ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

İBADET VE ÖNEMİ HAKKINDA GENİŞ BİLGİ


Popüler Aramalar

“Bir insana bir vakit bile olsa namaz kıldırmak onu ateşten kurtarmak demektir. Bir insanın ateşte yandığını görseniz elinizi uzatıp onu ateşten kurtarsanız, bu ne kadar mühim bir iştir. İşte bir insanın namaz kılmasına vesile olmak daha da mühimdir. Çünkü bilerek, tembellikle, namaz kılmayan kişiyi Allah [celle celâluh] affetmezse bir rivayete göre beş yüz sene, bir rivayete göre de yetmiş bin sene ona cehennem azabı vardır.”

Gavs-ı Sâni [kaddesallahu sırrahu]

 

 

ÖNSÖZ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı ile…

Mümine göz aydınlığı olarak namazı farz kılan Allah’a [celle celâluh] hamdolsun. Salât ve selâm nebiler serveri Hz. Muhammed Mustafa’ya [sallallahu aleyhi ve sellem] ve onun edebiyle edeplenen âl ve ashabına olsun.

İslâm’ın beş temel şartından biri olan namaz, diğer şartlar arasında kelime-i şehadetden sonra en faziletli olanıdır. Kur’ân-ı Kerîmin birçok âyetinde namazın fazilet ve önemine işaret edilerek, kılınması emredilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın bu emrini yerine getirmek için, her müslümanın beş vakit namazı kılması dinî bir görevdir. Çünkü şuurla kılınan bir namaz, nefse darbe vuran keskin bir kılıç ve günahların affına vesile olan Rabbânî bir ikramdır.

Namaz, dinin direği olması yönüyle ibadetlerin şeref ve faziletçe en üstünüdür. Şükrün yerine getirilmesinde de büyük önem arzetmektedir.

Bütün bunların yanında, imana şahitlik eden, kulu Allah’a [celle celâluh] yaklaştıran, insanı her türlü kötülükten alıkoyan ve kişinin cennete girmesine vesile olan yine namazdır. Şu halde namazın, dünya ve ahirete yönelik sayısız hikmet ve faydası vardır.

Hikmet, insanı iyi ve güzele yönlendiren, neticesinde de faydalı amele sevkeden doğru bilgi olduğu için, namaz kılmayanların namaza başlaması, namaz kılanların ise kıldığı namazın önemini kavraması açısından, bu mütevazi çalışmamızı Namazın Hikmetleri olarak isimlendirdik. Her ne kadar namazın hikmetleri konusu üç beş sayfaya sığdırılamayacak kadar önemli ve hacimli bir mesele olsa da, içlerinden en mühim gördüğümüz hikmetleri, siz değerli okuyucularımıza aktarmaya çalıştık. Temennimiz bu kitabın hayırlara vesile olmasıdır.

Çalışma bizden tevfik Allah’tandır.

İBADET ve ÖNEMİ

 

İbadetin Manası

İbadet, kulun Cenâb-ı Hak karşısındaki kusur, acziyet ve fakrını görerek O’na yönelmesi, O’nun eşsiz kemali ve kudreti karşısında boyun eğmesidir.

İnsan, kendisine verilen akıl nimetiyle üstün özelliklere sahip olmasına karşılık, son derece zayıf yaratılmış bir varlıktır. Bir sinekten âciz olacak kadar zayıf…

O halde kul acziyetini bilmeli ve haddini aşmamalıdır. Âlemlerin Rabbi ve ceza (ahiret) gününün mâliki olan Allah’ın [celle celâluh] emrine boyun eğmelidir. Yalnız O’na ibadet etmeli ve yalnız O’ndan yardım dilemelidir. Yaratılış gayesini ve kime niçin ibadet etmesi gerektiğini bilmelidir.

İbadet, her insanın fıtratında var olan tabiî bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın gereği olarak Hak Sübhânehû ve Teâlâ peygamberler göndermiştir. Onların görevi insanları Cenâb-ı Hakk’a ibadete davet etmek ve insanlara O’na nasıl kullukta bulunulacağını öğretmektir. Bu risâlet görevi, ilk peygamber Hz. Âdem [aleyhisselâm] ile başlamış, son peygamber Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] ile son bulmuştur.

Şu halde İslâm’ın emir ve yasaklarına riayet ederek yalnızca Allah’a [celle celâluh] ibadet eden kul, ibadetten maksadın ne olduğunu anlar ve fıtratında var olan yaratana kulluğun zevkini tadar. İslâm dinini kabul etmeyen kimse ise, kime niçin ibadet ettiğinin farkına varmadan dalâlet içerisinde yaşar gider.

İbadetin Gayesi

İbadetin en önemli maksadı, yüce Mevlâ’nın sevgi ve rızasını kazanmaya vesile olmasıdır. Sırf bu maksat bile bizim ibadetlerde başka gaye aramamızın önünü keser. Şu halde kul, Rabb’ine gönülden yönelmeli, ibadetlerini O’nun rızasını kazanmak için, halis niyetle yapmalıdır.

Bir  gün   Süfyân-ı   Sevrî  [kaddesallahu sırrahu], Râbia el-Adeviyye’nin, “Her kulun bir ölçüsü, her imanın bir hakikati vardır; senin imanının hakikati nedir?” diye sorduğunda, Râbia,

“Ben, Allah’a O’ndan korktuğum için ibadet etmiyorum. Böyle olsaydı, sahibinden korktuğu için çalışan hizmetçi gibi olurdum. Ben, O’na cennet sevgisiyle de ibadet etmiyorum. Böyle olsaydı, sahibi kendisine bir şey verince çalışan kötü hizmetçi gibi olurdum. Ben, Rabbim’e ancak O’nu sevdiğim ve kendisine kavuşmak istediğim için ibadet ediyorum”[1] diye cevap vermiştir.

Bedîüzzaman Said Nursi de [rahmetullahi aleyh] bu konuda,

“İbadet ve duanın sebebi ve neticesi emir ve rıza-i ilâhîdir, faydası uhrevîdir. Eğer namazdan, ibadetten dünyevî maksatlar niyet edilse, yalnız onlar için yapılsa, o namaz faydasız olur”[2] demiştir.

Bedenini beslemeye, onun ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorsun. Ruhunu beslemek için de çalış!

Bedenini beslemek, onun ihtiyaçlarını gidermek için bir sanat öğrendin; bir işin var, bir mesleğin var. Ruhunu beslemek için de din sanatını öğrenmeye çalış![3]

Hz. Mevlânâ

İnsanın Yaratılış Gayesi Nedir?

Kâinatta hiçbir varlık boş yere yaratılmış değildir. Her varlığın bir yaratılış gayesi ve hikmeti vardır. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede,

 

“Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakiler! boş yere yaratmadık’ (Sâd 38/27) buyurmaktadır.

Demek ki kâinat lüzumsuz yere değil, denge ve düzen içerisinde belli bir amaca hizmet için yaratılmıştır. O amaç bizatihi insanoğludur. Şöyle ki, Allah’ın [celle celâluh] kudretine delil teşkil eden varlıkların yaratılmasında insana yönelik sayısız hikmetler ve faydalar vardır. Mesela hava, su ve toprak, insanın hayatını idame ettirebilmesi için gerekli olan önemli unsurlardandır. Yine etinden, sütünde, yağından, peynirinden, derisinden istifade edilen inekler, koyunlar, keçiler; balından istifade edilen arılar vb. bütün hayvanlar insanoğluna hizmet etmektedir. Ve hepsi de kendilerine verilen vazifeleri en güzel şekilde eksiksiz yerine getirmektedir.

Her varlığın bir vazifesi ve yaratılış gayesi olduğu gibi biz insanoğlunun da bir vazifesi ve yaratılış gayesi vardır. Hiçbir varlık boşuna yaratılmadığı gibi eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insanoğlu da boşuna yaratılmamıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede,

 

“Sizi boşuna, amaçsız yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn 23/115) buyurmaktadır.

O halde nedir insanın yaratılış gayesi? Çalışıp çabalasın, yesin, içsin, gününü gün etsin diye mi yaratılmıştır? Hayır, insan ne oyun ve eğlence için yaratılmıştır ne de yiyip içmek için … İnsanın yaratılış gayesi, kendisini yoktan var eden ve sayısız nimetler veren Allah Teâlâ’yı tanımak ve O’na ibadet etmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede,

 

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyât 51/56) buyurmaktadır.

Şu halde insan dünyevî işlerini ve geçim derdini bahane ederek Rabb’ine ibadetten geri dur­mamalıdır. Unutulmamalıdır ki ibadet insanın en birinci vazifesidir. Bedîüzzaman Said Nursi [rahmetullahi aleyh] bunu şöyle izah etmiştir:

“Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibadetteki gevşekliğin ve namazdaki kusurun dünya meşgalelerinin çokluğundan mıdır? Veyahut geçim derdiyle uğraşmaktan vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki bütün vaktini ona sarfediyorsun?

Sen yaratılış itibariyle bütün hayvanatın fevkinde (derece bakımından üstünde) olduğunu ve dünya hayatının gereksinimlerini tedarikte güç yetirme cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki? Asıl vazifen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakiki bir insan gibi devamlı ve sonu olmayan bir hayat için çalışıp çabalamaktır.”[4]

Sonuç olarak diyebiliriz ki insan, bu dünyaya gönderiliş gayesini iyice düşünüp ona göre yaşamalıdır. Aksi halde dönüşü olmayan ebedî ahiret yurdunda hüsrana uğrayanlardan olacağını unutmamalıdır.

Seyyid Muhammed Raşid hazretleri [kaddesallahu sırrahu] anlatıyor:

Bir köyde, yaşlı bir kadın ve onun genç kızı varmış. Yazın hasat vakti olunca köylüler sabahtan akşama kadar çalışır, kış için hazırlık yaparlarmış. Yaşlı kadınla genç kızı ise çalışmaz, yan gelip yatarlarmış. Köylüler, yaşlı kadınla kızına,

“Siz niye çalışmıyorsunuz? Bakın önümüzde kış var. Sonra kışın yiyecek ekmek bulamaz aç kalırsınız” dediklerinde, yaşlı kadın onlara,

“Siz bizim için tasalanmayın. Ben yaşımı aldım. Kışa çıkıp çıkmayacağım belli değil. Kızıma gelince o da evlenir, kocaya varır. Onun için bizim kış hazırlığına ihtiyacımız yok” der.

Günler geçer hasat vakti biter. Kış kapıya dayanır. Yaşlı kadın ölmez, kızı da evlenip kocaya gitmez. Kışa hazırlık yapmadıkları için de evlerinde yiyecek bir şeyleri kalmaz. Yiyecek bulmak için dışarı çıkalım derler, fakat her taraf diz boyu kar olduğu için kapıdan dışarı adım atamazlar.

Seyyid Muhammed Raşid hazretleri [kaddesallahu sırrahu] bu menkıbeyi anlattıktan sonra,

“İşte bu dünya da bizim için bir hasat yeridir. Hasat vakti geçip gitmeden bu zamanı iyi de­ğerlendirmeli, ahiret hazırlığımızı iyi yapmalıyız” demiştir.

Niçin İbadet Ederiz?

Her varlığın bir görevi bulunduğunu ve hepsinin de üzerine düşeni eksiksiz olarak yerine ge­tirdiğini, insanın görevinin ise Allah’a [celle celâluh] kulluk etmek olduğunu yukarıda belirtmiştik.

O halde kendimize, “Beni bir insan olarak yaratan ve bana sayısız nimetler veren Allah’a [celle celâluh] şükretmem ve O’na kulluk etmem gerekmez mi?” diye sormalıyız. Bu soruya vereceğimiz cevap niçin ibadet etmemiz gerektiğinin de yanıtı olacaktır. Zira Cenâb-ı Hak insanı yoktan var etmiş ve sayısız nimetler bahsetmiştir. Dolayısıyla nimeti verene şükretmek insanın en başta gelen görevi olmalıdır. Şükrün gereği olarak da Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek gerekmektedir. Çünkü Allah’a [celle celâluh] hiçbir şeyi ortak koşmayıp O’na ibadet etmek Allah’ın kulları üzerindeki hakkıdır.”[5]

Allah’ın kulları üzerinde böyle bir hakkı varsa, ibadetle mükellef olan herkesin bu hakkı yerine getirmesi gerekmektedir. Aksi halde insan, kendisine sayısız nimetler veren Allah’a [celle celâluh] nankörlük etmiş olur. Halbuki nimeti verene nankörlük değil şükretmek/teşekkür etmek gerekir. Bu ise ancak nimeti verene âsi olmamak ve onun emirlerini yerine getirmekle mümkündür.

Nasıl ki insan kendisine bir iyiliği dokunan dostunu unutmaz, ona teşekkürü bir borç bilirse, kendisine bir değil, binlerce iyiliği dokunan Cenâb-ı Hakk’ı da unutmamalı ve O’na şükrü/teşekkürü bir borç bilmelidir ki, Allah’ın [celle celâluh] hakkını yerine getirmiş olabilsin.

Bu durumda insan şükrün gereği olarak Allah’a [celle celâluh] ibadet ve kulluk etmekle yükümlüdür. Her ne kadar yaptığı amelle, verilen onca nimetin şükrünü eda edemese de … Nitekim Câbir b. Abdullah’tan [radıyallahu anh] rivayet edilen hadis-i şerifte, yapılan amellerin Allah’ın verdiği nimetlere karşılık gelmeyeceği haber verilmektedir. Hadiste anlatıldığına göre, geçmiş ümmetlerden, bir kulun yaptığı beş yüz senelik ibadet, Allah’ın o kula verdiği nimetlerden yalnız görme nimetine karşılık gelir. Vücudunun diğer azaları şükürsüz kalır. Kul ise ancak Allah’ın rahmetiyle cennete girer.[6]

Kısaca insan ne kadar çok amel ederse etsin verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmekten âcizdir. Bu sebeple ameline güvenmemelidir. Amelsiz ise Allah’ın [celle celâluh] rahmetini kazanamayacağını bilmelidir. Hesaba çekilmeden önce nefsini hesaba çekmeli, kısa olan şu dünya hayatını kendisi için fırsat bilip ahiret azığını dünyada iken hazırlamalıdır.

Hem Allah’ın [celle celâluh] kullarının ibadetine ihtiyacı yoktur. Kulun yaptığı ibadet ve taatin Cenâb-ı Hakk’a ne bir faydası, ne de bir zararı vardır. Zira O, insanın tasavvur ettiği her şeyden yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ’dır. Namazdaki ilk tekbir, Hak Teâlâ’nın, kulların ibadetine ve namaz kılanların namazına ihtiyacı olmadığına ve büyüklüğüne işaret etmektedir.

Şu durumda ibadet ve kulluğa ihtiyacı olan Cenâb-ı Hak değil, zayıf bir varlık olarak yaratılan insanoğludur. Meselâ bir doktor, hastasına bazı ilaçları mutlaka kullanması gerektiğini söylese, hasta o doktora,

“Bu ilaçları benim kullanmama senin ne ihtiyacın var diyebilir mi? Diyemez. Çünkü o ilaçlara doktorun değil bizzat hastanın ihtiyacı vardır. Aynı bunun gibi ibâdetlere de hâşâ Allah’ın [celle celâluh] değil biz kulların ihtiyacı vardır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın yapmamızı istediği her ibadet dünyevî ve uhrevî birçok fayda ihtiva etmektedir.

Kulun İbadetle Mükellef Kılınmasının Hikmeti

Atâullah İskender? [kaddesallahu sırrahu] Hikem-i Atâiyye’de Cenâb-ı Hakk’ın ibadetleri zorunlu kılmasının hikmetini şöyle izah etmiştir:

“Allah [celle celâluh] kulların ibadetlere karşı olan tembelliklerini bildiği için onlara ibadeti vacip (zorunlu) kıldı. Böylece onları mecburiyet zinciriyle kendine yöneltti. ‘Zincirlerle cennete çekilen kavme Rabb’in hayret etti.[7] Sana itaati vacip kılarken aslında cennete girmeni vacip kıldı.”

Bu sözden anlaşıldığı üzere Allah’ın [celle celâluh] kullarını ibadetle mükellef kılmasının hikmeti, yine kullarına iyilik etmek içindir. Çünkü kullarına karşı son derece şefkatli ve merhametli olan Cenâb-ı Hak, kullar af ve rahmetine yaklaşıp cennete ve içindeki nimetlere kavuşsunlar, diye ibadetleri vacip kılmıştır. Vacip kılmasaydı belki de kullar tembellik ederek bu ibadetleri işlemeyecek ve nimetlere kavuşamayacaklardı. Kul, ibadetlere kendini zorluyor ama çektiği sıkıntı onu cennete götürüyor.

Atâullah İskenderî [rahmetullahi aleyh] burada temsilen bir hadis-i şerif zikretmiştir. Resûlullah [sallallahu aleyhi ve sellem] Bedir Savaş’ında zincirlerle bağlı olarak getirilen müslüman esirleri gördüğünde kutsî hadiste şöyle buyurdu: “Zincirlerle cennete çekilen kavme Rabb’in hayret etti. “[8]

Mevlâ [celle celâluh] kullarını o kadar çok seviyor ve ihsan etmek istiyor ki zorla onları cennetine sevkediyor. Onlara taati vacip kılmakla aslında cennete girmelerini vacip kılıyor.

Niçin Namaz?

Kulun yapmakla mükellef olduğu ibadetlerin başında namaz gelmektedir. Çünkü namaz Allah’ın verdiği sayısız nimetlere karşı bir şükür olmak üzere farz kılınmıştır. Namazın insana pek çok faydası vardır. Ancak namaz, her şeyden önce sırf Cenâb-ı Hakk’ın emri olduğu için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Kur’an’ın birçok âyetinde bu emir, “Namazı kılın, zekâtı veriri’ şeklinde geçmektedir. Allah’ın [celle celâluh] emrini yerine getirmek için kılınan namaz insana, yüce Mevlâ’nın sevgi ve rızasına kazandırır. Namazın asıl gayesi de budur zaten.

Kelime-i şehadet getirerek iman dairesine giren her müslüman, İslâm’ın beş şartından biri olan namazı kılmakla yükümlüdür. Oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek de namaz gibi İslâm’ın şartlarındandır. Ancak bunların yerine getirilmesi belli şartlara bağlanmıştır. Oysa namaz böyle değildir. O aklî dengesi yerinde olmayan kimse dışında bulûğ çağına eren her müslümana farzdır. Öyle ki fıkıh âlimleri elleri ve ayakları kesilmiş, yüzünde da yara olan kimse hakkında, “Abdest ve teyemmüm almaksızın namazını kılar ve (yüzü iyileştiğinde de) namazını iade etmez”[9] demişlerdir.

Görüldüğü gibi diğer bazı ibadetlere has kılınan şartlar, namazda aranmamaktadır. Namazı akıllı ve baliğ olan her müslüman kılmak zorundadır. Bu onun üzerine bir farzdır.

Bu nedenle Allah dostları namaza büyük önem vermişlerdir. Kendilerinden nasihat isteyenlere ilk nasihatleri, “Namazlarınızı kılın, onu ihmal etmeyin” olmuştur.

Gavs-ı Sâni hazretleri [kaddesallahu sırrahu] bir sohbetinde,

“Tarikat, şeriatın üstünde kurulmuş takva makamıdır. Şeriatsız tarikat olmaz. Bir evin yapımında temelde kullanılan demir ve beton eksik olursa bina sağlam olmaz, çabuk çöker. Tarikatın temeli de şeriattır. Temeli sağlam olmayan tarikat ehli de çabuk yoldan çıkar. Bir kişinin müslüman olması için ilk önce kelime-i şehadet getirmesi gerekir. Ondan sonra imanın şartlarını kabul etmesi gerekir, ondan sonra da İslâm’ın beş şartını yapması lazımdır. Bunlardan hac, zekât, oruç belli şartlara bağlanmıştır. Ama namaz âkil baliğ olan herkesin üzerine farzdır. Herkesin her şartta yapması gereken bir ibadettir. Yapılmazsa çok büyük cezası vardır. Bazı âlimlere göre beş yüz, bazı âlimlere göre yetmiş bin yıl cezası vardır. Kişi hasta olsa, hareket edemeyecek olsa bile ima ile de olsa, namazını kılmak zorundadır”[10] demiştir.

Beş vakit namazını kılmayan bir kimse, içinde bulunduğu hali iyi mülahaza etmelidir. Unutmamalıdır ki, şeytan [aleyhillâne] Allah’ın [cellecelâluh] bir tek emrini yerine getirmediği için huzurdan kovul-muştur. Buna göre, namaz kılmayarak günde beş defa Allah’ın emrini yerine getirmeyen kimsenin durumunu varın siz düşünün …

Hasan-ı Basrî [kaddesallahu sırrahu] bir sözünde,

“Ey âdemoğlu, namazın senin yanında bir önemi yoksa sana dininden başka neyin değerli olabilir ki! Oysa namaz kılmayan kimse, Allah [celle celâluh] katında en değersiz kimsedir”[11] demiştir.

Kim, yüce Allah’ın katında değersiz bir kimse olarak anılmak ister ki? Elbette hiç kimse bunu istemez. Ancak insanın nefsin arzu ve isteklerine uyarak namazını terketmesi onun Cenâb-ı Hak katında basit bir kimse olarak anılmasına sebebiyet vermektedir.

Şu halde kul, nefsinin değil Allah’ın [celle celâluh] kulu olduğunun farkına vararak namazlarını kılmalıdır. Yoksa kendisine sayısız nimetler veren Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi gerekirken, O’na nankörlük etmiş olur.

Peygamber Efendimiz’in namaza göstermiş olduğu hassasiyet bize bu noktada örnek teşkil etmektedir. O ki mübarek ayakları şişinceye kadar Rabb’inin huzurunda durur ibadet ederdi.

Hatta Hz. Âişe validemiz bir gece Allah Resûlü’nün kendisinden izin alarak ayakları şişinceye kadar ibadet ettiğini görüp de,

“Ey Allah’ın Resulü, Allah senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışladığı halde niçin bu kadar kendini ibadete zorluyorsun?” dediğinde Allah’ın Resulü [aleyhissalâtü ve's-selâm],

“Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?”[12] cevabını vermiştir.

Namaz, insana insan olduğunu hatırlatan ve Allah’a hakkıyla nasıl kulluk edilmesi gerektiğini öğreten ulvî bir vazifedir. Aynı zamanda nefis düşmanını kahrederek kötülükleri iyiliklere çeviren en güzel salih ameldir.

Yeter ki kul, tövbesine Allah dostunu şahit tutarak, “Yâ Rabbi, yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım, keşke yapmasaydım, inşallah bir daha ben yapmayacağım” diyerek gereği gibi tövbe edip namazlarını aksatmadan kılsın … Çünkü

Furkan sûresi 70. âyet-i kerimede, tövbe ve iman edip güzel amel işleyenlerin kötülükleri iyiliklere çevrileceği müjdesi verilmektedir.

Şu halde yapılan samimi bir tövbeden sonra, şalin amellerin başında gelen beş vakit namazın kılınması gerekmektedir. Çünkü şuurla kılınan bir namaz, nefse darbe vuran keskin bir kılıç ve günahların affına vesile olan Rabbani bir ikramdır.

Günahların affına vesile olan namaz, insanın hem dünyasını hem de ahiretini kurtaran bir ibadettir. Namazını eksiksiz kılan müminin cennete girmesi hususunda Allah’ın [celle celâluh] vaadi vardır. Hatta mümin kıyamet günü imandan sonra ilk olarak namazından hesaba çekilecektir. Eğer namazın hesabını verebilirse diğer amelleri de kabul edilerek doğrudan cennete girecektir. Bu, namazını hakkıyla kılanlar için Cenâb-ı Hakk’ın bir İkramıdır. Resul-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem] bununla ilgili olarak,

“Kıyamet gününde kulun bütün amellerinden evvel namazlarına bakılır. Eğer namazı tam gö­rülürse hem namazı ve hem de bütün amelleri kabul olunur. Şayet namazı eksik görülürse namazı reddolunduğu gibi diğer amelleri de reddolunur”[13] buyurmuştur.

Amelleri reddolunan kimsenin durumu ise Allah’ın [celle celâluh] dilemesine kalmıştır. Dilerse onu affeder, dilerse de azabına uğratır. Böyle bir duruma düşmemek için beş vakit namazı eksiksiz olarak, vaktinde eda etmek gerekir. Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Beş vakit namaz vardır ki Allah Teâlâ onları kullarına farz kılmıştır. Bu namazların hakkını hafife almayarak ve hiçbirini zayi etmeyerek eda eden kimse için, cennete girmesi hususunda Allah’ın vaadi vardır. Bu beş vakit namazı eda etmeyen kimse içinse Allah nezdinde herhangi bir vaat yoktur. Allah onu dilerse azaba duçar eder, dilerse de cennete dahil eyler”[14] buyurmuştur.

Namazın insana dünyada kurtuluş vesilesi olmasına gelince, Cenâb-ı Hakk’ın yasakladığı ve vicdanın kabul etmediği ne kadar kötülük ve ahlâksızlık varsa namaz sayesinde ortadan kalkacak, bunların yerini iyilik ve güzel ahlâk alacaktır. Böylece toplumda herkes huzurlu ve mutlu bir hayat yaşayacaktır. Tıpkı Asr-ı saadet dönemi gibi… O dönemin güzide insanları sahâbe-i kiram efendilerimiz namazla huzur buldukları için onların bu huzuru, yaşadıkları döneme aksetmiştir. Asr-ı saâdet’te herkes birbirinin hakkına riayet etmiş kimse kimsenin malına, canına, ırzına, namusuna göz dikmemiştir. Çünkü onlar, insanı her türlü fuhşiyat ve kötülükten alıkoyan namazı hakkıyla kılan kimselerdi.

Günümüzde ise, üzülerek söylemek gerekir ki, toplumun büyük bir kısmı ya hiç namaz kılma­dığından veyahut hakkıyla kılamadığından dolayı sosyal huzursuzluk başını alıp gitmiş, insanlar birbirlerinin malına, canına, namusuna göz diker hale gelmiştir.

Şu halde bir kimse, içinde yaşadığı toplumun huzur ve refahını istiyorsa öncelikle kendisi na­mazlarını şartlarına uygun olarak kılmalı, ardından da aile fertlerine namaz kılmaları yolunda telkinlerde bulunmalıdır. Bu aile reisinin en başta gelen görevidir.

Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] Ebu Hüreyre’ye [radıyallahu anh],

“Ey Ebû Hüreyre! Aile efradına namaz kılmalarını emret. Çünkü (böyle yaparsan) Allah sana ummadığın yerden rızık verir”[15] buyurmuştur.

Kısaca, Allah’ın sevgi ve rızasını kazanmak başta olmak üzere, toplumun huzur ve refahı için müslümanım diyen herkesin namaz kılması ve insanlara namaz kılmanın önemini anlatması gerekmektedir.

Gavs-ı Sâni hazretleri [kaddesallahu sırrahu] bir sohbetinde,

“Bakıyoruz dünya küfrün denizi olmuş. İnsan hem kendini hem de insanları kurtarmaya çalışsın. Bütün dünyanın hidayetine vesile olsa kendisi hidayete ermese bir şey yapmış olmaz. Bir insan bir kimsenin namaz kılmasına, hidayetine sebep olmuş olsa, onun sevabı kadar kendisi de sevap kazanır. Bu büyük bir kazançtır. Büyük bir fabrikadır. Gece de gündüz de çalışmak lazım” dedikten sonra şu menkıbeyi anlatmıştır:

Abdurrahman Tâhî [kaddesallahu sırrahu] akarsuyun üzerine bir köprü yaptırır. Vali de teşekkür etmek için Abdurrahman Tâhî hazretlerinin yanına gelir. Namaz vakti olunca Abdurrahman Tâhî hazretleri valiye,

“Kalk, abdestini al da namaz kılacağız” der. O da tamam deyip kalkar. (Bunun üzerine halifesi) Şeyh Fethullah [kaddesallahu sırrahu] şöyle der: “Kurban, bu belki de ömründe ne namaz kılmış ne abdest almıştır.”

Abdurrahman Tâhî de [kaddesallahu sırrahu] Şeyh Fethullah’a,

“Belki böylece namaza başlamış olur da bundan sonra hiç bırakmaz” buyurur.

Anlatıldığına göre o vali de bu namazı kıldıktan sonra namazını devamlı kılar. Siz de bir insana bir vakit bile olsa namaz kıldırın belki devam eder.

NAMAZ ve NAMAZA DAİR HİKMETLER

Namazın Manası

Namaz Farsça’dan dilimize geçmiş bir kelimedir. Arapça’da karşılığı “salâftır. Sözlükte, “zikir, dua ve boyun eğmek” anlamlarına gelmektedir. Istılahta ise, tekbirle başlayıp selâmla biten, belirli hareket ve sözlerden oluşan bedenî ibadete verilen bir isimdir.

Namaz, dinin direğidir.[16] Bu sebeple ibadetlerin şeref ve faziletçe en üstünü, sevapça en büyüğüdür. Çünkü nefsin ıslahında namazın büyük etkisi vardır.

Namaz, Cenâb-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan tenzih edip O’nu yücelterek verdiği nimetlere şükretmektir.

Namaz, ruh ve bedeni saran dünya sevgisinden arınıp Allah’ın [celle celâluh] sevgi ve rızasına talip olmaktır. Kulun bütün benliğiyle Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna durup O’na niyazda bulunmasıdır. Verdiği nimetler için huzurda eğilip, başını secdeye koymasıdır.

İmam Sühreverdî [kaddesallahu sırrahu], Avârifü’l-Maârif adlı eserinde, namazın manasını izah ederken,

“Salât, ‘ateşe tutulmak’ manasına gelen ‘salye’ kökünden türemiştir. Eğri (yaş) bir ağaç dalı düzeltilmek istendiği zaman önce bir ateşe tutulur, sonra düzeltilir. İnsanda da (ağaç misali) nefs-i emmârenin varlığından kaynaklanan birtakım eğrilikler (kötü huylar) vardır. Bunlar ancak Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî nuruyla düzeltilebilir. Zira nur, kötü hasletleri yakıp kül etme özelliğine sahiptir. Dolayısıyla (hakikatini anlayarak) namaz kılan bir kimse namaz sayesinde tecelli eden ilâhî nurla nefsindeki eğrilikleri yakıp kül eder. Böylelikle manevi mi’racını da gerçekleştirmiş olur”[17] demiştir.

Namazın Tarihçesi

Namaz sadece ümmet-i Muhammed’e farz kılınmış bir ibadet değildir. Âyet-i kerimlerden, namazın önceki ümmetlere de farz kılınmış olduğu anlaşılmaktadır.[18] Ancak geçmiş ümmetlere namazın kaç vakit ve kaç rekât farz kılındığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

İlgili âyetler için bk. Bakara 2/83; Mâide 5/12; Meryem 19/55-59; Âl-i İmrân 3/39; Enbiyâ 21/73; Lokman 31/17; En’âm 6/162;İbrahim 14/40; Tâhâ 20/14.

Namazın Farz Oluşunun Delili

Kurân-ı Kerîm’de namazın farz olduğuna delil teşkil edecek birden çok âyet bulunmakta­dır. Bunlar içerisinde namazın müminler üzerine farz olduğunu açık bir ifadeyle beyan eden âyet, Nisa sûresi 103. âyet-i kerimedir. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimede,

 

“Namaz müminler üzerine vakitleri belli bir farzdır” buyurmuştur (Nisa 4/103).

Kur’ân-ı Kerîm’de namaz vakitleri, açık biçimde veya işaret yoluyla belirtilmiştir. Örneğin, Nur sûresi 58. âyet-i kerimede, sabah ve yatsı namazları ismen zikredilirken, Rûm sûresinin 17 ve 18. âyetleri ile İsrâ sûresinin 78. ve Hûd sûresinin 114. âyet-i kerimelerinde sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazları işaret yoluyla zikredilmiştir.

Namazın farz oluşunun sünnetten delili ise İbn Ömer’den [radıyallahu anh] rivayet edilen şu hadistir. Resulullah [sallallahu aleyhi ve sellem] hadis-i şerifte,

“İslâm beş temel üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı hakkıyla vermek, Allah’ın evi Kabe’yi haccetmek ve ramazan orucunu tutmak”[19] buyurmuştur.

İslâm’da İlk Namaz

Beş vakit namaz bugün bilinen şekliyle hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi’rac gecesinde farz kılınmıştır. Ancak, vahyin başlangıcından itibaren namaz ibadetinin mevcut olduğu, sabah ve akşam olmak üzere günde iki vakit kılındığı bilinmektedir. Zira Cebrail [aleyhisselâm] ilk vahyin akabinde Peygamber Efendimiz’! Mekke’nin yakınlarındaki bir vadiye götürmüş, vadinin bir köşesine gelince aya­ğını yere vurmuş, oradan fışkıran su ile önce kendisi, sonra da Resûl-i Ekrem Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] abdest almıştır. Ardından da Resûlullah’a [salât ve selâm üzerine olsun] iki rekât namaz kıldırmış ve işte namaz böyle kılınır, demiştir.[20]

Namazın Mi’rac Gecesi Farz Kılınmasının Hikmeti

Namazın Mi’rac gecesinde farz kılınmasının hikmeti hakkında İbn Hacer el-Askalânî şu bilgiyi vermektedir:

“Beş vakit namazın Mi’rac gecesinde farz kılınmasının hikmeti, Cebrail’in [aleyhisselâm] o gece Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi ve sellem] göğsünü yarıp onu zemzem suyuyla zahiren ve bâtınen yıkadıktan sonra iman ve hikmetle doldurmasıdır. Binaenaleyh temizlik namazın ön şartı olduğu için Peygamber Efendimiz’in göğsünün mi’raca çıkmadan önce zahiren ve bâtınen temizlenmesi ile namazın bu halde iken farz kılınması arasında bir ilişki görülmektedir.”[21]

Hücvîrî [rahmetullahi aleyh] ise namazın Mi’rac gecesi farz kılınmasının hikmeti hakkında şöyle demektedir:

“Resulullah [sallallahu aleyhi ve sellem] “Göz aydınlığım namazda kılınmıştır”[22] buyurmakla benim bütün rahatım namazdadır, demek istemişlerdir. Çünkü istikamet ehlinin manevi haz kaynağı namazdır. Resul-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi ve sellem] bu sözü Mi’rac hadisesine dayanır. Şöyle ki Peygamber Efendimiz, mi’raca çıkarıldığı zaman, kurb (Cenâb-ı Hakk’a yakın olma) derecesine ulaştırıldı. O zaman nefsi varlıkla ilgili her işten kesildi ve esasen kalbinin bulunduğu dereceye ulaştı .. (Orada ona sayısız ikram ve ihsanlarda bulunuldu). Öyle ki Cenâb-ı Hakk’ın yanında kalmanın özlem ve hasretiyle,

‘Yâ ilâhî! Beni ikinci kez bela yurdu olan dünyaya gönderme, tabiat ve hevâ ağına düşürme!’ dediği zaman,

‘Hükmümüz şöyledir ki, burada sana verdiğimiz şeylerin aynısını orada (namaz) da vereceğimiz için dini ikame etmek üzere tekrar dünyaya döneceksin’ denildi.

Resulullah [sallallahu aleyhi ve sellem] dünyaya dönünce ne zaman o yüce ve yüksek makamın iştiyakını ve özlemini duysa,

‘Ey Bilâl, kalk namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat’[23] “buyururdu. Dolayısıyla Resûl-i Ekrem’in [sallallahu aleyhi ve sellem] her namazı, onun için bir yakınlık ve mi’rac olmuştu. İnsanlar onu namaz kılarken görürlerdi. Oysa onun ruhu namazda, gönlü niyazda, sırrı yükselişte, nefsi erime halinde idi. O derece ki namaz onun göz nuru haline gelmişti. O namazda iken, bedeni mülk âleminde, ruhu melekût âleminde, idi. Bedeni insî, yani beşerî idi ama ruhu üns (Allah [celle celâluh] ile sohbet) mahallinde idi.”[24]

Hücvîrî’nin bu sözünden yola çıkarak namazın Mi’rac gecesi farz kılınmasının hikmeti hakkında şunu Söyleyebiliriz: Resûlullah [sallallahu aleyhi ve sellem] Cenâb-ı Hak’tan kurb halinin ve ilâhî cemali temaşa saadetinin devamını isteyince, Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz ve onun ümmeti için bir nevi mi’rac sayılan namazı farz kılmıştır. En iyisini Allah bilir.

Namazın Beş Vakit Oluşunun Hikmeti

Namazın beş vakte tahsis edilmesinin hikmeti hakkında İsmail Hakkı Bursevî [rahmetullahi aleyh] şu bilgileri vermektedir:

“Âlimlerden bazıları demişlerdir ki; namazın gece ve gündüz beş vakte tahsis edilmesinin hikmeti insanın havâss-ı hamseye[25] (beş duyuya) sahip olmasındandır. Çünkü kul  havâss-ı hamse ile günah işlemektedir. Gece ve gündüz bu beş duyu ile işlediği günahlara kefaret olsun diye de namaz beş vakte tahsis edilmiştir. Zira Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] buna işaretle,

‘Beş vakit namaz tıpkı herhangi birinizin kapısının önünden akan gür ve tatlı bir nehir gibidir. Bu kişi günde beş vakit, kapısının önünden akan bu nehre dalarak yıkansa, sizce bedeninde kirden iz kalır mı?’ diye sormuş, ashâb-ı kiram,

‘Hayır, ey Allah’ın Resulü! Hiçbir şey kalmaz’ deyince Resûlullah [sallallahu aleyhi ve sellem],

İşte suyun kiri götürmesi gibi, beş vakit namaz da insanın bütün günahlarını siler süpürür’[26]  buyurmuştur.

Bazı âlimler de demişlerdir ki; namazın beş vakit olarak tayin edilmesinin hikmeti, ted’îf sırrını[27] açığa çıkarmak içindir. Çünkü Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede,

 

‘Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır’ (En’âm 6/160) buyurmuştur. Buna göre beş vakit namazın sevabı, hafifleştirilmeden önce Mi’rac gecesinde farz kılınan elli vakit namazın sevabına denk olmaktadır.”[28]

Ezan ve Kametin Hikmeti

Cenâb-ı Hak dünya işleriyle meşgul olan kulunu ezan ile günde beş defa huzuruna davet etmektedir. Bu yönüyle ezan bir uyarı ve uyanıştır. İnsanlara âlemlerin Rabbi olan Allah’ın [celle celâluh] onların büyük bildiği her şeyden daha büyük olduğunu hatırlatır. Allah’tan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed Mustafa’nın [sallallahu aleyhi ve sellem] âlemlere rahmet olarak gönderilmiş son peygamber olduğunu ilan eder. Sonra, asıl huzur ve kurtuluşun son din İslâm’da ve dinin direği olan namazda olduğunu bildirir.

Buna göre, ezanın en önemli hikmeti, insanlara namaz vaktini ve namaz kılınacak yeri bildirmesinin yanı sıra, İslâm’ın şiarı olan kelime-i şehadeti kalplere nakşederek insanları kurtuluşa davet etmektir.

Şu durumda, “Ben müslümanım” diyen herkesin bu davete icabet etmesi gerekmektedir. Bu imanın bir gereğidir.

Gelelim ezan okunurken neyi düşünmemiz gerektiğine … İmam Gazâlî [rahmetullahi aleyh] bu hususta şöyle der:

“Ezanı işittiğin zaman kıyamet günündeki davetin dehşetini düşün. Ezana icabet etmek için bir an önce zahir ve bâtınınla namaza hazırlan. Çünkü ezana dünyada hemen icabet edenler o büyük günde lütuf ile davet edilirler. Kendini bu çağrıya (ezana) göre ölç! Eğer okunan ezanı rağbet ve sevinçle karşılıyorsan o ceza gününde kulaklarında çınlayacak olan davet müjde ve kurtuluş nidasıdır.”[29]

Ezandan sonra getirilen kametin hikmeti ise, imamın arkasında namaza durmayı bekleyen cemaati hazır ola geçirmektir. Bu sebeple ezanla verilmek istenen mesaj kametle bir kez daha verilir ki Hakk’ın huzuruna durmadan önce kalplerde O’ndan gayri ne varsa silinip atılsın … Kalpler mâsivadan arındıktan sonra müezzin, “kad kâmeti’s-salâh” (Namaza durma vakti yaklaştı) diyerek imamın namaza duracağını insanlara bildirir.

Tek başına namaz kılan kimsenin kamet getirmesinin hikmeti ise her an kendisiyle beraber olan Kirâmen Kâtibîn ve koruyucu meleklere imam olmasındandır. Nitekim Said

b. Müseyyeb [rahmetullahi aleyh] bir sözünde,

“Çölde namaz kılanın sağında ve solunda birer melek namaz kılar. Eğer aynı zat namaza ezan okuyup kamet ederek durursa dağlar misali melekler onun ardında saf tutarlar ve ona uyarak namaz kılarlar”[30] demiştir.

“Allah’a [celle celâluh] kulluk dünya işi kadar zor ve yorucu değildir. İnsan yirmi dört saatte bir saat yüzünü Allah’a çeviremez mi? Yirmi dört saatte beş vakit namaz kılamaz mı? Her farz namaz en çok beş (on) dakika sürer. Yapamaz mı bunu insan?”[31]

Seyyid Abdülhakim Hüseynî [kaddesallahu sırrahu]

NAMAZA HAZIRLIK ve HİKMETLERİ

Makbul ve mükemmel bir namazın kılınabilmesi için namaz öncesinde birtakım hususlara dikkat edilmesi gerekmektedir. Bunlara namazın şartları denir.

Bu şartların başında namazın tahareti![32] bir şekilde kılınması gelir. Namaz gibi dinin direği olan bir ibadeti yerine getirirken temizlik büyük bir önem arzeder. Çünkü temizlik namazın anahtarı hükmündedir.

Hadesten Taharetin Hikmeti

Abdestsiz veya cünüp olan kimsenin abdest ve gusül alarak hükmî pisliklerden temizlenmesine hadesten taharet denir.

Namaza hem zahiren hem bâtınen temiz girmek gerekir. Abdest ve gusül bu iki temizliği de içeren bir ibadettir. Böyle olduğu için dinimiz abdesti, namazın ön şartı saymıştır. Zahirî açıdan bakıldığında, mikrobun en kolay ürediği el, yüz ve ayaklar, abdest vesilesiyle günde beş defa yıkanmakta, vücut, bulaşıcı hastalıklara karşı koruma altına alınmaktadır. Gerek vücudu mikroplara karşı koruma altına alarak, gerekse kan dolaşımının düzenlenmesine yardımcı olarak beden sağlığını koruyan abdest, (küçük) günahların affına vesile olmasıyla da kalbi zulmet kirinden temizleyip manevi sağlığı temin etmektedir.

İnsanın yaratılış gayesi olan Allah’a [celle celâluh] kulluk böyle bir temizlenme ameliyesi ile başlayınca insana vereceği zevk ve rahatlığın değeri sonsuz olur.

İşte namazdan önce alınan abdestin aklen bilinen hikmeti budur. En iyisini Allah bilir.

Necasetten Taharetin Hikmeti

Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin, namazın sahih olmasına engel olacak maddi pisliklerden temizlenmesine necasetten taharet denir.

Namaz, Allah’a [celle celâluh] duyulan saygı ve sevginin bir göstergesi olduğu için namaz kılan kimsenin hadesten taharet gibi necasetten taharete de dikkat etmesi gerekmektedir. Değil necaset, dinen sakıncası olmayan en ufak kirin dahi temizlenmesine gayret edilmelidir.

İlâhî huzura çıkarken bedeninin, elbisesinin ve namaz kılacağı yerin temiz olmasına özen gösteren kimse, Allah’ın sevgisini kazanır. Çünkü Resul-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Allah temizdir, temizliği seve?[33] buyurmuştur.

Allah Resulü’nün [aleyhissalâtü vesselam] bu ve buna benzer hadislerinde geçen temizlikten murad sadece zahirî temizlik değildir. Aynı zamanda kalbi kötü ahlâktan ve Allah’ın dışındaki her şeyden temizlemek olan bâtınî temizlik de kastedilmektedir. Dolayısıyla namaz kılacak kimsenin bedenini, elbisesini ve namaz kılacağı yeri necasetten temizlemesi gerektiği gibi bâtınını da (kalbini de) namazın hakikatine aykırı olan şeylerden temizlemesi gerekir. Mademki namaz kılmaktan maksat Allah’ın [celle celâluh] sevgi ve rızasını kazanmaktır, öyleyse kalbi Allah’ın dışındaki şeylerin sevgisinden temizlemelidir. Zira kalp ancak temiz kaldığı zaman Allah’ın rızasını kazanmaya kabiliyet kazanır.

Öte yandan beden ve elbise temizliğine önem göstermek, kişiye kendine ve çevresine karşı saygı duyma öğretisi kazandırır.

Setr-i Avretin Hikmeti

Avret, insan vücudunda başkası tarafından görülmesi ayıp ya da günah sayılan yerlerdir. Bu yerlerin örtülmesine setr-i avret denir. Erkeklerin avret yerleri, göbek altından diz kapağı altına kadar olan kısımdır. Kadınların ise el ve yüzleri hariç bütün bedenleri avrettir.

Avret yerlerinin namazda olduğu gibi, namaz dışında da örtülmesi ve başkalarına gösterilmemesi gerekir. Bunun hikmeti, örtünmenin aklın ve fıtratın bir gereği olmasındandır. Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın yasak meyveden yedikten sonra avret yerlerinin görünmesi üzerine hemen cennet yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye çalışmaları bunun en güzel kanıtıdır (bk. Tâhâ 20/121).

Örtünmek aklın ve fıtratın bir gereği olduğu halde özellikle namazda avret yerlerini örtmenin farz olmasındaki hikmet, Câhiliye dönemindeki Araplar’ın düştüğü hataya düşmemek içindir.

Çünkü, “Ey âdemoğulları! Her mescidde ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin)’ (A’râf 7/31) âyeti Arap kabilelerinin Câhiliye devrinde Kabe’yi çıplak olarak tavaf etmeleri hakkında inmiştir. Onlar, “Biz içlerinde günah işlediğimiz ve günahlarla kirlettiğimiz elbiseler içinde Kabe’yi tavaf etmeyiz” derlerdi. Erkekler gündüz, kadınlar da geceleyin çıplak olarak tavaf ederlerdi. Allah Teâlâ onlara ister namaz, ister tavaf için olsun her mescide gittiklerinde elbiselerini giymelerini emretmiş ve soyunmalarını yasaklamıştır.[34]

Hadislerde belirtilen avret yerleri[35] dışında in­sanın başkaları tarafından bilinmesini istemediği gizli haller ve günahlar da bir nevi avret sayılır. İnsan bunları kimsenin bilmediğini zannetse de gizlinin de gizlisini bilen Allah [celle celâluh] insanın yaptığı her şeyi bilmektedir. Şu halde insan, avret yerleri örtülü olarak ibadetlerin en şereflisi olan namaza durmadan önce,

“Yâ Rabbi! Gizli hallerim ve günahlarım çoktur. Ben bunları insanlardan gizlesem de senden gizlemem mümkün değildir. Settâr isminin ve kıldığım şu namazın hürmetine dünyada ve ahirette gizli hallerimi açığa çıkarıp beni rezil rüsva etme” diyerek kalben pişmanlık ve mahcubiyet duymalıdır.

 

İstikbâl-i Kıblenin Hikmeti

Namaz esnasında kişinin, yönünü diğer cihetlerden ayırıp, kıbleye yöneltmesine istikbâl-i kıble denir. Kıbleden maksat Kabe’dir. Kabe, müslümanların kıblesidir. Cenâb-ı Hak, zaman ve mekândan münezzeh olduğu için kullarına lutufta bulunarak kendisini temsil eden Kâbe-i Muazzama’ya yönelmelerini istemiştir.

Bu sebeple namazda kıbleye yönelmenin en önemli hikmeti, dünyaya iltifat etmeyip tam bir yönelişle Hakk’a yönelmektir. Bunun için insan, nasıl ki bedenini zahiren Kabe’nin bulunduğu istikamete çeviriyorsa kalbini de bâtınen Hakk’a çevirmesi gerekmektedir. İnsan ancak bu şekilde, kalbini Allah’ın [celle celâluh] dışındaki şeylerden temizleyip Cenâb-ı Hakk’a yönelebilir.

İmam Gazâlî hazretleri bununla ilgili olarak,

“Bilmiş ol ki, bedenin Kabe’ye yönelmesi için diğer yönlerden ayrılması zaruri olduğu gibi, kalbin de Allah’a yönelmesi için mâsivadan ayrılması şarttır”[36] demiştir.

İstikbal-i kıblenin bir diğer hikmeti ise, insanoğlunu batıl yollara sapmaktan kurtararak dağınıklığı önlemek ve insanları tevhid inancı etrafında toplamaktır.

Vaktin Hikmeti

Her namazı vaktinde kılmak namazın şartlarındandır. İsmail Hakkı Bursevî [rahmetullahi aleyh] namaz için belli vakitler tayin edilmesinin hikmeti hakkında şöyle demiştir:

“Şerhu’l-Hikemi’l-Atâiyye’de geçtiğine göre, Allah Teâlâ kullarında amelleri yerine getirmelerine engel olacak derecede usanç ve bıkkınlığa sebep olan hırsın varlığını bildiğinden ibadetler için vakitler tayin etti. Hem kullarına olan rahmeti hem de onlara kulluğu kolaylaştırmak için günde beş vakit namazı, senede bir ay orucu, 200′de 5 (iki yüzde beş) zekâtı[37] ve ömürde bir defa Kabe’yi ziyareti farz kıldı.

Allah Teâlâ ibadetleri belirli vakitlerle sınırlama-saydı, ileride yapacağım düşüncesi onları ibadetten alıkoyar ve o zaman görmezlikten gelerek, şımararak, tembellik yapıp nefislerine uyarak kulluk muamelesini terkederlerdi. Vakitleri geniş kılması ise kullarına tercih hakkı vererek onlara bir kolaylık sağlamak içindir. İşte vaktin hikmeti budur.”[38]

Niyetin Hikmeti

Niyet, namaz kılacak kimsenin namazı Allah [celle celâluh] için kılmayı istemesi ve hangi namazı kılacağını bilmesidir. Başka bir ifadeyle kişinin namazı sadece Allah’ın rızasını kazanmak için kılacağına söz vermesidir.

Namazın farzlarından olan niyetin hikmeti, namaz ile Allah’ın [celle celâluh] sevgi ve rızasını kazanmayı istemektir. Bunun için ise halis bir niyete sahip olmak gerekmektedir. Çünkü niyet, amel ve ihlâs arasında sıkı bir ilişki vardır. Bunlardan niyet ayrıca bir öneme sahiptir. Allah Teâlâ insanın her işinde kalbindeki niyetine bakmaktadır. Bir hadis-i şerifte,

“Allah sizin bedenlerinize ve yüzlerinize (suretlerinize, şekillerinize) bakmaz, ancak kalpleriniz(d) e (ki niyete) bakar”[39] buyrulmuştur.

Niyetin halis olması, kılınan namazın ve yapılan amelin kabul edileceği anlamına gelir.

Bu itibarla, kalbi dünyevî bağlardan koparıp ihlâs ve samimiyetle huzura durmak namazın kabul olmasının ön şartlarındandır.

Farzlardan Önce Sünnet Kılmanın Hikmeti

İmam Sühreverdî [rahmetullahi aleyh] farzlardan önce sünnet kılmanın hikmeti hakkında şöyle demiştir:

“Namaz vakti girince, (farz namazdan) önce sünnet (namaz) kılınır. Bunun hikmeti şudur: Kulun, sürekli insanlarla muhatap olması, geçim derdiyle uğraşması, tabiatı gereği bir hataya düşmesi ve belli zamanlarda yeme içme gibi tabii ihtiyaçlarına yönelmesi sebebiyle başına gelen sıkıntılardan kalbi karmakarışık bir hal alır. Farz namazdan önce sünnet kılındığı zaman kalp, namazın etki alanına girer ve Cenâb-ı Hak ile münâcâta hazırlanır. Dolayısıyla kılınan sünnet ile kulun kalbinden gaflet gider ve kalp safiyet kazanır. Böylece kul farz namaz için hazır bir hale gelir. En doğrusunu Allah bilir.”[40]

Anlatıldığına göre, Hâtem-i Esam [rahmetullahi aleyh], kendisine namazı nasıl kılıyorsun, diye soranlara,

“Namaz vakti gelince biri zahirî, diğeri bâtınî olmak üzere abdestimi alırım (Zahirî abdest su ile bâtınî abdest ise tövbe ile aldığım abdesttir). Sonra namaz kılacağım yere giderim. (Orada oturur, zihnimi toparlar, sonra namaz için ayağa kalkarım.) Mescid-i Harâm’ı kendime şahit tutarım. Makâm-ı İbrahim’i iki kaşımın arasında, sıratı ayaklarımın altında, cenneti sağımda, cehennemi solumda, ölüm meleği Azrail’i [aleyhisselâm] ise arkamda kabul ederim. O an âlemlerin Rabbi’nin huzuruna durur, tazim ile tekbir alır, ağır ağır ve manasını düşünerek Kur’an okur, tevazu ile rükû eder, huşu ile secdeye kapanırım. Sonra vakarla teşehhüd için oturur, şükür ile selâm veririm (Namazımı bu şekilde ihlâs ile kılarım. Ancak kabul olup olmadığını bilmediğim için ümit ile korku arasında yaşarım)” diye cevap vermiştir.[41]

 

NAMAZIN RUHU ve İÇİNDEKİ HİKMETLER

Namazın sıhhati için namaz öncesi birtakım hususlara dikkat etmek gerektiği gibi namaz kılarken de belli hususlara dikkat etmek gerekmektedir. Namaz içinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus namazın huşu ile kılınmasıdır. Çünkü namaz, belli söz ve hareketlerden ibaret ruhsuz bir ibadet değildir. Kalbin ameli olan huşu namazın ruhu kabul edilmiştir.

Huşu, Allah’ın [celle celâluh] azameti karşısında kulun sükûnet ve tevazu içinde bulunma halidir. Namazın fert ve topluma fayda sağlaması huşu ile kılınmasına bağlıdır. Âyet-i kerimede,

 

“Namazlarında huşu içinde olan müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir” (Mü’minûn 23/1-2) buyrulmuş olması namazdaki huşûun önemini göstermektedir.

Peygamber Efendimiz de [sallallahu aleyhi ve sellem] namazdaki huşûun önemine işaretle,

“Bir kul namaz kılmak için ayağa kalktığı zaman, nefsi, yüzü ve kalbi ile Azîz ve Celîl olan Allah’a yönelirse, Allah da ona rahmetiyle yönelir ve dine muhalif bir iş yapmadıkça ondan rahmetini geri çevirmez”[42] buyurmuştur.

Namazdaki huşu, kulun sağında ve solunda kimlerin bulunduğunu bilmeyecek derecede kendini ibadete vermesidir. Şu kadar var ki, her müslümanın namazda kalp huzurunu sürekli muhafaza etmesi mümkün değildir. Bu sebeple fıkıh âlimleri huşûu namazın şartlarından değil, kemalini sağlayan sünnetlerden saymışlardır. Tasavvuf ehline gelince onlar, kalp huzurunu namaz için temel şart olarak kabul etmişler ve bu şekilde kılınmayan namazın hakkıyla yerine getirilmiş olmayacağını söylemişlerdir. Zira tasavvuf ehline göre Allah [celle celâluh] ile kul arasındaki perdelerin kalkması namazın kalp huzuru ile kılınmasına bağlıdır. Onlar günlük yaşamın her safhasında kalp huzurunu muhafaza ettikleri için namazda gibidirler.

Tasavvuf ehlinin bu halini Ebû Nasr es-Serrâc [kaddesallahu sırrahu] şöyle ifade etmiştir:

“Sûfîlerin (mutasavvufların) namazdan önceki edepleri, devamlı Allah’ı [celle celâluh] düşünmeleri ve kalplerini Allah’ın zikri dışında her faydasız zikirden korumalarıdır. Onlar, (bu şekilde) kalp huzuru ile namaza kalktıkları zaman, bir namazdan diğerine kalkmış gibidirler. Çünkü niyet ve tekbir getirerek girdikleri namazdan (selâm vererek) çıktıklarında yine (asıl halleri olan) kalp huzuruna devam ederler. Bu durumda onlar, her ne kadar namazdan çıksalar da devamlı namazda gibidirler. İşte namazın edebi budur.”[43]

Bu edebin yani huşûun elde edilebilmesi için öncelikle mürşid terbiyesi altına girmek gerekmektedir. Çünkü huşu kalbin amelidir. Huşûun kazanılması için kibir, gurur, riya, haset gibi kalbî hastalıkların ıslahı gerekir. Bu ise mürşid-i kâmilin (Allah dostlarının) görevidir.[44]

Namazı huşu ile kılabilmek için mürşid terbiyesi yanında namazın farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve edeplerini de hakkıyla yerine getirmek gerekir. İmâm-ı Rabbânî [kaddesallahu sırrahu] bu hususa şöyle dikkat çeker:

“Bu fakire göre namazın tam ve mükemmel olması için, fıkıh kitaplarında ayrıntılı olarak açıklanan namazın farzlarını, vaciplerini, sünnetlerini ve müstehaplarını yerine getirmek gerekir. Bu dört hususun dışında namazın tam olmasını etkileyecek beşinci bir şey yoktur. Namazdaki huşu da bu dört konunun içindedir. Kalbin haşyeti de bunlara bağlıdır. Bazıları bu dört konuyu yalnızca bilmekle yetinmişler, bunları uygulamada gevşek ve ihmalkâr davranmışlardır. Kuşkusuz namazın üstünlük ve faziletinden böylelerinin paylarına düşecek olan şey çok az olacaktır. Resûlullah [sallallahu aleyhi ve sellem] hadis-i şerifte,

‘Namaz ancak kalp huzuru ile olur’[45] buyurmuştur.

Burada bildirilen huzurdan maksat, yukarıdaki dört hususla birlikte olan kalp huzurudur. Bu dört esastan birinin yerine getirilmesinde herhangi bir gevşeklik olmaması için böyle anlaşılması gerekir. Bu fakir, bunun ötesinde bir şeyle namazdaki huzurun sağlanabileceğini düşünemiyor.”[46]

Namazı huşu ve huzur içerisinde kılabilmenin bir diğer yolu, kazancın helâl yoldan kazanılmasıdır. Bu hususta Şah-ı Nakşibend [kaddesallahu sırrahu] şöyle demiştir:

“Bir kimse yemeğini helâlinden yer, Allah’ın her yerde hâzır ve nazır olduğunu bilir, abdest alırken ve namaza dururken kendisini yüce Allah’ın huzurunda bilirse, namazda huzuru elde edebilir.”

Huşu ile namaz kılan kişi namazın rükünleri olan iftitah tekbirini, kıyamı, kıraati, rükûyu, sücûdu (secdeyi) ve kâde-i ahîrede (son oturuş) teşehhüd miktarı oturmayı tam bir şuur ve ihlâsla yerine getirir.

İftitah Tekbirinin Hikmeti

Namaza duracak kişinin (niyetten sonra) ayakta[47] ve kendisinin işitebileceği bir sesle “Allahü ekber” diyerek namaza durmasına “iftitah tekbiri” (başlangıç tekbiri) denir.

İftitah tekbirine “tahrime” (yasaklama ve saygı duyma tekbiri) de denilmiştir. Çünkü “Allahüekber” diyerek yüce Allah’ın huzuruna duran kimse saygı ve hürmet göstermesi gereken bir konumdadır. Tıpkı bir askerin komutanına tekmil vererek saygı duruşuna geçmesi gibi… Bu sebeple namaz kılan kimse, Cenâb-ı Hakk’a duyulan hürmetin gereği olarak, kalbi ile Allah’ın [celle celâluh] dışında kalan şeylere meyletmeyi ve yemek, içmek, konuşmak gibi namaz dışında mubah sayılan bazı şeyleri tahrime tekbiri ile kendisine haram kılar. Böylece huşu içerisinde namaza girmiş ve dünya ile ilgisini kesmiş olur.

EbÛ Süleyman Dârânî [kaddesallahu sırrahu] bir sözünde,

“Kul namaza durduğu zaman, Allah Teâlâ meleklerine, ‘Benimle kulum arasındaki perdeyi kaldırın’ buyurur. Kul, Hak’tan kopup başka tarafa iltifat edince de, ‘Benimle onun arasındaki perdeyi indirin. Onu tercih ettiği şeyle baş başa bırakın’ buyurur” demiştir.[48]

Namazda elleri kaldırarak tekbir almanın (Allahü ekber demenin) hikmeti, Cenâb-ı Hakk’ın her şeyden büyük ve üstün olduğunu bilerek O’nun ibadet ve kulluğa layık tek ilâh olduğunu kabul etmek, O’nun hükmüne teslim olmaktır. Bunun alameti ise kalpten Hak’tan gayri her şeyi çıkarıp elin tersiyle arkaya atmaktır.

Şu halde namaza duran insan, “Acaba kalbim gerçekten yerleri ve gökleri yaratan Allah’a mı yöneldi? Yoksa hâlâ dünya işleriyle mi meşgul?” diyerek kalbini şöyle bir yoklamalıdır.

Kıyamın Hikmeti

Namazda ayakta durmaya kıyam denir. Ayakta durmaya gücü yeten kimsenin oturarak farz ve vacip namaz kılması caiz değildir. Rahatsızlığı sebebiyle ayakta duramayan kimse ise, hangi hal üzere namazını kılabiliyorsa o hal üzere namazını kılmalıdır.

Kıyam, Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda saygı ile ayakta durmanın adıdır. Allah’ın [celle celâluh] büyüklüğünü hakkı ile bilen bir kul, O’nun huzurunda edep ve saygı ile durur. Örneğin kendi ailemizden salih bir kimse bizim nasıl namaz kıldığımızı öğrenmek için bize baksa, (huşudan yoksun bir namaz kıldığımızı düşünmesinden çekinerek) kalbimizi huzura, azalarımızı da sükûna erdiririz.

Bu durumda nefsimize dönüp, “Ey zalim nefsim! Kendisinden ne bir fayda ne de bir zarar gelecek olan Allah’ın [celle celâluh] kullarından hakir bir kula huşu ile namaz kılıyormuş gibi gözükerek namazını güzel kıldın. Böyle yapmakla seni yaratan, sana nimetler veren yüce Mevlâ’ndan utanmaz mısın?” dedikten sonra,

“Sen ki, Allah’ın [celle celâluh] bütün hallerine vâkıf olduğunu bildiğin halde, O’nun azametinden korkmuyorsun. Şimdi söyle, Allah mı [celle celâluh] seninle beraber, yoksa Allah’ın [celle celâluh] kullarından bir kul mu seninle beraber? Senin bu isyanın ve cahilliğin ne kötüdür. Kendine ne büyük düşmanlık ediyorsun!” diyerek nefsimizi muhasebe etmeliyiz.[49]

Buna göre kıyamın hikmeti, kulun Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek O’na duyduğu saygı ve tazimi ayakta hareketsiz durmak suretiyle göstermesidir. Bunun en büyük alameti, tekbir alıp dünya ile ilişkisini kesen kulun sağ elini sol elinin üzerine koyarak Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda el pençe divan durmasıdır. Çünkü bu şekilde durmak, saygı ve tevazua işarettir.

Kıyamın bir diğer hikmeti ise kıyamet günü kabirlerden kalkıp mahşer yerine gelerek Allah’ın huzurunda ayakta durmayı ve O’na hesap vermeyi insana hatırlatmasıdır.

Kıraatin Hikmeti

Bir kimsenin, namazda -kendi işitebileceği bir sesle- bir miktar Kur’an okumasına kıraat denir. Namazda okunması zorunlu olan en az kıraat miktarı, üç kısa âyet veya buna denk bir uzun âyettir.

Kur’an okumak bizzat Allah [celle celâluh] ile konuşmak demektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm Cenâb-ı Hakk’ın kelâm-ı mübînidir. Kur’an ağır ağır manaları tefekkür edilerek okunmalıdır. Zira namazda yapılan tefekkür, namazın dışındakinden daha faziletlidir. Çünkü namaz, müminin mi’racı ve gözünün nuru olduğu için namazla huzura duran kul, Allah’ın emir ve yasaklarından muradın ne olduğunu daha iyi anlar ve idrak eder.

Buna göre kıraat, kulun Allah [celle celâluh] ile yaptığı özel bir konuşma şeklini ifade eder. Bu konuşmayı her namazda okunan Fatiha sûresinde açıkça görmek mümkündür. Nitekim bir hadis-i kutside şöyle buyrulmuştur:

“Namazda okunan her Fâtiha’yı (kulum ve kendim arasında) iki kısma ayırdım. Kul,

‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ dediği zaman, Cenâb-ı Hak ona mukabil olarak,

‘Kulum beni andı’ der. Kul,

‘Elhamdülillah! Rabbi’l-âlemîn’ (Bütün hamdler âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur) deyince, Allah [celle celâluh],

‘Kulum bana hamdetti’ buyurur. Kul,

‘Errahmânirrahîm’ (O, çok merhamet edicidir) dediği zaman, Allah [cette celâluh]

‘Kulum beni övdü’ der. Kul,

‘Mâliki yevmi’d-dîn’ (O, hesap gününün tek sahibi ve hâkimidir) deyince, Allah Teâlâ,

‘Kulum işini bana havale etti’ der.

(Buraya kadar olan kısım Allah içindir). Kul,

“İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn (Allahım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz) dediği zaman, Allah Teâlâ,

‘Bu, kulumla benim dramdadır’der. Kul,

İhdina’s-sırâta’l-müstakim … (Allahım bizi, kendilerine ilâhî nimet ve faziletler ihsan ettiğin sevdiklerinin yolu olan sırât-ı müstakime ulaştır Kendilerine gazap ettiğin ve hak yoldan sapmışların yoluna sevketme!) diyerek sonuna kadar okuduğu zaman, Allah Teâlâ,

‘Bu (kısım), kulum içindir, kuluma istediği verilecektir’buyurur.”[50]

Anlatıldığına göre, Süfyân-ı Sevrî [kaddesallahu sırrahu] akşam namazında bir cemaate imam olur. Fâtiha’yı okurken, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz” âyetine gelince bayılıp düşer. Kendine geldiğinde bayılmasının sebebini soranlara,

“Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” deyince, ‘Öyleyse niye doktorların ve sultanların kapısına koşup duruyorsun?’ denilmesinden korktum” diye cevap verir.[51]

Kıraati Gizli ve Açıktan Okumanın Hikmeti

Namazda kıraati gizli ve açıktan okumanın hikmeti şu hadiseye dayanır:

Kıraat, namazın farzlarından biri olduğu için Peygamber  Efendimiz  [sallallahu aleyhi ve sellem] İslâm’ın ilk dönemlerinde kıldığı bütün namazlarda kıraati gizli değil, açıktan okuyordu. Tâ ki müşrikler Kur’an hakkında yanlış ve kötü sözler söyleyene kadar… Müşriklerin Kur’an’a olan bu saygısızlığını duyan Resûl-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem] öğle ve ikindi namazlarında kıraati gizliden okumaya başladı. Çünkü müşrikler, bu vakitlerde müslümanlara olan eza ve cefalarını artırıyorlardı. Cuma ve bayram namazları ise hicretten sonra meşru kılındığı için kıraat açıktan okunmuştur. Medine’ye hicretten sonra müşriklerin müslümanlara eziyet etme gibi bir durumları olmadığı halde öğle ve ikindi namazlarında kıraatin gizliden okunmaya devam edilmesi Peygamber Efendimiz’in Mekke’de yaptığı uygulamanın devamı niteliğinde olmasındandır. Tıpkı Resûl-i Ekrem’in hatırasını yaşamak ve yaşatmak için tavaf esnasında remel[52] yapmak gibi.

Kıraati gizli açıktan okumanın bir diğer hikmeti ise şudur:

Namazda Kur’an okumak, Allah [celle celâluh] ile yapılan özel bir konuşma olduğu için araya başka ses ve konuşmaların girmemesi gerekmektedir. Halbuki gündüz vakti, ses ve gürültünün hâkim olduğu bir zaman dilimidir. Bu sebeple gündüz kılınan namazlarda imama ve tek başına namaz kılan kimseye kıraati gizli okumak vacip kılındı ki, Kur’an’ın o tatlı lafzı ve manası insanların konuşma ve gürültülerine karışmasın … Çünkü ancak bu sayede istenilen kalbî tefekkür elde edilebilir.

Gece vaktine gelecek olursak o, gündüzün tersine, sessizlik ve sükûnetin hâkim olduğu bir zaman dilimidir. Dolayısıyla Allah’ın [celle celâluh] kelâmının diğer ses ve gürültülere karışma ihtimali çok düşüktür. Bu sebeple tek başına namaz kılan kişi, sabah, akşam ve yatsı namazlarında açıktan okumakla gizli okumak arasında serbest bırakılmışken, cemaatin okunan âyetleri tefekkür edebilmeleri için imamın açıktan okuması vacip kılınmıştır. Çünkü ancak bu sayede, okunan Kur’an’ın lafız ve manasındaki tatlılık kalbe tesir etmektedir.[53]

Rükûnun Hikmeti

Rükû sözlükte eğilmek demektir. Namazın farzlarından olan rükû, kıraatten sonra dizleri ellerle kavrayarak öne doğru eğilmekten ibarettir. Rükûda baş ve sırt dümdüz olacak şekilde eğilmek, rükûnun sünnete uygun olan şeklidir.

Rükûnun hikmeti, kulun Allah’ın [celle celâluh] büyüklüğü karşısında ne kadar âciz ve zelil olduğunu itiraf ederek, huzurunda tevazu ile boyun eğişinin fiilî bir göstergesi olmasıdır. Bu şuurla yapılan rükûnun karşılığı cennet nimetleri ve en önemlisi cennette Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede etmektir.

Allah’ın [celle celâluh] huzurunda eğilip kulluğun sadece O’na ait olduğunu bilen bir kul rükû da, “sübhâne rabbiye’l-azîm” (Mm olan Rabbim’i yaratılmışlara ait bütün eksikliklerden ve kusurlardan tenzih ederim) diyerek kendisinin ne kadar âciz, yüce Mevlâ’nın ise ne kadar büyük olduğunu itiraf etmek suretiyle kalben Cenâb-ı Hak’tan hata ve kusurlarının affını diler. Tıpkı kıyamet günü Allah’ın huzurunda hesaba çekilirken sorulan sorular karşısında utancından ayakta duramayıp rükûa giderek Allah’tan bağışlanma dilemesi gibi…

Secdenin Hikmeti

Secde sözlükte, teslimiyet, tevazu içinde yere kapanmak ve yüzü yere sürmek demektir. Namazın farzlarından olan secde, rükûdan sonra ayak parmaklarıyla birlikte alın ve burnu yere koymaktan ibarettir. Bununla beraber secdenin yedi âza üzerine yapılması sünnettir. Nitekim Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem], hadis-i şerifte,

“Ben yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlarda, (burunla birlikte) alın, iki el, iki diz ve iki ayaktır”[54] buyurmuştur.

Secdenin bilinen en önemli hikmeti, kulun Allah’ın [celle celâluh] kendisine verdiği nimetleri düşünüp “Allahüekber” (Yüceler yücesi Allah benim tasavvur ettiğim her şeyden kat kat büyüktür) diyerek vücudun en kıymetli organı olan başı ile secdeye kapanmasıdır. Çünkü kul böyle yapmakla hem nimeti verene şükretmiş hem de kötülüğü emreden nefsi ayaklar altına alarak Allah’a [celle celâluh] yaklaşmış olur. Zira kulun Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır. Buna en güzel delil Alak sûresinin 18 ve 19. âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın kendisine secde edilerek yaklaşılmasını emretmesidir.

Ukbe b. Müslim [rahmetullahi aleyh] bir sözünde, “Allah Teâlâ’nın bir kulda en çok beğendiği haslet, kulun Allah’a [celle celâluh] kavuşma arzusudur. Kulun da Allah’a en yakın olduğu an, onun yaratıcısına secdeye kapandığı andır”[55] demiştir.

Secdenin bir diğer önemli hikmeti ise insana topraktan yaratıldığını ve yine toprağa döneceğini hatırlatarak kalbin hastalıklarından olan kibrin belini kırmasıdır.

İki Defa Secde Etmenin Hikmeti

Yüce Allah bu şuurla kendisine secde eden kuluna manevi ikramlarda bulunur. Bunu bilen ve hisseden kul, birinci secdede aldığı ilâhî tecellilerin daha fazlasını almak için ikinci secdeye gider. Çünkü kul nefsini ayaklar altına alarak onu ne kadar çok zelil ederse, o derece ilâhî rahmete nail olur. Bu sebeple kul, nefsini hor ve hakir görerek secdeye kapandıkça Allah’ın da [celle celâluh] o kula olan ikram ve ihsanı o derece artar. İşte bu, namazda iki defa secde etmenin hikmetidir.[56]

Kâde-i Ahîrede Teşehhüd Miktarı Oturmanın Hikmeti

Kâde-i ahîrede teşehhüd miktarı oturmak, namazın son oturuşunda “Tahiyyat” duasını okuyacak kadar oturup beklemek demektir. Peygamber Efendimiz’in [sallallahu aleyhi ve sellem] Abdullah b. Mesud’a [radıyallahu anh] “Tahiyyat” duasını öğretirken buyurduğu,

“Bunu söylediğin veya yaptığın zaman nama­zın kabul olmuştur”[57] hadisi son oturuşta teşehhüd miktarı oturmanın farz oluşuna delildir.

Kâde-i ahîrede teşehhüd miktarı oturmanın hikmeti, kulun Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek bedenî ve malî bütün ibadetlerin, Allah’a ait olduğunu dile getirdikten sonra “esselâmü aleyke eyyü-hennebiyyü” (selâm senin üzerine olsun ey nebî) ve Tahiyyat’ın sonunda “Eşhedü ellâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” diyerek Resûl-i Ekrem’e [sallallahu aleyhi ve sellem] karşı olan biatini günde beş vakit tekrarlamasıdır.

İmâm-ı Rabbânî [kaddesallahu sırrahu], namazın bazı mana ve sırları hakkında şöyle demiştir:

“Bilesin ki namazdaki ilk tekbir, Allah Teâlâ’nın, kulların ibadetine ve namaz kılanların namazına ihtiyacı olmadığına ve büyüklüğüne işaret etmektedir. Her rüknün peşindeki diğer tekbirler, Cenâb-ı Hakk’a ibadet yapılırken rükünleri eda etme liyakatine sahip olunmadığının işaretleri ve alametleridir.

Rükûda okunan teşbihin içinde tekbir manası da düşünüldüğü için, rükûdan doğrulurken tekbir emredilmemiştir. Ancak secdeler böyle değildir. Teşbihler secdelerde de bulunduğu halde, secdelerin hem başında hem de sonunda tekbir vardır.

Secde, aşağılanma ve tevazuun sonu, zillet ve boyun bükmenin zirvesi olduğu için bazıları burada, hakkıyla ibadet ettiği yanılgısına kapılabilir. Bu vehmin önüne geçmek için secdelerin başında ve sonunda tekbir emredilmiş, ayrıca secdede okunan teşbihin içine ‘a’lâ’ (en yüce) lafzı konulmuştur. Tekbiri tekrarlamak da sünnet olmuştur.

Namaz müminin mi’racı olduğu için, Mi’rac gecesi Resulullah Efendimiz’i [sallallahu aleyhi ve sellem] şereflendiren kelimelerin namazın sonunda okunması emredilmiştir. O halde namaz kılan kişi, namazını mi’raca çevirmeli ve Allah Teâlâ’ya son derece yakın olmayı namazda murat etmelidir.

Resulullah Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur:

‘Kulun Rabb’ine en yakın bulunduğu an (namazda) secdede olduğu andır.’[58]

Namaz kılan kişi Rabb’i ile münâcât halinde olup azametini ve celâlini müşahede ettiği için kendisinde korku ve heybet hali zuhur etmelidir. Bu hal karşısında namaz kılanın sükûnet bulması için namazın sonunda iki defa selâm vermek emredilmiştir.”[59]

Namaz Tesbihatının Hikmeti

Namaz tesbihatı Peygamber Efendimizin [sallallahu aleyhi ve sellem] devamlı surette yaptığı, bizlere de faziletini bildirerek yapılmasını tavsiye ettiği zikirlerden ibarettir. Allah Resûlü’nün devamlı yaptığı zikirler olması hasebiyle namaz tesbihatının önemi büyüktür.

Tesbihat yapmanın en önemli hikmeti namaz içindeki eksiklikleri bir nevi telafi etmek ve namazın manasını pekiştirmektir. Nitekim İmâm-ı Rabbani [kaddesallahu sırrahu] namazdan sonra tesbihat yapmanın hikmeti hakkında,

“Resulullah Efendimiz’den [sallallahu aleyhi ve sellem] rivayet edildiği üzere farz namazın edasından sonra toplam yüz defa teşbih (sübhânellah), hamd (elhamdülillah), tekbir (Allahüekber) ve (bir defa) tehlîl (la ilahe illallah) okunmasının sırrı, bu fakire göre, namaz içindeki eksiklikleri tekbir ve teşbihle telafi etmek, bu ibadeti layıkıyla ve tam olarak yerine getiremediğini itiraf etmektir”[60] demiştir.

Yine namazdan sonra tesbihat yapmanın bir diğer önemli hikmeti, her bir zikrin insan için birer sadaka hükmünde olmasıdır.[61]

Rekât Sayılarındaki Hikmet

Allah Teâlâ’nın insana namazı belli şekil ve suret üzere farz kılmasında sayısız fayda ve hikmetler vardır. Her ne kadar, “Allah’ın [celle celâluh] hikmetinden sual olunmaz; O kendisine böyle ibadet edilmesini istediği için namazı bu şekil üzere kılınmasını emretti” diyenler doğru söylese de namazın insana olan faydaları ve hikmetleri de görmezden gelinemez. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın insanı ibadetle mükellef kılmasının en önemli hikmeti insanın dünya ve ahiret saadetini elde etmesini istemesidir. Dolayısıyla başta namaz olmak üzere yapılan bütün ibadetlerin insana yönelik birçok faydası vardır. Buna göre, namazın belli şekil ve suret üzere farz kılınmasının en önemli hikmeti, insanın terbiye edilip kemale erdirilmesidir. Buna göre insan, tedaviye ihtiyacı olan hasta, Cenâb-ı Hak ise insanın hastalığını ve tedavisini bilen tabip konumundadır. İnsanın iyileşmesini namazın kılınış şekline bağlamıştır. Bu sebeple Allah Teâlâ, uykunun etkisi üzerinden atamayan insana sabah namazını iki, öğle ve ikindi vaktinde zinde olduğu için bu namazları dört, akşam vakti günün üçte biri olduğu için, akşam namazını üç, yatsı vaktinde ise genellikle dünya işleriyle meşgul olmadığı için yatsı namazını dört rekât olarak farz kılmıştır. Bundan daha fazlasıyla insanı yükümlü tutmamıştır.

Namazın ikişer, üçer ve dörder rekât olarak farz kılınmasının hikmeti hakkında, İsmail Hakkı Bursevî [rahmetullahi aleyh] şu bilgileri vermektedir:

“Rivayet edildiğine göre, sabah namazını ilk kılan peygamber, Hz. Âdem [aleyhisselâm] olmuştur. Çünkü cennetten dünyaya indirildiği zaman gecenin karanlığı üzerine çökmüştü. Daha önce hiç böyle bir karanlık görmediği için çok korkmuştu. Fecr doğduğu zaman, kendisini gecenin karanlığından gündüzün aydınlığına çıkaran Allah’a [celle celâluh] şükretmek için iki rekât namaz kıldı.

Zevalden sonra (öğle vaktinde) ilk namaz kılan peygamber, Hz. İbrahim [aleyhisselâm] olmuştur. Zira öğle vaktinde oğlunu kurban edeceği zaman, Cenâb-ı Hak tarafından (oğlunun yerine kesilmek üzere) bir kurban gönderilmişti. Böylece hem oğlunun üzüntü ve tasası gitmiş hem de, ‘Gördüğü rüyanın hükmünü yerine getirerek’ (Sâffât 37/105) Allah’ın rızasını kazanmıştı. Babasının kendisini kurban edeceğini bilen Hz. İsmail de [aleyhisselâm] bu olay karşısında büyük bir sabır göstermişti. İşte İbrahim [aleyhisselâm] bu nimetlere mukabil dört rekât namaz kıldı.

İkindi namazını ilk kılan peygamber de Hz. Yunus [aleyhisselâm] olmuştur. Zira Allah Teâlâ onu hatasından, gecenin karanlığından, sudan ve balığın karnından kurtarmıştı. Hz. Yunus da [aleyhisselâm] kendisini bu sıkıntılardan kurtaran Allah’a şükretmek için her nimete mukabil dört rekât namaz kıldı.

Akşam namazını ilk kılan peygamber ise Hz. İsa [aleyhisselâm] olmuştur. Birinci rekâtı kendisine isnat edilen ilâhlık iddiasını nefyetmek için, ikinci rekâtı yine annesi Hz. Meryem’e isnat edilen ilâhlık iddiasını ortadan kaldırmak için, üçüncü rekâtı ise ulûhiyyetin Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu ispat etmek için kılmıştır.

Yatsı namazını ilk kılan peygamber, Hz. Musa [aleyhisselâm] olmuştur. Zira Hz. Musa Medyen’den çıktığı zaman yolunu kaybetmişti. Bu sebeple hanımını, kardeşi Harun’u [aleyhisselâm], evlatlarını ve düşmanı olan Firavun’u düşünüyordu. Allah Teâlâ kendisini bütün bu endişelerden kurtarınca, dört rekât namaz kıldı.”[62]

Kıssa: Hz. Adem’in Adını Yazarız

Anlatıldığına göre, 60′lı yıllarda, evrimciliğin iyice alevlendiği günlerde bir grup turist Süleymaniye Camii’nin imamı Hacı Nafiz Çelebi’ye birkaç soru sorarlar. Kimi, insanın maymundan gelip gelmediğini öğrenmek ister, kimi de, “Kıldığınız namazda niçin ayakta duruyor, eğiliyor, sonra da başınızı yere koyuyorsunuz? Bunun ne manası var?” diye sorar.

Hacı Nazif Çelebi evrimci turistlere dönerek,

Biz namazda önce ayakta durur, sonra rükûa gider, sonra da secdeye kapanırız. Bunların hikmet ve manalarından biri:

Ayakta iken ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’in elifini (ا ) yazarız. Bunun için elif   (ا ) harfi gibi dimdik dururuz.

Sonra rükûa eğiliriz. Bununla da Âdem’in [aleyhisselâm] dalini (د) (Âdem ismindeki “dal” harfini) yazmış oluruz. Geriye mim ( م ) kalır. Onu da yere başımızı koyar, mim (f) gibi olur, öyle yazarız.

Böylece her namazda babamız Âdem’in (ادم  ) [aleyhisselâm] adını yazar, maymundan geldiğimizi iddia edenleri fiilen reddetmiş oluruz. Bunun için evrim iddiası bizde tutunamaz. İkincisine gelince:

Namaza başladığımızda ayakta iken Rabbimiz’in üzerimizde tecelli eden sayısız nimetlerini düşünür, sonra bu nimetleri verenin huzurunda minnet ve şükranla rükûa eğiliriz. Ancak bu eğilmeyi de yeterli görmeyiz, sonra kalkıp başımızı secdeye koyar, başımızla da minnetimizi dile getirmiş oluruz.

Başımızı şunun için secdeye koyarız: Baş bedenin tümünü idare eden en yüce varlığımız, en kıymetli organımızdır.

Bununla şunu kastederiz:

“Ey Rabbimiz, varlığımızın en kıymetli kısmı başımızdır. İşte huzurunda başımızı dahi yerlere sü­rüyor, sana olan minnet ve şükrümüzü en kıymetli varlığımızı yerlere koymakla ifade ediyoruz. Şayet başımızdan daha kıymetli bir organımız olsaydı onu da huzurunda iftiharla yerlere serer, minnet ve şükrümüzü onunla da ifade etmek isterdik.”

Bu açıklamalardan sonra gruba rehberlik eden turist,

“Tamam, bu kadar yeterli … Biraz daha anlatırsan grubumuza burada namaz kıldıracaksın” der. Bu sırada turistin biri Hacı Nazif Çelebi’nin yanına yaklaşır ve,

“Bundan sonraki namazınız saat kaçta olacak? Anlattığınız manada bir namazı ben de aranıza karışıp kılmak istiyorum. Bana çok uygun geldi bu anlayış içinde ayakta durmak, eğilmek, başı yerlere koyup Yaratan’a minnettarlığını ifade etmek. Bence de ibadet budur” diyerek müslüman olur.[63]

Mevlânâ [rahmetullahi aleyh] namazdaki hareketleri ifade ettiği manaları Mesnevî’sinde şöyle anlatıyor:

Ey imam, namaza başlarken Allahü ekber demenin manası şudur:

“Allahım, biz senin huzurunda kurban olduk.” Kurban keserken Allahüekber dersin işte, öldürülmeye layık olan nefsi kurban ederken de bu söz söylenir. O esnada beden İsmail, can da Halil İbrahim gibidir. Can, bu semiz bedenin neva ve hevesini kesmek için tekbir getirince beden şehvetlerden, hırslardan kurtulur, namazda “bismillahirrahmânirrahîm” demekle kurban olur gider.

Namaz kılanlar, kıyamette olduğu gibi, Allah’ın huzurunda saflar halinde dururlar, sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar. Namazda göz yaşı dökerken ayakta durmak, kıyamet günü dirilerek, kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allah’ın huzurunda ayakta durmaya benzer. Cenâb-ı Hak, “Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın? Ne kazandın ve bana ne getirdin?” diyecek.

“Ömrünü ne gibi işlerle, ne gibi ibadetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin? Sana verdiğim rızkı, kuvveti, gücü ne ile yok ettin? Gözünün nurunu nerede tükettin? Beş duygunu nerelerde kullandın? Gözünü, kulağını, aklını, iradeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetlerini, neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünyada neyi satın aldın? Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim. Onları sana ben bağışladım; onlar ne oldular?” Allah’ın huzurunda bunun gibi derde dert katan yüz binlerce haberler, sualler gelir.

Namazda kıyamda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır, utancından iki büklüm olur, rükûa varır. Utancından ayakta durmaya gücü kalmaz, rükûda, “sübhâne rabbiye’l-azîm” diyerek Allah’ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler. Sonra o kula Hak’tan ferman gelir.

“Başını kaldır da sorulan sorulara cevap ver” denir. Kul utana utana başını rükûdan kaldırır, fakat dayanamaz; o günahkâr, utancından yine yüz üstü yere kapanır. Ona tekrar, “Secdeden başını kaldır da yaptıklarından haber ver” diye ferman gelir. O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama dayanamaz, yine yılan gibi yüz üstü düşer. Cenâb-ı Hak, “Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını kıldan kıla, birer birer senden soracağım” diye buyurur. Allah’ın heybetli hitabı, onun ruhuna tesir ettiği için, ayakta duracak gücü kalmamıştır. Bu ağır yük yüzünden kadeye varır, dizleri üstüne çöker. Cenâb-ı Hak ise, “Haydi söyle, anlat” diye buyurur. “Sana nimet vermiştim, nasıl şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim, onunla ne kâr elde ettiğini göster.” Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin ruhlarına ve meleklere selâm verir. Onlara niyazda bulunur da der ki: “Ey mana padişahları, bu kötü kişiye şefaat edin, bu günahkârın ayağı da, örtüsü de çamura battı.” Peygamberler selâm veren kula derler ki:

“Çare ve yardım günü geçti, gitti. Çare dünyada olabilirdi, orada hayırlı işler yapmadın, ibadet etmedin, öğünler geçti. Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin; git, bizi üzme, bizim kalbimizi kırma.” Kul yüzünü sola çevirir, bu defa akrabalarından yardım ister, onlar da ona, “Sus” derler. “Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini bizden çek de kendi cevabını Allah’a kendin ver” derler. Ne bu taraftan, ne o taraftan bir çare bulamayınca, o çaresiz kulun gönlü, yüz parça olur. O herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duaya başlar.

“Allahım! herkesten ümidimi kestim. Evvel ve ahir kulunun başını vuracağı, sığınacağı sen­sin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur.”

Namazdaki bu hoş işaretleri gör de sonunda, kesin olarak işin böyle olacağını anla… Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar, yani namazdan manen yararlan, yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi, Allah’ın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.[64]

NAMAZIN BÜTÜNÜNDEKİ HİKMETLER

İbadetlerin başında gelen namazın insana sayısız faydaları ve hikmetleri vardır. Bunlardan en önemlisi, dünya ve ahiret saadetini kazanmaya vesile olmasıdır. Çünkü şuurla kılınan bir namaz, insanı her türlü fuhşiyat ve kötülükten alıkoyarak fert ve toplumun huzurunu sağladığı için dünyada; Allah’ın [cellecelâluh] rızasını kazanmaya sebep olduğu için de ahirette ebedî saadete vesiledir.

Âyet-i kerime, hadis-i şerif ve evliyaullahın sözlerinden öğrendiğimiz kadarıyla namazın diğer başlıca hikmet ve faydaları şunlardır:

Namaz, Dinin Direğidir

Allah’ın sevgi ve rızasını celbeden namaz İslâm’ın direği ve temelidir. Nitekim Resûl-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Namaz, dinin direğidir’[65] buyurmuştur.

Dinin, Allah’a [celle celâluh] imandan sonra biri İslâm’ın şartlarını yerine getirmek, diğeri Allah’ın [celle celâluh] yasak kıldığı işleri yapmayı terketmek şeklinde iki direk üzere inşa edilmiş olduğunu düşünecek olursak, namaz bu iki direğin koruyucusu hükmündedir.

Bunun sebebi namazın İslâm’ın diğer şartlarına göre ayrı bir öneme sahip olmasındadır. Çünkü beş vakit namaz zengin, fakir, hasta, yaşlı demeden müslümanım diyen herkesin, günün belirli vakitlerinde yerine getirmesi gereken bir farzdır. İslâm’ın diğer şartlarından olan oruç, zekât ve hac ise belli zaman ve şartlara bağlanmıştır. Bu nedenle diğer bütün amellerin başında gelmektedir. Dolayısıyla namazını kılan bir kimse Allah’ın [celle celâluh] farz kıldığı diğer emirleri de yapmaktan geri kalmayacaktır.

Yine namaz, günün her devresinde insana, Allah’ı [celle celâluh] hatırlatan bir ibadet olduğu için kula Cenâb-ı Hakk’ın her an kendisini gördüğü şuurunu kazandırır. Böylece kul, Allah’ın [celle celâluh] yapılmasını haram kıldığı işlerden uzak durmaya, emrettiklerini de yerine getirmeye çalışarak dininin direklerini muhafazaya çalışır.

Namaz, İmanın Şahididir

İman, Allah’ın [celle celâluh] varlığını ve birliğini, Hz. Muhammed Mustafa’nın [sallallahu aleyhi ve sellem] O’nun kulu ve peygamberi olduğunu kalp ile tasdik, dil ile ikrar etmektir. Böyle bir imanın alameti, dini, emir ve yasaklarına riayet ederek yaşamaktır. Dolayısıyla yapılan bütün şalin ameller kalpteki imanın birer göstergesi ve ezelde Allah’a verilen sözün şahitleridir.

İbadet, kulun Allah’ı [celle celâluh], Allah’ın da kulu anmasıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede,

 

“Beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım” (Bakara 2/1 52) buyurmuştur.

Allah’ı [celle celâluh] anma vesilesi olan namaz, kulun “kâlû belâda” Allah’a verdiği sözde durduğunun en güzel kanıtıdır. Kâlû bela; Allah’ın [celle celâluh] ezelde bütün insanların ruhlarına, nefislerine karşı onları şahit tutarak, “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ diye sorması üzerine, ruhların, “Evet, sen bizim Rabbimiz’sin, şahit olduk” (A’râf 7/172) demelerine verilen isimdir.

Şu halde bir mümin dinin direği olan beş vakit namaz başta olmak üzere, İslâm’ın diğer bütün emirlerini yerine getirerek kâlû belâda Allah’a [celle celâluh] verdiği sözü tuttuğunu ispat etmelidir. Çünkü ahirette ikrarımıza sadık kaldığımıza ancak bu şekilde hükmedilecektir.

Namaz, Amellerin En Faziletlisidir

İmandan sonra en faziletli amel vaktinde kılınan namazdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’e [sallallahu aleyhi ve sellem], “Amellerin hangisi daha faziletlidir?” diye sorulduğunda,

“Vaktinde kılınan namazdır”[66] buyurmuşlardır.

Bu hadisin şuurunda olan bir mümin her namaz vaktinde, “Varlığın başlangıcından, içinde bulunduğum şu ana kadar yaşamış olsaydım beş vakit namazımı mutlaka yine vaktinde kılardım” niyetinde olmalıdır. Zira bu niyet ona dünyanın yaratılışından kıyamete kadar ibadet sevabı kazandıracaktır.[67]

Namaz, Bütün İbadet Çeşitlerini İçine Almaktadır

Namaz, ilk bakışta tek başına, bağımsız bir ibadet gibi görünse de aslında o, bir ibadetler bütünüdür. Bütün zikir ve ibadet çeşitlerini içeren bir ibadettir. Çünkü namazda huşu, zikir, dua, tövbe, ihlâs, tekbir, teşbih, hamd, salât, muhabbet, tevazu gibi birçok zikir ve ibadet çeşidini görmek mümkündür. Bu nedenle Peygamber Efendimiz

[sallallahu aleyhi ve sellem] hadis-i şerifte,

“Namaz huşudur, yalvarmadır, âciz ve zayıf görünmedir, (selâmdan sonra) elleri kaldırıp dua etmektir”[68] buyurmuştur.

Yine İslâm’ın şartlarından olan oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek gibi ibadetler na­mazın mana ve muhtevasında gizli olan ibadetlerdendir.

Örneğin namazda bir şeyin yenilip içilmesi namazı bozan durumlardandır. Bu nedenle namaz kılan bir kimse namazın başından sonuna kadar ne bir şey yer ne de içer. İşte bu yönüyle namaz mümin için bir oruç hükmündedir.

Allah Teâlâ insanoğlunun bedeninde, yirmi dört saat kesintisiz hizmet eden üç yüz altmış organ yaratmıştır.[69] İnsanın kendisine hizmet eden bu organların zekâtını ödemesi en aslî görevidir. İşte kılınan beş vakit namaz bu organların zekâtı yerine geçmektedir.

Müminlerin kıblesi olan Kabe, hacıların etrafında tavaf ederek ziyaret ettikleri kutsal mekânlardan biridir. Bu sebeple her mümin, Kabe’yi ziyaret ederek hacı olmanın hasret ve özlemini çeker. İşte insanın içerisindeki bu hasret ve özlemi gideren tek ibadet namazdır. Çünkü mümin Kabe’ye yönelerek namaz kıldığı zaman kendisini o kutsal mekânlardaymış gibi hisseder. Bu yönüyle de namaz mümin için bir hac hükmündedir.

İmâm-l Rabbânî hazretleri [kaddesallahu sırrahu] namazın bütün ibadet çeşitlerini içinde toplayan bir ibadet olduğunun şu sözleriyle açıklıyor:

“Aziz kardeşim! Şunu bilesin ki namaz İslâm’ın ikinci rüknü olup bütün ibadetleri içeren bir ibadettir.

Her ne kadar cüz’î ise de bu toplayıcılık vasfı sebebiyle namaza küllîlik hükmü verilmiştir. Bu yüzden de namazın Hak Teâlâ’ya yaklaştıran bütün ibadetlerin üstünde bir yeri vardır.”[70]

Namaz, Allah’a Yaklaşmadır

Namaz, kulun Allah’a [celle celâluh] yaklaşmak için yaptığı bir yolculuktur. Nitekim Resûl-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem] hadis-i Şerifte,

“Namaza durduğun zaman dünyaya veda eden bir kimse gibi ol”[71] buyurmuştur.

Şu halde dünya nevasına ve Allah’tan gayri her şeye veda ederek namaz kılan, kalbi ile Rabb’ine doğru yolculuğa çıkmış demektir.

Bu sebeple namaz için ayağa kalkan kul bütün benliğiyle Allah’ın [celle celâluh] huzurunda olduğunu hissetmelidir. Kılacağı namazla yüce Allah’a yakınlaşmayı istemelidir. Sevdiği ve nefret ettiği her şeyi elinin tersi ile arkaya ittikten sonra her şeyden büyük olduğunu ifade ettiği yaratanına yönelmelidir. Ancak bu şekilde kılacağı namazla Allah’a [celle celâluh] yakınlaşabilir.

Ebû Saîd el-Harrâz hazretlerine [rahmetullahi aleyh], namaza nasıl girileceği sorulunca,

“Kendini kıyamet günü Allah’ın huzurundaymışsın gibi kabul et. Rabb’inle aranda hiçbir tercüman olmadan, huzurunda bulunduğunu ve O’nun sana yönelmiş olarak nazar ettiğini; senin de O’na münâcâtta bulunduğunu düşün. En büyük melikin huzurunda durduğunu unutma”[72] demiştir.

Namaz, Bir Duadır

Namaz kelimesinin Arapça’sı olan “salât” aynı zamanda, Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfar, insanlardan dua manasına da gelir. Bu demektir ki namaz kılan kimse için Allah’ın [celle celâluh], meleklerin ve müminlerin salâtı bulunmaktadır. Allah’ın [celle celâluh], namaz kılan müminlere salâtı, kılınan namaz ile onların hata, kusur ve günahlarını affetmesiyledir. Meleklerin salâtı, namaz kılanların bağışlanmasını dilemeleriyledir. Müminlerin salâtı ise namaz vesilesiyle birbirlerine duada bulunmaları ve bağışlanma dilemeleriyledir.

Nitekim namaz kılan kişi “(Rabbim!); Bizi doğru yola ilet (Fatiha 1/6); “EyRabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmız’sın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara 2/92); “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! (Bakara 2/201); “Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla” (İbrahim 14/41) diye duada bulunmaktadır.

Namaz bu yönleriyle bir çeşit dua olsa da müminin istediği zaman yaptığı bir dua çeşidi değildir. Dolayısıyla insanın normal zamanlarda yaptığı duanın namazın yerini tutacağı söylenemez.

Namaz, Yardım Dilemektir

Müminin namaz kılarak Cenâb-ı Hak’tan yardım istemesi, isteklerine karşılık verilinceye ve musibetlerden kurtuluncaya kadar namazı vesile kılarak Allah’a [celle celâluh] sığınması demektir. Bu hususta Allah Teâlâ âyet-i kerimede,

 

“Sabrederek ve namaz kılarak (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz namaz, Allah’a derinden saygı duyanlardan başkasına ağır gelir” (Bakara 2/45) buyurmaktadır.

Âyet-i kerimede nefsin arzularını terketmek ve günahlardan kaçınmak gibi nefse ağır gelen ko­nularda sabır ve namaz ile Allah’tan yardım dilenilmesi istenmektedir. Çünkü insan namaz kılarak Allah [celle celâluh] ile olan bağını, sabırla da irade ve özgüvenini sağlamlaştırarak nefse ağır gelen durumlar karşısında azimli ve dayanıklı olduğu sürece Allah’ın yardımı onunla beraber olacaktır.

Rivayet olunduğuna göre Resûlullah [sallallahu aleyhi ve sellem] bir şey kendisine ağır geldiğinde hemen namaza durur ve,

 

“Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Al­lah sabredenlerle beraberdir” (Bakara 2/153) âyetini okuyarak Hak Teâlâ’dan yardım dilerdi.[73]

Namaz, Beden ve Ruh Sağlığını Korur

İnsan beden ve ruhtan ibaret bir varlıktır. Dolayısıyla ruh ve beden birbirini etkilemektedir. Ruhun güzelliği ve temizliği bedene, bedenin sağlık ve sıhhati de ruha yansımaktadır. Bu nedenle Allah [celle celâluh] ve Resûlü’nün yapılmasını emrettiği her ibadetin, beden ve ruha etkisi vardır. İbadetler bir yönüyle ruh sağlığını koruduğu gibi, bir yönüyle de beden sağlığını korumaktadır.

Beden ve ruh sağlığını koruyan ibadetlerin başında huşu ve huzur ile kılınan beş vakit namaz gelir. Şöyle ki:

İnsan, dünyada huzurlu ve mutlu bir hayatı olsun ister. Bunun için gecesini gündüzüne katarak çalışır. Her türlü maddi imkâna ulaşır. Tam mutluluğu yakaladığını zannederken ansızın malına veya canına gelen bir zarar bütün huzurunu kaçırır. Mutluluğun yerini endişe ve korku alır. Dünya bütün genişliğiyle kendisine dar gelir. Bunun sebebi insanın kalp huzuruna sahip olmayışıdır. Çünkü gönlü Allah [celle celâluh] ile huzur bulan bir insan başına gelen bela ve musibete sabreder. Cenâb-ı Hakk’ın takdirine razı olur. Haline şükreder. Gönlü her halükârda huzurla dolar. Hiçbir şeyden endişe ve korku duymaz.

Gönlün Allah ile huzur bulması O’nu çok zikretmeye bağlıdır. Zira kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. O’nu anmanın en güzel yolu namazdır. Çünkü namaz Allah’tan gafil olmamak, O’nu daima hatırda tutmak için yapılan bir ibadettir. Nitekim Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede,

 

“Beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ 20/14) buyurmuştur.

Günlük hayatın yoğun meşguliyetleri içinde Allah’ı unutmamanın ve O’nu sürekli hatırda tutmanın en güzel yolu beş vakit namaza devam etmektir. İnsan namaz sayesinde Allah Teâlâ’nın her an kendisini gördüğünü ve yaptıklarından haberdar olduğunu bilir. Böylece kendisini isyana sevkedecek en ufak bir günahı bile işlemekten çekinir. Kimsenin malına, canına, namusuna göz dikmez. Bu sebeple insanların hem sevgisini hem de güvenini kazanır. Kendisi namaz ile huzur bulduğu gibi, çevresindeki insanlara da huzur verir.

Namaz, sadece ruhun değil bedenin de huzur ve saadet kaynağıdır. Zira her gün belirli vakitlerde eda edilen namaz, insan sağlığını koruyan en önemli ibadettir. Çünkü namaz kılabilmek için bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olması şart koşulmuştur. Dolayısıyla her gün düzenli olarak beden ve elbise temizliğine dikkat eden bir kimsenin hastalığa yakalanma ihtimali çok düşüktür. Yine namaz, vücut organlarının hareket etmesine, eklemlerin ve kasların gerilip gevşemesine imkân sağladığı için vücudun zinde kalmasını sağlayan bir ibadettir.

Halbuki namazda ruhun, kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün ömür sermayesini, ahirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette bâkileştirir.[74]

Bedîüzzaman Said Nursi [rahmetullahi aleyh]

 

Namaz, Ahlâkı Güzelleştirir

Şuurla kılınan namazın, ahlâkın güzelleşmesinde büyük etkisi vardır. Çünkü huşu ve huzur içerisinde günde beş defa Allah’ın huzuruna duran bir mümin başkalarına zarar vermekten haya eder. Her türlü fühşiyat ve kötülükten uzak durur.

Bunun hikmeti müminin namaz sayesinde ihsan mertebesini elde etmesidir.

İhsan nedir? İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi O’na kulluk etmektir. Çünkü her ne kadar biz O’nu görmesek de O bizi görmektedir.[75]

Bu mertebeye ulaşmış bir mümin her an Allah ile beraberdir. Böyle bir kimseden, değil bir insana, karıncaya bile zarar gelmez. Elinden ve dilinden bir zarar gelmeyeceği hususunda insanlar güvende olur. İşte şuurla kılınan namazın neticesinde elde edilen güzel ahlâk bu olsa gerektir.

Namaz, Koruyucu Kalkandır

Namaz insanı dinin çirkin gördüğü bütün kötülüklerden koruyan bir ibadettir. Cenâb-ı Hak namaza böyle bir hususiyet vermiştir. Nitekim yüce Mevlâ âyet-i kerimede,

 

“Şüphesiz namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor” (Ankebût 29/45) buyurmaktadır.

Namazın insanı her türlü kötülükten ve edep dışı hareketlerden alıkoyması, huşu ve huzur içerisinde kılınmasına bağlıdır. Ancak namaz, Cenâb-ı Hakk’ın kesin bir ifadeyle kılınmasını emrettiği bir ibadet olduğu için, huşu ve huzur içerisinde eda edilemese de terkedilmeksizin kılınmalıdır.

Rivayet edildiğine göre adamın biri Peygamber Efendimiz’e [sallallahu aleyhi ve sellem] gelerek,

“Yâ Resûlallah, falan adam gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor (Bu kişi hakkında ne dersiniz?)” diye sorduğunda,

Resül-i Ekrem Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Merak etme, o namaz onu pek yakın bir zamanda söylediğin o günahtan kurtaracaktır” buyurdu. Nitekim öyle de oldu.[76]

Namaz, Günahlardan Arınmadır

Namaz, insanı her kötülükten alıkoymasına rağmen, insan nefsine ve şeytana uyarak yine günah işleyebilir. Bu durumda yapılması gereken tek şey abdest alıp namaz kılarak Cenâb-ı Hak’tan günahın affını dilemektir. Çünkü vaktinde ve şartlarına riayet edilerek kılınan beş vakit namaz günahlara kefarettir. Nitekim yüce Allah âyet-i kerimede,

 

” Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır” (Hûd 11/114) buyurmaktadır.

İnsan nasıl bedeni ve elbisesi kirlendiğinde, onları bol su ile yıkamak suretiyle temizliyorsa, bir günah işlediği zaman da namazla kalbini günah kirlerinden temizlemelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] herkesin bildiği ve kabul ettiği bu gerçekten hareketle namaz kılan mümini evinin önünde akan bir nehre günde beş defa girip yıkanan kimseye benzetmiştir.[77]

Enes b. Mâlik [radıyallahu anh] anlatıyor,

“Bir ara mescidde Resulullah [sallallahu aleyhi ve sellem] ile birlikte oturuyordum. Bir adam Resûlullah’ın yanına gelerek,

“Ey Allah’ın Resulü, ben cezayı gerektirecek bir günah işledim, bana cezamı verin” dedi. Resûlullah [sallallahu aleyhi ve sellem] o adama bir şey söylemedi. Sonra hep birlikte namaza durduk. Namazdan sonra aynı adam Resûlullah’ın yanına gelerek,

“Yâ Resûlallah, ben cezayı gerektiren bir iş yaptım, cezamı verin” dediğinde, Resûl-i Ekrem Efendimiz ona,

“Bizimle birlikte namaz kıldın mı? buyurdu. Adam,

“Evet, yâ Resûllallah, kıldım” diye cevap verince, Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] ona,

“Şu halde, Allah senin günahını bağışlamıştı?[78] buyurdu.

Namazın günahlara kefaret olması huşu ve tâdil-i erkâna[79] riayet ile kılınmasına bağlıdır. Huşûdan maksat, namaz kılanın bütün benliğiyle Allah’a [celle celâluh] yönelmesidir. Bunun görünürdeki esası, namazın bütün rükünlerini hakkıyla yerine getirmektir.

Bir mümin, namazını huşu ile kılmaya devam ettiği ve büyük günahlardan uzak durduğu sürece kıldığı namaz günahlarına kefaret olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Bir müslüman, farz namazın vakti geldiğinde güzelce abdest alır, huşu içinde ve rükûunu da tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe, bu namaz önceki günahlarına kefaret olur. Bu her zaman böyledi[80]  buyurmuştur.

Büyük günahlar ile kul hakkı için ise, samimi bir tövbe ve hak sahibinden helâllik almak gerekmektedir.

Namaz, Müminin Mi’racıdır

İnsanı günahlardan arındırıp Allah’a [celle celâluh] yaklaştıran namaz, müminin mi’racıdır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri namazın müminin mi’racı olmasını şöyle izah etmiştir:

“Mi’rac gecesi cennette, âlemlerin efendisi Resûl-i Ekrem’e [sallallahu aleyhi ve sellem], bahşedilen rü’yet (Allah’ın cemâlini görme) nimeti, dünyaya indikten sonra, dünyanın haline uygun olarak namazda gerçekleşmiştir. Bu sebepledir ki Resulullah Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem],

‘Namaz müminin mi’racıdır’[81] buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz’e gerçek anlamıyla tâbi olan büyükler de namazdayken bu dünyada rü’yet nimetinden bolca nasiplenirler. Rü’yete elverişli olmadığı için bu dünyada rü’yet mümkün olmasa da ondan nasiplenmeleri mümkün olmaktadır. Eğer Allah Sübhânehû namazı emretmeseydi maksudun yüzündeki perdeyi kim kaldırırdı! Maksuda ulaşma konusunda sâlike kim rehberlik ederdi!”[82]

Namaz, Hastalara Şifadır

Ebû Hüreyre [radıyaliahu anh] anlatıyor:

Bir defasında Allah Resulü [sallallahu aleyhi ve sellem] namaza erken kalkmıştı. Ben de ona uyarak erken kalktım ve (biraz) namaz kıldıktan sonra Oturdum. Hz. Peygamber [sallallahu aleyhi ve sellem] bana dönerek,

“Karnın mı ağrıyor!” buyurdu. Ben de,

“Evet, yâ Resûlallah” deyince, Resûl-i Ekrem bana hitaben,

“Kalk namaz kıl, çünkü şüphesiz namazda şifa vardır” buyurdu.

İmam Sindî [rahmetullah aleyh] bu hadisin açıklamasında bizlere şu bilgiyi vermektedir:

“Namaz, çoğu zaman kalp, mide ve bağırsak hastalıklarını tedavi eder. Aynı zamanda insanı her türlü stres ve sıkıntıdan kurtarır. Bunun sebebi şu üç şeydir:

Birincisi, namaz, Allah’ın emri olduğu için yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Yani namaz feyiz ve bereketiyle hastalıkları defetmektedir.

İkincisi, namaza duran kişi, kendisini ibadete verdiği için hastalığın verdiği acıyı daha az hisseder (Bu onun için büyük bir moral kaynağı olur). Böylece kendisine bir kuvvet gelir. Zira uzuv ve organların kuvveti hastanın kendisini iyi hissetmesine bağlıdır. Bunun ise hastanın iyileşmesinde büyük etkisi vardır. Nitekim uzman doktorlar, zayıf organı kuvvetlendirerek, az çalışanı ise uyararak normal çalışmasına döndürmek için her yola başvururlar. Bazan hastayı sevindirip ferahlatmakla, bazan utandırıp mahcup etmekle ve korkutmakla, bazan da efkârını ve üzüntüsünü gidermek için geçici dünya hayatından sonra ebedî ahiret yurdunda daha mutlu olacağını hatırlatarak, onu daha önemli şeylerle meşgul etmekle tedavi ederler. İşte namazda bütün bunlar, hatta daha fazlası mevcuttur. Çünkü namaz kılan bir kimse (azap âyetlerinde) korkuyu, (rahmet âyetlerinde) ümidi ve (ahiretten haber veren âyetlerde) ahiretin hallerini müşahede eder. Birçok müzmin hastalık bu düşüncelerle şifa bulur. Kısaca namaz Allah’ın izniyle birçok hastalığa şifa olur.

Üçüncüsü, namazın hareketlerinden olan ayakta durmak, rükû yapmak, secde etmek ve oturmak gibi pozisyonlar birçok ekleminin hareket etmesini sağladığından vücut sağlığına büyük yararı vardır. Namazdaki hareketler sindirim sisteminin çalışmasına yardımcı olduğu gibi uzun tutulan secdenin nezleye ve burnun açılmasına faydalı olduğu da bilinmektedir. Diğer taraftan huzur ve huşu içinde ifa edilen namaz, birçok keder ve üzüntünün giderilmesine, evham ve zararlı kuruntuların dağıtılmasına, pis düşüncelerin ve kötü emellerin son bulmasına, öfke ateşinin sönmesine, manevi huzur ve gönül rahatlığına vesile olmaktadır.[83]

Namaz, Toplumu Birbirine Kaynaştırır

Namaz sadece ferdî boyutu olan bir ibadet değildir. Cemaatle kılınan farz namazlarla bayram namazlarının ırk, renk, dil ve sosyal statü ayrımı gözetmeksizin, her sınıf insanı bir araya getirerek Cenâb-ı Hakk’a kullukta aynı safta toplaması bunun en güzel kanıtıdır. Çünkü namazların cemaatle kılınması toplumda eşitlik ve İslâmî kardeşlik duygularını pekiştirir. Kimsenin kimseden üstün olmadığını, gerçek üstünlüğün ancak takva ile mümkün olduğunu ortaya koyar.

Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem] namazı cemaatle kılmanın önemine işaret ederek,

“Canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederek söylüyorum, içimden öyle geçiyor ki, odun toplamayı emredeyim, odun yığılsın. Sonra namazı emredeyim, ezan okunsun. Daha sonra bir adama cemaate imam olmasını emredeyim. En sonunda cemaate gelmeyen adamlara gidip onlar içindeyken evlerini yakayım”[84] buyurmuştur.

Resûl-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem] cemaatle namaz kılmaya bu kadar önem vermiştir. Çünkü namaz ile bir araya gelen müminler, birbirlerinin hal ve hatırlarını sorarlar. Sıkıntılarını konuşurlar. Sorunları halletmenin yollarını ararlar. Bu şekilde birbirlerinin dertleriyle dertlenir, sıkıntılarına ortak olurlar. En önemlisi Allah’ın yardım ve desteğini üzerlerine çekerler. Bu sebeple Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Allah’ın yardım ve desteği cemaattedir”[85] buyurmuştur.

İşte bir toplumun bütünleşip kaynaşmasının en güzel yolu beş vakit namazı cemaatle kılmalarından geçmektedir.

Hâtem-i Esam bir sözünde,

“Bir vakit cemaat ile namazı kaçırdığımda yalnız Ebû İshak Buhârî bana taziyeye geldi. Eğer bir çocuğum ölseydi en az beni yirmi bin kişi taziyeye gelirdi. Çünkü insanlar nezdinde dinî musibet dünyevî felaketten daha önemsizdir” demiştir.[86]

Namaz, Cennetin Anahtarıdır

Kıyamet günü müminin hesaba çekileceği ilk amel namazı olacaktır. Namazın hesabını veren bir mümin Allah’ın [celle celâluh] rahmetiyle cennete girecektir. Bu yönüyle namaz cennetin kapısını açan bir anahtar gibidir. Nitekim Resûl-i Ekrem [sallallahu aleyhi ve sellem],

“Namaz cennetin anahtarıdır”[87] buyurmuştur.

Şu halde namaz kılarak cennetin kapısını aralamak gerekir. Zira cennet öyle bir yerdir ki orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmeyecek nimetler yanında Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede vardır. Geçici dünya hayatında dahi hayat standartlarının yüksek olmasını isteyen insan bu ebedî nimetlere sahip olmak istemez mi?

Öyleyse Allah’a [celle celâluh] iman etmiş kimseler olarak, O’nun rızasını kazanmak ve cennette cemâlini görmek için namazlarımızı hakkını vererek kılmak durumundayız.

İmâm-ı Rabbânî [kaddesallahu sırrahu], Mevlânâ Abdülhayy’a yazdığı mektupta İslâm’ın beş temel esasından biri olan namazın önemi hakkında şöyle demiştir:

“Allah Teâlâ’nın, âyetlerin çoğunda cennete girmeye vesile kıldığı salih ameller ile ne kastedildiği konusunda bir tereddüdüm vardı. Yani bunlarla kastolunan bütün salih ameller midir yoksa bunların bazıları mıdır? Eğer hepsi kastolunuyorsa, bunu yerine getirmek gerçekten çok zordur. Çünkü salih amellerin hepsini yerine getirebilenlerin sayısı çok azdır. Şayet bir kısmı kastolunuyorsa, hangileri olduğu meçhuldür ve belirli değildir. Bu konuda bir tereddüt yaşıyordum.

Sonunda Cenâb-ı Hak inayetiyle bana şunu ilham etti. Salih amellerden maksat, İslâm’ın beş temel esasıdır. Bu beş esas layıkıyla yerine getirilirse kurtuluş ve felah umulur. Çünkü bu beş rükün bizatihi salih ameldir. Kötülük ve günahlara engeldir. Şu âyet-i kerime bu mananın açık delilidir:

 

“Hiç şüphesiz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar”(Ankebût 29/45).

İnsanın bu beş esası yerine getirmiş olması durumunda şükür görevini de yerine getirmiş olması umulur. Şükür gerçekleşince de azaptan kurtuluş sağlanır.

 

“Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azap etsin? Allah şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir” (Nisa 4/1 47).

O halde, insan bu beş esası yerine getirebilmek, özellikle de dinin direği olan namazı dosdoğru kılabilmek için bütün gücüyle çalışmalıdır. İmkân ölçüsünde, namazın en küçük bir edebini dahi terketmeyi hoş karşılamamalıdır.

Namaz ibadetini tam olarak yerine getiren kişi, İslâm’ın esaslarından büyük bir asla ulaşmış olur. Kurtuluş için sapasağlam ipe tutunarak selâmete çıkmış olur. Allah Sübhânehû başarıya ulaştırandır.[88]


[1]Siraceddin Önlüer, Kalp Alemi, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009,1/163.

[2] Said Nursi, Emirdağ Lahikası, İstanbul, 2006, s. 31

[3] Şefik Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2002, 2/453.

[4] Said Nursi, Sözler, İstanbul 2006, s. 245,

[5] İlgili hadis için bk. Buhârî, Cihad, 46; Müslim, İmân, 10.

[6] bk. Hâkim, Müstedrek, 4/250, 251. 18

[7] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/302.

[8] Atâullah İskenderî, Hikem-i Atâiyye, İstanbul: Semerkand Ya­yınları, 2009, s.181.

[9] Şürünbülâlî, Nûrü’l-izâh, s. 43.

[10] Hasta olan bir kimse, namazda rükû ve secdeyi yapmaya gücü yetmezse, namazını oturduğu halde ve ima ile kılar. Yani, başı ile işaret ederek kılar ve başını secde için rükûdan biraz daha aşağı eğer. (Başı ile ima yapmaktan) âciz olan hastanın, gözü ile kalbi ile kaşı ile ima etmesi caiz olmaz. Ebû Yûsuf’tan gelen bir rivayette ise, hasta olan kimsenin gözü ile veya kaşı ile imâ etmesi caizdir, İmam Züfer ise, o kimsenin kalbi ile ima etmesini de caiz görmüştür. İmam Şafiî’nin görüşü de bu yöndedir, (bk. İbrahim Halebî, Halebi Sagir, s. 168).

[11] Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 2/194.

[12] Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikîn, 78, 79; Tirmizî, Salât, 187.

[13] Ebû Davud, Salât, 149; İbn Mâce, Salât, 241; Hâkim, Müstedrek, 1/262.

[14] Ebû Davud, Salât, 9; İbn Mâce, Salât, 233.

[15] Zebîdî, İthâfü’s-Sâde,3/17.

[16] Deylemî, Firdevsü’l-Ahbâr, nr. 3611; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, nr. 18890.

[17] Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, s. 178.

[18]

[19] Buhârî, İmân, 1,2; Müslim, İmân, 19, 22.

[20] İbn Hişâm, Sîretü’n-Nebî, 1/207; Şeblencî, Nûrü’l-Ebsâr, s. 30; Abdülmecid Hâni, el-Hadâiku’l-Verdiyye, s. 39.

[21] İbn Hacer, el-Askalânî, Fethu’l-Bâri, 2/4.

[22] Nesâî, Nisa 7/62 (nr. 3950).

[23] Ebû Davud, Edeb, 86; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/364; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, nr. 6214.

[24] Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, s. 544.

[25] Havâss-ı hamse olarak bilinen beş şey şunlardır: Basar (görmek), semi’ (işitmek), sem (koklamak), zevk (tatmak) ve lems (dokunmak).

[26] Buhârî, Mevâkîtü’s-Salât, 6; Müslim, Mesâcid, 51.

[27] Ted’îf sözlükte, “bir şeyi çoğaltmak, kat kat yapmak” demektir. Buna göre ted’îf sırrı, elli vakit namazın sevabını beş vakit na­mazda açığa çıkarmaktır.

[28] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 5/154.

[29] Gazâlî, İhya, 1/381.

[30] Gazâlî, İhya, 1/341.

[31] Seyyid Abdülhakim Hüseynî, Sohbetler, İstanbul: Sey-Tac Ya­yınları, 2006.

[32] Taharetten maksat, namazın şartlarından olan hadesten taha­ret ile necasetten taharettir.

[33] 33 Tirmizî, Edeb, 41.

[34] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 3/197; İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, 2/12.

[35] Konuyla ilgili hadisler için bk. ibn Mâce, Taharet, 132; Ebû Davud, Libas, 31

[36] Gazâlî, İhya, 1/382.

[37] Burada develerin zekâtı kastedilmektedir. Çünkü 145 deveden itibaren 224′e kadar beşer deve zekât verilir.

[38] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 2/336.

[39] Müslim, Birr ve Sıla, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/484-539.

[40] Sühreverdi, Avârifü’l-Maârif, s. 181.

[41] Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, s. 542; Gazâlî, İhya, 1/351.

[42] Taberânî,   Mu’cemü’l-Kebîr,   17/915;  Taberânî,   Mu’cemü’l-Evsat, nr. 7943; Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, 3/222.

[43] Serrâc, el-Lüma’, s. 145.

[44] Peygamber Efendimiz’e iman etmiş müminlerin kalplerini kibirden, riyadan ve her türlü kötülükten temizleme ve ıslah etme özelliği verildiği gibi, onun vârisleri olan Allah dostlarına da bu özellik verilmiştir.

[45] Süyûtî, Câmiu’s-Sagîr, 1/145.

[46] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbani, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009,2/381.

[47] Ayakta duramayan kişi oturarak tekbir alabilir.

[48] Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, s. 190.

[49] 49 Gazali, Bidâyetü’l-Hidâye, s. 79.

[50] Müslim, Salât, 38-40; Ebû Davud, Salât, 132; Tirmizî, Tefsîru Sûre, 1;İbn Mâce, Edeb, 52.

[51] Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 1/43.

[52] Remel, tavafın ilk üç şavtında, erkeklerin kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı ve hızlı yürümesine verilen isimdir.

[53] Cürcâvî, Hikmetü’t-Teşrî ve Felsefetühû, s. 82, 83.

[54] Buhârî, Ezan, 134; Müslim, Salât, 226.

[55] Gazali, Mükâşefetü’l-Kulûb, s. 261

[56] Şa’rânî, Fethu’l-Mübîn, s. 38.

[57] Ebû Davud, Salât, 182; Nesâî, Tatbik, 15. 60

[58] Müslim, Salât, 42

[59] İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbani, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 2/376.

[60] İmâm-ı Rabbani, Mektûbât-ı Rabbani, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 2/376.

[61] İlgili hadis için bk. Müslim, Zekât, 53; Mesâcid, 142.

[62] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 5/154.

[63] Ahmed Şahin, Yeni Aile ilmihali, Cihan Yayınları

[64] Şefik Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi, İstanbul: Ötüken Yayınları, 2002,3/188-190.

[65] Deylemî, Firdevsü’l-Ahbar, nr. 3611; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl.nr. 18890.

[66] Buhârî, Mevâkîtü’s-Salât, 5; Müslim, İmân, 85; Tirmizî, Salât, 13; Nesâî, Mevâkîtü’s-Salât, 1.

[67] Şa’rânî, Fethu’l-Mübln, s. 35.

[68] Tirmizî, Salât, 166.

[69] İlgili hadis için bk. Müslim, Zekât 54.

[70] İmâm-ı Rabbani, Mektûbât-ı Rabbânî, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009,2/70.

[71] İbn Mâce, Zühd, 15.

[72] Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, s. 182; Serrâc, el-Lüma’, s. 143.

[73] Nesâî, Mevâkîtü’s-Salât, 46; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/206-268.

[74] Said Nursi, Sözler, İstanbul, 2006, s. 26-27.

[75] Müslim, imân, 1,5.

[76] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/447; İbn Hibbân, Sahih, nr. 2560; Beyhakî, Şuabü’l-İmân, nr. 2991.

[77] Buharı, Mevâkîtü’s-Salât, 6; Müslim, Mesâcid, 51.

[78] Buhârî, Hudûd, 27.

[79] Tâdil-i erkân, namazın rükünlerini düzgün, yerli yerinde ve dü­zenli yapmak demektir.

[80] Müslim, Taharet, 7.

[81] Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1/497; Bursevî, Rûhu’l-Beyân, 8/134; Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 1/266.

[82] İmâm-ı Rabbani, Mektûbât-ı Rabbani, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 2/70.

[83] Sindî, Şerhu Sûnen-i İbn Mâce, 4/98.

[84] Buhârî, Ahkâm, 52.

[85] Ali el-Müttakî, Kentü’l-Ummâl, nr. 1031-1032.

[86] Gazali, ihya, 1/346

[87] Tirmizî, Taharet, 3; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/340.

[88] İmâm-ı Rabbani, Mektûbât-ı Rabbani, İstanbul: Semerkand Yayınları, 2009, 2/376.

İBADET VE ÖNEMİ HAKKINDA GENİŞ BİLGİ ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 12:23
  İslam

İBADET VE ÖNEMİ HAKKINDA GENİŞ BİLGİ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Son Yorumlar


Notice: Undefined variable: pre_HTML in /home/ahisicom/domains/ahikirsehir.com/public_html/wp-content/themes/seohocasiv2/sidebar.php on line 20

Notice: Undefined variable: post_HTML in /home/ahisicom/domains/ahikirsehir.com/public_html/wp-content/themes/seohocasiv2/sidebar.php on line 26
cami alttan ısıtma
halı altı ısıtma
cami ısıtma
cami ısıtma