ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

İLK İSLAM DEVLETİNİN KURULUŞU


Popüler Aramalar

CEMAATİN TEŞKİLÂTLANMASI; Medine Halkı:

186 Mekke’li ailenin hukuki bir karar ile bir o kadar sayıda Medine’li aile içerisine dahil edilmesini gördük. Hicret’in başında İslâmiyeti kabul eden aile reisi sayısı dört yüz civarında ise, Müslümanların sayısı çok daha fazla olmalıdır. O halde Buhârî’nin[1] naklettiği şu hadîsin bu devre ait olduğunu söyliyebiliriz: «Huzeyfe’nin rivayet ettiğine göre bir gün Hz. Peygamber (S.A.S.) bize dedi ki: İslâmiyeti kabul edenlerin isimlerini bana yazınız. Biz ona bin beş yüz kişinin ismini yazdık.»

Bu ilk İslâmi nüfus sayımında kaydedilen 1500 müslümandan başka, Medine’de, henüz müslüman olmamış arap kabileleri vardı, bundan başka da hemen hemen Araplar kadar Musevi vardı, şu halde Medine’de Hicret’in birinci yılında on bin kişilik bir insan kütlesiyle karşı karşıyayız.

Dahili Münasebetler:

Evs ve Hazreç iki kardeş idi; onların nesilleri ise, Medine’de birbirine rakip iki kabile teşkil etmiştir. Hicretten hemen önce vuku bulan Buas harbi bir kardeş kavgasıdır, Hazreçliler meydan muharebesini kazanmışlardı ve şehrin Musevi halkı ile ittifak halinde idiler[2]. Daha önce zikretmiş olduğumuz gibi, Evs kabilesini Mekke’lilerle ittifak aramaya sevkeden şüphesiz bir kuvvet muvazenesizliğidir, iki kabilenin de hikmetli şahsiyetleri bu kardeş kavgasında bıkmışlardı[3]. Aşikârdır ki, Hz. Muhammed (S.A.S.) gibi bir yabancının hepsine reis olarak muvaffak olma şansı daha fazladır. Hicretten önce, Hazreçliler bir kral seçmek için karar vermişlerdi ve filhakika, Medine’li sanatkârlar, Hz. Peygamber’in Medine’ye avdetinde, Abdullah ibn Übey ibri Selül’ün giyeceği bir tacı yapmak için sipariş almışlardı[4]. Hazreçli bir kral Evsliler için şayanı kabul değildi. Muhtemelen Museviler için de durum aynı idi. İslâmiyet Hazreç’lilerin tasavvurunun takibine mani oldu, tabiatiyle tayin1 edilen kral buna çok üzüldü. Abdullah ibn Übey’in münafıklığının ve bundan sonra Müslümanları bir çok defalar sıkıntıya sokmasının sebeplerini burada aramalıdır.

Musevi’lere gelince, başlıca üç kabileye ayrılmışlardı: Kaynukâ’, Benu Nadîr ve Benu Kureyza. Birincisi Hazreçlilerle, sonuncusu Evs’lilerle ittifak halinde idi[5]. Bazı Musevi’lerin bir arap kabilesi ile, diğerlerinin birinciye düşman başka bir arap kabilesi ile ittifak akdettiklerine göre Musevi’ler arasında da iç harpler olmalıdır. Kelimelerin etimolojik manasına göre Kaynukâ kuyumcu, Nadîr yaprakların tazeliği (şu halde ziraatçi); Kureyza derileri tabaklamakta kullanılan bir nebat ifade ediyor. Muhtemelen başlıca meslekleri bunlardı, veyahut da Medine’ye hicret ederken bunlardı. Ticarette, ithalâtçı, yiyecek maddeleri satıcıları olarak, ve banker olarak (Hz. Peygamber Aleyhisselâm irtihalinden önce bir miktar hububat almak için, zırhını Medine’li bir Musevi’ye ipotek olarak bırakmış idi, vefatında zırhı ipotekli bulunuyordu[6] ) çalışırlardı.

Hıristiyanlara gelince, Medine’deki sayıları nazara alınmıyacak kadar azdı: Ebu Amir (Evs kabilesinden) isminde birinden bahsediliyor, bu adam Hıristiyanlığı[7] kabul etti ve keşiş oldu; (oğlu Hanzala pek iyi bir müslüman idi ve Uhud muharebesinde şehit olunca Melekler tarafından gasledilmiş manasına gelen «Ğasîlü’l-Melâike» unvanı aldı.) İslâmiyete muarız olari, Ebu Amir Medine’yi terketti, elli kadar taraftarı ile Mekke’liler safında Uhud muharebesine iştirak etti; bundan sonra bütün ümidini kaybederek, Bizans arazisi­ne yerleşti. Vâhidî’nin[8] zikrettiğine göre bu keşiş Medine’yi Bizans birlikleri ile istilâ edeceğini söyleyerek Müslümanları tehdit ediyordu; bu hâdisenin ne zaman vuku bulduğunu bilmek zordur. Ondan bir de dokuzuncu Hicrî yılda bahsediliyor[9]. Buna göre Müslümanlar arasındaki dostlarını toplamak için Medine banliyösünde (= civarında) «rakip bir cami» inşa ettirdi; fakat Hz. Peygamber (S.A.S.) bunun saiklerinden şüphelendi ve bu münafık ocağının imha edilip, yakılması için emir verdi. Ebu Amir iki sene sonra Herakliüs’ün yanında öldü. Me’dine’de Hıristiyanlığın başka bir izi yoktur.

İslâm’dan önceki Medine’de, başka dinlerin de temsilcisi yoktur.

Siyasi hayata gelince, kabile hayatı safhası aşılmamıştı, henüz site-devleti dahi yoktu. Araplarda olduğu gibi, Musevilerde de her kabile, müstakil bir birlik teşkil ediyordu ve kendi reisinden başka otorite tanımıyordu. Bu kabile reislerinin seçilişi hakkında fazla bir şey bilmiyoruz. Her kabilenin umumi toplantılar, lüzumu halinde kabile büyüklerinin’ müzakereleri ve eğlenceler, bilhassa yazın eğlenmek ve geceleri geçirmek için bir yeri vardı. Nadîr’li Musevilerin durumuna göre hüküm verilecek olursa[10] her kabile, harp, vs. gibi beklenilmiyen masraflar için kabile mensuplarının bağışlarını ihtiva eden bir umumi kasaya sahip idi. Arap kabileleri arasında bir rievi içtimaî sigorta mevcut idi: Şayet azalarından biri para cezası icap eden bir suç ile cezalandırılmışsa, bilhassa bir kati vukuunda kan diyetini, fert değil, kabile cemaati ödemek zorunda idi.[11] Muhtelif kabilelerde müşterek otorite yoktu; adalet icrası için, suçlu, kurban edilenin kabilesinden başka bir kabileye mensup ise neticeye varmanın yegâne yolu, kuvvet kullanmak suretiyle müzakere idi. Müsavat dahi yoktu: bildirildiğine göre, zayıf olan bazı kabilelere ödenen diyet, kuvvetli kabilelere ödenenin yarısı kadardı. Kanunlar mecmuası yoktu, duruma göre seçilen hakemlerin hükümleri, onların şahsi kanaatlerine veya müphem kaidelere dayanıyordu.

Şehir arazisi iyi tayin edilmemişti. Müstevlilere karşı müdafaa için her kabile muayyen kule veya küçük kalelere sahipti, erkekler ovada çarpışmağa çıkınca, kadınlar ve çocuklardan başka koyun sürüleri de oraya sığınıyordu. Uheyha ibnü’l-Culâh’a ait —bu zatın dul kalan karısıyla aradan’ zaman geçince Hâşim evlenmiş ve bu evlilikten Abdü’l-Muttalib dünyaya gelmişti— Dihyân kalesi harabeleri bir kaç katlıdır ve «gümüş gibi beyaz» taşlardan inşa edilmiştir. Medine ortasında bulunan bu kule zamanının tahribine karşı bu güne kadar mukavemet etmiştir.

Eğitime gelince, çok mahdut sayıda insan okuma yazma biliyordu. Museviler arapça konuşurlar, fakat zannedildiğine göre arapçayı, İbrani alfabesi ile yazarlardı. Onların Beytü’l-Midrâs denilen bir mahalle sahip olduklarına da işaret ediliyor[12][13]. Hem okul, hem kazaî mercî vazifesi gören bu müessese, ayni zamanda İlâhi bir kitaba (Tevrat) sahip olmaları, Musevilere müşrik ve cahil komşuları karşısında ruhi bir üstünlük vermişti.

Medine arazisi çok geniş bir vadidir: Kuzeyden güneyi ve keza, doğudan batısı deve sırtında bir günlük mesafedir; vadi dağlarla çevrilidir. Bu arazinin büyük bir kısmını volkanlar lâvları ile kaplamıştır. İklimi tatlı, arazisi münbittir. Suyu serin ve boldur. Ben şahsen bu sudan daha iyisini hiç içmedim. Hurmaları hasılatın evsafı, cinslerin tenevvüü ve mahsulün bolluğu sebebiyle haklı bir şöhret kazanmıştır. Hicretin birinci asrında, Medine Suriye’ye buğday ihraç ediyordu. Orada Mekke’dekinderi fazla yağış vardır ve Mekke’nin güneyindeki Vacc (Tâif) vadisinin suları Medine’den geçerek Kızıl Deniz’e dökülür. Medine’ye varmadan (Kuzey banliyösü) bu sular, Akûl denilen bir göle dökülür, ekseriya bütün yıl burada su vardır. 1946′daki ziyaretim esnasında bölgede bazı göçebeler vardı ve bana, Birinci Dünya Harbinden önce, Türk valilerinin, burada tenezzüh gayesiyle bazı vasıtalar bulundurduklarını söylediler.

İlk İslâm Devletinin Kuruluşu:

Hz. Peygamber’in (S.A.S.) bundan önce Medine’de müslüman cemaati takviye etmeye çalışmış olmasına rağmen (Hicretten önce, Akabe biatinde kabile başkanlarını ve başkanların başkanını tayin etmesinde gördüğümüz gibi), cemaat birbirine bağlı ve muntazam değildi. Hz. Peygamber ve müminlerin karşılıklı hak ve vazifelerinin tarifi icap ediyordu; şehrin müslüman olmayan Arap ve Musevileri ile anlaşmak, içtimai hayatı teşkilâtlandırmak, onu adlî, malî, askerî, dini ve eğitimle ilgili vesair müesseselerle teçhiz etmek icap ediyordu; ve Hz. Muhammed’in (S.A.S.) yegâne vazife ve gayesi olan İslâmiyetin geleceğini düşünmek icap ediyordu. İlk günden itibaren onun öğretimi, Allah’ın birliği ve salih amellere dayanıyordu. Mekke devrinden beri günde beş vakit namaz farz idi, herkes imkânlarına göre fakirlere vermek mecburiyetinde idi. Fakat bu kadarı kâfi değildi: daha sağlam bir şey yapılmalıydı. Bir çok sebepler, Allah’ın tebliğcisi sıfatı ile sahip olduğu manevi imtiyazlar yanında, O’nun dinî olmıyan işleri de üzerine almasını icap ettirdi: Önce tecrübe, içtimai ahlâka riayeti sağlamak için maddi müeyyidelerin lüzumunu O’na kabul ettirdi. Zaten, memlekette İslâmî mefhumlara göre dinî olmayan sahalarda cemaatın liderliğini yapacak kimse yoktu, zira İslâmiyet henüz oluş halinde idi ve Hz. Peygamber’deri (S.A.S.) başka kimse gerektiği gibi İslâmiyeti bilmiyordu. Bundan başka, beşeriyetin geçmiş tarihi göstermiştir ki, Devlet başkanları ve ordu kumandanları diğer idareciler gibi örneklere ve hareket kaidelerine muhtaçtırlar ve İslâmdan önce dünyada vuku bulan sosyal ve dini reformların eksik tarafı bu idi. Şayet her şey iktidara tamamen sahip Devlet reisinin keyfine bırakılırsa despotluk beşeriyete anarşiden fazla zararlı olur. Nihayet eski peygamberler arasında, Hz. Musa ve Davud gibi aynı zamanda maddi ve ruhani iktidarı icra eden emsaller vardır.

Mevzuumuza dönelim, Hz. Muhammed (S.A.S.) Müslimlere ve Gayrı Müslimlere danıştı ve hepsi bir site-devleti halinde teşkilâtlanmak üzere Hz. Enes’in[14] evinde toplandılar. Anayasa resmen bir kâğıda yazıldı. Bu metnin tamamının bize kadar gelmiş olması büyük bir bahtiyarlıktır[15]. Bu vesika sadece İlk İslâm Devletinin Anayasası olmakla kalmamakta, aynı zamanda bütün dünyada yazılı ilk Anayasayı teşkil etmektedir. Aristo, Konfiçyüs, Kavtiliya’nın çalışmaları, hükümdarlar tarafından vazedilmiş anayasalar değildir, bunlar sadece prensler ve siyasi ilimler talebeleri için öğrenim vasıtalarıdır. Aristo’nun yazmış olduğu «Atina Anayasası» dahi, bu site devletinin, daha ziyade tarihi bir tasvirinden başka bir şey değildir.

Vesikalarımızın Avrupa dillerinde ilk tercümesi (Wellhausen tarafından) 47 bölüme ayrılmıştır ve onu takibeden mütercimler de maalesef bu taksimi aynen devam ettirmişlerdir, fakat hakikatte, kanaatimce 52 kısımdır. Bu resmî vesikanın belirli iki kısmı vardır: l’den 23′e (bu kısım da adet olarak 25 maddeyi havidir) kadar olan ilk kısım müslümanları ele alıyor ve 24 ilâ 47 (27 maddeden müteşekkil) Musevilerle alâkalıdır. Kaynaklarımıza[16] göre, vesika Hicretin birinci yılında yazılmış olmalıdır (Hz. Peygamber’in (S.A.S.) Medine’ye muvasalatından bir müddet sonra) ve mehazlar bu iki kısım için ayrı menşe vermiyorlar.. Onların bu mevzudaki sükûtu bizi her şeyin aynı devrede vuku bulduğuna inandırır. Bununla beraber Museviler, nasıl olup da ve niçin istiklâllerinden kendi arzuları ile vazgeçip, bir yabancının, bir Musevi olmayanın, bir meçhulün ve hattâ kendileri kadar kuvvetli olmıyan birinin metbuiyetini tanımışlardır? Arzedeceğimiz sebeplerle, burada belki iki vesika bahis mevzuudur, iki ayrı devirde yazılan bu vesikaları tarih birbiri ardınca ekliyerek bize bir vesika olarak intikal ettirmiştir.

Vesikanın (kitap) ismini taşıdığını kaydetmek ilgi çekicidir, o halde bu, sadece tâbi olanların işlerini ayarlamak için bir büyükten gönderilen emirname değil, aynı zamanda yazılı bir vesikadır. Hz. Muhammed (S.A.S.), yazıyı metheden O’nun insan hayatındaki yerini belirten, ilk vahyi, unutmamıştı. Daha ileri satırlarda, bu vesika, sekiz defa sahîfe (yaprak, vesika, yazılı kanun) olarak isimlendirilmektedir; bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de İbrahim ve Musa’ya[17] gönderilen İlâhi kitapları isimlendirmek için kullanılmıştır. Bu durum belki de, hayatlarını idare edeceği kimseler tarafından bu anayasaya atfedilecek ehemmiyeti göstermek içindir.

Birinci madde bir islâm cemiyetinin kuruluşunu —bu cemaat hem siyasi, hem dinidir— ele alıyor. Bu cemaat, Mekke’den hicret eden Müslümanlar, Medine’li Müslümanlar ve sivil iktidarın merkezileşmesini, bir harp vukuunda Müslümanlar safında harp etmeyi kabul eden gayrı-müslimlerden müteşekkildir. Bu cemaat bütün dünya muvacehesinde belirli bir varlık, bir ümmettir (§ 2) ve kurucu elemanların her birine, bilhassa harp zamanında eşit haklar tanır (§ 15, 18, 19). Hususi bir madde (§ 16) Musevilere karşılıklı yardımlaşma ve herkes için adalet temeli üzerinde bu siyasi teşekküle girebilme için açık kapı bırakır. Adaletin icrasına gelince, bu mevzuda yazılı anayasa hakiki bir ihtilâl yapıyor, zira bu hizmet katiyetle, ferde değil, cemaate, merkezi hükümete tevdi ediliyordu. Her vatandaş kabilesinin, ailesinin, yakınlarının fertlerine bile karşı olsa merkezi iktidara yardım etmelidir (§ 13). Bir caniye asla iltica verilmemelidir (§ 22). Bütün ihtilâflarda Allahü Tealâ, kanunların ve adaletin yegâne merciidir ve Allah’ın elçisi Muhammed, yüksek hakemdir (§ 23). Anayasa, «mazide olduğu gibi»: (meâkilahümü’1-Ûlâ) tâbirinin teyid ettiği gibi eski bir adeti bazı tadillerle alarak, harp esirlerini satın almak ve insan öldürme veya yaralama halinde kısas bedelini karşılamak için bir içtimai sigorta tesis ediyordu, zira müslümanlar, aralarından hiç birini ağır mükellefiyet altında bırakmamalı, onun borcunu beraberce ödemelidirler (§ 12). Bu sistemin idaresinde her kabile istiklâl sahibidir (§ 4-11), fakat bu yeni bir ideoloji iledir: Kabile artık temeli doğum ve tabiyete girme olan fosilleşmiş bir bünye değildir; o, irade ile çalışan dinamik bir teşekküldür. Meselâ «Mekke’li Muhacirleri» ele alalım; bunlar, sayısız arap kabileleri mensuplarını, hattâ Habeşliler gibi Arap olmıyan unsurları da içine alarak yeni bir «kabile» meydana getirdiler (§ 3). Araplar o devirde yabancıların tabiiyete alınma müessesesini biliyorlardı, aşikârdır ki bunun, cüzi bir tatbikatı vardı ve bir kabile bünyesinde kabilenin asli azaları ile yeni tebealar arasında eşitlik tanınmamaktaydı; fakat bütün unsur ve cüzleriyle yeni bir kabilenin meydana getirilmesi işitilmemiş bir hâdise idi. Öyle görülüyor ki, İslâmî «vatandaşlık = milliyet» ağacı bu küçük menşeden neşet etmiştir; ve diğer cemiyet ve insan camialarında görülen değişmezlik veya ârızilik, meselâ ırk birliği, deri rengi birliği, dil veya doğum yeri birliği gibi mefhumlar üzerine müesses «milliyet = vatandaşlık» mefhumu yerine, İslâmiyet, kendi dünya görüşünde (= AVeltanschauung) ayniyet ve birliği, bir anlaşmayı veya ferdin bizzat seçmesini, kendi «milliyet = vatandaşlık» fikir ve telâkkisinin temeli olarak kabul etmiştir. Müdafaa ve emniyet meselesine gelince, anayasa sulhu bölünmez bir şey olarak beyan ediyordu (§ 17), askerlik vazifesinin herkes tarafından tam bir eşitlikle ifasını şart koşuyordu (§ 18). Müslüman olmıyan tebeaya —şu halde öncelikle müslümanlara— o zamanki yegâne düşmanları Kureyş’lilerin şahıs ve mallarım himayeleri altına almağı yasak ediyordu (§ 20) ve herhangi bir islâmi dava için zarara maruz kalan fertlere müşterek yardımı mecburi tutuyordu (§ 19). Ve nihayet, bilhassa bu anayasa şahıslar arasındaki tefrika ne olursa olsun «Allah’ın elçisi Muhammed’in» yüksek hâkim olarak tanınmasını istiyordu (§ 23).

Anayasanın bu kısmında Devlet arazisinin hudutlarının çizilmemiş olması nazarı dikkati çekicidir. Musevilere ait olan kısımda belirtilmiştir (§ 39). İslâmlar (arap) kısmında bu sükût bizi şaşırtmamalıdır: halk vadide karma karışık oturuyordu, musevi gruplar arasında, arap kabileler mevcuttu ve mukabili. Birleşik siyasi teşekküle Museviler de dahil olunca, hudut tesbiti mümkün oldu ve tatbik edildi. Anayasada toprak bahsi kısadır ve sadece Medine «Cevf» indan bahsediliyor, bu kelime çeşitli kabilelerin oturduğu ova ve vâdî manasınadır. Fakat diğer esas kaynaklar bu hususta daha sarihtir, meselâ İbn Hanbel[18] bize Hz. Peygamber’in (S.A.S.) Medine’li bir sahabesinden bahsediyor, Guşam İbn Harise kabilesinden Râfi’ ibn Hadîc isimli bu zatın naklettiğine göre Hz. Peygamber (S.A.S.) Medine’yi mukaddes arazi (= haram) ilân etti ve bu mesele onların nezdinde bulunan havlânît cinsinden bir deri üzerinde yazılıdır. Buhârî’niri ilâve ettiğine göre Hz. Peygamber (S.A.S.) Ka’b ibn Mâlik’i site-devletinin muhtelif hudutlarında sütunlar inşa etmek üzere gönderdi; el-Materî[19], Medine şehri tarihi kitabında Ka’b ibn Mâlik’in hikâyesini tamamen muhafaza etmiştir. Buna göre «Ka’b ibri Mâlik dedi ki: Allah’ın Resulü, beni Medine’nin arazisinin yüksek noktalarında işaretler inşa etmek üzere gönderdi. Ben bu işi Zâtü’1-Ceyş, Müşeyrib, Mekhîd’in yükseklikleri, Hüfeyye, el-Üşeyre ve Teym üzerinde yaptım». Rivayet bilâhare Medine’nin dört esas noktasında bulunan bu yerlerin’ hakiki mevkilerini veriyor. Bunlar tepeler ve küçük dağlardır. Meselâ, Teym doğudadır. Hz. Muhammed’in (S.A.S.) biyografileri ekseriya bu hudutlandırmayı iki cümle ile hülâsa ederler: «Sevr ve Eyr dağları arasında» (Tam kuzeyde ve tam güneyde; «iki lâv ovası arasında» ikâmet olunan bölgelerin doğu ve batısında).

Musevi kabileleri ile olan ittifaklara gelince, kaynakların bahis konusu etmemelerine rağmen İslâmlaşan veya putperest arap kabileleri gibi onların da hemen ittifaka dahil olduğu zannedilmemelidir. Hz. Muhammed (S.A.S.) Yahudi ırkından1 değildi; tebliğ ettiği din ise Musevilik değildi. Bu sırada Medine’de İslâmî kudret, bu Yahudilerin emniyyet ve istikbalini tehdit etmiyordu. Göreceğimiz gibi, anayasanın maddeleri yahudilerin mühim bir kısım siyasi ve iktisadi istiklâllerini ellerinden alıyor; anayasanın metninde görülecektir ki, yahudi kabileleri sureti katiyede müstakil bir varlık kabul edilmemektedir, aksine islâmlaşmış on kadar arap kabilesi isimlendiriliyor ve şu veya bu arap kabilesiyle müttefik yahudilerin şu veya bu haklara sahip oldukları belirtiliyordu (§ 23-35 ve 46). Böylece bu Yahudileri, bu federatif site-devletine müsavi haklarla değil de. müslüman âmirlerin himayesine girenler olarak görüyoruz. İşlerin bu durumu ancak, Müslümanlar dışarıda akisler bırakan bir zafer kazandıktan ve içeride durumlarını sağlamlaştırdıktan sonradır. Zaten, Araplara tahsis edilen kısmın 16. paragrafında gördüğümüz gibi, Musevilerin pakta dahil olma ihtimali nazara alınarak açık kapı bırakılmış idi. Şayet başlangıçtan itibaren ittifak halinde olsa idi­ler bu madde lüzumsuz olurdu. Bizzat metnin bu şehadetinden başka, tezimizi destekliyen bazı olaylar malûmumuzdur. İbn Manzûr[20], Yahudilerle yapılan mukavelenin, Medine’li Müslümanları ve muhacirini alâkadar eden mukaveleden ayrı bir yazı olduğunu zannediyor. Filhakika bu yazarın bir yazısının aynı yerinde, «Muhacir Müslümanların ve Medine’li Müslümanların mukavelesinden», başka bir defa «Yahudilerin mukavelesinden’» bahsediliyor. Bu hususta çok daha vazıh olan büyük muhaddis Ebu Dâvud[21] şöyle demektedir: «Bu mukavele Bedir muharebesinden (2. H. yıl) ve Ka’b ibnü’l-Eşref’in ölümünden sonradır.» Ka’b müslümanlarla münasebeti hiç de kardeşâne olmıyan heccâv yahudi şairidir.

Bize endişe veren yegâne olay, mukavelenin yahudilerle ilgili kısmının başını bulamamış olmamızdır: nitekim mukavele, aniden «Yahudilerin müminler gibi muharebe devam ettiği müddetçe, (kendi harp) masraflarını karşılamak mecburiyetinde olacaklarını beyan ederek başlıyor (§ 24 yani Yahudilere ait kısmın § 1). Mesele şöylece izah edilebilir: Yahudilerle yapılan mukavele ilk anayasanın bir genişletilmesidir ve müslüman site-devletinde yeni birliklerin hak ve vazifelerini bildirmek için ancak ek maddelerin ilâvesine lüzum hasıl oldu. Aksi takdirde kaynaklarımızın, yeni mukavelenin başında bulunan maddeleri tekrarlamayıp atladıklarına inanmak lâzımdır; bu sonuncu, Müslümanların anayasaya bağlı siyasi hayatlarına Yahudileri sokmayı hedef tuttuğundan kaynaklarımız bize iki vesikayı birleşik bir metinde takdim etmektedir.

Anayasanın yahudilere ait kısmı, bir müdafaa harbi esnasındaki vazifeleri saymakla başlıyor, şu halde müslümanların dıştan gelecek bir istilâdan olduğu gibi Medine Yahudilerinin mütecavize sempati beslemesinden de korkulduğu bir devirde olduğumuza inanmak için sebep vardır. Bu Ebu Davud’un zikrettiğimiz hikâyesine uygun düşüyor. Mekke’liler Bedir’de umulmadık bir hezimete uğramışlardı ve bir intikam harbine hazırlanıyorlardı. Medine’li Yahudi şair Ka’b İbnü’l-Eşref, mağlûplara karşı sempatisini izhar etmek ve Müslümanlara karşı Medine’nin bir istilâsında kendisinin onları destekliyeceğine itimat etmeleri hususunda onları temin etmek için hususi surette Mekke’ye gitmişti. Bu hain suikast kararı, Medineye dönüşünde, bir müslüman çete elinden onun hayatına mal oldu[22]. Büyük efendilerinin ölümü üzerine korktular ve müslüman komşuları ile hemen tedafüi bir ittifak ve karşılıklı yardım andlaşması yapmağa sevkolundular ve bu anlaşmayı bilhassa Hicret’in başlangıcında kabul etmiyecekleri tavizler vererek aktettiler. Anayasanın bu kısmında iki defa geçen (§ 42, 47) «Allah’ın Resulü Muhammed» ibaresi şöylece izah edilebilir: Durumlarının zayıf olması bu «Allah’ın Resulü» ibaresine müsamaha edip sükûtla geçiştirmelerine sebep oldu, zaten bu tâbir onlara hiç bir şey tahmil etmiyordu, zira Yahudilere serbestçe dinlerini tatbik etmek hürriyeti hususi bir madde ile sarih olarak tanınmıştı (§ ’25). Kendi aralarında halledilmiyen ihtilâflarının hallinde Hz. Muhammed’i (S.A.S.) yüksek hakem olarak tanımaları da böyledir (§ 42). Anayasa bahsetmiyor, fakat Kur’ân-ı Kerîm’in[23] sarahatle bildirdiğine göre muhtelif cemaatler: Yahudi, Hıristiyan vs. hayatlarının bütün safhalarında kendi dini kaidelerini tatbikle mükelleftirler. Hz. Muhammed’in sağlığında bir kaç defa, reislerinin kararlariyle Medine Yahudileri ihtilâflarını halledemeyince, bizzat kendi arzuları ile O’na müracaat ettiler ve Hz. Muhammed onlara İslâm kanunu değil, kendi nizamlarını (= Tevrat’ı) tatbik etti.

Yahudilerin, Mekke Kureyşlilerine veya onların müttefiklerine yardımda bulunması katiyetle yasaktı (§ 43). Bu maddenin, Mekke’lileri Medine Yahudilerinin yardımından mahrum bırakmasından başka, iki taraftan biri herhangi bir düşmanın hücumuna uğradığında, bir müslüman — yahudi ittifakını hedef tutuyordu. Böylelikle, müstevli ile yapılacak bir sulh anlaşması müşterek bir kararı icabettir ettiriyordu; ve merkezi iktidar tarafından karar verilecek her şey, Medine site-devletinin konfederal birliklerinin işe koyulmasını gerektiriyordu (§ 37, 44, 45). Müdafaa harplerine gelince; masraflar, müslüman ve yahudi cemaat tarafından karşılanmalıdır (§ 24, 37, 38). Fakat tecavüzî, dini bir harp halinde, hiç bir cemaat diğerine yardıma mecbur değildir (§ 45). Yahudilerin, Müslümanların muharebelerine iştiraki Hz. Muhammed’in (S.A.S.) müsaadesine bağlı idi (§ 36). Yabancılara iltica verme, esirlerin kurtulması için fidye verme, kan fidyesi ödemek hususundaki eski adetler, yahudiler için idame ettiriliyordu (§ 23, 31, 40). Fakat, yahudiler artık, müslümanların düşmanı olan Mekke’lileri mülteci olarak kabul etmemeliler­di (§ 43), yakınları için dahi olsa, adaletin icrasını kösteklemek herkese yasaktır (§ 36 vs.) Bütün Yahudi kabileleri, Museviliğe dönen Araplar da dahil, bütün tebaları ve bağlı olanlar, karşılıklı aynı hak ve vazifelere sahip olmalıdırlar (§ 25, vs.). Nihayet hakiki mahiyeti bizi düşündürecek bir tâbire işaret edelim: (§ 25) metin olarak aynen şöyledir: «Beni Avf Yahudileri Müminlerle birlikte bir cemaat (ümmet) teşkil edecekler; Yahudilere kendi dinleri ve Müslümanlara kendi dinleri; buna gerek mevlaları gerek bizzat kendileri dahildir.» Bu İbn Hişâm’ın rivayetindeki metine göredir. Ebu Ubeyd’in rivayetinde şunu okuyoruz: «Müminlerin bir parçasını meydana getiren bir cemaat teşkil edecekler…», (ümme ma’al-mü’nıinin ibaresi birinci metinde, Ümme min el-mü’minin ikinci metindedir, fark sadece bir kelimededir; ma’a veya min). Acaba Hz. Peygamber (S.A.S.) basitçe şunu mu söylemek istemiştir? Yahudiler tek Tanrıcı olduğundan, müşrik olan Mekke’lilerle ittifak yapmamalıydılar. Daha uzağa giderek, Medine site-devletinde, sadece siyasi bir konfederasyon değil, aynı zamanda dini bir konfederasyon da mı meydana getirmek istiyordu? Bunu sarahatle tayin edecek durumda değiliz, ilk faraziye için Kur’ân-ı Kerîm’e müracaat edelim :

«Kendilerine Kitaptan biraz nasip verilenlere bakmadın mı? Kendileri Cibt (kâhin?) ve Tâgût’a (şeytan?) inanıyorlar, küfredenler için de: bunlar iman edenlerden daha doğru yoldadır diyorlar; Bunlar Allah’ın kendilerine lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona hakiki hiç bir yardımcı bulamazsın.» (Kur’ân, 4:51-52).

Müfessirlere göre[24], burada bahis mevzuu olan, Mekke’lilerin yardımını almak için şeytanca, «Mekke’lilerin putperestliği, İslâmi Tek Tanrıcılıktan iyidir» diyen Nadîr’li Yahudilerdir; şayet ikinci faraziyeyi ele alırsak, bunun için de Kur’ân-ı Kerîm’in bir çok yerlerine müracaat edebiliriz. Meselâ :

«De ki: Ey kitaplılar! Hepiniz bizimle sizin aramızda müsavi bir. kelimeye gelin! Allah’dan başkasına tapmıyalım, O’na hiç bir şeyi eş tutmıyalım, Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabler (diye) tanımıyalım. Eğer yine yüz çevirirlerse o halde deyin ki: Şahit olun, biz muhakkak müslümanlarız.» (Kur’ân, 3:64).

Hz. Peygamber, İslâmi kabule davet ettiği zaman İmparator Heraklius ve diğer Hıristiyan Prenslere de bu çağrı ile hitabetti. Bir başka misal daha :

«Şüphe yok ki, imân edenlerle, Yahudiler ve Nasraniler ve Sabiilerden kim Allah’a ve ahiret gününe inanır, bununla beraber sâlih amelde bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara bir korku da yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.» (Kur’ân, 2:62, mukayese ediniz, 5:69).

İşte, İslâmiyete göre, hakiki imanın, dinin esası. Diğer âyetlerde, Kur’ân-ı Kerîm «Kitap ehlinden» Hz. İbrahim’in dinine uymalarını ve orada birleşmelerini ister.

Geriye metnimizde zikredilen Yahudi gruplarının hüviyetini tesbit etmek kalıyor. Bütün tarihçilere göre, Medine’de üç yahudi kabilesi vardır: Benû Kaynukâ, Benû’n-Nadîr, Beni Kureyza; fakat vesikamız bunlardan bahsetmiyor; Sadece şu veya bu müslüman arap kabilesine bağlı, Yahudileri söz konusu ediyor. Aynı kaynaklara göre, Medine’de Arap olarak sadece Beni Kayle kabilesi vardı. Bunlar iki erkek kardeşin soyu olarak Evs ve Hazreç’liler diye anılıyordu (Kayle, anneleri idi). Anayasa metni onlardan da aynı şekilde bahsetmiyor, fakat onların kollarından bahsediyor. Bununla beraber, bu kolların hüviyetlerini tesbit ile Evs veya Hazreç’ten olduklarını tayin kolaydır. Biyoğraf İbn İshak[25] mühim bir parçada «Kaynukâ’ların ekseriyeti Hazreç’lilerin müttefikleri ve Benû Nadîr ve Benû Kureyza’ların ekseriyeti ise Evs’lilerin müttefiki oldular» demektedir. Anayasa metni Evs ve Hazreç’lilerden böyle bahsetmediğine, fakat sadece onların kollarını, (Neccar, Sâide, vs.) ve onların yakın müttefiklerini zikrettiğine göre, başlıca Yahudi gruplarının ancak nazari bir mevcudiyeti olduğuna ve onların pratik olarak Araplar kadar bölünmüş olduğuna inanabiliriz.

İşte kısaca, Hz. Muhammed’in (S.A.S.) Medine vadisini önce bir site-devleti haline getirmek, bilahare muhtemelen de Müslüman imparatorluğunun başşehri yapmak için ortaya koyduğu anayasa. Bu yazılı bir anayasadır; o zamanın hükümetinin bütün esas uzuvlarından ve doğum halindeki siyasi cemaatin diğerleri arasında müdafaa, teşrî, adaletin tevzii gibi hususi ihtiyaçlarından bahsetmektedir. Zaman zaman, Hz. Peygamber’in sağlığında bile siyasî hayatın şartlarına uyularak bu anayasada bazı değişiklikler yapıldığına inanmak mantıkî olur. Tarihçiler bundan bahsetmiyor. Bununla beraber bu noktada alâka çekici bir hâdiseye işaret edelim; anayasanın müslümanlara ait kısmının 20. maddesine göre, Mekke’li Kureyş’lilerin can ve mallarını himaye altına almak kati surette yasaktır. Bununla beraber Buhârî gibi yüksek otoriteli bir muhaddisin bize bildirdiğine göre: Hicretin ikinci yılında Bedir meydan muharebesine kadar, en az iki hâdisede, müslümanlardan mühim şahıslar Mekke’lilerin mallarını himaye etmekte tereddüt etmediler[26]. Bununla o, bahis mevzuu yasağın başlangıçta bulunmadığını ve Bedir muharebesinden sonra ilâve edildiğini mi; yoksa, anayasanın Bedir’den sonraki bir devirde yazıldığını mı söylemek istiyor?

Her ne hal ise, bu anayasa ile İslâm, hayatının yeni bir safhasına başladı; ve maddi ve cismani ile maneviyatın karışması, ona kendine has bir çizgi getirdi. Maneviyatı (hattâ ahlâkı) tanımıyan bir siyaset bizi maddeciliğe ve vahşi hayvanlarınkinden daha aşağı bir hayata götürür; yaşadığımız dünyanın hâdiselerinden ayrı bir maneviyat ise bizi melek mertebesinin üzerine çıkarabilir, fakat bu ancak son derece mahdut bir zümre için mümkündür, insanların büyük ekseriyeti böyle bir ideolojiyi tatbik edenlerin çemberinin dışında kalır. Hz. Muhammed (S.A.S.) bilhassa vasat adamı düşündü ve ona insan hayatının iki tarafını nasıl dengeye getireceğini, madde ve manâyı aynı zamanda içine alan bir terkip yapmayı öğretti. Bu dini doktrin herkese en az derecede lâzım olan bazı esas noktaları seçer, fakat kendilerini manevi hayata daha fazla verebilme tercihini fertlere bırakır. Bu durumda Hz. Peygamber’in sahabeleri müstakil bir Devletin idare edici cemaati; Hz. Peygamber ise her sahada onun reisi oldu. Eski hayat tarzı değişmeli idi; fakat yerini saltanat debdebesi değil, daha mütteki bir hayat almalı idi. Kadın veya erkek, genç veya ihtiyar, her müslüman hicretten önceki devreden itibaren günde beş vakit namazla mükellefti; şimdi namazların müddeti iki misli oldu*. Evvelce, oruç mecburiyeti yoktu; bu devrede yılda bir ay oruç bütün Müslümanlara farz oldu. Bunlar zamanla artacak olan Medine devrinin başlangıcındaki şartlardır. Maddi hayattan istifade etmek, aynı zamanda kendini manevi hayata, vermek, alelade bir insanın hayatı İslâmiyet tarafından böylece muvazeneye sokuluyordu. Bundan başka, camide cemaatle kılman namazlara ehemmiyet atfedilmekle beraber, evlerde, tarlalarda ve namaz vaktinde bulunulan herhangi uygun bir yerde namaz kılmağa müsaade edildi. Din böylece ferdin hayatına girdi. Papazların aracılığına lüzum kalmadan Allah, sokaktaki adamın kabiliyetinin mesafesine geldi.

Hz. Muhammed’in (S.A.S.) hayatının Medine devresi çeşitli olaylarla o kadar doludur ki kronolojik bir tasnif O’nun hayat ve eserini değerlendirecek esas noktaları ortaya koymaya kâfi gelmez. Bu bakımdan biz, olayların tekâmülünü gösterecek mevzulara göre incelemeyi faydalı addediyoruz. Bazı tekrarlar olacaktır, fakat hayatının muhtelif cepheleri böylelikle ayrı ayrı ve berraklıkla tetkik edilmiş olacaktır, bu mütevazı çalışmanın gayesi de budur.

Bahsini bitirdiğim Medine site-devletinin Anayasasının tam metni şudur:

MUHAMMED HAMİDULLAH


[1] Buharı, 56:181, nr. 1.

[2] İbn Hişâm, s. 286; bundan başka bak. 387.

[3] Aynı eser, s. 287; Buharî, 63:1, nr. 2, 63:46, nr. 7; İbn Sa’d, 1/1, s. 147; İbn Hanbel, V,  427.

[4] İbn Hişâm, s. 411, 727; Taberî, Tarih, I,  1511;  Tefsîr’de sûre, 63:8,  Süheyli, II,  51; Buhari, 79:20

[5]. İbn Hişâm, s. 546, 554-688.

[6] Buhari, 34:14; 43:1.

[7] İbn Hişâm, .s. 561-2.

[8] Vahidî, Esbâbü’n-Nüzûl, s. 195.

[9] Makrîzî, I, 481, Taberî Tefsirine göre, XI,  18, 9′da:  107

[10]Şâ’mi, Sîre (el yazması), fasl Ğazvetü’s-Semk  (cilt 4).

[11] Benim Corpus des documents sur la diplomatie Musulmane  adlı kitabım, nr.  l, § 4-11.

[12] İbn Hişam, s. 802-3; Ibn Hanbel, No. 2212, 3434.

[13] Ibn Hişâm,  s. 383, 388,  Hıristiyanlar için bak:  s.  401;  Buhârî,  Kitap  65,  sûre,  3,hadis nr. 9.

[14] Buhârî, 96:17, nr.  17

[15] Arapça metin için bak, İbn Hişâm, Ebû Übeyd ve İbn Ebi Hayseme, vs. bunlar benim el-Vesâikü’s-Siyâsiyye isimli kitabımda zikredilmiştir, nr. 1. Fransızca ter­cüme ve  münakaşası benim Documents,  et Corpus;  isimli  kitabımda;  diğer tercümeler   Wellhausen,   Skizzen,  4/2; Caetani,   Annali,  1:43   müteakip:   Wensinck, Mohammed en de Jöden, s. 78 ve devamı; Macid Khadduri, War and Peace in the Law of İslâm, Baltimore, 1955, s. 206-209 vs.

[16] Meselâ Ebu Ubeyd § 518.

[17] K., 87:19.

[18] İbn Hanbel, IV,  141,  No.  10.

[19] Materi,   et-Tarif  bimâ   ensat  el-hücra  min  ma’alim   dar   el   hicred   (el   yazması, Medine, Şeyhü’l-İslâm), zikredilen kısımda.

[20] Lisân al-’Arab, R-B- maddesine bak.

[21] Ebu Dâvud,  19:23.

[22] İbn Hişâm, s. 548.

[23] K., 5:42-50.

[24] İbn Hişâm, s. 391.

[25] Aynı eser, s. 546.

[26] Buhârî,  40:2;   64:2.

* Başlangıçta, öğle, ikindi ve yatsı namazları 2 rekât idi, sonra 4 rekât olmuştur.

İLK İSLAM DEVLETİNİN KURULUŞU ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 2:14
  İslam

“İLK İSLAM DEVLETİNİN KURULUŞU” için 1 Yorum

  1. Gregory Despain diyor ki:

    I simply want to tell you that I am new to blogging and absolutely liked you’re page. Most likely I’m going to bookmark your site . You absolutely come with exceptional posts. Appreciate it for sharing with us your website page.

İLK İSLAM DEVLETİNİN KURULUŞU Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç