ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

KÜLTÜREL KİMLİK VE SOMUTTAN SOYUT İNANCA GEÇİŞ


Popüler Aramalar

Kültürel Kimliğin Önemi

 

İnsan beyninde lider bölgeler vardır. Bunlardan biri de yürütücü işlevlerin yapıldığı ön bölgedir. Bu bölgede kimlik ve kişilik tanımlaması oluşur. Ergen kimliğini oluştururken “Ben kimim? Niçin yaşıyorum? Nereye yönelmeliyim?” sorularını sorar. Bu soruların cevabını da anneden, babadan, toplumdan, medyadan alarak kimliğini tanımlar. Genç, kimliğini tanımlamış ise sağlıklıdır ama kimlik krizi varsa, “Ben kimim? Nereye yönelmeliyim?” sorularına cevap bulamamışsa, o kişi ergenlikten çıkamaz, huzurlu olamaz, okulunu bitirse bile çevresiyle sağlıklı ilişki kuramaz.

Bir toplumun da aynı şekilde kültürel kimliği tanımlanmamışsa, kültürel kimlikle ilgili tanımlamalar değiştirilmişse ya da kültür şoku yaşanılıyorsa, bireyin kültür şoku yaşaması durumunda gerilemesi gibi toplumun da gelişmesi durur. Kültürel şokun en önemli örneğini Almanya’ya giden Türk vatandaşlar yaşadı. Dilini ve kültürünü bilmedikleri bir topluma giden vatandaşlar, ya tamamen o kültüre kendilerini bıraktılar ya da gettolarını oluşturarak kültürel bir savunma ortaya çıkardılar. Kültürel içe çekilme ile kendilerini korumaya alan bu insanlar, içinde bulundukları topluma uyum sağlayamadıkları zaman dozunu kaçırarak asosyalleştiler. Hâlbuki kendi kültürünün bilincinde olarak, diğer kültürü de öğrenerek onunla irtibat kurmayı başarabilselerdi, kültürel özgüven oluşurdu. Kültürel kimliğin iki temel ayağı olan dil ve din ayağını koruyabilen kimseler, her kültürün içinde kendi kimliğini muhafaza edebilirler. Zenciler Afrika’dan Amerika’ya göç ederken dillerini ve dinlerini muhafaza edebilselerdi, kimliklerini koruyabilirlerdi. Muhafaza edemedikleri için sadece renkleri ve genleriyle kaldılar ve kültür olarak Amerikalılardan hiçbir farkları kalmadı. Renklen nedeniyle dışlandıkları için ırkçılığa bağlı tepki oluşturdular ama Afrika kültürleriyle ilgileri sona erdi.

Kültürlerin korunmasında dil ve din ayağının öneminin farkına varan ülkelerden Fransa 1994 yılında, dünyada ve ülkesinde yayılan İngilizceye karşı bazı önlemler aldı. Fransız kültürünü korumak amacıyla alınan tedbirler arasında Fransızcayı korumak ön planda yer aldı ve İngilizceye karşı kanun çıkardı. Bütün sözleşme ve yazışmaların Fransızca yapılma zorunluluğunu getirdi. Fransızcanın kullanılmasını bütün sözleşme ve yazışmaların yanı sıra hizmet, ürün ve malların adlandırılması, sunumu, kullanma kılavuzu, garanti koşullarının kapsamı, fatura ve makbuzlar için de zorunlu hale getirdi. Benzer bir uygulamayı Almanya’da da görebiliriz. İlaç prospektüslerinde sadece Almanca açıklamalar yer alır, İngilizce açıklamalar kaldırılmıştır.

Dilin, kültürlerin korunmasındaki önemi İngilizlerle İrlandalılar arasında yaşanan örnekte daha net ortaya çıkar. 300 sene İngiltere’nin işgali altında bulunan İrlanda, kendi dili olan Keltçe’yi bu süre zarfında korudu. Böylece kültürlerini de muhafaza ettiler. Fakat daha sonra bir İngiliz valisi ustaca yapılmış bir planla okullarda İngilizceyi zorunlu dil haline getirdi. % 90 Keltçe konuşan halk, bir nesil sonra % 30′a indi. Bunun üzerine faaliyete geçen İrlandalılar, kendi dillerinin yanı sıra kimliklerini de korumaya çalıştılar. İngiltere bununla da kalmadı, Kuzey İrlanda’yı Protestan yaptı ve kendine bağladı. Böylece Protestanlaştığı için sadece İrlanda’nın kuzeyi İngiltere’ye bağlı kaldı. İngiltere’nin asimile etme çabasına IRA terör örgütü karşı çıktı. Sonunda İngiltere, kültürel hakları verince barış gerçekleşti. Ülkemizdeki Güneydoğu sorunu da buna benziyor. Açlık ve yoksulluk sorunu olduğu iddia ediliyor. Fakat Kütahya, Yozgat, Domaniç Yaylası gibi Türkiye’nin birçok yerinde aynı sorun olmasına rağmen ayrılıkçı hareket görülmüyor. Bu ayrılıkçı hareket, kendi kültürel kimliğini koruma refleksidir.

Kimlik duygusu insanoğlunda var olan önemli bir duygudur. Kimlik insanın zihinsel sığınma alanıdır. Bir toplum için evler ne anlam ifade ediyorsa, kültürler için de kimlik odur. Kişinin psikolojik olarak kendini güvende hissetme alanıdır. Kimlik kargaşası yaşayan kimse, kendini güvende hissetmezken, yaşamayan ise güvende hisseder. Bu, psikolojinin fazla bilinmeyen bir yasasıdır. Kimliği olmayan, yiyeceği, içeceği olup da evi olmayan insan gibidir. Bir kimsenin kimliği alınıp müdahale edildiği zaman, ona yiyecek verip evini elinden almak kadar kötü etki yapar. Yiyeceği ve işi olan fakat evi olmayan, dışarıda kalan kimse, kendini güvende hissetmez. Bu sebepten dolayı “Ben şu kimliğe aittim.” diyerek alt kimliğini, “Ama şu üst kimliğe aittim.” diyerek de üst kimliğini koruması gerekir. Osmanlı bunu yapabilmiş bir toplumdu. Osmanlı adı altında bütün dinler, ırklar, kimlikler kendini güvende hissedebilmişti. Amerikalılar da Kızılderililerle yaşanan tecrübeden sonra ulusal barış için İspaniklerin ve Afrikalı Amerikalıların kültürel kimliğini tanıdı ve kabul etti. Ülkemizde de Türkiye üst kimliği altında bütün alt kimlikleri kabul etmemiz gerekir. “Herkes Türk olacak” demek kimlik dayatmasıdır ve savunma duygusu uyandırır. Böyle bir dayatma karşısında İrlanda’da IRA’nın yaptığı gibi, kendi kimliğini ve dilini korumak için koruma refleksi oluşturduğundan, kimlik çatışması ortaya çıktı.

İnsanın kişiliğini oluşturan amaç, karakter ve özgeçmişine paralel olarak toplumlarda da ortak ideal, kültürel kimlik ve tarih vardır. İnsan hayatında özgeçmişi çok önemli yer tutar. Saddam gibi ünlü kişilerin kopyaları yapıldı. Bunların fiziksel görünümleri aynıdır fakat Saddam’ı yakından tanıyan biri 24 saat kopyasıyla vakit geçirse, onun orijinal olmadığını anlar. Çünkü özgeçmiş, insanın kişiliğini oluşturan en önemli unsurdur. Oturması, gülmesi, zevkleri, eğlenceleri, geçmişte yaşadığı bir olaya vereceği tepkilerin hepsi kişiliğinin parçasıdır. Bütün bunların olmadığı bir insan ya da kişisel tarihi farklı yazılmış bir insan, sıfırdan doğmuş gibi olur. Bunun değişik bir örneği seneler önce ameliyathanede tüplerin karışmasıyla ortaya çıktı. Ameliyat olan bir askere oksijen tüpü yerine azot protoksin tüpü takılır. Ameliyatta oksijensiz kalan beyinde küçük küçük kanamalar olur. Bunun sonucunda beyindeki bilgilerin kaydedildiği hipokampus kısmında çürüme nekrozu oluşmuş ve hastanın hafıza bilgileri silindiği için de kimliğini unutmuştur. Hastanede özel bölmeye alınır. Yiyiyor, içiyor, konuşuyor, gülüyor, “Burası neresi, ben neredeyim?” diyor ama geçmişine ait hiçbir şey hatırlamıyordu. 20 yaşından sonra tekrar annesini, babasını, köyünü, memleketini sıfırdan öğrenmeye başladı. Bir bakıma Alzheimer hastası gibi oldu. Bu hastalıkta da kişi kendi kimliğini bilmez, aynada başkasıyla konuşur gibi kendiyle konuşur. Çünkü Alzheimer hastalarında da beyinde kimliklerinin yazıldığı özgeçmiş bozulmuştur. Şizofrenik hastalarda da distorsiyon denilen çarpık algılama oluşur. Kimliklerin yeri değişir, hasta geçmişteki bir olayı alır, bugünle bağlantısını yanlış kurar. O yüzden şizofrenlerde narsistik çarpıtmalar görülür. Geçmişte birisinin ona verdiği hediyeyi kendisini zehirlemek için verdiğini düşünür. Bunun gibi çeşitli hastalıklar sebebiyle, düşünce çarpıklıkları da ortaya çıkabilir. Yine şizofrenlerde görülen, baba kompleksi hastalığı vardır. Hasta babasını düşman olarak görür, onun bir hatasını büyütür, babasının kendisine zarar vereceğini düşünür. Algılaması bozulduğu için babasını öldürebilir. Bu durum, adli psikiyatrik vakalarda çok görülür.

Mankurtlaşma Yolu ile Geçmişi Öldürme

Seneler önce Güney Amerika’da kölelere uygulanan Mankurtlaşma denilen işkence metodu vardır. Kölelerin kafasına ıslak hayvan derisi geçirilerek, güneşin altında tutulur. Deri kurudukça küçülür ve kafatasım sıkar. Beyin sıkıştıkça küçük kanamalar oluşur. Beyin kabuğu hasar gördüğü için kişinin hafızası silinir. Böylece geçmişleri unutturulan bu insanlar, köleleştirilir ve herkesi öldürebilir hale getirilir.

Bir toplumun da geçmişi silinip atılırsa ve yerine yeni bir kültür verilirse, geçmişi öldürülmüş olur. Toplum, sosyal şizofreni olduğu zaman geçmişini çarpık algılar. Toplumu sosyal şizofren yapmanın en etkili yollarından biri, geçmişiyle düşman ve kavgalı hale getirmektir. Bizde de aynı plan uygulandı. Osmanlı düşman olarak gösterildi, biz de şizofrenik davranış göstererek Osmanlıyı öldürdük. Geçmişini düşman gibi gören, aklına geldiğinde zarar vereceğini düşünür. Şizofren bir hastanın babasını düşman görüp öldürmesi gibi, bizim de atalarımız olan Fatih’i, Yavuz’u öldürmemiz

aynı mantıksal hatadır. Osmanlıyı artıları ve eksileriyle birlikte gerçekçi bir şekilde değerlendirmemiz gerekirken, toplumu şizofren yapan dağıtma planının oyununa geldik. Osmanlı ve Türk kültürü yok edilmeye çalışılarak, yerine Batı kültürü verilmek istendi. Müzik zevkimize kadar değiştirilmeye çalışıldı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Sanat Müziği yasaklandı.

Kültürün bir diğer ayağı da dini değerlerdir. Dini değerlerin insan ve toplum hayatında önemli bir yeri vardır. Din, topluma yaşamak ve inkişaf etmek için felsefi hedef koyar. Eğer din toplumdan koparılırsa, toplumun yaşamayı sağlayacak felsefi amacı ortadan kalkar. Fakat din konusunda da toplum tamamen kendi akışına bırakıldığı zaman, batıl inançlar, kör dogmalar, hurafeler, fallar devreye girer. Çünkü insanda doğaüstüne, bilinmeyene, gayba karşı merak duygusu vardır. Gelecekle ilgili merak, insanda dini duyguları oluşturur. Din olgusunun biyolojik temelini, bilinmeyeni arama duygusu oluşturur. Eğer din duygusu olmazsa fal, büyü ya da çeşitli totemlere inanç, onun yerini alır. Bu sebepten dolayı insanları kör dogmalarla cesaretlendirmemek gerekir. Özgür sorgulamalar olmalı ve içerisinde de akıl ve dinin birlikteliği esas alınmalıdır. Akıl olmadan sadece dinin olduğu yerde, kör dogmalar ve dini hezeyanlar ortaya çıkar.

Akıldan uzaklaşmış din anlayışı şizofreniye gider. Şizofren hastaların içinde de kendini peygamber ve tanrı ilan edenler olur. Toplumsal akıl ortadan kalktığı zaman, bazı sahte şeyhler ortaya çıkar. Kendilerini yeryüzü tanrısı gibi görüp, olağanüstü mistik güçleri varmış gibi sunarlar ve insanları arkalarına alıp sürüklerler. Bu tür dini hezeyanlar da sosyal şizofreninin bir ayağıdır. Bir dinde ayinsel ritüeller varsa, bunun adı modern dindir. Bu tür dinlerde bir kişi kutsallaştırılır, ona özel kabir yaptırılır, ziyareti için özel ritüeller düzenlenir, defterler yazılır, imzalatılır. Böylece kişiye doğaüstü güç verilerek sorgulanamaz hale getirilir ve dogmalaştırılır. İnsan kutsallaştırdıklarım sorgulamaz fakat pozitivizmin amacı sorgulamaktır. Akıl ve bilimin manevi miras olarak bırakıldığı bir yerde dogmatik bağlılıklara yer yoktur.

 

Laiklik Din Olabilir mi?

Laikliği din olarak algılayan kişiler onu kutsallaştırır. Kutsallaştırman laikliğin ayinsel ritüelleri ve kırmızı alanları oluşturulur. Bu da laikliğin dinselleştirme sürecidir. Laiklik, dinin alternatifi olarak sunulduğunda bunlar ortaya çıkar. Bu tür laiklik, yaşam tarzı ve din karşısında özgürlükçü laiklik olmaktan çıkar, din haline getirilmiş laikçilik olur. Hâlbuki laiklik, dinin alternatifi değil, bütün dinlerin birlikte yaşayacağı ortak bir mutabık sözleşme oluşturmak demektir. Gerçek laikliğin ortaya çıkışındaki amaç şudur: Her dinin kendi içerisinde, birbirine baskı yapmadan, özgürce yaşayabileceği, güçlü olanın devam edip, güçsüz olanın tarih içinde yok olacağı bir ortam sağlamaktır.

Somuttan Soyut İnanca Geçiş

Yakın tarihe baktığımızda insanların kutsallaştırılmasına örnekler görebiliriz. Malcolm X’in şeyhi Elijah Muhammed kendini kutsallaştırmış, İslam dinini zenci dini haline getirmeye çalışmıştı. Beyazları şeytan olarak görüyor ve gösteriyordu. Kendisine harem ve saltanat kurmuştu. Daha sonra Malcolm X hacca gidince, gerçek dinin ırkçılıkla ve beyaz düşmanlığı ile ilgisinin olmadığını gördü. Ondan sonra Elijah Muhammed’e ters düştü ve yollarını ayırdı.

Bir insanı kutsallaştırıp, heykellerini dikerek, ona karşı korkuya dayalı itaat oluşturmak, tarihin bütün dönemlerinde olmuştur. Hıristiyanlığın yayıldığı dönemde, Bizans İmparatoru Konstantin, Pagan kültürünü model olarak alır, onun yerine Hz. İsa’yı koyar. Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia ederek Teslis (Trinity) inancını ortaya çıkarır. Böylece insanlığı tevhitten uzaklaştırır. Somut unsurlara inanma ilkel insanın özelliğidir. İnsanın görmediği şeye inanması zordur, gördüğü şeye inanma dürtüsü daha kuvvetlidir. Somutlaştırma, çocuk beyninin görevidir. Soyut düşünce 7-8 yaşından sonra başlar. İnsan olgunlaştıkça soyut olgulara inanır. İnsanlığın da somut düşünceden soyut düşünceye geçmesi gerekir. Somut düşünce çocuksuluk eğilimidir ve insanlığın çocuksuluk dönemini temsil eder. Bu sebepten dolayı Hz İbrahim’e kadar olan dönemde somut objelere, puta, totemlere tapmalar görülmüştür. İnsanlık belli bir olgunluğa gelince, Hz İbrahim’le birlikte tek tanrılı dinler ortaya çıkar ve soyuta inanma başlar. O dönem açısından İbrahim peygamberin hayat hikâyesi oldukça ilginçtir.

Nemrut’un kâhinlerinden birinin yaptığı açıklamaya göre, bir erkek çocuk dünyaya gelecek ve ateşe tapan Nemrut’un dinini yok edecektir. Nemrut’un yanında çalışan Hz İbrahim’in babası da bu haberi duyunca, annesi, İbrahim’i bir mağarada büyütür. Belli bir yaşa kadar o mağarada Nemrut’tan ve onun kültüründen uzak bir şekilde büyür. Bu yüzden toplum içine karıştıktan sonra mevcut düzeni çok rahat sorgular. Allah artık insanlığın o seviyeye geldiğini düşünerek, Hz İbrahim’i özel yetiştirir ve o topluma gönderir ve varoluşunu sorgulatmaya başlar. İbrahim peygamber önce kendisini kimin yaratmış olabileceğini düşünür. Nemrut’un yapamayacağını anlar; güneşi doğduramayan birinin ona ne gibi katkısı olabilir diye düşünür. Güneşe bakar, onun da battığını görür, onun da acziyetine şahit olur. Bu şekilde kâinattaki birçok eşyanın sorgulamasını yapar. Sonunda kendisini ancak bütün bunların sahibinin yaratabileceğini düşünür. Böylece tek tanrı inancına yaklaşır. O manevi seviyeye gelince, Allah vahiy göndermeye başlar. Böylece Hz İbrahim’le birlikte tekrar soyut inanç insanlığa öğretilir. Fakat insanlar bir müddet sonra yine sapıtırlar. Hz Yakup, Hz Yusuf gibi peygamberlerle tekrar soyut inanç hatırlatılır. Fakat bir dönem yine insanoğlunda somuta tapmaya eğilim başlar, yine yoldan çıkılır. En son olarak Hz Muhammed gönderilir ve tevhid, dinin tam bir tanımlamasını yapar. Artık insanlık bu tanımı değiştiremiyor ve o derece sapamıyor. Hz Peygamber’den sonra ana tema ve inanç bozulmuyor ama tatbikatta sapmalar oluyor. Emeviler, Abbasiler uygulamada saptılar ve sahabelere zulümler yaptılar. Bu konuda Osmanlı öze yakın ve en saygılı uygulamayı gerçekleştirmiştir.

Bu yüzyılda artık insanlık soyutu somut gibi algılama seviyesine ulaşmıştır. Sanal teknolojinin, iletişimin, internetin ortaya çıkması anlamın, mananın somut bir bilgi gibi kıymetli olduğunu göstermiştir. Mesela bankada l milyon dolar hesabı olan biri Elektronik Fon Transferi (EFT) ile başka birinin hesabına 500 bin dolar gönderebilir. Yapılan bu işlem soyut fakat sonucu somuttur. Bilgi çağında insan soyutun somuttan daha kıymetli olduğunu anladı ve gerçek yaratıcı kavramını anlayacak seviyeye geldi, insanoğlu marifetullahı, esma-i hüsnayı anlayacak seviyeye bu çağda ulaştı. Vatikan’da Cevşen’in kıymetli olmasının sebebi, doğru bir Allah tarifinin yapılıyor olmasıdır. Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olamayacağını anlayan zihniyet, Kur’an’daki “doğru Allah tarifini” görünce tatmin oluyor ve kabul ediyor. Cevşen’de ve Kur’an’da tarif edilen birisi ancak kâinatı yaratır ve ona hükmedebilir düşüncesini kabul ediyorlar. Gerçek din arayışında olan Hıristiyanlar, Allah tanımlamasının doğru yapıldığı kitaba bakarak Allah’ı buluyorlar.

Bilimsel metodolojide uygulanan bir yöntem vardır. Bir konuda tez geliştirilirken o konuyla ilgili kavramlar tanımlanır. Din de bilimsel bir kavram olarak ele alınacak olursa, Allah’ın ve peygamberin tanımlanması gerekir. Kim olabileceği, nasıl özelliklere sahip olacağı konusunda tarifler yapılır. “Nasıl bir Allah olursa kâinata hakim olur, insana şah damarından yakın olur?” Bu sorulara cevap ancak tevhid inancında ve soyut anlam boyutunu fark etmekte karşılık bulur. Bir kitabı değerli kılan sebepler nelerdir? Mürekkebi veya kâğıdın kalitesi midir? Kitabı kitap yapan içindeki manadır. Kâinat da bir kitaptır. Kâinatı kâinat yapan da oradaki oksijen, azot, hidrojen, kuşlar, böcekler, çiçekler değil, bunların dizilişindeki, var oluşundaki anlamdır. O anlam Allah’ın varlığını gösterir. Kitabı yazanın amacı oradan anlaşılır. Kâinata anlam boyutuyla bakıldığında, Allah bulunur.

Batı sekülerleşme ile birlikte soyut hedefi ortadan kaldırdı. Onun yerine araba, ev gibi somut hedefler koydu. Daha önceleri kilisenin koyduğu soyut hedefler vardı fakat sapkın bir inançtı. Ruhanileri yeryüzünde Tanrı’nın temsilcisi olarak gören bir kilise anlayışı ve otoritesi vardı. Bu otoriteye tepki sonucunda laik demokratik hareketler ortaya çıktı. Bu da soyutu tamamen reddedip somutlaşma şeklinde yani materyalizm şeklinde kendini gösterdi. Fakat materyalizm de din ihtiyacına, soyut ihtiyaca cevap veremedi. Bunun sonucunda kör dogmalar ve batıl inançlar yayılmaya başladı. Artık bu sapkınlıkların yerine sağlam inanç tanımlamaları geçmelidir. “Doğru Allah inancı” sorusuna cevap verilmesi gerekir.

Din ayağı ve dil ayağı toplumda doğru tanımlanmazsa o toplum şizofren olur. Din konusu abartılı olursa dini hezeyanlar meydana gelir. Tamamen dini yok sayarsanız bu kez de kendi kutsalını oluşturan, putlara tapan toplumsal şizofrenleşme ortaya çıkar.

ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK VE ADALET

Toplumun Kimliği: Kültür

Farklı kültürlerin bir arada yaşamasıyla ilgili bilinç ve istikrar oluşturulması çok önemlidir. Bilgi sosyolojisi, kültürel psikoloji ve psikoanalizdeki gelişmeler kültürün insan hayatındaki önemini daha çok göstermeye başladı. Kültürün temel değerleri ve standartları, toplumun karakterini ve kimliğini oluşturur.

İnsanlarda biyolojik eğilimlere göre 12 tane kişilik tipi vardır. İçe kapanık, dışa dönük, kuşkucu, takıntılı, pasif, agresif, bağımlı şeklinde tanımlanan kişilik türleridir. Kişide bu özelliklerden birçoğu olabilir fakat baskın özelliğe göre tanı konulur. Mesela sosyal normlara uymayan birine antisosyal denir, kendini diğer insanlardan üstün ve özel görene narsist denir. Bir insanda kişilik ne anlam ifade ediyorsa toplumda da kültür o manaya gelir. Kültürel kimlik, toplumun kişiliği gibidir. Sorun çözme stili, problemleri ele alış tarzı, düşünce kalıpları, iletişim tarzı, işbirliği kurma biçimi insanın kişiliğini temsil ettiği gibi kültürün değerleri, standartları da toplumun kimliğini temsil eder.

Toplumsal Kimlikte Özsaygının Önemi

Toplumsal barışı bozan terörle ilgili olarak potansiyel adaylar konusunda araştırmalar yapılmaktadır. Bu araştırmalara göre kendi kültürüyle ilgili özsaygısı zedelenmiş kisilerin terörist adayı olduğu ortaya çıkmıştır. İspanya’da Bask’lar üzerinde bu konuda yapılmış çalışmalar bulunmaktadır. İspanya’nın gerçek yerlileri Bask’lardır. İspanya’nın diğer halkları Avrupa’nın diğer bölgelerinden gelip yerleşen insanlardır. Basklılar dilleri farklı ve melez oldukları için fazla dışlanmışlar ve aşağılanmaya maruz kalmışlardır. Bu sebepten dolayı kültürel özsaygıları zarar görmüştür. İspanya empatik iletişimi kullanarak terörle mücadelede başarı sağladı. Bask bölgesindeki melezlerin % 40′ı teröre karışıyor, dağlara kaçıyorlardı. Devlet psikolojik ve sosyolojik araştırmalar yaptı. Bu kişilerin toplum tarafından ötekileştirildiği, dışlandığı, küçük görüldüğü, değer verilmediği anlaşıldı. Bunları kazanıp sisteme katmak için empati yaptılar, kendilerine değer ve önem verildiği hissettirildi. Bu insanları benimsediklerini, küçük görmediklerini göstererek sempatilerini kazandılar. Böylece İspanya’da çok az radikal bir grup olarak kaldılar. Ülke bilimsel yaklaştığı için sorunu çözdü.

İnsanda onur denilen temel özsaygı ihtiyacı vardır. Başkalarının, o insanı tanıyıp saygı duyması anlamına gelir. Değer verilmek, her insanda olan psikososyal bir ihtiyaçtır. Maslow’un ihtiyaçlar piramidinde kendini güvende hissetme temel ihtiyaçlardan birisidir. Daha sonra özsaygı ihtiyacı gelir. Kişi, ana dilini ve derisinin rengini değiştiremez. Bu özelliklerinden dolayı aşağılandığında özsaygısı zedelenir. Özsaygının zedelendiği durumlarda da kişi, ona sebep olan kültüre karşı tepki verir ve negatif duygular hisseder. Negatif duyguların sonucunda da toplumsal barış bozulur. Bu kişilerin ellerinden ekmekleri alınırsa, evlerine baskı yapılırsa, şiddet uygulanırsa, adaletsizliğe uğrarlarsa radikalleşirler ve illegal yollara yönelerek terörist olurlar. Teröristlerin oluşumundaki psikolojik zemine bakıldığında özsaygı ihtiyacının karşılanmadığı ve zedelendiği görülür.

Kültürel  baskı ve  aşağılanmada toplumsal  empatinin önemi çok büyüktür. Mesela aynı mahallede oturan bazı insanlar “çingene” diye aşağılandığında kültürel baskı yapılmış olur. Evlerde anne-babalar direkt çocuklara “bu şekilde hitap et” demeseler bile onların yanında aşağılayarak konuşmaları, çocukları yönlendirir. Çocuklar da mahallede arkadaşlarına o şekilde hitap eder ve kültürel kutuplaşmalar ortaya çıkar. Bu tür sonuçların ortaya çıkmaması için kültürel değerlerle biyolojik farklılıkların dengelenmesi gerekir. Mesela zencilere aşağı kültür diyerek biyolojik farklılıklara kültürel anlam yüklendiği zaman sosyal barışa zarar verilmiş olur. Bu tür sonuçların olmaması için çok kültürlülükte, kültürel psikoloji ve bilgi sosyolojisi arasındaki ilişkiyi bilimsel gelişmelere göre yeniden tanımlamak gerekir. Bunun için adalet teorisi arayışları başlamıştır.

 

İdeal Adalet Teorisi

Ahlaki homojenliğin evrenselleştirilmesine “ideal adalet” denir. Küresel ahlak ve küresel barış için küresel adaletin olması gerekir. Kültürün ahlaki ve siyasi boyutları vardır. Kültüre hem ahlaki açıdan hem de siyasi açıdan, yeni şeyler üreten keşfedici rol vermek gerekir. Günümüzde biyolojinin adaleti ile insanın adaleti örtüşmüyor. Bu iki farklı adalet arasında denge kurulmalıdır. Kültürün, biyolojiye saygı duyarak bir adalet geliştirmesi gerekir. Biyolojik doğa ile adalet arasındaki ilişki Darwinizm ile tekrar tanımlandı. Liberal filozoflardan John Stuart Mili, “Kültürler yarışırlar ve güç kaynakları için savaşırlar” der. Darwinizm’den etkilenen bu görüşe göre birinin galip gelmesi diğerinin parçalanmasına neden olur. Kültürler savaşında birisi başarılı olursa diğerleri parçalanmak zorundadır. Böylece üstün kültürün sabit değerleri kabul edilir. Bu tezin günümüzdeki temsilcisi Samuel Huntington, Amerikan kültürünü üstün kültür olarak görür ve insanların bu üstün kültüre benzemeleri gerektiğini savunur. Hatta Türkiye için yorumda bulunarak Cumhuriyetle birlikte kültürel değişim talebine Kemalizm der. Fakat Kemalizm’in kültür değiştirme projesinin başarılı olamadığı iddiasında bulunur. “Bizim kültürümüze benzemeye çalışması doğruydu fakat bu doğruyu yapamadı” yorumunu yaparak kendi kültürünü üstün görme ve diğerlerini kendine benzetme anlayışını dile getirir. Bu görüş çok kültürlü adalet anlayışına uymaz.

Artık çok kültürlülüğün adil paylaşım içersinde yaşaması konusu tartışılmaya başlandı. A kültürünün B kültür ile yarışması ve ona galip gelmesi değil, kültürlerin birbirini tamamlaması tarzında yaklaşılmaktadır. Kültürler ve insanlar arasında, barışçıl bir yarışın olması gerektiği anlaşıldı. Kültürler arasındaki yarış barışçıl olarak ele alınırsa adalet ve özsaygı dengesi kurulabilir. Fakat insanlar arasındaki yarış rekabetçi, barışçıl olmayan, kendini üstün görerek başkalarını yok etmeyi amaçlayan bir yarış haline gelirse, bu durum kültürler savaşına neden olur.

Darwin’le birlikte tek tanrılı dinlerin getirdiği adalet anlayışı değiştirildi ve pagan kültürünün adalet anlayışı getirilmeye çalışıldı. Anıtkabirin akropolis gibi inşa edilmesi de bu kültürü yücelttiklerinin göstergesidir. Roma döneminde pagan kültürünün baskısı ve adaletsizliği vardı. Zayıfların, kadınların ve Romalı olmayan herkesin köle olduğu, alıp satıldığı, kölelerin alın teri ve çilesiyle tapınakların ve Roma heykellerinin oluşturulduğu bir dönemdi. Aynı şekilde Mısır’da piramitlerin yapılması sırasında, çalışan köleler konuşup vakit harcamasın diye dilleri kesilmiştir. Bu ülkelerde çok güçlü ve silahlı ordular bulunurdu. Böyle bir anda tek sermayesi kültür olan peygamberler ortaya çıktı. Hz. İsa dostluk, kardeşlik ve yardımlaşmayı düstur edindi ve 11 taraftarı olduktan sonra vefat etti. Fakat teorisi o kadar iyi tuttu ki yaptığı küresel değişim ile 300 sene sonra bütün Roma Hıristiyan oldu. Bunun gücü silahtan değil, kültür ve inançtan geliyordu. Çünkü din de kültürün önemli ayaklarından biridir. Kültürel değişim toplumsal değişime neden olur. Toplumsal barışın olup olmaması kültür tanımlamasıyla yakından ilgilidir. İnsan bir kültürün üyesi olduğu zaman, hem algısal hem de ahlaki dünyaya bakışını tanımlamış olur. Hangi kültüre mensupsa onun ahlaki ve algısal bakışıyla o kültürün çerçevesinden bakar, ona göre anlam katar ve ona göre yeni anlamlar bulur.

Sömürgecilikte Uygulanan Kültür Baskısı

Özgürlük bağımsızlığın temelini oluşturur. Hindistan’daki kast sisteminde ve sömürgecilik döneminde Avrupa’nın Afrika’daki devletlerini sömürge altına almak için uyguladığı metotta dini duygular istismar edildi. Tanrı’nın, diğer kültürleri gelişmiş ulusların egemenliği altına girmelerini, eğer kendi istekleriyle olmazsa fethedileceklerini emrettiği, telkinleri yapıldı. Bu sömürgeciliği meşrulaştırmak için yapılmış bir plandı. Bu meşrulaştırma çabalarının sonucunda misyonerlik faaliyetleri iyice arttı. Bu konuda Kenya Cumhurbaşkanı Jomo Kenyatta şu sözleri söylemiştir: “Batılılar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmemizi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde ise bizim topraklarımız vardı.” Sömürgecilikte din bu şekilde kullanılmıştır.

Her kültür ayrı bir yaşam biçimini temsil eder. Yeme, içme, oturma, kalkma gibi davranışlar her kültürde farklılıklar gösterir. İnsanlar üstünde kültürel baskı oluşmaması için “Benim kültürüm en üstündür, benim gibi düşünmeyen aşağıdır” gibi bir durum karşı tarafta özsaygıyı zedeler ve toplumsal barışa gölge düşürür. Bu davranış yerine herkes kendisinin ve karşısındakinin kültürünü, karakterini ve yaşam tercihini ayrı ayrı kabul edip böyle bir algıyı biçimlendirirse farklı kültürden birisi geldiği zaman düşman askeri geliyor duygusuna kapılmaz. Mesela İslamofobinin arkasında bu korku vardır. İslam’ın getirdiği kültürel yaşam biçimini benimsemeyen kişiler, dindar görünümlü birisi karşısında kendilerine kâfir denildiği hissine kapılıyorlar. Bu yanlış algılama biçimi nedeniyle kültürel baskı yapılıyor.

Kültür Algıyı Biçimlendiriyor

Kültür, kişinin algısını biçimlendiriyor. Bunun aşılması ancak adaletin kültür içinde birinci erdem olmasıyla mümkündür. Aynı kültüre mensup kişilerde aidiyet hissi oluşur. O kültürün sembolleriyle özdeşlesin Bu durum da insanın mutluluğuna ve istikrarlı toplum hayatına katkı sağlar.

Baskın kültürün sabiteleri vardır ve o sabiteler üstün olarak kabul edilir. Dünyada Hollywood kültürü baskın kültürdür. Popüler kültür olarak bütün dünyada sinema, televizyon, gazete gibi medya yoluyla propagandası yapılmaktadır. Arkasında ekonomik ve propaganda gücü olan bu kültür kendine benzetmek için yeme zevkini, kıyafet zevkini değiştirmeye çalışır. Böylece daha fazla blucin satacak, daha fazla fastfood zincirleri açarak dünya ekonomisini elinde tutacaktır. Kültürün psikolojik savaş gibi siyasi ve ekonomik kullanılması söz konusudur. Üstün kültür böyle durumlarda eşit olmayan oyun alanları oluşturur. Futbolu ortaya çıkartır, bir oyun alanı açar. Çizgi film çıkartır, başka bir oyun alanı açar. Bunun gibi vasıtalarla bütün dünyanın kültürel eğlence standartlarını belirler. Bunların hepsi baskın kültürün üstünlükleridir ve bu da adil bir rekabet doğurmaz.

Baskın Kültür Kendi Hayat Tarzını Diretiyor

İnsanı zorla değiştirmenin yanı sıra överek değiştirmek de vardır. Överek değiştirmede, zevk tuzakları oluşturup, insanları kendi savaş alanlarına çekip o tuzaklara düşürerek zevke alıştırmak söz konusudur. Baskın kültür kültürünü kabul ettirebilmek için kendi kültürel ödül-ceza sistemini oluşturur. Ödül sisteminde nasıl ünlü ve zengin olacağının şeklini anlatır. Başarılı olmak için kapitalist olunması gerektiğinin empozesini yapar. İnsanların hedeflerini değiştirir.

İnsan hayatında hedefin ne olduğu çok önemlidir. Hayat serüveninde ilerlerken iyi bir insan mı yoksa başarılı olmak mı doğru hedeftir? Hedef, iyi bir insan olmaksa, başarılı olmak veya olmamak bu yolda ilerlerken ara hedeflerden biri olur. İnsanın vardığı değil, hedeflediği nokta önemlidir. Sosyal adaletin sağlanması ve kültürler arasında adil rekabetin olması için bu hedefin verilmesi gerekir. Adil rekabet ve alternatif yaşam biçimlerine karşı özgür olunmasına serbest fikir piyasası, serbest kültür piyasası denir. Her kültürün kültürel çeşitliliğini sunabilmesi için demokratik çoğulculuk olması gerekir. Her kültürel tercih saygıdeğer, eşsiz, biricik, özeldir. Biri diğerinden üstün değildir. Avustralya’daki Aborjinler, Amerika’daki Moon Tarikatı gibi gruplar teknolojiyi ve medeniyetin bazı gereklerini reddediyorlar. Bu kültürleri zorla değiştirmeye veya yok etmeye gerek kalmadan zaman içinde yok olacaklardır. Taliban tarzı gruplar modern fen bilimlerini öğrenmiyorlar. Elektriği kullanma gibi çağın temel ihtiyaçlarını ve teknolojiyi reddettikleri için geriye sadece kendi kültürleriyle dini birleştiren ve şiddetle sonuç almaya dayanan bir yol kalıyor. Böylece İslam dinindeki cihad gibi bazı kavramlar da Avrupalılar tarafından yanlış tanımlanıyor. Hıristiyanların ve oryantalistlerin birçoğu cihadı kutsal savaş olarak kabul ediyor. Hâlbuki cihadın büyük ve küçük cihad gibi maddi ve manevi ayrımı vardır. Büyük cihadın, kişinin iç dünyasındaki arzu ve istekleriyle, nefsiyle yapıldığı, küçük cihadın ise dış düşmanlara karşı yapıldığı bilinmiyor. Bu sebepten dolayı Kuran-ı Kerim’in şiddeti onayladığı ve İslam coğrafyasında şiddetin yöntem olarak benimsendiği önyargısı mevcuttur. Batı da bu önyargıdan dolayı bu coğrafyaya şiddetle hakim olarak demokrasiyi kurma yoluna yöneliyor.

Batı Kültürünün Hastalıkları

Her kültürün karakterini gösteren baskın ruhu vardır. Doğu kültürünün baskın ruhu yardımlaşma, paylaşma olarak ön plana çıkarken, batı kültüründe bireysellik olarak göze çarpar. Kültürel farklılıkları baskın ruh oluşturur. Batı kültürünün kötü hastalıklarının arttığı görülmeye başlandı. Bu hastalıklardan biri benmerkezciliktir. Bireysellik benmerkezcilikle karıştırılmaktadır. Batılı, hastalanan eşine, yaşlanan annesine babasına, 15 yaşına gelen çocuğuna karşı görevlerini yapmayı bırakıp devletin ilgilenmesini bekler, dünyaya bir kez geldiğini ve konforunu düşünen, mutlu olmak için canının istediğinin yapılması taraftarı olan bencil bir zihniyete sahiptir.

Batı kültürünün başka bir hastalığı da hedonizmdir. Batının kültürel bir değeri olan hedonizm yaşam amacını zevklerin tatmini olarak görür. Freud’dan etkilenen bu görüş insanın varoluşunu haz peşinde koşmaya bağladı. Cinsel haz da hazların en doruğu olduğu için ana motor olarak kabul edildi. Sevgi dahil her şey bu hazdan türemiştir diyerek her şeyi cinselliğin alt katmanı olarak kabul etmiş, cinselliğe indirgemişlerdir. Cinsel tatmin olduğu zaman mutlu olunacağı ve ruhsal hastalıkların düzelmesinin ancak cinselliğin yoğun yaşanmasıyla mümkün olacağı savunuldu. Hedonizm zevkçiliğin sonucunda ortaya çıktı.

Batının diğer bir hastalığı da yalnızlıktır. Bencil, zevk peşinde koşan insanlarda empati gerilir ve yardımlaşma zayıflar. Böyle durumlarda da insanlar yalnız kalır. İnsan sosyal bir varlık olarak düşünülmediği için özellikle üretkenliğin bittiği dönemde yalnız kalır. Parası ve gücü olanların etrafında insanlar bulunurken, olmayanların çevresinde kimse yoktur. Aynı durum kadınlar için de geçerlidir, çekiciliği olduğu zaman etrafında var olan insanlar, kadının çekiciliği kalmadığı an onu terk ederler. Bu nedenle batıda yalnızlık ihtiyacı hayvanlarla giderilmektedir. Vergi gelirlerinden anlaşıldığına göre Hollanda’da nüfusa kayıtlı köpek sayısı insan nüfusuna eşittir. Batı kültürünün ciddi şekilde değiştiği ve evlat sevgisinin bu şekilde giderildiği görülmektedir. Batı kültürü standartlarını bu şekilde belirler.

Çok Kültürlülükte Ortak İlgi Alanları

Bir kültürde adalet varsa toplumda insanlar arasında ortak ilgi alanları oluşur çünkü bireyler kendilerini ait hissederler. Mesela bir kimse bir yere ziyarete gittiğinde, davetlilerin hepsine pasta verilirken o kişiye verilmezse orada aidiyet hissi zayıflar, kendini aşağılanmış, dışlanmış gibi hisseder ve ortak ilgi alanı kalmaz. Kişi bir an önce oradan çıkıp uzaklaşmak ister. Bu örnekte olduğu gibi ortak ilgi alanları ve ortak dil oluşmalıdır. Bunun sonucunda da toplumda ortak kültür oluşur. Ortak ilgi, ortak dil ve ortak kültürün oluşması için o toplumda adaletin olması gerekir. Böylece ortak işbirliği alışkanlığı da oluşur. Adalet, sadece mahkemelerde uygulanan bir kavram olarak görülmektedir. Modernizmin getirdiği bu yanlış anlayış, sadece yasaların düzenlediği bir menfaat paylaşımı olarak görüldü. Hâlbuki adalet sadece yasaların değil vicdanların ve ahlaki değerlerin de düzenlendiği standart hukuk anlayışıdır.

 

Dış hukuk

İnsanın dış sorumluluklarını, düzenleyen yasalara ve hukuk kurallarına dış hukuk denir. Trafik kurallarına uymak, yalan söylememek, hırsızlık yapmamak gibi düzenlemeler dış hukukun dahilindedir.

 

İç hukuk

Hiç kimse yokken hırsızlık yapmamak, yine hiç kimse yokken yalan söylememek, bir prensip için menfaati reddedebilmek, herhangi bir avantaj için ilkeli davranabilmek iç hukukun tanımı içine girer. Vicdani hukuk da denilen iç hukukun mahiyetini ahlak oluşturur, insandaki vicdani standart hesap verme duygusunu geliştirir. Batı kültürü ahlakın güncelliğini kaldırdığı için iç hukuka zarar vermiş ve insanların adalet içinde yaşamasını bozmuş ve insanların yalnızlaşmasına sebep olmuştur. Ortak ilgi alanı, ortak dil ve ortak kültür azalmış, sadece eğlence için bir araya gelen insanlar haline dönüşmüşlerdir. Fedakârlık yapılması gerektiği zaman kaçınan karakterler haline gelmişlerdir. Yine modernizm, ahlakın ekonomik hareketliliği azalttığı, işletim maliyetini artırdığı, insanları tembelliğe ittiği ve yarışmacılığa zarar verdiğini savunur. İnsanın doğuştan ahlaklı olduğunu ve bu yüzden ahlaka ihtiyacı olmadığını savunan batı kültürü, evrensel ahlak tanımlaması düzenleyemedi fakat bu tanımı değişikliğe uğrattı. Bu değişikliğin sonucunda da ahlakın siyasi hayatı düzenlemesi yapılamadığı için güçlü olanın zayıf olanı yutması başladı.

Biyolojik Adalet

Adaletin olmadığı yerde işbirliği alışkanlığı ve karşılıklı bağlılık oluşmamaktadır. Kültürün oluşmasında adaletin büyük önemi vardır. Adaletle ilgili algısal ve ahlaki standartlar kültürde birinci erdem olarak yer alır. Bu da sosyal adaleti oluşturur. 1960′lı, 1970′li yıllardaki sosyal adalet kavramı ile şu andaki biyoloji bilminin getirdiği sosyal adaleti iyi ayırt etmek gerekir. Sosyal beyin çalışmalarının öngördüğü bir sosyal adalet sistemi vardır. Biyolojiden bağımsız olarak adalet sistemini tanımlamak insana terstir. Biyolojideki adalet sisteminin önemini gösteren, çocuklar üzerinde yapılmış bir deney vardır. 4-5 yaş anaokulu çocuklarına 4′er tane çikolata dağıtılır. Bütün çocuklar alır ve yerler, hiçbir sorun çıkmaz. Daha sonra aynı gruptaki çocuklara birine l, birine 3, birine 6 çikolata verilir. Fakat bu kez çocuklar arasında kavga çıkar. Bu deney adil paylaşımın biyolojik olarak insan genlerinde kodlandığı tezini destekler. İnsan diğer canlılardan farklı olarak adil paylaşımda kendini güvende hisseder. Adil paylaşım olduğu zaman sosyal ilgisini, sosyal temasını artırır. Adalet böylece sosyalleşmeye katkı sağlamış olur.

Psikososyal Sermaye

Toplumlarda yazılı hukukun dışında töreler, gelenekler gibi dış kontrol güçleri vardır. Sosyal baskı, mahalle baskısı gibi kavramlar yazılı olmayan toplum kontrolünü sağlayan dış kontrol güçleridir. Mesela pijamayla sokakta dolaşılmaz diye yazılı bir kural yoktur ama kimse o şekilde dışarı çıkmaz.

İç kontrolde ise, insanın vicdani standartlar sistemini oluşturan sözünde durmak, yalan söylememek, dürüst, çalışkan olmak, insanları sevmek, fedakârlık, yardım severlik, alçak gönüllülük gibi psikososyal sermayedeki değerler mevcuttur. Yaşlı birisi yolda giderken düştüğü zaman sosyal sermayesi yüksek bir toplumda hemen birileri gelir yardım eder. Fakat sosyal sermayesi düşük toplumlarda kişiler kendi işlerini bahane ederek ilgilenmezler. Bu değerlerden yoksun batı için bunlar çok büyük fark oluşturur. Batı parasal olarak zengin ama sosyal sermaye açısından yoksun, doğu parasal olarak fakir ama sosyal sermayesi yüksektir. Bu sebepten dolayı ekonomik krizler batı ve doğuyu farklı etkilemektedir. Kriz zamanlarında batıda intiharlar gibi çok şiddetli sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Doğu toplumlarında sosyal sermaye, aile dayanışması, rahatlatıcı ve olumlu destekleyicilerle kriz daha rahat aşılmaktadır. Sosyal sermaye kolay elde edilmez, zamanla ve birikim sonucunda ortaya çıkar. Bir insanın yardımsever olabilmesi için çocukluğundan beri toplumda o şekilde yönlendirilmesi gerekir. Bir kişi 40 yaşına kadar cimriyse birden bire cömert olamaz, bunu başarabilmek çok zor bir iştir. İnsanın zihinsel olarak kendini değiştirmesine inkılab-ı ruhi denir. Ruhi bir devrim anlamına gelen bu özellik, özel yetenekleri, zihinsel farkındalıkları olan insanlarda vardır. Özeleştiri, kendini sorgulama becerisi olan insanlar kendilerini düzeltir ve değiştirebilirler. Değişimin önündeki en büyük engel ise ben merkezliliktir. İnsanoğlu bütün iyilikleri bir odaya doldursa, bütün kötülükleri de bir odaya doldursa kötülüklerin odasını büyüklük hastalığı açar. iyiliklerin kapısının anahtarı da tevazudur. Anahtar bir erdem olan tevazu, sosyal sermayenin kapısını açar. Bu olmazsa diğer değerleri elde etmek zordur. İnsandaki gurur, kibir, üstünlük duygusu kişinin kendi kusurlarını görmesini ve gelişmesini engeller. Bir işyerindeki kusurlar görülmediği zaman düzeltilemezse, insanın iç dünyasındaki birikmiş sermayesindeki hatalar temizlenemezse, o kişi zenginleşemez. Sosyal sermayenin zenginleştirilmesi için kişinin kültürel stilini belirlemesi gerekir.

 

Alternatif Yaşamlara Karşı Adil Olmak

Alternatif yaşam biçimlerine karşı adil olabilmek çok önemli konulardandır. Yaşam biçimlerinden olan laiklik, dindarlık, liberallik çatışması en çok karşılaşılan konulardandır. Bu konu değerlendirilirken psikolojik analiz yapmak önemlidir. Liberalim diyen bir insan her anında liberal midir? Liberal bir partinin başkanı olan biri, evinde eşine karşı liberal olmayabiliyor. Laik olduğunu iddia eden bir insan hayatının her anında laik midir? Bu kişi yatarken dua ediyorsa laik midir? Dindar bir insan, hayatının her anında dindar mıdır?

Dindarım diyen bir insan da hayatının her anında dindar olamayabiliyor, ticaret esnasında dindar olduğunu unutarak kapitalist gibi aç gözlü, doyumsuz, hırslı olabiliyor. Bu sebeplerden dolayı bu yaşam biçimleri arasında kesin sınırlar yoktur. Alternatif yaşam biçimlerine karşı adil olunması için farklı grupların karşılıklı, birlikte yaşaması gerekir. Birlikte yaşama sırasında hatalar yapılır, tartışılır ve aşılır. Böylece ortak ilgi alanları olan ortak dil, ortak kültür, ortak işbirliği alışkanlığı, ortak savaş alanı ve karşılıklı bağlılık oluşur. Bunun sonucunda ortak kültür ortaya çıkar ve kültürlerin adil paylaşımı söz konusu olur. Ortak kültürün oluşması için insanların muhakkak yatay temas içinde olması gerekir. Hiyerarşi ve iş ilişkisi dışındaki, sosyal festivaller, eğlenceler, spor yarışmaları, komşuluk ilişkileri gibi sosyal ve yatay temaslar çok kültürlü toplumlarla birlikte yaşama alışkanlığı kazanır ve bu tecrübe sonucunda birlikte yaşama bilinci oluşur. Mesela Amerika’daki zenci ve beyazların birlikte yaşama alışkanlığı kazanmalarına Hollywood filmleri büyük hizmet etmiştir.

Bir filmde zenci ve beyaz polise mesai arkadaşlığı yaptırılması, onların birlikte aynı büroda günlerini geçirmesi, hatta birbirlerine aşık olması gibi temasları sonucunda iki insanın da birbirinden farklı olmadığı ortaya çıkar. Böylece birlikte yaşama alışkanlığı kazanılır, önyargılar kalkar ve kültürel ortak bir dil oluşur. Başka bir örnek de dindar ve laik insanlar arasında yaşanmaktadır. Taliban görünüşlü biri otobüse bindiğinde, bazı dindar olmayan kişiler nefretle bakar. Bu dindar kişi de nefretle bakan bu insanları düşman gibi gördüğü için bu haliyle dininin azametini ve haşyetini gösterdiğini düşünür. Bu kişinin düşüncesi ve tavrı, kafasındaki zihin haritasının yanlış olduğunu göstermektedir. Düşman olarak gördüğü insanların çoğunluğuna gerçek din öğretilmemiştir. Bu insanları düşman olarak görmek değil iyi niyetle diyalog kurmaya çalışmak gerekir. İlk başka reddedilecektir ama çaba göstermeye devam edilirse direnç, önyargıları kıracaktır. Böylece sosyal temas gerçekleşecektir.

Sosyal Temasa Engel Olma

Kültürler arasındaki sosyal temasa engel olmak için kavgalar çıkartılır. Çünkü birbiriyle temas kuran kültürler arasında etkilenme başlar. Kültürler arasında kavga çıkartılarak laik-antilaik, Alevi-Sünni, Türk-Kürt bloklaşması yapılır. Fitne-fesat komitesi mantığı içinde olanlar bu bloklar arasındaki temasa engel olup menfaatlerinin sürmesi peşindedirler. Bu menfaat oyununa karşı çıkacak tek çare diyalogdur. Kültürler arasında diyalog olduğunda birlikte yaşama bilinci oluşur ve alışkanlığa dönüşür. Yıllarca hiçbir sorun çıkmadan yaşayan Türk ve Kürt kavimleri birden bire sorunlar yaşamaya başlar. İlk sorunu başlatan, daha önce bildiği halde karşısındakinin Kürt olduğunun farkına varır ve kendi kimliğini savunmaya kalkışır. Böylece çatışma çıkar. Daha önce hiçbir problemin olmamasının sebebi Kürt kimliğinde olanı da kendi gibi kabul etmesindendir. Kürt veya Ermeni kimliğindeki kişileri asimile ederek ve kendine benzetmeye çalışarak değil, onları öylece kabul ederek birlikte yaşamayı başarmak gerekir. Farklı bir kimliği anlamak yerine onu kendine benzetmeye çalışma çabasının içersinde empati bulunmaz. Herkes karşısındaki kimliği değiştirmeden, olduğu gibi kabul ederek yaşam tecrübesi oluşturursa, toplumsal adalet oluşur. Osmanlı döneminde birlikte yaşama bilinci gerçekleşmiştir. Ermeni komşular Ramazan ayında Müslümanları iftara davet etmişler, Müslümanlar da onların özel günlerine saygı göstermişlerdir. Toplumsal işbirliği alışkanlığını gerçekleştirmişlerdir.

Fakat Türkiye’de bu işbirliği yapılmıyor, “kafasını eze eze hallederiz” tarzında bir yaklaşım devam ettiği için terör sorunu çözülemiyor. Teröristler yok edildi, onların yakınlarının düşmanlığı kazanıldı, intikam almak için dağa çıkanların sayısı arttı. Bütün o bölgedeki insanların düşmanlığı kazanıldı. Bask gerillalarında kullanılan yöntemin Türkiye’de de kullanılması gerekirdi.

Bu durum da terörle mücadelede empatinin önemini göstermektedir. O bölgedeki insanlarla iletişime geçip, babanın, çocuğun başını okşar tarzda bir yaklaşımla ona değer verildiğini hissettirip sistemin parçası haline getirilmesi gerekir. Buyurgan tarzdan vazgeçip eşitler ilişkisi kurulduğunda sorun çözülecektir.

Biyolojik Doğa Çoğulculuğu İspat Ediyor

Biyolojik doğa bütün canlı türlerinde çoğulculuğu gösterir. Bir dağda binlerce çeşit çiçek vardır. Bir elmanın onlarca çeşidi vardır. Hiçbir insanın karakteri diğerine benzemez. Bir insanın DNA’sı diğer bir insanın DNA’sına benzemez. Proteinlerin dizilimi farklı olduğu için parmak izine kadar her şey farklılaşır. Bu çeşitlilik doğanın özelliği olduğu için yaratıcı da evreni yaratırken insanları özgür bırakmıştır. Hatta kendisine kafa tutma özgürlüğü bile vermiştir. İnsana tanınan özgürlükler yetenekleri geliştirir ve daha mutlu yaşamalarını sağlar.

Biyolojinin verdiği özgürlüğün ve çoğulculuğun insanların yeteneklerinin gelişmesi ve birlikte yaşanması için toplumlarda da olması gerekir. Birlikte yaşanmayı başarabilmeleri için birlikte denge kurulması gerekir. Doğada da müthiş bir denge vardır. Mesela ayrık otu ile çiçekler arasında rekabet varmış gibi gözükür. Yine yazın tek çiçek her tarafı kaplar, sadece bunun yetiştiği, diğerlerini yuttuğu düşünülür. Ama sıcaklık sıfırın altına düştüğü zaman ona dayanıklı flora gelişir. Biyolojinin bu standartlarına uyulduğu zaman denge oluşur. Ama bir ilaç geliştirilip tohumlar yok edildiğinde denge bozulur. Doğadaki böcekler yok edildiğinde onlarla beslenen kuşlar da aç kaldıkları için yok olurlar. Aynı şekilde toplumlarda da bir ırk veya kültür yok edildiği zaman ya da kültürler savaşma teşvik edildiği zaman kültürlerin yok olmasıyla birlikte dengeler de bozulur. Bu sebepten dolayı çoğulculuk evrendeki biyolojik yasalara ve insanın doğasına uygundur.

 

Laiklik Yaşam Tarzı mı?

Laik kelimesi Türkiye’de tam anlamıyla anlaşılamamıştır. Bu kelime bir yaşam tarzı tanımlaması değil, yönetim biçimi tanımlamasıdır. Laiklik, bütün farklı dinlerin ve farklı kültürlerin birlikte yaşamasını sağlayan yönetim biçimidir. Laik yaşam tarzı diye bir kavram, yaşam tarzlarına eşit duran bir yaşam tarzı için geçerli olur. Kendi ideolojisi olan laikliktir. Bu nedenle ancak yönetim biçimi olabilir. Laiklik bir din alternatifi değildir. Materyalist yaşam tarzına laiklik dediğimizde bir yaşam tarzını seçmiş tarafsız olmayan laiklik ortaya çıkar. Laiklik yaşam tarzı olarak iddia edilirse şehitlik kavramının veya cenaze namazının açıklaması yapılamaz. Eğer laiklik yaşam tarzı ise çocuğuna dinini öğretmeye çalışan laiklikten çıkıyor anlamına mı gelir? Bu çelişkiler laikliğin yaşam tarzı olmadığını gösterir.

Sekülerlik bir yaşam tarzıdır ve dünyevilik anlamı taşır. Kişi bir yaratıcının varlığını kabul etmeyebilir, ölümden sonraki hayatı yok sayar, hesap vermeyi kabul etmeyebilir ve yaşam biçimini ona göre kurar. Bu bir tercih meselesidir. Bir insanın sekülerliği tercih etmesi gibi dindar olma özgürlüğünün de olması gerekir. Bir subayın, bir polisin, bir devlet memurunun, kadının, erkeğin, herkesin dindar olma hakkı vardır. Böyle bir hakkın verilmesi gerekir ama bu hakkın siyasi bir amaçla kullanılmamasına hassasiyet gösterilmesi önemlidir. Bu hakkın siyasi rant elde edilecek şekilde kullanılması kavga nedenidir. Örneğin herkesin bir futbol takımını tutma özgürlüğü vardır. Bir kişiyi Galatasaraylı olmaya zorlamak kavga çıkmasına neden olur. Herkesin tercihine saygı duymak gerekir. Bu, farklılığı ve çoğulculuğu oluşturur ve hayatı daha sevimli ve çekici hale getirir. Biyolojinin doğası da bunu gerektirir.

 

Din, Gönüllü Bağlılıkla Yaşanır

Türkiye’de laik ve antilaik kesim arasında işbirliği alışkanlıkları geliştirilse ortak bir dil ortaya çıkar ve birlikte yaşamak başarılmış olur. Alkol almak isteyen birinin elinden içkisi alınmaya çalışıldığında rahatsız olduğu gibi, alışveriş merkezine giden dindar birisinin de ibadet yeri bulamaması aynı derecede rahatsızlık vericidir. Her ikisinin de ihtiyacının normal karşılanacağı birlikte yaşama tarzı her iki tarafı da güvende hissettirir. Ortaçağ’daki gibi tek tip dindarlık ve tek tip yaşam anlayışının sorgulanması gerekir. Dindarlaşma devlet yoluyla değil, dine gönüllü bağlılık yoluyla oluşmalıdır. Suudi Arabistan ve Afganistan’daki dine otoriter bir bağlılık oluşturmaya çalışmak, ibadet etmeyeni dövmek münafıklığı teşvik eder. Felsefe olarak kabul edip ama yaşam tarzını uygulamayanlara zorla yaptırmaya çalışmak da zararlıdır. Felsefe olarak da kabul etmeyen fakat saldırganlığı ve zarar vericiliği olmayan kimselere müdahale edilmemesi gerekir. Dini uygulamada iyi niyetli de olsa zorlama yapmak karşı tarafın kendini kötü hissetmesine sebep olur. Baskı yapıldığını düşünerek değiştirilmeye çalışıldığına inanır.

Bir fikir telkin edileceği zaman metodunun iyi belirlenmesi gerekir. Dürüst davranmak, sözünde durmak, emane­ti korumak gibi davranışlarla gösterilen hayat tarzı insanlar üzerinde çok daha etkili olur. Mesela bazı ailelerde çocuklar 15 yaşına kadar bütün duaları okurlar, 5 vakit namazı kılarlar. Fakat benimsemeden, anne-baba baskısıyla yapıldığı için ergenlik döneminde ters bir yöne döner. O inancın uygulamasını severek yapmadığı için içselleştiremez. Ailenin sevgisini kaybetmemek için yapar fakat otorite kalktığı zaman ters role girer. İkna edilmezse Darvvinizm gibi karşıt düşüncelerle karşılaştığında inancım terk eder. Bu durumda anne baba çocuğuna dinini nasıl öğretecek? Buyurgan bir tavra girmeden, sevdirerek, ikna ederek, yapabildiği kadarını destekleyerek teşvik edildiğinde, belki çocuk az yapabilir fakat devamlı ve kalıcı olur.

 

Dinde Aklı İkna Etme Metodu

Bir insanın geçmişte yaşadığı şok bir olay, bir travma varsa o olayı kazanım haline dönüştürmek için rasyonalize etmek gerekir. Mesela bir ölüm yaşandığı zaman beyin mantıksal bir çözüm üretir, olayı rasyonalize eder, o konuyla ilgili dosyayı bitirir ve kapatır. Eğer konu çözümlenmezse dosya beyinde açık kalır. Mesela bilgisayarın masaüstündeki dosyalar açık kaldığı zaman bilgisayarın çalışması yavaşlar ve verimi düşer. Bir olay hakkında insan beyni ikna olmadığı zaman veya takliden inandığı zaman akıl onaylamadığı için o konu ucu açık bir yara gibi durur, mikrop kapar ve hastalık haline dönüşür. Hâlbuki o konu akla uygun hale getirildiği, mantıksal çözüm üretildiği zaman o kişi izin vermediği müddetçe o dosyaya dışarıdan bir şey giremez. Tahkiki iman, beyinde çözülmüş, kapatılmış, şifrelenmiş bir dosyadır. Tahkiki iman beynin çalışma mekanizmasına en uygun modeldir. Akılla birlikte kalp ve duygular da ön plana çıkmalıdır. Tasavvufla uğraşanlar aklı geri planda tutup kalbi öne çıkarmışlardır. Bir toplumda aklı şaşırtacak vesveseler yoksa, kalbi metotla gitmek insanın daha hızlı ilerlemesine vesile olur. Eski çağlarda aklı karıştıracak çok fazla etken yoktu fakat çağımızda bilim ilerledikçe şeytanın baştan çıkarıcı materyali çoğalmıştır.

Çocuklara dini öğretmede önemli yollardan biri saygı, utanma ve acıma duygusunu güçlendirmektir. Edepli ve saygılı bir çocuk yanlış yola girse bile döner. Çünkü bu öğretilen kavramlar anahtar değerlerdir. Fakat vicdan, utanma ve Allah’a hesap verme duygusu gibi değerler yok edildiği zaman “din yanlışmış” düşüncesi artar. Utanma, merhamet, acıma duygusu bilimsel olarak doğruymuş, denildiğinde “din doğruymuş” onayı verilir. Ama din bu değerleri savunduğunda önyargılar oluşur. Bu önyargılar da merhamet kavramını kapsayan empatiyle yok edilir.

KÜLTÜREL KİMLİK VE SOMUTTAN SOYUT İNANCA GEÇİŞ ile Benzer Yazılar:

3 Kasım 2011 Saat : 1:56

“KÜLTÜREL KİMLİK VE SOMUTTAN SOYUT İNANCA GEÇİŞ” için 1 Yorum

  1. Gregory Despain diyor ki:

    I just want to mention I’m newbie to blogging and site-building and honestly enjoyed your blog site. Most likely I’m likely to bookmark your site . You amazingly have good articles and reviews. Thank you for sharing your blog.

KÜLTÜREL KİMLİK VE SOMUTTAN SOYUT İNANCA GEÇİŞ Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç