ahilik,ahi,ahi evran,islam,aşıkpaşa,kırşehir,ahmedi gülşehri,selçuklu,osmanlı,insan,güzel ahlak

NE GÜLÜYORSUN? ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN!…


Popüler Aramalar

“Hayat o kadar güzel, alınacak zevkler öylesine çok ki, insanın ölesi gelmiyor. İnsanoğlunun rüyası ölümü öldürmektir. Öykülerimiz, romanlarımız, şarkılarımız, şiirlerimiz bundan bahseder, bu özlemle doludur.”  Neden?…

Yakın geçmişte vefat eden ünlü İtalyan aktör Marcello Mastroianni’ye sağlığında: “Hayatınızda esefle karşıladığınız bir olay var mı ?” diye sorulduğunda : “Evet var, insanın ölmek zorunda olması” diye cevaplamıştır.

Yeni Yüzyıl Gazetesinin 23.12.1996 tarihli sayısındaki yazısında  Gülay GÖKTÜRK:

 “çevremdeki insanların “ölümlü oldukları” gerçeğini unutabilmelerine, bu korkunç gerçek yokmuşçasına yaşayabilmelerine şaşıyorum. Böyle bir kaçınılmazlık, çaresizlik karşısında ve bir geri sayım duygusu içinde, akıl sağlığımızı nasıl koruyabildiğimizi, bu “gerçeği” unutarak nasıl varolabildiğimizi anlayamıyorum.

Ölüm denen gerçeğin korkunçluğuyla daha dokuz-on yaşında bir çocukken tanıştım. Anneannem sık sık elimi tutar ve ‘ben ölünce beni hatırlayacak mısın?’  diye ağlardı. O zamanlar onun için çok üzülür ve ‘iyi ki ben henüz çocuğum ve iyi ki annem ve babam henüz çok gençler’ diye sevinirdim. Yaşamak zorunda olduğum acıların çok uzakta oluşunu düşünüp içimi rahatlatmaya çalışırdım.

O yıllardan beri, tıbbın  yaşlılık ve hastalıklar karşısında kazandığı zaferlerin sevincini ta içimde duydum. Ortalama insan ömrünün yüz yıla, yüz elli yıla çıkacağı günlerin hayaliyle avundum. Bilimin ölüm karşısında kazandığı her mevzide sevdiklerime ve kendime, ‘ha gayret, sıkın dişinizi’ diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.” 

Bu sözler aslında ne anlama geliyor?

Vatan Gazetesinin 16.06.2004 tarihli nüshasında İzmir Belediye Başkanının vefatı sebebiyle  Zülfü Livaneli:

“Ahmet Piriştina’nın ölüm haberini alınca vurgun yemiş gibi olduk hepimiz. İnsan hayatının anlamsızlığı, her şeyin bir saniyede yok olup gidebileceği bilinci bir kez daha şamar gibi indi yüzümüze. Onca birikim, onca çaba, onca başarı hiçbir işe yaramıyor.

Herkes, içinde zamanı ayarlanmış bir saatli bomba ile dolaşıyor ve bu vadeyi bilmediği için de gülüyor, kavga ediyor, hırslara kapılıyor, gelecek planları yapıyor ve sonra ya göğüste bir sızı, ya sol kolda bir ağırlaşma; sonra… Hiçlik!”

Bu cümleler insanın hangi özlemini tercüme ediyor?

Ölünce dini bir tören yapılmamasını ve Müslüman mezarlığa gömülmemesini vasiyet eden yazar  Aziz NESİN: “İnsan insanı öldürmesin, ister kaza, ister cinayet; insanlar insanları öldürmesin ne savaşta ne barışta; Devlet insanı öldürmesin ister yasal, ister yasadışı; insan kendini öldürmesin ister birden, ister yavaş yavaş; insan kendiliğinden de ölmesin ister hastalıktan, ister yaşlılıktan; anladığım onca şey var ki dünyada, ama en anlamadığım ölmek”

Bu şiir insanın hangi gerçeğe isyanını anlatıyor?

 

Tito’ nun İtirafları

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu davasında şöhreti yurt dışına taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, daha sonra İslam’la müşerref olarak Hakk’a rücü etmişti.

Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde Salih Gökkaya “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito’nun şeref misafiri olarak Belgrad’a gitmişti.

Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito’yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin büyük bir pişmanlık içinde:

“Yoldaş, ben ölüyorum   artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni… Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana… Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

 Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım.

Ben Allah’a, Peygambere ve Ahiret’e inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır… Bence ölüm de son olmamalıdır, mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette. Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı.  Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi…Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!”

Bu itiraflar, hangi pişmanlığı haykırıyor?

Saçı ağaran bir insanın saçlarını boyatması, yüzü kırışanların estetik ile gerdirmesi, insanın ayrılıklardan hüzünlenmesi, ölümün ardından damlayan göz yaşları…

Bütün bunlar aslında her insanın   “ölümsüzlük özlemini”;  insanın beka için yaratıldığını ve bekayı aradığını göstermiyor mu?

İnsan yaratılışının bir gerçeği olan bu özlemin ve arayışın hiçbir anlamı yok mu?

Bediüzzaman, fani olan insanoğlunun  bu baki ve devamlı bir hayat  özleminin anlamını, “O vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”  karşılığını vererek  açıklıyor.

İşte, insanoğlunun bu en derin yarası olan ölümün ne anlama geldiğini bilmüşahede tespit eden Bediüzzaman’ın  bu konudaki düşünceleri:

İnsan kainatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır. İhtiyaçları alemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış…Bir çiçeği istediği gibi koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedi Cenneti de arzu eder. Başka bir şehirde duran bir dostunu bir sevdiğini ziyaret etmek için o şehrin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, Ahiret’e göçmüş olan yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek için koca dünyanın kapısını kapayacak ve Ahiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp Ahiret’i yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlak’ın dergahına ilticaya muhtaçtır.

İnsanın fıtratında ebede uzanıp giden arzular, emeller; kainatı kuşatan tasavvurlar ve fikirler, ebedi ve daimi  bir mutluluk isteyen fıtri istidatlar vardır. Evet dünyada ne varsa numuneleri insanın fıtratında dercedilmiş. İnsan umum onlara karşı alakadardır. Onlar için çalışır, çalıştırır. İhtiyaç dairesi hayal dairesi kadar büyüktür, geniştir. Hatta hayal nereye gitse ihtiyaç da oraya gider. Halbuki, iktidar dairesi, insanın elinin dairesi kadar dar ve kısadır. Demek insan, görmek, duymak, yürümek v.s. gibi istidatları ile ana rahmine sığmayan ve o istidatlarla bu dünya hayatına namzet bir çocuk gibi, gelenlerin az durup çabuk gittiği şu misafirhane-i dünyaya, arzu, emel, tasavvurat ve fikirleriyle sığmıyor.

Buna karşılık büyük bir zaaf ve acz ile beraber, hücumlarına maruz kaldıkları hadsiz musibet ve düşmanlarıyla birlikte gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında gayet dağdağalı bir hayat, mütemadiyen zeval ve firak tokatları içinde ebedi zulümat kapısı zannedilen kabre ve mezaristana bakıyor, bir bir ve taife taife oraya atılıyor. Evet, ölüm o kadar kati ve zahir ki, bu gündüzün gecesi ve bu yazın kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Çünkü, madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor, mütemadiyen birbiri arkasına gelenler oraya girip kayboluyorlar. Her tarafta, her gün ve her saat etrafta duyulan ölüm ve vefiyatlar, musibet ve hastalıklar o dehşetli elim elemi deşiyor ve ölümü ihtar edip devamına şahadet ediyorlar ve biçare insanların başına sevdiklerinden ayrılma tokatları ve her an o tokadı  ensesinde hissetme  tedirginliği içinde acıklı ve elemli bir hayat altında dünyayı bir matemhaneye çeviriyor. Mahbubatın güzellik ve  cemalleri üstündeki fanilik, geçicilik  damgası o insana  sevdiği ve bağlandığı  şeyler  adedince manevi ıstıraplar çektiriyor. 

Madem kabir var ve herkes ister istemez oraya girecek. Elbette bu ecel celladının elinden  ve tek başına kabir hapsinden kurtulmak  çaresi  varsa her insanın en büyük ve her şeyin üstünde bir endişesi, bir meselesi budur…Yine madem ki, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya aşıktır ve eğer insan sevdiğine  beka vehmi ile  bakmazsa, ona muhabbet edemez; elbette hayattan alacağı bütün lezzet ve mutluluk bekaya tabi olacaktır.

Öyleyse, eğer bu fani ömrü, baki ömre tebdil eden bir çare var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkün ise, elbette insaniyeti sükut etmemiş her insan, o çareyi arayacak ve o imkanı bilfiile çevirmeye çalışacak ve bunu kazanmaya uygun şekilde hareket edecektir.

 İşte tasvir ettiğimiz  bu dehşetli vaziyet ile  karşı karşıya bulunan her bir insan, ayrılığa feryatlar ve ölenlerin ardından ağlamalar lisanı ile şu iki suali soruyor ve o çareyi arıyor;

 

-“Madem her şey elimizden çıkacak, fani olup kaybolacak, bakiye tebdil edip, bakileştirmek  çaresi yok mu?”

 

-“Azim bir kervan ve büyük bir kafile gibi mazi derelerinden gelip, vücut ve hayat sahrası olan şu dünyada misafir olup, istikbalin yüksek  mezaristanına müteveccihen yürüyen, kafile kafile ve  müteselsilen kabristan sahillerine dökülen şu ACİP VE GARİP MAHLUKLAR KİMLERDİR? NEREDEN GELİYORLAR? NEREYE GİDİYORLAR?…”

İnsan zayıftır, belaları çok; fakirdir, ihtiyacı pek ziyade; acizdir, hayat yükü çok ağır; sermayesi ihtiyardan yalnız bir saç gibi cüz-i bir cüz-i ihtiyari ve iktidardan küçük bir kesb (Kar) ve hayattan çabuk söner bir şule ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. Hem geçmişten gelen elemler, gelecekten gelen endişeler ile her bir insanın hayatı cidden acılaşıyor, bozuluyor. Çünkü, geçmişe bakan her bir insan görür ki, daha dünkü gün pederinin kabri ve geçmiş zaman ise atalarının bir mezar-ı  ekberi suretinde görünüyor. Geleceğe bakar görür ki, belki yarın kendisinin kabri ve  istikbal ise emsalinin ve gelecek  nesillerin boşalacağı büyük bir mezaristan suretinde görünüyor. Geçmiş ve gelecekten duyduğu elem ve endişe ile ömür ağacının başına bakar  görür ki, tek bir meyvesi var, o da cisminin cenazesidir. Ondan aldığı vahşetle hayat yolunun sonuna bakar, görür ki kabir ağzını açmış bir vaziyette onu bekliyor. Hazır güne bakar görür ki, dünya bir hapishane, ecel peşinde bir cellat, kabir gözü önünde bir darağacı olup, insan ise, bu hapishanede ecel celladı her an gelebilir ve başını kesebilir bir vaziyette bulunuyor. Arkasına bakar esassız, fani bir  dünya hiçlik derelerinde ve yokluk karanlıklarında yuvarlanıp gidiyor. Zaman, güya bir tabuttur ki ölüme doğru hareket halindeki  cisminin cenazesini taşıyor.

İşte insan böyle aciz, zaif ve biçaredir. Halbuki insanın fıtratında bekaya karşı gayet şiddetli bir aşk var. Bitmez bir ömür ister, sönmez bir gençlik arzu eder, her sevdiği şeyde önce bir nevi  hayali ve vehmi  bir beka düşünür, sonra sever, tam bağlanır. Halbuki sevdiği ve bağlandığı dünya ve ömür ve hayat durmuyorlar; saniye, dakika, saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar. Zahire müptela olan akıl, şu keşmekeş kainatta bağlandığı şeylerin  ne vakit yok oluşunu düşünse veya görse, derinden derine feryat ediyor ve bu yok oluş veya ayrılıktan gelen elemlerle ağlamaya başlıyor. Görüyor veya düşünüyor ki, koskoca zannettiği bir ömür fenada defin olunuyor, gömülüyor. Sevdiği ve bağlandığı her fani ve zail zeval ufkunda gurup ediyor, batıyor. Koparmak için elini uzattığı her fani şey, ayrılık ve son bulma dikenleriyle dikenlenmiş. Kavuşmanın lezzetini, ayrılığın   elemi imha ediyor. Çünkü, elemin son bulması lezzet olduğu gibi, lezzetin son bulması dahi elemdir. Lezzetin son bulacağını  tasavvur dahi elemdir. Demek dünyanın lezzetleri zehirli bir bala benzer. Lezzeti nispetinde  elemi de içinde taşıyor. Bütün ayrılıklardan gelen feryatlar insandaki bekaya olan aşktan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Ölümün ardından damlayan gözyaşları, daimi bir hayat isteyişin cisimleşmiş bir ifadesidir.

Bu mutlak vaziyet ile karşı karşıya bulunan insana;

İnkara davet eden felsefe der:  “İnsan tesadüfen vücut bulmuş bir varlıktır. Ölüm ile yok olacaktır. Hem bu dehşetli vaziyetleri ve ölümü düşünme, iç, aklını iptal et, unutmaya çalış. Hem herkes ölecek…Tabiidir” der saçmalar saçmalaştırır…

İman der: Ey insan! Hayatın ağır tekliflerini omzuna alıp zahmet çekme…Hayatın faniliğini düşünüp hüzne düşme…Yalnız dünyevi, ehemmiyetsiz neticelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme…Belki o vücut gemindeki hayat makinası Hayyül-Kayyüm’e aittir. Masraf ve levazımatını o tedarik eder. O hayatın pek çok gayeleri ve neticeleri vardır ve O’na aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni gör, ücretini al…

Hem der : Sen bu dünyada misafirsin, bu menzilden ayrıldığın gibi bu şehirden de çıkacaksın. Keza, bu dünyadan da gideceksin. Öyleyse aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu, mucidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın…

Hem der : Sizlere müjde! Ölüm idam değil, hiçlik değil, inkiraz değil, sönmek, tesadüf, yokluk değil; failsiz bir yok oluş değil, belki bir fail-i Rahim-i Hakim tarafından bir terhistir. Bir failsiz inidam değil, bir tebdil-i mekandır. Ebedi saadet tarafına, asli vatana doğru bir sevkiyattır. Kabrin öbür tarafındaki yüzde doksan dokuz  ahbaba ve sevdiklere kavuşma kapısıdır.

“Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.”

Demek ki, kainatta en büyük hakikat imandır. İmansız bir insan sarayda da olsa kalben ve ruhen zindandadır, bedbahttır. Evet şu perişan dünyada, avare nev’i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hamisiz bir surette; aciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. Cüz’i bir emirden ümitsiz olan ve vehmi ve hayali bir emelden ümidi kesilen ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğrayan ve tatlı hayaller ona acılaşan, şirin vaziyetler azap veren, dünya dar gelen, zindan olan, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun ta esasında dalalet  darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri kesintiye uğrayan ve bütün elemleri ondan neşet eden, dünya bir hapishane, ecel peşinde bir cellat, kabir gözü önünde bir dar ağacı olup, kati olarak bu yolun yolcusu olan bir biçare insana imansız bir hayat hangi saadeti temin edebilir? Böyle bir insan cismen sarayda da olsa, hayatın faniliğinden feryat ederek, ruhu hangi dala yapışsa kırılıp elinde kalmaz mı? Efendiler! Dünya bir misafirhanedir. Her günde otuz bin şahit cenazeleriyle “Ölüm vardır” hükmünü imza ediyorlar ve ölümü ihtar edip, devamına şahadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir miyiz? Zevali dünyadan izale edebilir miyiz?  Ve bu şahitleri tekzip edip yalanlayabilir miyiz?

Ey Arkadaş! Eğer inkar eden insan ile iman eden insanın ruh hallerini anlamak istersen şu vereceğim misali iyi oku ve iyi anla:

“Bir tren dehşetli bir gürültü ve süratle ve bağırarak tünelden çıkıp hücum etmesine karşılık, geçeceği yolun bir metre mesafesinde duran altı yaşındaki  bir çocuk, trenin o gürültü ve hücumundan korkarak geri çekilmez. Çünkü bilir ki, bu gürültü ile hücum eden şey dehşetli bir canavar değil, bir trendir. O başıboş değildir; bir nizama ve raylara tabidir. Onu sevk ve idare eden bir makinisti vardır. Bu sebeple, ondan korkmaya, kaçmaya, görünüşteki baskı ve tahakkümüne boyun eğmeye  lüzum yoktur.

Eğer tren hakkındaki bu bilgi ve inanca sahip olan bu çocuğun bulunduğu yer ve zamana, kuvvet, cesaret ve kahramanlıkları ile tarihte meşhur olmuş Herkül ve Zaloğlu Rüstem gibi iki insanın mümkün olsa da ışınlandığını farz etsek, onların zamanında tren bulunmadığından, önce onlar tren tünelini büyük bir canavarın yuvasının deliği zannedeceklerdi. Daha sonra büyük bir gürültü ile dumanlar saçarak delikten çıkıp bağırarak hücum eden treni görünce, o iki kuvvetli, cesur ve kahraman insanın çok korkarak ne kadar kaçacaklarını tahmin edebilirsiniz. Adeta, o meşhur kuvvet, cesaret ve kahramanlıkları mahvolur. O güne kadar hiç görmedikleri trenin görünüşüne bakarak, onu, başıboş, hiçbir güçle karşı konulamayacak korkunç bir vahşi canavar olarak telakki ettiklerinden ve kendilerini de onun tehdidi altında hissettikleri sürece bir korku, dehşet ve tahakküm psikolojisi altında yaşayacaklar ve ondan sakınma ve kurtulmaya dönük bir yaşantı içinde  hürriyetlerini  kaybedeceklerdir.

İşte altı yaşındaki o çocuğa Herkül ve Zaloğlu Rüstem’in gösteremediği  cesareti kazandıran ve onların kaybettiği hürriyeti, ona kaybettirmeyen, onların psikolojik durumunun aksine, korkusuzca ve emniyet içinde olma  hali  kazandıran şey, o çocuğun trenin mahiyeti hakkındaki bilgisi ve onun bir makinistin sevk ve idaresinde, tabi olduğu nizam ve raylardan geçip gideceğine olan inanç ve itikadıdır. Ve o iki kahramanı çok korkutan ve kuvvet, cesaret ve kahramanlıklarını hiçe indirerek, onları zayıf çocuktan daha zayıf bir duruma düşüren şey ise, onların trenin mahiyetini bilmemeleri, intizamına ve sevk ve idare edildiğine ve yolundan geçip gideceğine olan itikatsızlıklarıdır.

Yaşadığımız şu dünya hayatında inkar ve itikatsızlık, meteorlardan yıldızlara, volkanlardan, depremlere, yıldırımlardan, kasırga ve sellere, mikroplardan hastalıklara kadar her şeyi başıboş ve nizamsız, serseri ve tesadüfi olarak algılattığından; itikatsız insanlar, ne kadar cesur ve kuvvetli de olsalar, kendisinin ve sevdiklerinin hayatına ve mutluluğuna karşı hücum vaziyeti alan bu binler düşmanlar karşısında  aynen Herkül ve Rüstem’in  durumuna düşecekler; mütemadiyen korku, elem, dehşet ve telaş dolu bir psikoloji ile yaşamaya mahkum olarak, adeta olan veya olması her an muhtemel bir  hadise  karşısında  sürekli titrer bir vaziyette  devamlı surette hürriyetlerini yitireceklerdir.”

İşte insan şu dağdağalı hayatta ve fırtınalı dünyada sahibini bilip teslim olmazsa ruhu ve vicdanı böyle  daim azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler içinde daralır, sıkılır, boğulur…Ve aklı iptal etmekte ve ruhu oyalamakta teselli bulur. Çünkü, akıl bir alettir ki, yaratanını tanımayan bir insanın başında öyle uğursuz ve taciz eden, sürekli azap veren bir alet olur ki geçmiş zamanın hazin elemlerini ve gelecek zamanın korkulacak hallerini insanın bu biçare başına yükletecek başıboş ve zararlı bir alet derekesine iner. İşte bunun içindir ki fasık  ve itikatsız adam, aklın bu  tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.

Evet, hakiki zevk, elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.

Allah’ı tanıyan ve itaat eden, zindanda da olsa bahtiyardır.

Madem fenlerin ittifakıyla ve ilimlerin şahadetiyle yaratılış ağacının en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymetlisi insandır. Elbette, insan en güzel surette yaratıldığı ve bütün varlıklar onun hizmetine tahsis ve takdim edildiği ve ona gayet geniş istidat verildiği için en aşağıdan en yukarıya, ferşten arşa, zerreden güneşe dizilmiş olan makamlara, mertebelere, derecelere çıkabilir ve düşebilir bir imtihan meydanına atılmış, nihayetsiz alçalma veya yükselmeye giden iki yol onun önünde  açılmış bir kudret mucizesi ve sanat harikası ve yaratılış neticesi olarak şu dünyaya gönderilmiştir.

Evet! Her insanın başına Ahireti kazanmak veya kaybetmek davası açılmıştır…İnsan bir yolcudur. O yolculuk ise, ruhlar aleminden, ana rahminden, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan geçer bir uzun sefer-i imtihandır. Dünya da bir misafirhanedir. İnsan ise onda az duracaktır. Ve vazifesi çok bir misafirdir. Az bir ömürde ebedi bir hayat için lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.

Ey İnsan! Bir harf katipsiz olmaz. Bir iğne ustasız olmaz. Bir resim ressamsız olmaz. Biliyorsun… Nasıl oluyor ki şu muazzam kainat sahipsiz olur?.. Göz sanatı görür de, akıl sanatkarı görmezse bu cidden çok acı…Etrafımızda gördüğümüz şuurkarane işler gösteriyor ki, bu işlerin faili bir fail-i zişuurdur. Baharda bitkilerin ihtiyacı olacak suyu, bahara kadar akıp denizlerde zayi olmaması için gökten kar şeklinde indirip, dereleri dondurarak bloke eden ve bahar ile birlikte eritip bitkileri canlandıran kasıt ve şuuru görebiliyor musunuz? Portakalı C vitamini deposu yapan, en ihtiyaç duyulan kış aylarında olgunlaştıran, dilim dilim yapıp, etrafını –4 dereceye kadar dayanacak şekilde önce beyaz keçe gibi iç kabuk ile, daha sonra da estetik bir dış kabuk ile ambalajlayıp, daha sonra da kabuğun içine ispirto yerleştirerek antifriz koyan, böylece soğuğa karşı mükemmel bir izolasyonu gerçekleştiren; içine de portakal ağacının planını yerleştiren ve dalın ucundan insana uzatan ilim, hikmet, kudret ve  rahmeti görebiliyor musunuz? Üzüm salkımının sapını incelediniz mi? Kolayca koparılabilmesi için düğüm gibi bir bağlantı yeri konulmuş? Bütün bunlar, bir şuur, bir irade, bir bilme ürünü fiiller değil mi? İşte, sadece bu misaller de değil, kainattaki küçük büyük bütün varlıklar incelendiğinde, bu ilim, irade ve kudretin tecellilerini görebiliriz…

Nobel ödülü sahibi Fransız düşünür Prof. Alexis CARREL gibi deriz:

“İnsan ne olduğundan sorumludur. İnsan hayatı ne için yaşıyor? Hayatın manası ve değeri nedir? Var oluşumuza bir anlam bulmaktan vazgeçemeyiz. Bizim ödevimiz hakikatin ne olduğunu bulmaktır. Hayatın manasını araştırmaya  elverişli hiçbir aracı ve yolu ihmal edemeyiz. Akıllı insan, hayatın hakiki gayesini bulup, ona göre yaşamak sanatını bilen insandır.”

Eyvah! Aldandık…Şu dünya hayatını sabit zannettik…O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik…Şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti…Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider…

Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, membalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet…Bizi bu çöllerde mahvettirme…Bize burada tattırdığın leziz nimetleri orada ver. Bizi zeval ve teb’id ile tazip etme…Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başıboş bırakıp yokluğa mahkum etme…(Amin)

          

Ey İnsan! Rızası iyilik ve doğrulukta olan, her insanı iyilik ve doğruluk konusunda imtihana tabi tutmak için bu dünyaya gönderen ve eserlerini gözümüzle gördüğümüz şu Yüce Yaratıcıya karşı bizi aldatan nedir? İkram edilen bir çayı dökmek gibi, bu Yüce yaratıcının bize ikram ettiği hayatı ve hayatın içindeki sonsuz nimetleri çöpe atma… Resimde resmi yapan ressamı, bir heykelde heykeltraşını gördüğün gibi, aynaya bak ve seni yaratanı gör… Madem ki, O seni biliyor ve bildiğini nimetleriyle bildiriyor, sen de O’nu bil ve bildiğini ona olan iman ve ibadetinle bildir…

(quid rides? de te fabula narratur )

 

Derleyen: Yusuf Çağlayan(dosthukuk@e-kolay.net)

 http://www.insanatbahcesi.com/

NE GÜLÜYORSUN? ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN!… ile Benzer Yazılar:

2 Kasım 2011 Saat : 10:40
  İslam

“NE GÜLÜYORSUN? ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN!…” için 1 Yorum

  1. Luigi Fulk diyor ki:

    I just want to mention I am beginner to blogging and site-building and absolutely enjoyed this web page. Most likely I’m want to bookmark your website . You definitely come with exceptional posts. Regards for sharing your web page.

NE GÜLÜYORSUN? ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN!… Yazısı için Yorum Yapabilirsiniz

kırşehir Son Yazılar FriendFeed

Dili Seç