzmanı

[2]  Milletlerin canlı organizmalara benzediği kurulup, gelişip, zayıflayarak yıkıldıkları görüşü, ünlü İslam alimi İbni Haldün’ün, ünlü eseri Mukaddime’de ileri sürdüğü bir görüştür.

[3] İbn Haldun (1332-1406) Tunus’ta doğmuş bir tarihçidir.

Tunus ve Fas’ta çeşitli memurluklarda bulunmuş ve bir ara elçilikle İspanya’ya gitmiştir. Uzun süre Kahire’de hocalık yapmış ve Şam’da Timur’la tanışmıştır. Kendisi tarihin kaydettiği en büyük ilim ve fikir adamlarından biridir. Çeşitli eserleri vardır. “Kitabu’l-lber” adlı eserinde yalnız vakaları anlatmakla kalmamış, bir tarih felsefesi kurmuş ve iktisadi görüşlerini anlatmıştır.

İNSAN VE YÖNETİMİ – II ile Benzer Yazılar:

2 Kasım 2011 Saat : 9:25

“İNSAN VE YÖNETİMİ – II” için 1 Yorum

  1. Tyson F. Gautreaux diyor ki:

    I just want to tell you that I’m very new to blogging and truly enjoyed you’re page. Almost certainly I’m going to bookmark your website . You amazingly have impressive writings. Many thanks for sharing with us your website page.

İNSAN VE YÖNETİMİ – II Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç